Üye Albümlerinden |
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
|
|
|
 |
|
|
Tecrübeli Üye
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 182
Yarışma Puanı: 360
Teşekkür etti: 876
Teşekkür aldı: 157 konuda 484 kere
|
Muhammed Emin Er hocaefendi cevapliyor...
- MUHAMMED EMIN ER HOCAEFENDI (RAHIMEHULLLAH)-
SİZİN SORDUĞUNUZ SORULAR
Allah’ın adıyla...
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Dininize ehemmiyet verdiğiniz için teşekkür ederim. Sorduğunuz sorularınıza kısaca aşağıda cevap veriyorum.
Soru: Şevval ayında tutulan altı gün orucu peşpeşe mi yoksa ara vererek mi tutmak efdaldır?
Cevap: Şevval ayında tutulan altı gün orucu ara vererek tutmak efdaldir.
Soru: Abdest sıkışıkken cemaatle namazmı kılalım yoksa abdesti bozup tek başımıza mı kılalım?
Cevap: Abdest sıkışıkken cemaatle namaz kılmak yerine abdestini bozup tekrar abdest almak ve namazı tek başına kılmak efdaldir.
Soru: Sabah namazı vaktinde namazı cemaatle kılmak için camiye mi gideyim yoksa ilim kitablarını okuyup namazı evde tek başıma mı kılayım?
Cevap:Sabah namazı vaktinde kitap okumak değil cemaata gitmek efdaldir.
Soru: Hadis: “Zani bir kimse, zina yaptığı zaman mümin olarak zina yapmaz”. Bu hadisin açıklaması nedir?
Cevap: Eğer zinayı helal görerek zina ederse kafir olur. Kamil iman sahibi ise zaten zinaya yaklaşmaz.
Soru: Kredi kartı kullanmak caiz midir?
Cevap: Kredi kartı kullanmak caiz değildir.
Soru: Kadın mahremi olmadan sefer miktarı yolculuk edebilir mi?
Cevap: Kadın mahremi olmadan sefer miktarı gidemez. Giderse günahkar olur.
Soru: Kabe de umre mi yapmak daha iyidir yoksa daha fazla tavaf yapmak mı iyidir?
Cevap: Kabe de umre yapılacağına daha fazla tavaf yapmak daha efdaldir.
Soru: Namazda secde yaparken topukları birleştirelim mi yoksa topuklar birbirinden uzak mı olsunlar?
Cevap: Secde yaparken topukları birleştirmek efdaldir.
Soru: Nuh tufanı dünyanın heryerinde mi yoksa sadece bir bölgesinde mi olmuştur?
Cevap: Nuh tufanı dünyanın hertarafında olmuştur.
Soru: Tarikata girerken nelere dikkat etmek lazımdır?
Cevap: Alimler hangi tarikatta çok ise o tarikata girilmelidir.
Soru:Tesbih namazını bazı yerlerde cemaatle kılıyorlar bunun hükmü nedir?
Cevap: Tesbih namazını cemaatle kılmak mekruhtur.
Soru: Sigaranın hükmü nedir?
Cevap: Ehli tarik şeyhleri sigara haram diyor. İsraftan dolayı. Sigara içmeyenler içenlerin kokusundan rahatsız oluyor. İnsanlara eziyet veriyor. Bir odada içildiği zaman orada bulunanlar rahatsız oluyor. Meleklere kötü koku veriyor onları rahatsız ediyor. İmam Bergevi bunları söylüyor ve sigara içmeyi caiz görmüyor. Şimdi sigara parayla alındığından dolayı israf oluyor. Takva sahibi olmayanlar, sigaraya karşı düşkün olanlar caiz diyor. Fakat israf hakkında ayet hadis var. İnsanları rahatsız ediyor ki bu konuda da ayet hadis var. Vücuda zararları var. Çiğer kanserinin %99’u sigara ile oluyor. Bunlardan dolayı sigara içmek haram diyorlar.
Soru: Sahabeler yüksek mertebelere ne ile eriştiler?
Cevap: Üç şeyle eriştiler:
1. Sohbet
2. Teslimiyet
3. Peygamberi seviyorlardı.
Soru: Ameli salih nedir ve onun alameti nedir?
Cevap: Şartları, erkanları, huşu, ihlas ile amel etmektir. Amellerimiz bizi kötülüklerden alıkoymalıdır. Fuzuli (boş şeylere) önem verilmemelidir.
Soru: Zikir için efdal zamanlar hangileridir?
Cevap: Zikir için efdal zaman seher vakti, sabah namazından sonra ve ikindi namazından sonraki vakitlerdir.
Soru: Kaç saat uyku yeterlidir?
Cevap: Uyku 4 ile 6 saat arasında olmalıdır.
Soru: Kabe’de namaz kılarken Kabe’ye mi bakacağız yoksa secde yerine mi?
Cevap: Kabe’de namaz kılarken secde yerine bakılır. Namazın dışındaki zamanlarda ise Kabe’ye bakılır.
Soru: Bir müslümanın ilk önce hangi dini konuyu öğrenmesi gerekir?
Cevap: İlk önce akaid (inançla ilgili konular) öğrenilecek
Soru: Şeyhlerin ve alimlerin evlatlarının alim olmamasının nedeni nedir?
Cevap: Alimlerin ve şeyhlerin evlatlarının ellerinin öpülmesi ve hürmet gösterilmesinden dolayı çocuk alim olmuyor. Çocuğun alim olması çok nadirdir.
Soru: Bazıları başka tarikata gitme bizim tarikattan soğursun diyorlar bu doğrumudur?
Cevap: Bu şekide söz söylemek kesinlikle caiz değildir.
Soru: Bazı dini meselelerde ihtilaflar oluyor. Bu durumda ne yapmamız lazımdır?
Cevap: Bir meselede ihtilaf varsa mesele takva sahibi bir alime sorulacak.
Soru: Tarikatta feyiz en çok hangi durumda gelir?
Cevap: Feyiz en çok karın açken gelir. Bütün tasavvuf kitapları bunu diyor.
Soru: Günde kaç öğün yenmelidir?
Cevap: Ortalama iki öğün yemek iyidir.
Soru:Kibir alameti nedir?
Cevap: Bir insan deseki ben şu insandan iyiyim veya şu hayvandan iyiyim derse onda kibir vardır.
Soru: Sakal kesmenin hükmü nedir?
Cevap: Sakal kesmek dört mezhebe göre haramdır.
Soru: Başımıza gelen felaketlerin sebebi nedir?
Cevap: Tüm felaketler müslümanların birleşmemelerinden, birbirlerini sevmemelerinden ileri geliyor. Bunun için Allah zilleti bize vermiş.
Soru: Namazı çorapla mı yoksa çorapsız mı kılmak efdaldir.
Cevap: Namazda efdal olan çorapla kılmaktır.
Soru: Çocuk ölü doğduğunda isim verilecekmidir?
Cevap: Çocuk ölü doğduğunda isim vermeye gerek yoktur.
Soru: Avakutlar bazan suçlu olan kişiyi suçsuz diye savunuyorlar. Bunun hükmü nedir?
Cevap: Avukat suçluyu savunursa günahkar olur.
Soru: Sekerat (ölüm) durumunda bazı iyi insanlar çok zahmet çekiyor, bazı kötü insanlar ise zahmet çekmiyor. Bunun açıklaması nedir?
Cevap: Sekeratın şiddeti insanın iyi ve kötü olduğuna delalet etmez. Bir Peygamber hastalık çekiyor sekeratı zor oluyor. Bir fasık, kafir ise çok kolay ölüyor. Allah müslümanların derecelerini yükseltmek ve günahlarını affettirmek için sekeratı zorlaştırıyor.
Soru: Bazı camilerde kadınlarda gelip camide erkeklere karışıp saf tutup namaz kılıyorlar. Bu durumda erkeklerin namazı bozulur mu?
Cevap: Cemaatla namaz kılan kadının sağındaki, solundaki ve arkasındaki erkeğin namazı bozulur.
Soru: Kocası Almanya’da çalışıyor, karısını burada para yarıtıp emekli yapmak istiyor. Bu caiz midir?
Cevap: Caiz değildir. Bu şekilde yapmak kendini ateşe atmak demektir.
Soru: İşkence haram mıdır?
Cevap: İşkence haramdır. Müslüman olmayanlara bile yapılmaz.
Soru: Ticaret malının zekatı nasıl verilecek? Alış fiyatından mı yoksa satış fiyatından mı?
Cevap: Ticaret malının zekatı satış fiyatından verilir.
Soru: Cuma namazından önce imam minbere çıkmadan müezzin bir ayeti kerimeyi (Ahzab Suresi 56.ayet) okuyor. Bu ayeti kerimeyi okumanın hükmü nedir?
Cevap: Müezzinin bu ayeti kerimeyi okuması tahrimen mekruhtur.
Soru: İki kişi zina edecekler. Bunun zina olmaması için hoca ve şahitler getiriyorlar ve dini nikah kıyıyorlar. Sonra birleşmeden sonra adam kadını boşuyor bunun hükmü nedir?
Cevap: Bu zinadır.
Soru: İkindi namazının sünnetinin ilk oturuşunda ettehiyyatüden sonra salavatlar terk edilirse sehiv secdesi gerekir mi?
Cevap: Sehiv secdesi gerekir.
Soru: Cuma namazının farzından sonra müezzin veya imam salaten tüncina okuyor. Bunun hükmü nedir?
Cevap: Bidattır.
Soru: Adamın biri takla atıyor. Hızır (A.S.) adama ne yapıyorsun diyor. Adam namaz kılıyorum diyor. Hızır (A.S.) adama namazı nasıl kılacağını öğretiyor. Sonra adam Hızır (A.S.)’a sesleniyor. Bakıyor adam su üzerinde yürüyor. Sonra Hızır (A.S.) adama sen nasıl namaz kılarsan kıl diyor. Bu olay doğrumudur?
Cevap: Bu olayın aslı yoktur. Böyle bir şey olmamıştır.
Soru: Elma veya başka bir şeyi ısırdığımda o meyvanın üzerinde kan görüyorum. Bu durumda abdestim bozulur mu?
Cevap: Bir şey ısırıldı kan geldiyse tükürülecek. Tükrükteki kan tükrüğe eşit veya fazla ise abdest bozulmuş olur. Tükrükteki kan azsa abdest bozulmuyor.
Soru: Bir anne abdestli iken çocuğunu emzirse abdestti bozulurmu?
Cevap: Bozulmaz.
Soru: Saçı siyaha boyamanın hükmü nedir?
Cevap: Saçı siyaha boyamak, boya saç telinin altına geçse de haramdır.
Soru: Ramazan orucunu yiyen kimseye bir oruçlunun ona çay, kahve ve içecek sunmasının hükmü nedir?
Cevap: Haramdır.
Soru: Hz. Muhammed (S.A.V.) bir hadislerinde “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak bunun 72’si cehennemdedir” buyuruyor. Bu 72 fırka cehennemde ebedi olarak mı kalacaklar?
Cevap: Bu 72 fırkadan sadece küfre girenler cehennemde ebedi kalacaklar diğerleri cehennemden çıkacaklardır.
Soru: Levhayı Mahvuzda değişiklik olur mu?
Cevap: Maturidi akidesine göre Levhayı Mahvuzda değişiklik olmaz.
Soru: Erkeklerin saç ektirmesi caizmidir?
Cevap: Caiz değildir.
Soru: Kadir gecesinde bu geceye mahsus şu kadar rekat namaz kılınacak diye bir rivayet varmıdır?
Cevap: Böyle bir rivayet yoktur.
|

28.11.2007, 23:50
|
|
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
|
|
|
Tecrübeli Üye
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 182
Yarışma Puanı: 360
Teşekkür etti: 876
Teşekkür aldı: 157 konuda 484 kere
|
Muhammed Emin Er Hocaefendinin Beduizzaman ile görüsmesi...
BEDİUZZEMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİYLE GÖRÜŞME
Sadrettin hocadan Üstad’la ilgili malumat isteyince bana anlatmaya başladı: “Ben Isparta’ya üstadın ziyaretine gittim. Fakat gayem ondan icazet almaktı. Kendisine dedim ki sizden icazet almak istiyorum. kabul etmedi. Yanında bir ders okuyayım dedim. Onu da kabul etmedi. Ben okuyayım sen dinle dedim. Onu da kabul etmedi. Beni kendine talebe kabul et. Dedim” “Ettim” dedi. Elhamdülillah buna sevindim. Bu konuşma ayakta oldu. Bana otur teklifinde bulunmadı. Bu konuşmadan sonra Diyarbakır’a döndüm. Müftü Halil efendi ile görüştüm. kendisine üstadı methu sena ederken müftü, “üstad Kadı Beydâvi kadar değildir” dedi. Ben de kendisine sen git Kadı Beydavi’yi Alem-i Berzah’tan getir. Benim üstadı getirmen icap etmiyor. Ben onun talebesiyim. Eğer “Min’en-nâsi men âmene billâhi vel yevmi’l-âhiri” ayeti hakkında Beydavi’nin zikrettiği nüktelerden daha ziyade nükteler etmezsem bil ki Beydâvi daha alimdir. senin dilinle kalbin bir değildir dedim. Yani münafıksın demek istedim” Konuşması bitince Üstadın kitaplarını nereden bulabileceğimi Sadrettin hocaya sordum. “Elazığ da emekli binbaşı Hulusi Bey var. Onun yanına gidersen o sana bulur” dedi.
Daha sonra Hulusi Bey’e mektup gönderip Bediüzzaman’ın kitaplarından istedim. Risale-i Nurla ilgilendiğimden dolayı beni tebrik etti. “Sana yakın iki adres gönderiyorum. Kitapları oradan sor diye cevap yazdı. Adreslerin birisi Bitlisli manifaturacı Yusuf efendinin, diğeri ise emekli yüzbaşı Mehmet Kayalarındı. Her iki adresten de sordum kitapları elde edemedim. Mehmet Kayalar benden adres istedi. “Kitapları Urfa’dan getirtir sana gönderirim” dedi. Bir müddet bekledim kitaplar gelmedi. Şimdiki Malatya müftüsü olan Feyyaz efendi o zaman yanımda Muhtasar’ul- Meani kitabını okuyordu. Memleketi olan Kulp’e ziyarete her gittiğinde Mehmet Kayaların sohbetinde bulunur dönüşte bana onu methu sena ederdi. Nihayet bir gün onunla beraber Diyarbakır’a gittiğimde ben de Mehmet Kayalara uğradım. Mehmet Kayalar beni görünce cemaatine önüne vererek dedi ki: Çok mahcup oldum. Daha önce bu zata bazı kitapları getirteceğime dair söz vermiştim, şimdiye kadar getirtemedim. El yazması Sikke-i Tasdiki Gaybiyye ile beşinci şua isimli kitapları bana hediye etti. Hacı Muzaffer Bey de Mektubatı emaneten verdi. Geri köye döndüm.
Bu kitapları mütalaaya başladım. Kalbime geldi ki bu zata muasırız! Sora onu niye ziyaret etmedim diye üzülür, müteessir olurum. Onu, ziyaret etmeye karar verdim. Mehmet Kayalara dedim üstadım ziyaretine gitmek istiyorum. Oradaki cemaatle iştişare etti gitsin mi? diye sordu. Gitse daha iyi olur dediler. Mehmet Bey de “Peygamberi gören sahibi oldu, Görmeyen tabiin oldu. Görenle görmeyen bir olmaz. Yarın sana bir mektup vereyim üstada ver. Diyarbakır’dan ayrılmak istiyorum üstada bu maruzatımı da söyle” dedi. Sabahleyin Mehmet Beyle görüştüm. Bana bu gece üstad’dan mektup geldiğini, ziyaretçi kabul etmediğini, ziyaretçi gelmemesini yazdığını söyledi. Sonra karar verdik ki bizim gitmemle ilgili kararımız mektup gelmeden evvel olduğu için gitmen emrine muhalefet olmaz.
Trene bindim Isparta’ya gittim. Nur Boya isimli bir mağazaya gittim. Sahibi üstadın talebelerindendi. Üstadın ziyaretine geldim ded. “Üstad dün Eğridir’e gitti. Eğridir’de çakmakçı Ali Cengiz’e misafir olur” dedi. Otobüse binip Eğridir’e Ali Cengiz’in evine gittim. dedi ki “dün gece burada idi. Bugün onu motorla Barla’ya yolcu ettik gitti. Onu yolcu ederken bir ara abdest alıp başımda şapka ile 2 rekat namaz kıldım. Üstad bana: “Ali sen bizden dolayı işinden geri kaldın. Onun eksikliğine varsa ödeyeyim. Fakat şapka ile namaz kıldın oradaki manevi zararı ise ödeyemem” dedi. Ben de kendisine, dedim bu miktar bir tenefüs gibidir. Maddi bir ziyanım olmadı. 7,5 lira motor parasını kendisi verip motora bindi. Otururken “oh güzel. Bunun Amerika’ya kadar gitsen aciz olmam” dedi. Sonra motor hareket etti. Biz de evlerimize döndük.
Akşam yemeğinden Ali Cengiz sonra bana “bir dua okumaz mısın?” dedi. Bizde yemekten sonra dua okumak adet değil. Üstad yemekten sonra dua etti mi? Dedim. “O bize misafir olur fakat bizimle sofraya oturup yemek yemez. Gece beraberinde ne varsa ondan yer” dedi. Ev sahibinin 10-15 kişi kadar oturmaya gelen komşuları arkadaşları vardı. Beraberce sohbet ediyorduk. Ali Bey hizmet ile meşgul iken orda bulunan kişiler Ali hakkında şöyle haber verdiler: “Ali daha evvel içki içerdi. Namaz kılmazdı. Risale-i Nur talebesi olduktan sonra içkiyi terketti ve namaza başladı. Osmanlıca yazıyı öğrendi. Risaleleri yazmaya başladı. Hatta üstat bile kendisine misafir oluyor. Geçen gece müftüden bahsedilirken bazıları dediler ki müftü Alinin dostudur. Üstad da dedi ki: “Ali müftünün dostudur. Ali benim dostumdur. Benim dostumun dostu dostumdur.” Daha sonra bazı şeylerden bahsedilirken üstat: “Ben hakkımı herkese helal ediyorum. Hatta bana zehir içirenlere dahi! Fakat iman şartı ile” dedi. Sohbet bitince herkes dağıldı.
Sabahleyin Ali torba içinde bir francalı ekmek getirdi. “Üstadın yanına gittiğinde ona verirsin. Ali gönderdi dersin. Çünkü o lokantaya gitmez. Kimsenin ekmeğini de yemez. Sana ekmeğin parasını verirse al” dedi. Benimle beraber motora kadar geldi. 7,5 lira motor parasını verdik. Motora bindim ayrıldım. Barlaya yaklaşılınca bir kalabalık su kenarında motoru bekler gördüm. Motor kıyıya yanaşıp indiğimizde o kalabalıktan birisi ban “nerelisin?” dedi. Diyarbakırlıyım dedim. “Nereye gidiyorsun?” dedi. Barlaya gidiyorum dedim. “Barlaya niçin gidiyorsun?” dedi. İşim var dedim. “Ben biliyorum. Sen o zatın ziyaretine gidiyorsun. O ziyaretçi kabul etmiyor. Çok üzmeyin onu” dedi. Meğer benimle konuşan belediye başkanı imiş. Sonra dedi ki “o bugün kara yolu ile Isparta’ya gitti”. Beraberimdeki arkadaşlar “kulak asma dediler.” O belediye başkanının yalan söylediğini itham ettiler. Kalabalıktaki çavuş rütbeli şahıs ta gitti deyince o zaman arkadaşlarımda da gittiği kanaatı hasıl oldu. Bana: “Bu gece bize misafir ol. Nahiye müdürü Isparta’ya gitmiş. Yarın dönecek. Onun geleceği araba ile seni Isparta’ya göndeririz” dediler. Bunlar ticaretle uğraşan ve benimle Eğridir’den motorla Barla’ya gelen bir grup yol arkadaşım idiler. Ben dedim, daha erken gitmek istiyorum. Motorla geri döndüm. Arkadaşlar motorcuya: “Bundan dönüş parası alma” dediler. Dönüşte motora binenlerden beyaz sakallı kısa boylu biri benimle konuşmaya başladı: “Ben bu nahiyenin imamıyım dedi. Bazen Üstadla berabar bağa giderdik. Bazen bir iki habbe üzüm koparırdı. bunları yiyeceğim bedeli ne kadarsa vereceğim” derdi. Para yerine küçük risaleler verirdi. Hediye kabul etmiyordu. Eğer etseydi bu Barla nahiyesi tümüyle şimdi kendisinin olurdu. Bazen yabana giderdik. Bazen otlara çok dikkatli nazar ederdi. Gözlerinden yaşların aktığını görürdüm. Bu zat memleketimize gelmeden evvel geliratımız bize kifayet etmiyordu. Bu mübarek takriben elli beş seneden beri memleketimize ayak basmıştır. O zamandan beri geliratımız bize kafi geliyor hatta artıyor dışarıya da veriyoruz. Mübarek ilim doludur.”
Eğridir’e dönünce ben tekrar Ali’nin evine gittim. Üstadın Isparta’ya gittiğini söyledim. Verdiği ekmeği kendisine iade ettim. Günlerden de Pazar günü idi. Ali çarşıya gitti geldi. Isparta’ya bir otobüsün gitmekte olduğunu söyledi. hemen o otobüsle Isparta’ya gittim. Doğruca Nur Boya mağazasına gittim. Oraya üstadın hizmetinde bulunan Ceylan isimli bir şahıs geldi. Ona üstadın ziyaretine geldiğimi söyledim. Gitti geri geldi. Elinde bir mendil içinde bir şeyler vardı. “Uzaktan beni takip et. Çünkü tarassut var seni görürlerse tutuklarlar” dedi. Elindeki mendil işaret oldu. O mendile bakar onu kaybetmeden takip ettim. Sokakları döneceği zaman bana bakardı kendisini görebileceğim mesafede ve konumda ise sokağı dönerdi. Bir müddet böyle gittik. Nihayet bir kapıdan içeri girdi. O istikamete doğru gittim. Baktım kapıyı tam kapatmamış yarı açık bırakmış. O zaman şapka Kanunu sıkı bir şekilde uygulamada olduğu için başımda şapka vardı. Onu çıkarıp tekke giydim. İçeri girdim. Sekiz-dokuz basamak yukarı çıktık. Merdiven başında sağlı sollu iki oda vardı. Ceylan isimli şahıs sağdaki odaya girdi. Oradan Zübeyir çıktı. Meğer ki sol taraftaki oda üstadın kaldığı oda imiş. Zübeyir’le beraber üstadın odasına girdik. (Soldaki oda) bir duvarlara, bir yere bir de üstada nazar ettim. Duvarlarda asılı, yerde serili bir şey görmedim. Sadece tahtadan ibaret, üzerinde yatak serili üstadın oturduğu bir sedir vardı. Yorganı göğsüne doğru çekmişti. Her iki kolunda dirseklere kadar sıvamıştı. Yorganın dışında idi. Başında bir külah, renkli bir kefiyede aşağıdan yukarıya doğru kıvrılmış durumdaydı. Sakalı makine ile tıraşlı gibiydi. Bıyıkları yanaklarına kadar uzundu. Saçları külah altından dört parmak kadar çıkmıştı. Cüssesi iri, parmakları uzun fakat zayıftı. Heybetli bir sesle bana: “Nerelisi” dedi. Bana bir çok kişileri sordu. Onu da bilmiyorum dedim. “Mehmet Kayaları tanır mısın? dedi” Tanırım dedim. “Niçin geldi?” dedi. Ziyaretinize geldim hem de bazı sorulacak sorularım var dedim. “Sorulara cevap vermek vaktim yok. Rahatsızım. Risale-i Nur’a baksaydınız belki de cevabını bulurdu” dedi. Daha sonra Zübeyir’e “bir minder getir” dedi. Getirince baş ucuna sermesini işaret etti. Zübeyir minderi serdi. Bana “otur “ dedi. Zübeyir’e “sen de otur. İşitemediğim olursa anlatırsın” dedi. Sonra bana: “Soruların nedir?” dedi. Dedim ki: Bizim memlekete imamlık yapanlara halk zekât veriyor. Bunda şüpheliyim. Zekatla mı imamlık yapalım yoksa maaşla-ücretle para mukabili mi imamlık yapalım. Veya başka bir iş mi yapalım? “Ücrette minnet vardır. Zekâtta ise minnet yoktur. Zekatta zenginler vekil gibi, müstehaklar ise iyal gibidir. Minnet edecek durum yoktur. Yalnız pazarlık yapmayın gönül de onlara bağlı olmasın. Mal Allah’ındır. Onların eli üzerinde gönderiliyor. Talebelere ders verin. Başka sorun var mı?” dedi. Vardır dedim. Şu soruyu sordum. Şeyh Seydâ bana tarikatta hilafet verdi. Ben kendimi ehil göremiyorum. Eğer bunda mesuliyet varsa özür göstereyim. Kabul etmeyeyim dedim. “Şeyhin Kimdir? Kim sana halifelik verdi?” dedi. Şeyh Seydâ dedim. “Şeyh Seydâ Kimin oğludur?” Şeyh Ömeri Zengani’nin oğludur dedim. “Aslen nereden gelmedir?” dedi. Aslan Bağdat’tan gelmedirler dedim. “Aşirine ne diyorlar?” dedi. Araplar aşiri diyorlar dedim. “Şeyh Seydâ kimin halifesidir?” dedi. Sayısı şeyh Mehmet Nuri’nin halifesidir dedim. “Şeyh Mehmet Nuri Kimin halifesidir?” dedi. Şeyh Ömeri Zengani’nin dedim. “Cizre şimdi Türkiye’de mi? Suriye’de mi?” dedi. Türkiye’dedir dedim. Şeyh Seydâ İrşada çıkıyor mu?” dedi. Çıkıyor dedim. “Hükümetle alakası nasıldır?” dedi. Seviliyor dedim. “Risale-i Nurla alakası var mıdır?” dedi. Türkçe bilmez fakat üstadın Arapça risalelerinin tümü yanında mevcuttur dedim. Bunun üzerine “Ehli tarikat daha ziyade imanla alakadardırlar. Ben Şeyh Seydâ ile iki cihetle alakadarım. Hem selâm ederim hem de tebrik ederim. Sana vermiş olduğu vazifeyi yap. Fakat hediye kabul etme. Hediye hilafı şeriat değildir. Fakat ihlas yoktur. İktisad edin. Başka sorun var mı?” dedi. Ulumu Arabiyi bitirdim. İcazet aldım. Bundan sonra ne yapalım dedim. “Ben seni has talebelerimden kabul ettim. Ders verin. Risale-i Nuru okutun. Risale-i Nur bana hacet bırakmamış. On beş gün seni misafir etmek isterdim. Fakat üzerimizde tarassutlar var. Bilseler ki şarktan bir alim gelmiş, inceden inceye tahkikata başlarlar. Ben zaten ziyaretçi kabul etmiyorum. Geçenlerde Menderes Vali ile berabziyaretime gelmek istediler ben kabul etmedim. Biz hastayız, yatakta yatıyoruz. onlar bizden korkuyorlar. Mehmet Kayalara söyle Diyarbakır’dan gitmesin. Diyarbakır merkezdir. Çok şa’şaa etmesin. Sen hemen bugün dön. Paran yoksa sana para vereyim. Soran olursa ziyarete geldim deme. Ticarete geldim de” dedi. Elini öptüm. O da benim elimi öptü. Ağlayarak ayrıldım. Dışarıda saate baktım 45 dakika konuşmamız olmuş. Dönüş için istasyona gittim. Tren hazırdı hemen bindim. Gece gündüz gelerek Diyarbakır’a yetiştim. Üstadın “şa’şaa etmesin. Diyarbakır’da kalsın” talimatını Mehmet Kayalar’a bildirdim. Mehmet Kayalar bana: “Konya’da indin mi?” dedi. Hayır dedim. “Üstad’dan mektup geldi. Senden bahsediyor. Onun için Konya’da indiğini zannettim” dedi. Ben, mektubun önce nasıl geldiğine hayret ettim. Akıl erdiremedim.
Merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahire de kendim gittim. Şeyh Seydâ o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattırlar” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Manin olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mania olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir alimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.
Bilahare merhum üstad vefat ettiği zaman Urfa’ya ben de gittim. Fakat cenazeye yetişemedim. kendisiyle gelen talebeleri ile görüştüm dediler ki: “Üstad bir gün bize “arabayı kontrol edin. Uzak yola gidebilir mi?” bakın dedi. Kontrol ettik. Kaç gün sonra birlikte arabaya bindik. Nereye gideceğini anlayamamıştık. Her zaman arabaya binip yola giderken bize yavaş sürün, yavaş sürün derdi. Bu defa ne kadar hızlı sürdüysek daha çok hızlı sürün diyordu. Uçar gibi gidiyorduk. Urfa’ya gideceğimizi sonradan yolda öğrendik. Arkamızda Emniyet Said-i Nursi gitmiş diye alarma geçti. Telefonlar yağdırıldı. Fakat Urfa’ya gelinceye kadar bizi bulamadılar. Üstad hasta idi. Lakin namazlarını oturarak değil hep ayakta kılıyordu. Urfa’ya ulaştığımızda önce İbrahim Halil Dergahına gitti. Oradan koltuğuna girerek otele gittik.”
Ben daha sonra geniş bilgi almak için Üstadın kaldığı otele gittim. Otel sahibi şunları anlattı: “Bir ihtiyarı iki kişi koluna girmiş buraya getirdiler. Kim olduğunu bilmiyordum. Daha sonra üstad olduğunu anladık. Bir çorba içmeyi arzu etti. Ben gittim evde çorba yaptırıp getirdim. Kaşıkla ağzına vermek istedim, ağzını sıkıca kapattı. Gözleriyle bana baktı. Kendisinden korktum. Kendisine ben dostum, dostum! Dedim. Tebessüm etti. Ağzını açtı. Çorbayı verdim içti. Anladım ki beni zehirlerler diye endişesi varmış demek. Onu geri göndermek için Ankara’dan emir geldi. Fakat doktorlar ki geri dönmeye iktidarı yoktur, diye Rapor verdiler. Gece saatlerinde yanına vardık baktık ki vefat etmiş!” Başka birisi de şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarımız üstadın yattığı karyolayı satın almak istediler. Otelci vermedi. Hava çok yumuşak ve yağmurlu idi. Harran Ovasının çok yağmura ihtiyacı vardı. Mübarek buraya gelince yağmur yağmaya başladı. O esnada da Urfa bazı kuşlarla dolmuştu. Bu kuşlar evvelden yoktu. O anda türediler.”
Orada Şeyh Seydâ ile ilgili çeşitli havadisler işittik. Birincisi Şeyh Seydâ’nın kaçırıldığı şeklinde idi. İkinci havadis de Şeyh Seydâ’nın kaybolduğu yolunda idi. Üçüncüsü ise Şeyh Seydâ’nın tutuklanıp Ankara’ya götürüldüğü söylentisi idi. Ben Urfa’dan eve döndüm. Dediler ki Hac köyünden Hacı Hasan Şeyh Seydâ’nın ziyaretinden gelmiş durumu o bilir! Hacı Hasan geldi ondan durumunu sorduk. Şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarla beraber Şeyhin ziyaretine gitmiştik. O anda bir araba dolusu yüksek rütbeli askerlerde şeyhin yanına geldiler. Daha sonra Cizre’ye gittiler. Şeyh Efendi bana “hazır ol gideceğiz” dedi. Ben hazırım dedim. Az zaman sonra tekrar etti. Ben yine hazırım dedim. Üçüncü kez tekrar edince, arkadaşlarım da vardır dedim. “Onlar da gelsin İbrik alın löküs alın kamyona binin bizi takip edin” dedi. Biraz sonra Cizre’ye giden askeri araba geri geldi. Şeyh Seydâ bu askeri aracın şoför mahalline bindi. Bize “Hiçbir yerde durmadan bizi takip edin” dedi. Askeri araç hareket etti biz de takip ettik. Midyat’a varınca Şeyhin içinde bulunduğu aracı kaybettik. Serdef köyü yönüne bir arabanın gittiği haberini aldık. Şeyh Halil adında Şeyh Seydâ’nın o köyde bir halifesi vardı. Biz o köye gittik. Şeyh efendiyi o halifenin evinde gördük. Etraftan çok ziyaretçiler geldiler. Şeyh Seydâ: “Onların ziyaretini Allah kabul etsin. Ben ziyaretçi kabul etmiyorum” dedi. Bunun üzerine Ziyaretçiler şeyhi ziyaret edemeden geri döndüler. Ertesi gün Estel’e döndük. (kazaya) Kaza insanlarla dolmuş. Şeyhi ziyaret etmek istiyorlardı. Ziyaretçi kabul etmedi şeyh efendi. Bunun üzerine halk dedi ki: “Araçtan dışarı çıksın onu uzaktan da görelim kafidir.” Şeyh efendi: “O zaman ama olanların kalbi kırılır” dedi. Kaymakam “Polisler tedbir alsın. Bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkış olmak üzere ziyaret etsinler” dedi. Şeyh efendi kabul etti. Ziyaret bitince Askeri araçtaki binbaşı: “Şeyh efendi nereye gitmek istiyorsun götüreyim” dedi. Şeyh “Eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş! Şeyh de “Biliyorum” diye Cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendini ziyaretine gittim. Şeyh Seydâ’dan daha yaşlı Seyit Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor. Üstadın Urfa’da defnedilen cesedi vefatından kısa bir zaman sonra devletçe Urfadan başka; bilinmeyen bir yere nakledildi. Bu nakil konusunda üstadın kardeşi Abdulmecit şunları anlattı:
“Ben Konya’da İmam Hatip Lisesinde öğretmendim. Bir gece bazı askeri yetkililer gelip, üstadın kardeşi olmam hasebiyle na’şının Urfa’dan başak bir yere nakline muvafakat etmemi istediler. Ben razı olmadım. Fakat bu hususta hazırlanmış bir yazıyı bana zorla imzalattılar. Beni de alıp uçakla Urfa’ya götürdüler. Üstadın Kabrini eştiler. Henüz cesedine, kefenine bir şey olmamıştı. Yüzü güler vaziyette idi. Çıkarıp uçağa koydular. Beni de aralarına aldılar. Uçak havalandı. Afyonda indik. Orada bir arabaya bindirdiler. Araba Isparta içinden geçti. Daha ilerde bir Kabristana vardık. Orada askerler vardı. Hazırlanmış bir kabir de vardı. Üstadın cesedini o kabre koydular. Oradaki askerlerden sordum. burası neresidir? Birisi: “Şehitler tepesi” dedi. Daha ziyade konuşmak istedim. Elini ağzına koyarak bana konuşmamayı işaret etti. Beni ayni gecede getirip Konya’ya bıraktılar. Bu hadise hep gece cereyan etti. Daha sonra bazı devletler ne sebeple naşın nakli yapıldı diye sorduklarında “kardeşinin arzusu ile” dediler.
|

28.11.2007, 23:55
|
|
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
|
|
|
Tecrübeli Üye
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 182
Yarışma Puanı: 360
Teşekkür etti: 876
Teşekkür aldı: 157 konuda 484 kere
|
Kullugun 24 Temel Esasi - Muhammed Emin Er Hocaefendi -
DOĞRU YOL GEÇMİŞ SALİHLERİN YOLUDUR
Muhammed Emin ER
Doğru yolun esası, Allah-u Teâlâ'nın emirlerini tutmak, yasaklarından sakınmak, imtihanlara sabır etmek, tâkâta göre nafile ibadetler yapmak ve kişinin kuvvet ve mertebesine göre usûl çerçevesinde herkesi Allah’a davet ederek Allah-u Teâlâ’ya kulluk etmektir. Kulluk görevini hakkıyla yapabilmek için önem sırasına göre aşağıda zikredeceğim 24 temel esası bilmek ve tatbik etmek gerekir.
1. İLİM
a. Ehli sünnet itikâdını öğrenmek.
İşlenmesi ve terki farz ve müstehap olan şeyleri öğrenmek. Bunların en önemlileri İslam’ın, imanın, abdestin, guslün, teyemmümüm, namazın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmektir.
b. Zekat farz olunca zekatın, Ramazan orucu farz olunca Ramazan’ın ve orucun, Hac farz olunca haccın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek,
c. Herhangi bir muameleyi, akdi veya görevi yapmak istediğinde onların mahiyetlerini, şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek.
2. TÖVBE
a. Bütün günahlardan pişman olmak,
b. Yapmakta olduğu günahları hemen terk etmek,
c. Bir daha yapmamaya azim ve kesin niyet etmek,
d. Üzerinde kul hakkı varsa ödeyerek hak sahibini razı etmek,
e. Namaz, zekat, oruç borçları varsa kaza etmek. Her ay en az bir aylık namazı, üç günlük orucu kaza etmek.
3. ZÜHD
Allah’tan insanı alıkoyan her şeyi terk etmek, endişe dahi etmemek.
4. UZLET
Zaruret yoksa şerir ve ehli gaflet olan kimselerden uzak kalmak.
5. MÜCADELE
Nefsi, takva zoruyla hevâ ve hevesinden men etmek. Yani nefsin hakkı verilir ancak hazzından men edilir. Nefsin hakkı zaruret ve ihtiyaç miktarıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve kalabalıklara az katılmak yoluyla nefsin hakkı verilmiş olur. Nefsin hazzı ise heves, lezzet, şehevâni ve fûzuli şeylerdir.
6. MUHALEFET
Şeytanın vesveselerine aldırmamak, şerrinden Allah-u Teâlâ’ya sığınmak ve ona muhalefet edip tersini yapmak.
7. TEVEKKÜL
Tüm işlerde yalnız Allah’u Teala’ya güvenmek ve ona itimat etmek. Ancak meşru sebeplere başvurulur, fakat sebeplere değil sebeplerin Rabbine güvenilir.
8. TAVFİZ
Herhangi bir şeyin hayır veya şer olduğu kesinlikle bilinmediği takdirde onu ısrarla istememek; Allah’u Teala’ya havale etmek; "Ya Rabbi! hayırlıysa olsun, değilse olmasın" deyip kalbini çeşitli endişelerden kurtararak rahat etmek.
9. RIZA
İmtihan, bela ve musibetlerde kadere teslim olmak, "belki bu bize daha hayırlıdır, biz hikmetini bilmiyoruz" deyip nefsini teselli edip kalbini rahat ettirmek.
10. SABIR
Tüm eziyet ve meşakkatlere tahammül etmek ve şikayetçi olmamak.
11. HAVF
Allah Azze ve Celle’nin gazabından, azabından ve mekrinden korkmak, günah işlememek.
12. RECA
Allah Azze ve Celle’nin rahmetini, cennetini ve keremini ümid etmek ve ona göre amel etmek.
TENBİH: Havfın çok ziyade olması ümitsizliğe, recânın çok ziyade olması emin olmaya götürdüğü gibi, havfın çok azı emin olmaya, recânın çok azı da ümitsizliğe götürür. Her dördü de büyük günahlardandır ve amelin terkine sebeptirler.
13. EMEL
Her dakika aniden ölüm ihtimalini düşünmek ve uzun arzularını kısaltmak.
14. İHLAS
Tüm hayır ve amellerin yalnız Allah için olması, gösteriş yada maddi menfaat için olmamasıdır. İhtiyaçlar kuldan değil Allah’tan istenmelidir. Allah Azze ve Celle isterse onu kullarından birinin eli üzerinde gönderir. Ümid ve gönül sadece Allah’u Teala’ya bağlı olmalıdır.
15. MİNNET
Tüm başarılarını kendi nefsine değil, Allah’u Teala’nın lütfuna isnat etmek, Allah’ın nimet ve tevfikine şükür ederek, taksiratlarından istiğfar etmek.
16. TEFAKKUD
En az her yirmi dört saatte bir kere, amelini ve kendisinden sadır olan bütün fiil ve sözlerini gözden geçirmek. Hayır ise şükür etmek, taksiratlardan istiğfar etmek, şer ise kadere teslim olmak ve istiğfar etmek.
17. TAHLİYE
Kalbine, tüm kötülüklerin başı olan, başka insanlardan korkmak, rızık endişesi, dünya muhabbeti ve nefsini beğenmek gibi rezîlelerin, kötü huyların yerine, kuldan korkmamak, rızık için endişe etmemek, dünyayı sevmemek ve nefsini beğenmemek gibi faziletleri yerleştirmek. Evet dünyaya girilir amma dünya insanın içine girmemelidir. Dünya kalpte değil, elde olmalıdır.
18. İ’FÂF
Süâl (sözlü olarak istemek), işraf (sözüyle değil haliyle istemek), israf ve nifak gibi mürüvveti (izzet-i nefsi) zedeleyen şeyleri yapmamak.
19. İHSAN
Tüm mahlukata şefkatli olmak, onları kendisine yaptıkları kötülükleri iyiliklerin en iyisi ile karşılamak, vermeyene vermek, zulmedeni affetmek,ilgiyi kesen dost ve akrabadan ilgiyi kesmemek, kötülüğü kötülükle karışlamamak. (Pisliği, temiz su temiz eder, pis su temiz edemez). şeytana lanet okumalı.
20. TESEBBÜT
Delile dayanmayan her söze kulak vermemek, gerekirse tahkik etmek.
21. MUHABBET
Hiçbir Müslüman kardeşinin kötü duruma düşmesini istemeyip daima hayrını istemek, nefsi için istediği bir şeyi tüm Müslüman kardeşleri için de istemek. Nefsi için istemediği bir şeyi onlar için de istememek.
22. KANAAT
Dünya malı bakımından daima kendisinden aşağıdakilere bakmak ve onlara acımak, kendi haline razı olup şükretmek.
23. TEESSİ
Ahiret bakımından daima kendisinden yukarıdakilere bakmak ve onlara, iktida etmek (uymak).
Kanaat ve teessi yokluğu insanı günahlara götürür. Evvelki hasede, ikincisi de ucube götürür. Halbuki her ikisi de büyük günahtır.
24. TEVAZU
Akibeti (hatimeyi yada son nefesi) düşünerek nefsini hiçbir mahluktan üstün görmemek, herkese karış alçak gönüllü olmak ve herkesten hakkı kabul etmek.
NETİCE
a. Farzları, vacipleri, müekkede sünnetleri, kuvvete göre nafileleri ve efdal olan amelleri yapmak.
b. Haramlardan, mekruhlardan, bid’atlardan ve şüpheli şeylerden sakınmak.
c. Bu esaslar ya da ayetler, hadisler, kaviller, maslahatlar ve mefsedeler arasında muarıza (çarpışma) olduğu ve tercih yapma zarureti doğduğu takdirde, şüpheden uzak en kuvvetli, hayrı en çok ve şerri en az olanı yapmak.
d. Nafile ibadetlerden bazılarını seçip sürekli yapmayı adet edinmek. Mesela: Evvabin, teheccüd ve kuşluk namazlarından en az ikişer rekatı; oruçtan her ay üç günü;Kuran’dan en az her gün bir hizbi; tevhidden, salavattan ve istiğfardan en az günde yüzer tesbih çekmeyi adet edinmek gibi. Bu tür ibadetler Allah-u Teâlâ’ya yakın olmaya vesiledir.
e. Nefsini, ehlini, evladını, yakınlarını kuvvet ve mertebesine göre herkesi ilim , ihlas, ahlak şartıyla usul çerçevesinde Allah’a davet etmek. Davet edilenden bir saygısızlık sadır olduğu takdirde ona tahammül etmek ve iyilikle karışlamak ve Allah-u Teâlâ’ya şükretmek.
Zikrettiğimiz bu hususların tamamı, büyük sahabilerle ehli tasavvufun yoludur. Allah Azze ve Celle hepimizi o büyük zatların yolundan ayırmasın. Bize gerçek önder ancak onlardırlar, olur olmaz iddialarla ortaya çıkan her kes değil.
Rahman ve Rahim olan Allah hepimize af ve mağfiret ihsan eylesin.
|

29.11.2007, 00:04
|
|
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
|
|
|
.
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 12.308
Yarışma Puanı: 380
Teşekkür etti: 19.509
Teşekkür aldı: 8.569 konuda 26.736 kere
|
Çok keskin fetvalar var 
|

29.11.2007, 00:05
|
|
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
|
Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.038 konuda 18.103 kere
|
fakih üstad'ın elini öpmek duasını almak şerefi ile Allah azze ve celle bizi şereflendirdi. dev şahsiyetlerden... bir sitesi vardı mahdumunun hazırladığı... onu da biz aktaralım;
http://www.muhammedeminer.com/
|

29.11.2007, 00:08
|
|
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
|
Tecrübeli Üye
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 182
Yarışma Puanı: 360
Teşekkür etti: 876
Teşekkür aldı: 157 konuda 484 kere
|
" Dine Dönünce ALLAHIN Yardimi Gelir"
Büyük alim ve manevi toplum önderlerinden Mehmet Emin Er, gazetemize konuştu
Allah’ın ipi olan İslâm’a sımsıkı sarılın
91 yaşında olmasına rağmen Umre’ye gitmeye hazırlanan M. Emin Er Hocaefendi, bugün Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluşun adresi olarak yeniden Allah’ın ipi olan İslâm’a sımsıkı sarılmayı gösterdi.
Röportaj: Ebubekir Gülüm
Ülkemizin manevi toplum önderlerinden Mehmet Emin Er Hocaefendi ile, son dönemde gerçekleştirilen hakaret ve saldırılar üzerine Hz. Muhammed’in (s.a.v.) özelliklerini, üstün ahlâkını ve Müslümanların örnek alması gereken yönlerini konuştuk. 91 yaşında olmasına rağmen Umre’ye gitmeye hazırlanan M. Emin Er Hocaefendi, bugün Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluşun adresini ise, yeniden Allah’ın ipi olan İslâm’a sımsıkı sarılmayı gösterdi. İşte M. Emin Er Hocaefendi’nin anlattıkları:
Ramazan El Bûti’nin babası Cizrelidir. Bûti aşiretindendir. Tahsilini Muhammed Said Şeyh Seyda’nın yanında bitirmiştir. Mucazidir. Sağlam takvalı bir kişidir. 1947 yılında Hacca kaçak olarak giderken tanıştık. O zaman, Hacca kaçak gidiliyordu. Aslen Türkiyeli olan Molla Abdulcelil isimli bir alimin tavsiyesi üzerine tanıştık. O, burada bir veli kişi vardır dedi. Velinin alameti ise, onu görünce insanın aklına Allah’ın gelmesidir diye ekledi. Biz, o zaman gidip onu ziyaret edelim dedik. Ve evine gittik. Cizre müftüsü de kendisine misafirdi. Büyük misafirperverlik gördük.
Ondan sonra Hacca ve umreye giderken yanına her zaman uğrardık. Kendisi, sünnete uygun yaşardı. Ehli tasavvuftu ama tasavvufunu izhar etmiyordu. Eserlerinde, kendini açığa çıkarmıyordu. Babası da alim bir kişiydi, ondan ders alıyordu. Kitaplarının büyük bölümünü okudum. En son iki sene evvel hanımı vefat ettiğinde taziye için gittiğimiz Şam’da görüşme imkanımız oldu. Bu kitabın orjinali bizde de mevcuttur. Bu kitabı, çok faydalı ve yararlı bir eserdir. İnsanlara, büyük bilgi veriyor. İlmi bir eserdir. Herkesin evinde kütüphanesinde bulunması gereken güzel bir eserdir.
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) has 5 özellik
Hz. Muhammed’i diğer peygamberlerden ayıran 5 sıfatı vardır. Bunları, bütün Müslümanların bilmesi gerekir: 1- Hatemül Enbiya’dır 2- İnsanlara, cinlere ve aleme gönderilmiştir. 3- Yaratılmışların en efdalidir. 4- Şeriatı diğer peygamberlerin şeriatlarının hükmünü kaldırmıştır. 5-İnsanın din ve dünya saadeti için, her zaman ve mekanda kafidir.
Bu sıfatların ilki, onun Hatemül Enbiya olmasıdır. Bu sıfat hiç kimsede yoktur ve olamaz da. Ve o, Resul’dur. Bu akideye inanmayan, Müslüman sayılmaz, peygambere inanmış sayılmaz. Çünkü ayet, hadis, icma ve kıyas ile sabit olan bir hükümdür. Herkesin buna inanması gerekir. Bunun dışındaki itikatlar, küfürdür.
İkincisi, Hz. Muhammed’in (S.A.V.) insanlara, cinlere ve bütün mahlukata peygamber olarak gönderilmesidir. O, bütün aleme gönderilmiştir. Bu da, Peygamberimize has bir özelliktir. Hiçbir peygambere bu görev verilmemiştir. Diğer peygamberler bir kavme gönderildi.
Çoğu zaman bir asırda 3-4 peygamber olurdu. Mesela İbrahim Halilurrahman (a.s) ile Lut (a.s) aynı dönemde yaşadılar. Musa A.S, ile Harun (a.s) ve Şuayip (a.s) da aynı devirde yaşadılar. Her birisi bir kavme gönderiliyordu. Bazılarına bir iki kişi iman ediyordu. Bazılarına ise hiç kimse iman etmiyordu. Her kim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberdir, ama Araplara gönderilmiştir derse Müslüman sayılmaz. Hz. Muhammed devrinde Yahudiler (Evet Muhammed peygamberdir ama Beni İsrail’e değil müşriklere gönderilmiştir) diye itiraf etmişlerdir. Ama bu itiraf, onları Müslüman yapmamıştır. O, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Yaradılanların en efdali
Üçüncüsü ise, Hz. Muhammed’in bütün mahlukatın efdali (Erdemli, tercih edilen) olmasıdır. Buna inanmayan Müslüman olmaz. Nuh, İsa, Musa gibi bazı peygamberlerin daha efdal olduğunu söylemek yanlıştır. O, Allahın Sevgilisidir. Onun efdal olmasına delil ise, Kur’an-ı Kerim’de (Siz bütün milletlerin, ümmetlerin en hayırlısısınız, emri bil maruf nehyi anil münkeri dersiniz. Allah’a iman etmişsiniz) mealindeki ayeti kerimedir. Kur’an-ı Kerim’de de belirtildiği gibi, bu ümmetin efdal olmasının sebebi, Peygamber Efendimiz sayesindedir. O mahlukatın efdali olduğundan dolayı O’nun ümmeti de ümmetlerin en efdali olmuştur.
Kıyamet gününde bu ümmet, diğer peygamberlere sahiplik yapacaktır. Bütün peygamberler bizim peygamberimizin sancağı altında haşr olacaktır. Çünkü bütün ehli iman, Adem’e, İbrahim’e, Nuh’a, İsa’ya ve Musa’ya şefaat için gittikleri zaman herkes Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gönderecektir. Zaten cennet de, kapısını Peygamber Efendimizden başkasına açmaz. Kapı çalındığı zaman bu kapıdan Hz. Muhammed’den (s.a.v.) önce başka peygamber girmeyecek, ümmetler içinde de, önce O’nun ümmeti girecektir diyecek. Cenabı Allah, daha yeri-göğü yaratmadan evvel peygamberlerin ervahlarından (ruhlar) Hz. Muhammed’e (S.A.V.) yetiştikleri zaman O’na iman edip yardım edecekleri konusunda ahd almıştır.
Peygamber Efendimiz, bir gün Tevrat’ı Ömer’in elinde gördü. Ya Ömer o nedir, dedi. Ömer dedi ki, Tevrattır, güzel şeyler vardır içinde. Bunun üzerine Peygamberimizin yüzü tağyir oldu, hoşuna gitmedi. Bunun üzerine Ebubekir dedi ki, Peygamberin yüzüne bakmıyor musun? O zaman Ömer elindeki Tevratı indirdi. Peygamber Efendimiz dedi ki, “Bugün Musa hayatta olsaydı bana tabi olacaktı”.
Musa (a.s) bir ümmet gördü ki, hata kastederse yazılmıyor, bir günah işlediği zaman aynı günah yazılıyor, bir sevap işlediği zaman ise bire on yazılıyor. Sonra dedi ki; Ya Rabbi, bunu benim ümmeti kıl. Cenabı Allah, o Hz. Muhammed’in ümmetidir buyurdu. Ondan sonra birçok ümmetler görüyor. Hepsi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmeti çıkıyor. Bunun üzerine beni de, Muhammed’in (S.A.V.) ümmeti eyle diyor. Cenabı Allah bu sefer, (Ya Musa, Resul olarak Tevrat’la seni gönderdim. Sen buna şükür et) diyor.
İslâm, nasih değil mensuhtur
Dördüncüsü her Müslüman bilmelidir ki; Peygamberimizin şeriatı diğer peygamberlerin şeriatını nash etmiştir, kaldırmıştır. Bütün peygamberlerin akideleri bakımından, birdir. Adem (a.s)’dan bizim Peygamberimize kadar gelen bütün peygamberlerin akidelerinde, bir kıl kadar değişiklik yoktur.
Fakat; şeriat, ahkam, ibadet suretleri zaman zaman değişmiştir. İnsanların ömürlerine, kuvvetlerine göre değişiklik olmuştur. Daha önceki bütün ibadet ve taatlari, son din İslâm kaldırmıştır. Onlar nasih olmuştur. İslâm, nasih değil mensuhtur.
Bir öğretim görevlisine rastladım. Ben İbrahim’in dinini öğrenmek istiyorum. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kök oradadır deniyor, ben de onu arıyorum diyor. Ama, bu çok yanlıştır. Çünkü, Muhammed’in (s.a.v.) dini, İbrahim’in (a.s)dinini tamamen içine almıştır. Dolayısıyla Peygamber Efendimizin şeriatı diğerlerinin üzerine hakimdir. Bunu her Müslüman kabul etmelidir. Şek şüphe kalmamalıdır. Olursa iman zedelenir.
Bu din bütün insanlığa kafidir
Beşincisi, Hz. Muhammed’in dini kafidir. Bütün insanlara ve dünyaya saadet getirmek için, her zaman ve her mekanda kafidir. Zaman ne zaman olursa olsun, mekan hangi mekan olursa olsun fark etmez. Bu akide olmadığından dolayı bazı kişiler, 14 asır evvelki bir nizam veya bir kanun bugün nasıl geçerli olabilir diye sorabiliyorlar. Hatta buna inanan bile çıkabiliyor. Bazı yerlerini değiştirmek veya beşeri kanunlar çıkarmak gerekiyor diyebiliyorlar. Bütün bunlar, batıl akidedir. Halbuki, Cenabı Allah bu dini kafi surette göndermiş ve tamamladım demiştir. Herhangi bir noksanlık kalmamıştır. Eğer kalsaydı, daha sonra bir Nebinin gelmesi gerekirdi. Dolayısıyla bu din, kıyamete kadar geçerlidir. Bunun için, Hz. Muhammed (s.a.v) Hatemül Enbiya oldu. Şeriatı son şeriat oldu.
Bu hükümler, kıyamete kadar kalkmayacaktır. Kalktığı zaman da, kıyamet kopacaktır. Biz İslâm ile yaşıyoruz. Kıyamete yakın zamanda, Kur’an-ı Kerim, ehli iman, şeriat hiçbir şey kalmayacaktır. Müslümanlar kalmayınca, kıyamet ehli kafirin üzerine kopacak. Müslümanlar, bugün buna engel olmaya, ehli kafir ise kaldırmaya çabalıyor.
Kelime-i Tevhid’i tam anlamıyla kabul etmek için bunların tamamını kabul etmek gerekir. Kalan dört sıfat bütün peygamberlerde vardır. Bütün Peygamberler, emindir, hıyanet etmemiştir, sözünde sadıktır, aklîdir ve tebliğcidir.
Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıyız
Müslümanım diyen bir insanın vazifeleri, önce dinini öğrenmek ve sonra onunla amel etmektir. Bir de takva elbisesi vardır. Bu da, ihlasla Allah’ın emirlerini tutmak, yasaklarından sakınmaktır. Bunun korkudan dolayı değil kulluk vazifesinden dolayı yapılmasıdır.
Bugün bazıları, dini bilmiyor. Önce dini öğrenmeli ki, sonra onu tatbik etsin. Daha Kelime-i Şahadeti bilmeyenler var. Allahü Teala hakkında vacip olan şeyler, muhal olan şeyler nedir bilmiyorlar.
İslâm nereye gidiyor? Birçokları da dini, sadece Kelime-i Şahadet getirmek zannediyor. İslâm nedir? Teslim olmak manasındadır. Neyi teslim edeceğiz? Biz onun Abd’iyiz. Abd demek köle demektir. Köle ise, satılmış demektir. Cenabı Allah hem bizi yaratmış hem de satın almıştır. Madem biz Allahın kölesiyiz, o zaman O’nun emirlerine uyup yasaklarından niçin kaçınmıyoruz? Yap dediğini yapmıyoruz, yapma dediğini yapıyoruz.
Bugün Müslümanlar dinini bilmiyor, bildiğini de tatbik etmiyor. Anlatıldığına göre, İstanbul’da bir hocaefendi; evlenecek çiftlerin nikahını kıyacak. Geline diyor ki, Kelime-i Şahadet getir. Gelin diyor ki, yeni geldim nerde olduğunu bilmiyorum. Damada dönüyor bu sefer, o da, ben de bilmiyorum diyor. Cehaletin boyutları işte böyle.
Kalplerimizi temizlemeliyiz
Demek ki, evvela ilim, sonra amel. Üçüncüsü ise ihlas. Ama biz bildiğimiz ile bile, amel etmiyoruz. İslâm, teslim olmak manasındadır. Örneğin bir evlat babasının sözünü tutmadıkça, yap dediğini yapıp yapma dediğini yapmadıkça teslim olmuş olur mu? Aynen İslâm da böyledir. Teslim olmak emirleri tutup yasaklardan kaçmaktır.
İnsan tamamıyla sünnete ve peygambere ittiba etmek mecburiyetindedir. Cenabı Allah diyor ki, Siz cidden Allah’ı seviyorsanız, Resul’une ittiba edin. Taki Allah da, sizi sevsin. Biz Resulullah’a ittiba etmedikçe, Allahın rızasını kazanamayız. Resulullah’ın sünnetini bilmeyen nasıl ittiba etsin? Demek ki bir Müslümanda önce, ilim ve amel olması gerekiyor. Bunlardan birisi olmazsa olmuyor. Ayrıca kalbi temizlemek gerekiyor.
Cenabı Allah’ın takdirine rıza göstermiyoruz. Akidelerde çok noksanlık vardır. Küfürden bahsediyorlar ama, küfrü bilmiyorlar. İmandan bahsediyor ama imanı bilmiyor. İman nedir dersen bazısı Amentü billahi diyor. Amentü imanın erkanıdır, tarifi değildir.
Vicdansızlık haddi aşmıştır. Olur olmaz bir şekilde bize aykırı şeyleri söylüyorlar. Duvara bir çamur atıyorlar. Çamur, düşse de leke bırakıyor. Ama din aleyhinde söyledikleri, tarihe geçiyor.
Bir zaman böyle Hindistan’da olmuştu. İki taraf da, çarpıştı. Hıristiyanlık mı İslâm mı hak diye. 7 sene sonra toplandılar ve meydan savaşı oldu. Müslümanlar, onları mağlup etti. Söz verdiler, ama tutmadılar. Mağlup olunca komutanları, İslâm’ı kabul etmekten vazgeçti. Müslümanlar onlara İsa’nın Allah veya Allah’ın oğlu olmadığını ispat ettiler. Ayrıca, İncil’in değiştiğini de tespit ettiler. Hz. Muhammed’in de peygamber olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu da.
Neticede, komutanları biz sizin dininize karışmayacağız, siz de bizimkine karışmayın, dedi. İncil’de bir yerde İsa Allah’tır, başka bir yerde Allah’ın oğludur, filan yerde Meryem’in oğludur, başka bir yerde ise Resul’dür deniyor. Bu Allahın kelamı değil, değişmiştir. İncil’de diyor ki, İsa’nın merkebi ve yavrusu vardı . Bazen yavruya bazen merkebe binerdi. Yani bir Allah nasıl merkebe biner? Bunları tevil etmeye çalışıyorlar. Papazlar buna cevap veremiyor. Milleti İbrahimi var ama biz bilmiyoruz diyorlar. İyi de, siz bunu aramıyorsunuz ki. Bizde, istikamet kalmamış. Din yolundan gitmiyoruz. Eğer biz hakkıyla dinimize dönersek, Cenabı Allah’ın yardımı bize gelir. Dine tam bağlı olmadığımızdan dolayı; manevi kuvvet kesilmiştir, maddi kuvvet zaten yoktu. İşte, o zaman rezalet başlamıştır. Nur Suresi’nin 55. ayetinde, (Dininize dönerseniz biz sizi yeryüzünde hakim kılarız. Korkulara karşı emin ederiz) denilmesine rağmen ama biz ne dinimizi biliyor, ne dinimize dönüyor, ne de beğeniyoruz. İşte başımıza bu musibetler geliyor. Cidden dinimize dönersek, Cenabı Allahtan yardım gelir, zafer kazanırız. Ama dönmezsek, bu zilleti çekeceğiz. Peygamberimiz, bunu önceden söylemiştir. Ölümden korkarsanız, zillet oradan gelir. İslâm davasında bulunan kişi İslâm’ı yaşamalıdır. Hıristiyan bir kadın gibi. Oğlu Müslüman oluyor ve vefat ediyor. Vah vah oğlum İsa sana darıldı, Muhammed seni tanımadan öldü diye feryat ediyor. Bizim ki de böyle. Manevi kuvvet darılmış, maddi kuvvet de olmayınca artık halimiz nasıl olacaksa. Ancak ne olursa olsun, Cenab-ı Allah’ın vaadi vardır. Diyor ki, ‘Bu bizim adetimizdir. Ne zaman bir kul kendini beğenir, Bizim emirlerimizi yerine getirmezse bu zilleti veririz, ne zaman dinine dönerse yardım ederiz’. Müslümanlar, ölümden korkmayıp dünyayı sevmedikleri zaman dünyaya her zaman meydan okumuşlardır.
DÜZELTME
Mehmet Emin Er Hocaefendi ile yapılan röportajda, sehven “İslâm nasih değil mensuhtur” ifadesi yer almıştır. Bu cümlenin aslı, “İslâm, mensuh değil nasihtir” şeklinde olacaktır. Düzeltir, okurlarımızdan özür dileriz.
24.03.2006 - Milli Gazete -
|

29.11.2007, 00:09
|
|
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
|
|
|
Tecrübeli Üye
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 182
Yarışma Puanı: 360
Teşekkür etti: 876
Teşekkür aldı: 157 konuda 484 kere
|
Muhammed Emin Er- Hayati;tahsili;......
MUHAMMED EMIN ER HOCAEFENDI (RAHIMEHULLAH)
Muhammed Emin Er, Zülfügül lakabını taşıyan Hacı Zülfikârın oğlu olup, milâdî 1914, hicrî 1332 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Diyarbakırın اermik kazasının Külüyan (yeni ismi Kalaş)kِöyünde doğdu. Soyadı kanunundan önce ailesi "Miryânî" olarak bilinirdi. "Er" soyadı "miryâ"nın tekili olan "mîr"in tercümesidir. Henüz dört-beş yaşlarındayken annesi Havva hanım vefât etti. Babası zengindi, âlimleri çok severdi. Bu sebeple çocuklarının da okuyup âlim olmalarını çok arzu ederdi. Bu amaçla çocuklarına ders vermesi için bir hoca getirdi. Hocanın bütün masraflarını karşıladı. Daha sonra hocayı evlendirdi ve bir bağ satın alıp kendisine hibe etti. Ayrıca ona bütün ihtiyaçlarını karşılamayı taahhüt etti. Kendisi ve büyük kardeşi Ali, bu hocadan Elifbâ okumaya başladılar. Ancak Elifbâ bitmeden babası vefât etti.Üvey annesinin sonra da ağabeyinin yanında yetim olarak kaldı. Bu esnada kendi ailesinin keçilerine çobanlık yaptı. çobanlık yaparken yazı yazacak kağıt ve kalem olmadığından düz satıhlı taşlar üzerine yine taşlarla yazı yazmaya çalışırdı. Böylelikle Osmanlıca alfabeyi sökerek okumayı ِöğrendi. Kendi kendine okumayı ِöğrendiği için insanlar onun için :Hızır ona uykuda ders veriyor� derlerdi.
İlme olan hırsından ve merakından dolayı, kendisine Kurân okumayı ve ilim ِöğrenmeyi nasîb etmesi için ağlayarak Allahu Teâlâya yalvarırdı. Her fırsatta kendisinden faydalanabilecek bir ilim sahibi olduğunu duyduğu insanların peşinden koşardı. Hatta bu maksatla seferî hükmüne girip namazı kısaltmanın câiz olacağı mesâfelere bile giderdi. Bu gayretleri sonunda mektup yazabilecek ve Osmanlıca kitapları okuyabilecek hale geldi. Arap dili ve ilimlerine gelince bu ilimlerde bilgi sahibi olan kimseler o memlekette zaten yoktu.
Bununla birlikte o sıralar bir de İslamî harfler yürürlükten kaldırıldı. Kurân ve İslamî ilimleri ِögrenmek yasakladı. Öyleki hiç kimse kendi evinde bile olsa çocuklarına Kurân öِğretemiyordu. Bu nedenle Suriyeye gidip İslamî ilimleri öğrenmek için memleketini terkederek yola çıktı. Gaziantepe gitti. Ancak oradan Suriyeye geçme imkânı bulamayınca Adanaya gitti. Oradan İstanbula ve Bursaya gitti. Daha sonra tekrar Adanaya döِndü. Yedi sene devam eden seferleri boyunca çeşitli hizmetlere girdi. Rüyâda Hızır (a.s.)ın işâreti üzerine sıla-ı rahim niyetiyle memleketine döِndü. Kısa bir müddet sonra tahsil için Suriyeye sefer etti. Suriyede bir müddet ilim tahsilinde bulunduktan sonra geri dِönüp tahsiline Türkiyede devam etti.
İlim tahsiline başladığında 25 yaşında idi. Memleketinde İslamî eğitimde takip edilen usûl gereği Sarf ilmini ِöğrenerek tahsile başladı. Sonra Nahv, Mantık, Vadc, İstiâre, Edebül-bahs vel-münâzara, Beyân, Meânî, Bedi, Usûlud-din, Usulul-fıkıh ve Kelâm ilimlerini tahsil etti.
Bir yandan medresede okutulan bu on iki ilmi öِğrenirken, diğer yandan Fıkıh, Tefsir, Ferâiz, Tecvid gibi diğer ilimleri de öğrendi. eş-Şeyh Muhammed Maşûk b. Şeyh Muhammed Masûmdan (ki kendisi Abdurrahman et-Tâğî�nin torunudur) bu ilimlerin hepsinde 1950 yılında icâzet aldı. Kendisinden bu ilimleri bir çok talebe okudu ve icâzet aldılar.
Ayrıca, tasavvufta muhtelif mürşidlerin terbiyesinden geçti. Amelî icâzetini (halkı irşad izni) merhum Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerîden aldı.
Kendisi Saîd Nursi Hazretleri ile de 1951 yılında Ispartada görüşmüştür. Üstad Saîd Nursi onu has talebelerinden kabul ettiğini ve on beş gün misafir etmeyi arzu ettiğini ancak tarassut altında olduğu için bunun mümkün olmadığını, bundan dolayı memleketine hemen geri döِnmesine izin verdiğini ancak eğer yolda ondan sorulursa ziyarete değil ticarete geldiğini sِöylemesini kendisine ifâde etmiştir.
İlim tahsilinden sonra hayatı boyunca ders verme, imamlık, vâizlik, tebliğ ve İslama davet gibi hizmetlerle meşgul oldu.
Ders Aldığı Bazı Hocalar
1. el-ـüstâz el-âlim el-âmil el-müftî Molla Hasan el-Tahvîkî: Mardine bağlı Derik müftüsü idi. Sarf iliminde hocası olmuştur.
2. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Rasul: Siirtin Garza kazasındandı. Nahv ilminin bazı konularında ondan ders almıştır.
3. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdussamed: Siirtin Garza kazasındandı. Nahv ve Sarf ilimlerinde ondan ders almıştır.
4. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdullah: Aslen Van iline bağlı Serhaddandı. Sonra Diyarbakıra taşınmıştır. Mantık, Vadc, İstiâre, آdâb, Meâni, Beyân, Bedîc, Usûlud-din ve Usûl-u Fıkıh ilimlerinde hocası olmuştur. En çok bu hocanın yanında ders okumuştur. Molla Abdullah, Bedîüzzaman�ın medrese arkadaşıydı, ondan çok bahsederdi.
5. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Abdulhâlim: Halebe bağlı Amud kazasından idi. Fıkıh ve bazı Nahiv meselelerinde hocası olmuştur.
6. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Abdurrezzak: Mardinin Halili köyündendi. Şeyh Ahmed Haznevînin halifesiydi. Bazı Nahiv meselelerinde hocası olmuştur.
7. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Hâfız Hacı Haydar Efendi: Ondan Kurân-ı Kerim dersleri almıştır.
8. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Zeynelâbidin: Siirtin Fursa köyündendi. Şeyh Hazinin torunuydu. Tecvid ve Mahâric-i hurûf (Arapça harflerin telaffuzu) ilimlerinde hocası olmuştur.
9. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Şerefuddin Fursâvi: Siirtin Tilloya yakın Fürsa köyündendi. Siirtte mukimdi. Kelam ilminde hocasıydı.
10. el-ـüstâz el-âlim el-âmil Molla Şeyh Muhammed Macşuk: Şeyh Macsum El-Nurşînînin oğluydu. Bitlisin Nurşin kِyündendi. Kelam ilminde hocasıydı. Şeyh Ahmed Haznevînin halifesiydi. Mekkede vefat etti. Cennet-i Muallâya defin edildi.
11- Şeyh Ahmed-i Şorşubî. Diyarbakırın Şorşub köyündendi. Medresesi müsâit olmadığı için yanında az bir müddet ders aldı. Şeyh Ahmed 80 yaşlarında olduğu halde ders verirken hep diz üzerinde otururdu. Molla Abdüssamedin kayınbiraderiydi.
Tasavvufta ـüstadları
1. Şeyh Ahmed Haznevî: Şu anda Suriyede bulunan Haznedendi.
2. Şeyh Muhammed Saîd Seydâ: Cizreliydi. Kendisinden icâzet almıştır.
3. Şeyh Mahmud Sami: İstanbuldandı.
Allah hepsine rahmet eylesin ve hayırla mükafatlandırsın.
Talebeyken Bu Hocalardan Okuduğu Muhtelif İlimlere Dair Kitaplar
1. Emsile (Sarf)
2. Binâ (Sarf)
3. Maksûd (Sarf)
4. Izzî (Sarf)
5. Birgivînin Avâmili (Nahv)
6. İzhâr (Nahv)
7. Kâfiye (Nahv)
8. Curcâninin Avâmili (Nahv)
9. Zurûf (Nahv)
10. Terkîb (Nahv)
11. Sadullâh (Nahv)
12. Şerhul-Muğnî (Nahv)
13. Merâh (Sarf)
14. Dinkûs Şerhul-Merâh (Sarf)
15. Hallul-Maâqıd (Nahv)
16. Sadullah şerhul-Enmûzec (Nahv)
17. Netâic Şerhul-Izhâr (Nahv)
18. Câmi Şerhul-Kâfiye (Nahv)
19. İsâgûci (Mantık)
20. Husâm Kâti (Mantık)
21. Muhyiddin (Mantık)
22. Fenârî (Mantık)
23. Kavl-i Ahmed (Mantık)
24. Risâlât-i Isâm (İstiâre)
25. Risâle-i Ebî Bekir-i Sûri (İstiâre)
26. Risâle-i Semerkandî (Vadc)
27. Risâle-i Ebî Bekir (Vadc)
28. Velediyye (آdâb)
29. Uluğ (آdâb)
30. Mesûdî (آdâb)
31. Abdulğafûr (Nahv)
32. Abdulhakîm (Nahv)
33. Şerh-u Şemsiye (Mantık)
34. Muhtasarul-Maâni (Meâni, Beyân, Bedic)
35. Mahallî Şerh-u Cem il-Cevâmic (Usûlud-Din ve Usûlul-Fıkıh)
36. Şerhul-Akâid (Kelam)
37. Multekâ (Fıkıh)
38. Minhâc (Fıkıh)
39. Celâleyn (Tefsir)
40. Ferâiz (Miras Hukuku)
41. Karabaş (Tecvid)
42. Cezerî (Tecvid)
Bu Kitaplardan Talebeyken Ezberledikleri
1. Emsile
2. Binâ
3. Maksûd
4. İzzî
5. Merâh
6. Avâmil
7. İzhâr
8. Kâfiye
9. Avâmilul-Curcâni
10. Zurûf
11. Terkîb
12. İsâgûcî
13. Risâlât-i Ebi Bekir (Vadc)
14. Risâlât-i Ebî Bekr (İstiâre)
15. Karabaş
16. Ferâiz
17. Velediyye
İcâzet Verdiği Talebelerden Bazıları
1. Musa el-Mardinî el-Fârûkî,
2. Muhammed Kudsî Hâlidî,
3. Muhammed Silvânî,
4. Receb Derviş Hasenî,
5. Mahmud Sünicî
6. Muhammed Câvidî,
7. Muhammed Şerif Bozovalı
8. Reşid Besni,
9. Seyyid Abdurrahman Berzencî (Iraklı)
Muhammed Emin Er hocaefendi halen Ankara'da ders vermekte ve eser telif etmektedir. Pakistan'da yapılan bir toplantıda dünyada yaşayan 10 büyük islam âlimi arasında sayılmıştır. Kendisi fetva vermeye yetkili bir insandır. iyi günler
|

29.11.2007, 00:39
|
|
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür edenler
|
|
|
Tecrübeli Üye
Üyelik tarihi: 13.01.2007
Mesajlar: 185
Teşekkür etti: 64
Teşekkür aldı: 153 konuda 502 kere
| |