Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 42 (3 Kayıtlı ve 39 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Şıh Abdulğafur Efendi, el-Abbasî diye anılırlar. Hazret-i Abbas radıyallahu anhın soyundan gelen Afganlı bir aileye mensuptur. Bu aile asırlar boyu ulema, fudela ve ehl-i tarik kimseleri yetiştirmiştir.
Şıh Efendi'nin ecdad'ı Afganistan'dan, Hindistan'ın Yeni Delhi şehrine göç etmişler. Kendisi orada okumuş... Diyordu ki:
Mantık ve kelam okuturdum. Mantığı o hale getirmiştim ki Tasavvurat ve Tasdikat okuturken, ezberden okutur hale gelmiştim. Mantığımın o kadar kuvvetli olduğu günlerde, kelâm da aynen öyle idi.
Bir gün baktım ki, namazın ettehiyyatü'sünde mantık kaidelerini tatbik ediyorum: Mukaddime böyle olunca, netice böyle olup, şu böyle olunca, bu sebepten şu netice doğar... şeklinde kendi kendime mantık yürütmekteyim.
Namazdan sonra kendi kendime sordum: Yahu Abdulğafur, mantık kaidelerini nizama koydun, mukaddimeleri nizama bağlayabiliyorsun... Fakat kendi iç âlemini bir nizama koyamadın. Namazda ne okuduğunun farkında değilsin. Mantık kaideleriyle aklını tanzim ettin, ama iç âlemini nasıl tanzim edeceksin?
İlim niçin okunur?
Dinimizin hak olduğunu; kâinâtın, vacibul vücud olan, şeriki, naziri, eşi, benzeri bulunmayan bir Allah'ın eseri olduğunu; bütün kâinatın O'nun sun'u, bütün insanların da O'nun kulu olduğunu bilmek için...
O'nun fermanı, yani şeriat üzere yaşanacak; gönüllerde O olacak, O'nun aşkı, O'nun sevgisi olacak; hayatta da O'nun nizam ve düzeni olacak... Dış âlemimize nizam ve düzeni kuruyoruz da, iç âlemimize kuramıyoruz...
Odunları Sırtıma Aldım
Bunun üzerine, gönlüme, iç âlemimi, ruhumu, kalbimi, Allah'ı zikir ve fikirle tanzim ve tasfiye etmek aşkı düştü. Delhi'de dergahı olan, Nakşibendi meşayihinden, Müceddidî, yani İmam-ı Rabbani kolundan meşhur bir Şeyh Efendi'ye gittim. Kendisine:
"Efendim, ders almaya geldim." dedim.
"Oğlum senin ismin yayıldı. Hocalardan ve talebelerden mantıkçı Abdulğafur el-Abbasî diye medhini duyuyorum. O kadar ilmi bir varlığa ve böyle büyük bir şöhrete kavuşan kimsenin derviş olması zordur. Bu iş sana zor gelir."
"Efendim, kalbime doğdu, aşkım var; bu yolda yürümek istiyorum."
Ben böyle ısrar edince, Şeyh Efendi:
"Peki öyleyse. Şu baltayı al, şu ipi de al. Filân yerde bir orman var. Oradan odun kes sırtında dergâha getir de getirdiğin odanlarla dervişler pilav pişirsinler." dedi.
Baltayı ve ipi aldım, yollara düştüm, söylediği yere gittim. Ormanda halk için tayin edilen yeri gördüm. Herkes orada odun kesiyordu.
Ben de kestim. Baltayı da kimseye vermedim, kendim kestim. Ömrümde balta değil, keser bile tutmamıştım... Sonunda taşıyabileceğim kadar odun kestim, bağladım. Baltayla birlikte sırtıma aldım. Yola koyuldum... Yolda yürürken kundura ayağımı sıktı. Ayakkabılarımı da çıkardım, odun yüküne sardım. Çıplak ayakla yürüdüm, dergâha geldim.
Medine'ye Hicret, Yedi Yayan Hac
O halde şehre girerken, bilhassa dergâha vardığımda, namazda bulamadığım huzuru buldum, kendime geldim. Hem dilim, hem kalbim, hem ruhum, Allah diyordu.
Şeyh Efendi ders verdi. Çok az zaman içinde, Allah'ın izniyle icazet aldım.
Böyle iken, bir zaman sonra Medine-i Münevvere'ye hicret aşkı içimi doldurdu. Ailemi de aldım. Küçük yaşta üç oğlum vardı. Hep birlikte 1935 senesinde Medine-i Münevvere'ye geldik. Burada Bâbulmecîdî'de borç ile bir ev tuttum. Mahallenin gençlerini topladım. Sabahları onlara hem usûl-i fıkıh, hem Hidaye okutmaya başladım. Cuma günleri ikindiden sonra da Hatm-i Hâce yapıyoruz.
Hac zamanı geldi. Ben de bir kısım hacılar gibi yaya olarak gitmek istedim. Lisanlarını bildiğim Hindli Müslümanları değil de Afrikalıları tercih ettim. Onların kervanına katıldım. Gece yürüyüp, gündüz dinlenerek, oniki günde Mekke-i Mükerreme'ye vardık. Bu yayan hacca gitmeyi yedi defa yaptım. Yedi defa Mekke'ye yaya gittimve Medine'ye döndüm.
Daima dilini bilmediğim cemaatlerin kervanlarına katılırdım. Böyle yapınca insan, kimseyle konuşmayarak kendisiyle ve Allah'ıyla baş başa kalıyor. Tefekkür ediyor, Rabb'inden afv ü mağfiret dileyerek yürüyor...
Şıg Abdulğafur Efendi, manen terakki etmiş bir zat olmasıyla beraber, kâmil ve mükemmil meşayihten idi. Tarikat dersi vermeye başladığı ilk günlerden itibaren, aynı zamanda usul-i fıkıh da okutuyordu. Hidaye ve Feth'ul Kadir gibi eserleri takip etmekte idi. Bunları okutmak için ilim ister. Hem kelam ve hem de İslam hukuku ilmini çok iyi bilen bir zat idi.
Merhum amcam 1949'da hacca gittiğinde, benim Şıh Abdulğafur Efendi'nin derslerine devam ettiğimi hatm-i hâcelerine gittiğimi işitmiş olduğu için,
"Babam! Beni Şıh Abdulğafur Efendi'ye ne zaman götüreceksin?" diye sormuştu.
Götürdüm, Şıh Efendi ile görüşüp konuştular. Amcama sordu:
"Şeyhiniz kimdi Hoca Efendi?"
"Şıh Zeynelâbidin Efendi idi. Medine-i Münevvere'de medfundur."
"Evet, Ali Ulvi'nin pederinin şeyhi de o zat imiş; söylerdi..."
"Efendim, biz kardeşim merhum İbrahim Efendi ile aynı dergâhın dervişleri, aynı medresenin talebeleriyiz..."
Amcam böyle söyleyince Şıh Abdulğafur Efendi, memnun oldu:
"Bu söz çok güzel bir müjde yahu, dedi. Aynı dergâhın dervişleriyiz de kalmayıp da aynı medresenin de talebeleri olmak, Müslümanların, bilhassa bugünde en fazla ihtiyacı olan şeydir. Zülcenaheyn olmak budur. İlim adamı Peygamber-i Zîşan'ın ilmine vâris olan kimsedir. Mutasavvıf da ameline, ahlakına, manevi alemine vâristir. İkisi birden olmalı. İki kanatlı kuş gibi. Tek kanatlı kuş uçamaz..."
Amcamın Sözleri
Sonra amcama bütün tarikatını, seyirlerini sordu. Amcam maşaAllah hepsini bitirmiş.
"İrşad vazifesiyle muvazzaf mısınız, Mustafa Efendi?"
"Efendim, bendeniz ancak talebe yetiştirmekle meşgulüm. Dervişlere izin ve ders vermeye gelince beceremiyorum. Bu tarafım galib geliyor. Fahri Efendi diye bir arkadaşımız var, bu emanet ona verildi. Ben ilim cihetiyle uğraşıyorum, o taraflarını ikmal etmeye çalışıyorum. Manevyat âleminde seyretmek isteyen kardeşlerimi de Fahri Efendi'ye gönderiyorum."
"Şimdi gönlüm rahat oldu. Ali, elhamdulillah sağlam bir şeyhe bağlanmış. Şeyh Efendi'yi iki kanatlı değil, dört kanatlı buldum. Ümmet-i Muhammed'in tam manasıyle muhtaç olduğu bir zat..."
Şıh Ebul Hasen Nedvi'nin Gelişi
1947 yılında, Şıh Ebul Hasen Nedvî hacca çok erken geldi. Şaban, Ramazan ve Şevval aylarını, üç ayı Medine-i Münevvere'de geçirdi.
Kendisiyle her gün buluşur görüşürdük. O günlerde "Mâzâ Hasıre'l-Âlem bi'nhitâti'l-Müslimîn" adlı kitabını yazmış, ancak henüz bastırmamıştı.
"Müslümanların gerilemesiyle dünya ne kaybetti?" diye soruyor ve bunun cevabını veriyordu. Mısır'a gidip kitabı bastıracaktı. Gözden geçirmem için fakire verdi. Kitabı aldım. Birçok yerlerini tebyiz ettim.
Şıh Ebul Hasen Nedvi, "Asr-ı Saâdet" adlı mühim eserin yazarı allâme Süleyman Nedvî'nin talebesidir. Hindistan'ın en büyük âlimi ve mütefekkiri sayılır. Arapça, Farsça ve İngilizce yazar, konferanslar verir. Büyük İslam Şairi İkbal hakkında eserleri vardır. Bunlardan birisini 1957 yılında Arapça'dan tercüme etmiştim ve basılmıştı.
Şıh Ebul Hasen Nedvî'nin, hatıralarımın arasında ayrıca bahsi geçecektir. Burada, kendisinin Şıh Abdulğafur Efendi'yle olan görüşmelerini kaydetmekle iktifa edeceğim.
Bir gün Şıh Abdulğafur Efendi'de hatm-i hâcede iken, Şıh Ebul Hasen Nedvi, kendisini ziyarete geldi. Zikirden sonra elini öptü.
"Efendim, ben de sizden teberrüken ders almaya geldim." dedi. Bunun üzerine Şıh Efendi:
"Öyleyse, yatsıdan sonra buyurun, daha tenha olurum." diye onu davet etti.
Hem Şiir, Hem Fikir, Hem Zikir
O günlerde tekrar birlikte Şıh Abdulgafur Efendi'yi ziyarete gittik. Sohbet, edebiyat ve şiir mevzularına intikal edince Şıh Nedvi, fakiri, Şıh Abdulğafur Efendi'ye şöyle takdim etti:
"Efendim, Şıh Ali Ulvi, Ezher'de sade okumamış, bir de şair olmuş. İnşaAllah Türkiye'nin İkbal'i olacak..."
Şeyh Efendi'nin o zamana kadar benim şiirle meşgul olduğumdan haberi yoktu. Bunun üzerine ayrı bir teveccühte bulundular:
"MâşaAllah, demek senin şiir tarafın da var. İnşâAllah hem şiirle hem fikirle, hem zikirle hizmet edersin. Sade akıllara değil, ruhlara, kalplere, gönüllere, ahlâk ve vicdanlara da hitap edip tesirli olursun." diye dua buyurdular. Sonra,
"Sen Mevlana-yı Rum beldesindensin değil mi?" diye Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerine işaret ettiler. Ben de:
"Evet efendim, bendeniz hem Mavlana-yı Rûm'un beldesindenim, hem de oturduğumuz mahalle, hazretin türbesinin bulunduğu yerdir. Evimizden türbe görünür." diye cevab verdim. Bunun üzerine,
"İkbal şiirleriyle, imanıyla, irfanıyla, heyecanıyla, aşkıyla, bir Müslüman Pakistan devletinin kurulmasına sebep olmuştu. Sen de inşaAllah, Müslüman dünyasının yükünü bin sene taşımış olan bir milletin imanına hizmet edersin." diye yeniden dua ettiler.
"Efendim, Allah sizden razı olsun. İster basiret deyin, ister keramet deyin, benim mühim bir müşkilimi hallettiniz. Ben, Şeyh Efendi'ye şiirle alâkam olduğu, şiir sevdiğimi, yazdığımı söyleyemiyordum. Acaba mâni olurlar mı? Acaba: Yavrum, sen mana âlemiyle uğraş; Siyaset, dedikodu âlemlerine girme, derler mi diye, korkuyordum. Allah size söyletti, bir de bana dua ettirdiniz..."
Bunun üzerine Şıh Ebul Hasen şunları söyledi:
"Bu sizi şaşırtmasın. Ben gerek aile muhitim, gerek okuduğum ilimler ve gerekse yetiştirdiğim Nedvetü'l-Ulema dolayısiyle, bir edip kadar edebiyatı ve bir şair kadar şiiri severim. Bir hoca olarak yetiştim. Ancak bunlar olmadan, hocalığın tesiri de fazla olmaz... Ben bir hatip olarak meydanlara çıkarım. Dinleyen var mı, yok mu bakmam... İslam Âleminin derdini terennüm etmek, milletin heyecanını tahrik etmek için, şiir de okurum. Şairleri severim... Benim bu şekilde çalışmama sebep, Şair İkbal olmuştur... Çocukluğumdan beri, sanki İkbal bana seslenir: Ya Ebelhasen! Yüksel, yüksel, yüksel! Adam ol, insan ol!..."
Şıh Ebul Hasen Nedvi'nin Medine-i Münevvere'de bulunduğu sırada, Pakistan'ın kurulması hadisesi vardı. Ulema arasında, Müslümanların Hindûlardan ayrılıp ayrı bir devlet kurması veya onlarla birlikte yaşayıp İslamiyet'i yavaş yavaş tanıtıp bütün Hindûları Müslümanlaştırması, hangisi daha isabetlidir diye münâkaşalar oluyordu.
" İneğe tapan, onun idrarını esans gibi sürünen bir kavim ile onu kesip yiyen bir kavmin birarada yaşamasının mümkün olmadığı " fikri galip gelmişti. Şair İkbal de bu fikirde idi.
Yüz, yüz elli milyonu bulan Müslüman nüfusun ayrı bir devlet kurması, nazariyede kolay ve tabii görünüyorsa da, nüfusun bazı yerlerdeçok içiçe girmiş bulunması, büyük göçlere, çatışmalara, hatta katliamlara sebep olmaktaydı.
Şıh Nedvî'nin bu husustaki görüşlerini, kendisine ait hatıralarımı arz ederken, ayrıca söyleyeceğim.
Şıh Abdulğafur Efendi'nin Hususiyetleri
1950 sonrasıydı. Tarsus'tan Ali Cevad Bey namında bir zat gelmişti. Kendisiyle görüştük, ahbab olduk. Arapça biliyordu. Medine-i Münevvere'ye geldikten sonra başından geçenleri şöyle anlattı:
Mescid-i Saadet'te, Ravza-i Mutahhara'da günlerce dolaştım. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi ziyaretlerimde şöyle dua ettim:
"Yâ Resulallah! Ne olur. Ben buraya bir zata intisab etmek üzere gelmiştim. Rabbim bana gösterse; tavassut buyursanız da, bu cemaat içinde, bu Medine-i Münevvere'de hangi zata intisab etsem, ondan ders alsam...." dedim.
Resul-i Ekrem'in Gösterdiği Zat
Bir gece rüyamda Resulullah Efendimiz'i gördüm. Bana, Bâbüsselâm'la Bâburrahme arasında namaz kılan bir zâtı gösterdi ve "Abdulğafur el-Abbâsi'ye intisab et." buyurdu.
Sabah namazında geldim, baktım; Şıh Abdulğafur Efendi aynı yerde dua ediyordu. Selam verdim. Görüştük. Şeyh Efendi;
"Buyrun bize gidelim de size bir sütlü çay içireyim." dedi. Evine gittik. Kendisinden ders aldım. Böyle Resulullah Efendimiz tarafından tayin olunan zatı, şekli şemaili ile aynen görmem dolayısıyla vecd ve feyz içindeyim. Duamın kabul olunmasına çok seviniyorum.
Şıh Abdulğafur Efendi'nin evinde, Medine-i Münevvere'de adet olduğu üzere, keçi bulunurdu. Sütünü misafirlerine de ikram ederlerdi.
Kendisi Mescid-i Nebevi'de bazılarının yaptığı gibi, belli bir yer belleyip hep orada namaz kılmazdı. Sünnet-i Seniyye'ye uygun olarak, safta nerede boş yer varsa orada dururdu. Ön saflarda boşalan yerleri doldururdu. Harem-i Şerif'in ekseriya Bâbusselâm'la Bâburrahme arasına düşen ve Hazret-i Ebubekir Sıddık Hazretlerinin evinin kapısının yeri olan mahal civarında bulunurdu.
Allah razı olsun ashqi kardeş
Şeyh Abdulğafur hazretlerini biraz daha tanımama vesile olup muhabbetlerimizi kat be kat artırdınız, sonsuz teşekkür devamını bekliyoruz
ecmel kardeş hoşgelmiş. 07.12.2007'de üye olmuş; ama hiç yazmamış, ilk mesajı bendenizin de canı mesabesindeki bir sultan'a ait medh'e medh. içimden geldi, hiç darılmasın, yok istemem demesin, yeşil kardeşlerin arasına buyursunlar
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!