Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 52 (5 Kayıtlı ve 47 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
Şeyh Abdulğafur El-Abbasi Efendi rahmetullahi Teala aleyh
1947 senesiydi. Sıkıntılı günler geçiriyordum. O günlerin birinde Bâbulmecîdî'deki evimizden çıktım; Harem-i Şerif'te öğle namazına gidiyordum. Birden bir önümdeki sokaktan Şıh Abdulğafur ElAbbasi Hazretleri çıktı.
Bir Mürşid-i Kamil
Aslen Afganlı olan bu zat, Yeni Delhi'de okumuş, büyük bir âlim olmuş. Kelâm, mantık ve fıkıh gibi ilimlerde yüksek bir dereceye çıktıktan sonra Hindistan'da o günün büyük meşayıhından olan zatlara intisab etmiş.
Kısa zamanda kat'-ı merâtib ederek, seyr-i sülûkunu tamamlayıp, mürşidlik payesini kazanmış ve Nakşibendi Tarikatinin İmam-ı Rabbani tarafından kurulmuş olan Müceddidî kolunda şeyh olmuş. Daha sonra Medine-i Münevvere'ye gelip yerleşmiş.
Peder merhum benim Kahire'de bulunduğum beş yıl zarfında, bu zatın sohbetlerine gider, hatm-i hâcelerine katılırmış... Şeyh Abdulğafur Efendi, Cuma günleri ikindiden sonra hatm-i hâce yaptırır; zikirden sonra yarım saat kadar, şeriat nedir, tarikat nedir, zikir nedir, fikir nedir diye sohbette bulunur idi.
Kendisine daha önce de bir kaç kere selâm vermiş, elini öpmüş isem de, sohbetlerine hiç gitmemiştim.
Baba Dostları
O gün, hiç beklemediğim bir anda, önümdeki sokaktan karşıma çıkıvermişti... Selâm verdim. Selâmımı aldı; yanıma geldi; elimden tuttu. Harem-i Şerif'e doğru, elim elinde gitmeye başladık. Dedi ki:
"Bilirsin ki, Peygamber Efendimiz: İyiliklerin en iyisi, bir kimsenin, baba dostlarıyla münasebetini kesmemesi, devam ettirmesidir, buyurmuştur... Baban merhum, benim âhiret kardeşim, zikir ve fikir kardeşim idi. Yapacağı herhangi bir iş hakkında fakire gelir, istişare eder, istihare yaptırırdı. Birkaç defa seni gördüm. Baban merhum hayâlimden geçti. Rahatsız mısın yoksa?..."
"Evet efendim, biraz rahatsızım."
"Bizim fakirhanenin hastahane olduğunu, kimse söylemedi mi sana? Her ikindiden sonra evdeyim. Sabahları da öğleye kadar, oğlum Abdulhak ve bazı gençlere Hidaye okutuyorum. İşden vaktin varsa, o derse iştirak için gel. Vaktin yoksa, işlerini bitirdikten sonra gelirsin... Ne işle meşgul oluyorsun?"
"Efendim, mendil yapıyorum ben..."
"Her cuma günü ikindiden sonra hatm-i hâcemiz var. Her gün ikindiden sonra ziyaretçi kabul ederim. Ne zaman gelirsen, evim açıktır..."
Ders Alıyorum
... .. .
Üstad ALi Ulvi Kurucu - Hatıralar - cilt 3 sayfa 59 - 60
Ertesi günü ikindiden sonra Şıh Abdulğafur Efendi'nin evine gittim. Kalabalıktı. Sohbet edildi. Bana:
"Ya Şıh Ali Ulvi, bir Kur'an-ı Kerim okusan da dinlesek..." dedi.
Sure-i Yusuf'tan bazı ayetler okudum. Bunun üzerine:
"Sûrenin başında her ne kadar babayla evlat ve kardeşler arasında ayrılık varsa da sonunda vuslat var, birleşme var. Sen Sûre-i Yusuf'un birleştirici âyetlerini okudun. İnşaAllah fikrindeki, huzura kavuşacağının delilidir. Allah okuttu, bu ayetleri sana. Tebşir ederim, bundan sonra Hazret-i Yâkub'un oğluna kavuştuğu gibi, kardeşlerinin tevbeleri kabul olunduğu gibi, hepsinin Hazret-i Yusuf tarafından ikrama gark edildikleri gibi, sen de kaybettiğin huzura kavuşacaksın inşaAllah." dedikten sonra ayrıca,
"Eğer vakit bulabilirsen, yatsıdan sonra tenhâ olurum." diye beni davet etti.
Yatsıdan sonra gittim. Bana zikir telkin etti. Dersleri, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tavsiye ettiği şekilde bid'atsiz zikirlerdi.
Şıh Abdulğafur Efendi'nin verdiği dersleri yaptım, huzura kavuştum. Her Cuma ikindiden sonra gider, hatm-i hâceye katılır, kendisinin işareti üzere Kur'an-ı Kerim okurdum.
kutbul arifin abdulgafur el abbasi rahimehullah, kutbul vasilin abdulhakk el abbasi rahimehullah'ın babasıdır, o da, üstaz ismail bin mahfuz el abbasi rahimehullah'ın şeyhidir.
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
inşaAllah vakit ayırıp devam edeceğim kitaptan iktibaslar yapmaya
Lütfen. Dört gözle bekliyoruz...
__________________
Gölgen görünse gözlere bin türlü fer gelir.
Zindan ışık saçar, çöle derya gelir.
Sen gülmeyince gülleri açmaz baharımın,
Sen gelmeyince ruha ölümden haber gelir.
Toplantılara katılan, Medine-i Münevvereli sâdâttan Seyyid Yâsin Hâşim diye kaside okuyan bir zat vardı. Sesi çok yanıktı. O gelirdi. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme dair naatler okurdu. Zikrin kıymet ve meziyetlerini anlatan zikir kasideleri okurdu.
Şıh Efendi bir gün fakire:
"Arapça kasideler dinledik; bir de Türkçe kaside dinlesek..." dedi. Kendisi Arapça, Farsça, Urduca ve Afganca bilir, Türkçe bilmezdi.
Sen Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed'sin efendim Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim
diye, meşhur naatini okudum. Çok hoşuna gitti. Naati ezberledi. Her sohbette, "...sin efendim, ...sin efendim" diye bu naati okumamı ister, kendisi de söylerdi.
Bir sohbette, Medine-i Münevvere'de oturan Şarkî Türkistanlı Âlim Şeyh İbrahim Hotenî de gelmişti. Onun huzurunda da "...sin efendim" kasidesini istediler. O zamanda elli sene evvel gençlik var. Belki sesim de var idi. Naati okudum. Şıh İbrahim Hotenî tabiî Türkçe biliyordu. Dedi ki:
"Efendim, benim ömrüm dört lisanda naat ve kaside dinlemekle geçti. Çok kasideler bilirim. Bu kaside bir şaheserdir."
Onbeş Sene Hatimle Teheccüd
1947 yılının Ramazan-ı Şerifi geldi. Şıh Abdulğafur Efendi her Ramazan'ın son on gününde itikafa girerlerdi. Eskdien Mescid-i Saadet'te, itikafa girenlerin çadırları olurdu. Herkes kendine mahsus küçük bir çadır kurardı. Talebeleri, dervişleri olan bazı kimselerin çadırları büyük olurdu. Şeyh Efendi'nin çadırı Bâbulmecîdî ile Baburrahme arasında büyük bir çadırdı.
" Evlâdım, yarın bana bir teheccüd kıldırabilir misin? Teheccüdde bir hatim yapsak..."
" İnşaAllah efendim." dedim.
" Kur'an-ı Kerim'i yakından dinlemek istiyorum... Çadırda kalmak ve itikafta bir hatim yapmak istiyorum..."
" Pekâlâ efendim." dedim. Hatimle teheccüdlere başladık. Şeyh Efendi'nin 1963'deki vefatına kadar, on beş sene, bu hatim böyle devam etti. Her Ramazan geldi mi, son on gününde hatimle teheccüd kılar idik. Mustafa Runyun Bey'in pederi de gelirdi.
Ben okurken arkamda Hâfız Memduh Efendi'nin pederi "demir hâfız" Süleyman Efendi dururdu. Kendisi Konyalıydı. Felsefe Muallimi Mahmud Cevdet Bey de teheccüdlere katılırdı.