Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 56 (5 Kayıtlı ve 51 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
Âlim ve Âlim
Haçlıları ve Tatarları İslam toprağından atan güçlü lider Baybars, tek sözle iş bitirdiği günle-rinde Suriye üzerindeki bir plânı için yeni vergiler koymayı düşünüyordu. Zor şartlar altında yıllardır kıvranan Müslümanların yeni bir vergiye yanaşmayacağını bildiğinden, etrafındakilerin şöhreti yaygın âlimlerden yeni vergiyi desteklediklerine dair imza alma önerisini uyguladı. Âlim olarak bilinenler huzuruna çağrıldı. Onlara durum anlatıldı. Kendisinden önceki hüküm-darı öldürerek hükümdar olan Baybars’ın adı ürkütücüydü. Belaya bulaşmak istemeyen âlimler kerhen veya uygun görerek evet deyip, istenen şeyi imzaladılar. Baybars mutlu oldu. ‘Başka kimse kaldı mı ulemadan?
diye sordu.
‘Nevevi var.’ dediler. ‘Getirin, imzalasın. dedi.
Zayıf vücudu, yamalı elbisesi ve küçük bir sarığı ile Nevevi, Baybars’ın önüne çıktı. Baybars yutulur bir lokma gibi gördü onu. Şeyh! Şuna sen de adını yaz! dedi.
Nevevi adını yazmayacağını söyledi. Baybars ne duyduğuna inanamaz bir tavırla irkildi. Sadece
‘Neden yazmıyorsun?’ diyebildi.
Nevevi: ‘Bu bir zulümdür. Halka vergi koymadan önce sen, sarayındaki hizmetçilerden kıs ki samimiyetine inanalım.’ dedi.
Baybars hiddetlenerek: ‘Şunun maaşını kesin, işine son verin.’ diye kükredi.
Etrafındakiler: ‘Onun, herhangi bir vazifesi yoktur. O maaşsız yaşar.’ dediler.
Sustu kaldı Baybars. Şam sokaklarında görülse dilenci zannedilecek biri, Baybars’ı susturmuştu.
Ondan önce sultanın huzuruna çıkanlar ağızlarını açamadılar. Nevevi ise hakkı haykırdı. Sultanı susturdu.
Âlimlik, bir vasıf olarak nice insanların adıyla beraber anıldı. ‘Şu âlimdir’ hükmü, on binlerce Müslüman insan için kullanıldı. Onların âlimliği ve kulluğu ile ilgili asıl karar da Allah’ın huzurundaki güne bırakıldı. Biz tarihin yazdıklarına göre ona ‘âlim’, şuna ‘cahil’ dedik. Bazıları için övgüler dizildi. Talebeleri, onun yakınında bulunanlar, eserlerinden istifade edenler, konuştuğu dili konuşanlar onları sevdiler, şöhretini yaydılar. Çok az insana ise, dil ve coğrafya farkını, zamanın unutturma faktörünü aşıp, Müslüman olan herkesin evine ve gönlüne girmek nasip oldu. Eskimemekten kurtulabilen, sayılabilecek kadar azdır. Ashabı kiramı ve onların dizi dibinde yetişen nesli, siyasi ve askeri kimliği öne çıkan bazı isimleri istisna tutarsak, doğuda ve batıda, ulemanın ve avamın adını bildiği âlim insan sayısı çok azdır. Nice âlimlerin değeri ölçülemez eserleri sadece kütüphanelerde bulunurken, bazılarının yazdığı eserler ise dil farkını ve coğrafya engelini aşmış, toplu bir benimseme görmüştür. Aynı konuları ve aynı üslubu paylaştığı benzer eserlerle ölçülemeyecek oranda farklı bir noktada bu-lunmuştur. Kendi mezhebine mensup Müslümanların gösterdiği ilgiyi, diğer mezheplere men-sup Müslümanların da aynı ilgi ve beğeniyle gösterdiği âlim ve o âlime ait eser sayısı asla kabarık değildir.
Yalnız bir RİYAZUSSALİHİN vardır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden altı yüz elli sene sonra yazıldı. Ondan önce ve ondan sonra, aynı konular, aynı kaynaklara dayanılarak, belki de aynı başlıklar kullanılarak yüzlerce kitap yazıldı. Okundu, beğenildi, sevildi. Şöhret buldu.
Kur’an-ı Kerim’den sonra hiçbir kitap, RİYAZUSSALİHİN kadar yaygın olmadı. Her mez-hepten, her yaştan, her kültürden insanın rahat okuyup anlayabildiği ikinci bir kitap yoktur. Tesiri bakımından, insanların okuduktan sonra, okumuş olduklarına muhakkak hamd ettikleri bir kitap kaydedilmedi.
Zamanın feyzini azaltmadığı, belki milyonlarca adet basılmış, okunmuş, ezberlenmiş bir kitap olarak RİYAZUSSALİHİN bir tanedir.
Onun yazarı İmam Nevevi de bir tanedir.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Sadece 45 yıl yaşadı!
O, yedi yaşında iken bir Ramazan gecesi uyandı. Babasına: ‘Bu ev neden ışık doldu?’ diye sordu. Aile efradı uyandılar, evde ondan başka ışık gören yoktu. O ise, evin ışık dolduğunu söylüyordu.
O küçük yaşta, ilahi yardım onu kuşat-mıştı. İlim okyanusunda yüzmeye hazırlanıyordu. O gecenin Kadir gecesi olduğu ona hissettirilmişti.
İmam Nevevi
Hicretin 631. yılında Suriye’nin güneyindeki Neva köyünde doğdu. Bunun için de Nevevi diye anılmıştır. O zamanki yaygın eğitim anlayışına göre küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi. Ba-bası ticaretle meşguldü. Onu da yanında yetiştirmek istedi. O ise ticareti sevmedi. Emsalleriyle de bir arada bulunmaktan hoşlanmıyordu.
On sekiz yaşında iken ilim tahsil etmek istediğini söyledi. Babasıyla Dımaşk’a gelip Revahiyye medresesine yerleşti. Yirmi yedi yıl o medresede kaldı. Hiç evlenmedi. Sadece okudu, yazdı. Talebe yetiştirdi.
Kitaplarındaki feyiz, talebelerindeki bereket, erken yıllarda dikkat çekti. Dünyaya tenezzülsüzlüğü ile şöhret buldu. Kimseden bir kuruş almadan yaşadı. Medreseye hoca olduğu zaman kendisine verilen maaşı da kitap alıp medreseye vakfetti. Az yedi, içti. Az uyudu. Az konuştu. Çok okudu, çok zikir yaptı. Sadece kırk beş yıl yaşadı. Kısacık ömründe büyük bir kütüphane bırakıp gitti. Allah, yaşarken sözlerine, öldükten sonra da eserlerine bereket verdi. Eserleri okundu, ezberlendi. Müslümanların başvuru kaynağı haline geldi. Kendisinden sonraki bütün âlimlere örnek oldu. Rabbanî bir hayat yaşadı. Her düşünceden insan onu sevdi, övdü. Yaşarken kerametleri görüldü. Sadece kırk beş yıl yaşadı. Öyle büyük bir bereketle yaşadı ki kimse onun nasıl vakit bulduğunu çözemedi.
Âlim kelimesinin içini doldurdu. Mala tenezzül etmedi. Ölümden çekinmedi. Dik durdu, net konuştu. Allah için olduktan sonra, sözünü söylemekten çekinmedi. Kendisini ölümle tehdit edenlerden birine yazdığı bir mektupta: ‘Elhamdülillah. Ben, Allah yolunda öldürülmekten hoşlananlardanım.’ diyordu.
Hangi alanda bir kitap yazdıysa o kitap ilk oldu. Medreselerde elden ele dolaştı.
Onun belki de en belirgin özelliği, ulema arasında da avam arasında da sevilen, itibar edilen bir şahsiyet sahibi olmasıdır.
Sadece 45 yıl yaşadı!
Nevevi, on sekiz yaşında ilim yoluna girdi. Yirmi yedi yıl sonra da öldü. Yirmi yedi yıl, onun tahsil ve yazma döneminin tamamıdır. Yirmi yedi yılda okudu, yazdı, siyasetle ilgilendi, halka din öğretti ve kitap yazdı. Yazdığı kitapların kalitesi ve gördüğü ilgi bir kenara, hacmi öyle yüksektir ki kitaplarının hacmi yaşadığı hayatına bölündüğünde günde iki forma yazdığı görülmektedir.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Sadece 45 yıl yaşadı!
Uykumu getirir endişesiyle hiç salatalık yememişti. Uykusu bastırdığında, çalıştığı kitapların üzerine yığılır kalırdı. Dımaşk’ta kaldığı yirmi yedi yıl boyunca hiç yatak edinmedi. Talebesi İbni Attar, yıllarca hizmetinde bulundu; uyumaya vakit ayırdığını görmedi. Gözleri kapanıp kitaplarının üzerine yığılınca, ne kadar uyuya kaldıysa, uyandığında: ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn. Çok vakit zayi ettim.’ diyerek eseflenirdi. Onun gözünde ‘gece’ Rabbiyle baş başa kalmak, ahiret endişesiyle gözyaşı akıtmak ve okumaktı
Âlim, Âbid, Zahid, Yürekli
Bu dört kelime Nevevi’yi İmam yapan, onu unutulmaz hale getiren vasıflarıdır. Onu tanıyan her Müslüman, sonradan hayatını öğrenen herkes âlim, âbid, zahid ve yürekli olduğuna kanaat getirdi. İlmi, ibadeti, zühdü ve cesareti aynı anda kendisinde bulundurabilen nadir insanlardandı.
Salih insanlarda görülen farklılıklardan bir kaçı onda vardı. Kur’an okumaya daldığında sadece onun için yaratılmış gibiydi. Zikre daldığında da öyle idi. İlmi meselelere dalınca bu sefer sadece bunun için yaratılmış görüntüsü veriyordu. Allah ile arasında müthiş bir sırrın varlığından başka söylenebilecek bir söz yoktu. İlim yolunda yürümek için mubahlara bile sınır koymuştu.
O kendisini Allah’a verdi, Allah da yolunu açtı. Selef-i salihinin benzeri bir hayat yaşadı. Sahabiler nasıldılar, diye örnek aranacak olsa o gösterilebilirdi.
İlmi faaliyetlerini kendisine farz biliyordu. Ümmetin cahil kalmasından Allah’ın onu sorumlu tutacağına inanıyor, o azimle gayret ediyordu. İnsanların getirdiği hediyeleri bile kabul ederken, hediye sahibinin takva ehli olup olmadığına bakardı.
Babasının gönderdiklerini yer, annesinin diktiği çamaşırları ve elbiseleri giyerdi. Sofrasında sadece bir çeşit yemek bulunurdu. Her gün bir defa yer bir defa içerdi. Ayda bir defadan fazla et yemezdi.
Nevevi’nin hayatı kelimelerle özetlenecek olsa o özet şu kelimeler olurdu:
Doğum, çocukluk, ilim yolculuğu, Revahiyye medresesine yerleşme, gece gündüz çalışma, hocaların peşinden koşuşturma, ileri bir ezber gücü, büyük insanların dizinin dibinde yetişme hazzı, bol kitap, öğrendiğini öğretmede fırsat, siyasi gidişatı takip, Kur’an tilaveti, zikir, zühd, tevazu ve cesaret.
Sadece 45 yıl yaşadı!
Dımaşk’a geldiğinde on sekiz yaşındaydı. Talebelik hayatı altı yıl sürdü. Kendisi, o altı yıl esnasında, her gün on iki hocadan ders aldığını sonra da o derslere çalıştığını söylüyor. Bu altı yılda herhangi bir talebenin okuduğu dersleri okuduktan sonra sırasıyla şu eserleri hocalarından ders olarak okuduğunu söylemiş:
Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Muvatta, İbni Mace, Müsned-i Ahmed, Darimi, Darekutni, Beğavi ve diğerleri.
Nevevi’nin ders olarak okuduğu bu kitapların bugünkü baskılı hali yaklaşık yüz cilttir.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Sadece 45 yıl yaşadı!
Dımaşk’ta kaldığı yirmi altı yıl boyunca hiç meyve yemedi. Nedeni sorulduğunda verdiği cevap, âlim kelimesinin içinin nasıl doldurulması gerektiğine iyi bir örnekti. Dedi ki:
‘Dımaşk’taki arazilerin büyük bölümü vakıf arazisidir. Burada yetişen meyvelerde, fakirlere vakfedilmiş arazilerin meyvesi de bulunabilir. Kendimi vakıf malından yeme tehlikesine atamam.’
Yazdığı kitaplardakini önce kendisinde uygulayan bir âlimdi.
Onu Övmeye Doyamadılar
Onun önünde oturup ilim tahsil eden en önemli talebesi Alaaddin İbni Attar, onu övmeye do-yamadı. Onda gördüklerini özetlemeye çalışırken diyor ki:
“Hocam, örneğim, imam, zamanının teki, asrının bir tanesi, oruç ehli, teheccüd ehli, dünyaya tenezzülsüz, ahirete düşkün, güzel ahlaklı, rabbani âlim; sözlerinde, işlerinde ve ahvalinde âlimliğine uygun tavırları olan biri idi. Hoş kerametleri, açık işaretleri vardı. Canını ve malını Müslümanlara bağışlamıştı. Onların haklarını kollamaya uğraşırdı. Fıkhın inceliklerine dikkat eder, ihtilaflı konulara dalmamaya çalışırdı. Kalplere dikkat eder; şüpheli şeylerden uzaklaşılmasını ister, kendisini adım adım murakabe ederdi. Her işin en iyisini yapmak isterdi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisleri onun için çok önemliydi. Onun her anı bir işle doluydu: Yazıyor, öğretiyor, namaz kılıyor, Kur’an okuyor, zikir yapıyor, tefekkür ediyor veya emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapıyordu.”
Riyazussalihin
Onun Müslümanlara en büyük hatırası Riyazussalihin adlı kitabı oldu. Hadisler arasından 1900 kadarını seçip, Peygamber aleyhisselamın ahlakı ile ahlaklanmayı gaye edinen bir kitap yazdı. Kendi sağlığında -ki o dönemde hadis ve benzeri İslamî ilimlere ilgi, bu günkü ile ölçülemeye-cek kadar yoğundu- büyük bir ilgi ile karşılandı kitabı. Okundu ve ezberlendi. Hala en güzel hadis kitaplarından biri olarak okunmakta ve ezberlenmektedir. Telif hakkı sorunu olmadığı için herkes tarafından basılmakta ve dağıtılmaktadır.
Riyazussalihin, ihtiva ettiği konular bakımından tek kitap değildir. Onun gibi onlarca kitap, aynı hadisleri ihtiva etmekte, belki de daha iyi imkânlarla piyasa sunulmaktadır. Ama Nevevi’nin Riyazussalihin’i, başka hiçbir kitap yazılmamış gibi, büyük bir ilgi ile okunmaktadır. Bütün dünya Müslümanlarınca benimsenmiştir. Girmediği kütüphane değil, girmediği bir ev bile neredeyse yoktur. Pek çok dile tercüme edilmiştir. Nevevi’nin bu eserini okuyup etkilenmeyen, oradaki hadislerden kendisine öğüt çıkarmayan da yok gibidir.
Asırlardan beri süregelen bu bereketin kaynağında şüphesiz Nevevi’nin ihlâsı ve Al-lah’tan başka, O’nun rızası dışında bir maksadı olmadan yaşamasının etkisi vardır.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
İmam Nevevi’nin bir başka hadis kitabı da Erbaîn’dir. Bu kitapta Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ait kırk hadisi derlemiştir. Kendisinden önce ve sonra yüzlerce âlim aynı isimle kitap yazdığı halde, ‘erbaîn’ adı anıldığında akla ilk gelen ‘Nevevi’nin Erbaîn’i olur. İslam âleminin doğusunda da batısında da, Arap olanında da olmayanında da ‘erbaîn’ Nevevi demektir. Erbaîn, çocukların hadisle tanışması için ilk kitaptır. Âlimlerin ilmini muhafaza etmesi için ilktir. Okunur, ezberlenir. Milyonlarca Müslüman onunla ilme başladı. Hadisle tanışması onunla olmuştur. Eğer ‘feyiz’ ve ‘bereket’ bir kitap için söylenecekse o, Nevevi’nin Riyazı ve Erbaîn’i için söylenmelidir.
Allah’ın kitabı Kur’an’dan sonra değerli sayılan nice kitaplar olmuştur. Sahih-i Buhari de değerlidir. Hatta Nevevi’nin kaynaklarının başındadır. Ama âlim kitabıdır. Her evde yoktur. Kütüphanelerin başucu kitabıdır. Sadece âlimler arasında konuşulur. Nevevi’nin eserleri ise, âlimle cahilin aynı esnada okuduğu, etkisinde kalıp ya-rarlandığı kitaplardır. Nevevi Şafii mezhebine mensuptur. Kitapları ise ümmete mâl olmuştur. Her dilde, her ırkta, her coğrafyada Allah ona hayır yazmıştır. Bu küçük hacimli kitap üzerin-de, elliye yakın âlim ilmi çalışma yapmış, şerh etmeye çalışmıştır. O kendisini Allah’a verdi, Allah da onun adını müminler arasında unutulmaz yaptı.
Sadece 45 yıl yaşadı!
Nevevi rahmetullahi aleyh, sadece kitap yazan, talebe okutan bir âlim değildi. Kısacık ama bereket dolu hayatında siyasetle ve insanların sosyal olayları ile de ilgilendi. Tasavvufla da bağ kurdu. Hikâyeleri, uydurmaları bir kenara atıp, zikir ve fikir dünyasının derinliklerine daldı. Talebeleri gözle-riyle onun kerametlerini müşahede ettikleri halde o, ateşte yanmak korkusuyla titredi durdu. Herkes kurtuldu da bir tek o cehenneme gire-cekmiş kadar endişeli idi. Talebele-rinden biri, bir gece Dımaşk’taki mescidlerden birinde onu izlediğini anlatıyor: Direğin arkasına geçmiş namaz kılıyordu. Sabaha kadar onu izledim. “Durdurun onları. Onlar hesaba çekileceklerdir.” (Sâffât,24) ayetini okuyor, gözyaşları içinde aynı ayeti tekrar edip duruyordu.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Nasıl vakit buldu, nasıl yazdı bilinmez ama Nevevi’nin kitapları sadece Riyaz ve Erbaîn değildir. Sahih-i Müslim’e yaptığı şerh de bir tanedir. Kendisinden sonraki âlimlerin yazdıklarını gereksiz denecek hale getiren muazzam bir şerh yazarak Müslim’in kitabını sıradan Müslüman’ın anlayabileceği hale getirdi.
Fıkıhla ilgili, talebeler için ayrı, âlimler için ayrı kitaplar yazdı. ‘Ravzatuttalibîn’ isimli kitabı elden ele asırlardan beri, harika bir fıkıh kitabı olarak dolaşmaktadır. Altı âlim tarafından ayrı ayrı şerh edilmiş, on yedi âlim tarafından da farklı zamanlarda ihtisar edilmiştir. Üzerine yazılan haşiye sayısı ise beştir. Mecmu’ isimli fıkıh kitabını ise bitiremediği halde, yazdığı kadarı ile, Şafii mezhebinin kilit kitabı haline gelmiştir.
‘el-Ezkâr’ isimli kitabını yazdı. Bu kitabında, hadislerden yola çıkarak, hangi duanın ne zaman yapılması gerektiğini öğretiyordu. Benzer konularda yüzlerce kitap vardı kütüphanelerde. Ama Müslümanlar, ilk defa böyle bir kitap bulmuş gibi üzerine üşüştüler. Onu okuyan kendisini sahabilerin arasında gibi hissetti. O kadar şöhret buldu ki insanlar: ‘Bi’ ed-dâr veşteri el- ezkâr’ (Evini sat Ezkâr’ı al.) demeye başladılar.
‘Tedriburravi’ isimli kitabı ise, hadis ilimlerine girişin kanunlarından biri gibi algılandı.
‘Ettibyan fi Âdabi Hameletilkur’an’ isimli kitabı ise, medreselerin baş tacı oldu. Onun ölümünden sonra Kur’an ezberleyen, Kur’an ilimlerine dalan pek çok insan o kitapla yola koyuldu.
Bu sevgi ve ilginin tek yorumu olabilir: Allah’tan destek görmek.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Yaşadığı dönem karışıklıkların yoğun olduğu dönemdi. Tatar istilası İslam toprağını alt üst etmişti. Mısır’dan gelen Baybars Suriye’yi kurtarmış; ancak kendi planına göre yeni bir düzen kurmak istiyordu. Maslahatkâr bir grup âlim de ona destek veriyordu. Nevevi, Baybars’a karşı tavır koyarak halkın ezileceği bir karara imza atmamasını istemişti. Baybars’la yaptığı görüş-meden sonra, mektup yazarak nasihat etti. Baybars, yarı tehditkâr yarı da alaylı bir cevap ver-di. Nevevi geri çekilmedi. Baybars’a ikinci bir mektup yazarak onu uyardı. Kırk yaşında, medresede talebelerini okutan bir hoca kimliği ile zulme karşı tarih yazan destanvari mektup-ları, onlarca yıldan beri boynu bükük olan Müslümanlara cesaret verdi.
“Allah’ın kulu Nevevi’den sultana.İlim adamları olarak sultana yazı yazmamız gerekiyordu, yazdık. Tehdit ve ayıplamalı bir cevap yazdınız. Cihadı yanlış yorumladığınız anlaşılıyor. Allah, âlimlere susmayı haram etmiştir. Biz üzerimize düşeni yapıyoruz. Tatar istilası zamanında topraklarını savunamadıkları için Müslümanları ayıplıyorsunuz. Siz kendinizi Allah’a inanmayan o zalimlerle nasıl kıyaslarsınız? Onlar iman ehli olmadıkları için biz onlara ayetle, hadisle yazı yazamadık. Siz kim onlar kim? Ben size yazı yazdım diye halkı nasıl tehdit edersiniz? Müslümanların benim yazımdan haberleri yoktur, onları neden tehdit ediyorsunuz? Bana gelince, benim korkacak bir şeyim yoktur. Ben sultana yazarım. Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkı söylememi emretti. Ben söyledim. Olacakları da Allah’a havale ettim. Ahiretinizi düşünerek karar verin. Zaten kuraklıktan ötürü bunalmış olan Müslümanları rahat bırakın. Vesselamu aleyküm.”
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Sünneti en iyi bilen, ona hayatını verenlerden biri idi Nevevi. Buna rağmen önemli sünnetlerden biri olan evliliği gerçekleştirmedi. İslam tarihinde evlenmemiş Müslüman sayısı bile kabarık değildir. Zira Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bu konudaki hükmünü bütün Müslümanlar çok iyi bilirler. Evlenmemiş âlimlerle ilgili hususi bir kitap yazmış olan aziz hocamız Abdülfettah Ebu Gudde rahmetullahi aleyh, evlenmeyen âlimlerin sayısı hakkında net bir bilgiye ulaşamadığını söylemekte ve on binlere varan âlim insandan otuz beşini evlenmemişler arasında saymaktadır. Bu evlenmeyen âlimler arasında Taberî, Zemahşerî, Şirazî, İbni Teymiye, Said Nursî gibi isimler vardır.
Ruhban mantığı ile evlenmemiş olmaları düşünülemez. Öyle bir düşüncesi olan, ‘âlim’ vasfıyla ümmetin bağrında asırlarca yaşayamaz zaten.
Evlenmeyişlerinin en önemli nedenlerinden biri olarak şüphesiz tıbbi nedenler başta gelmektedir. Evlenme hükümlerinden birisinin evliliğin hakkını verecek şartlara sahip olmak olduğu malumdur. Bu hükme bağlı olarak evlenmeyenler istisna tutulursa, neden evlenmedikleri sorusunun cevabı şudur:
Nevevi başta olmak üzere evlenmemiş olan bu âlimler, ilmi kendileri için ruh gibi gördüler. İlimle uğraşmayı yaşamak gibi algıladılar. Okudukça, okuttukça zevk aldılar. Nefes alır gibi kitaplara baktılar. Evlenip eş sahibi olmayı kitap satın almak algıladılar. Çocuğun doğmasına, kitap yazmak diye baktılar. ‘Kaç çocuğun var?’ sorusundan ‘Kaç kitap yazdın?’ anlamı çıkardılar. İbnülcevzi diyor ki: ‘Âlimin kitabı, ölümsüz çocuğudur.’
Bu âlimlerden hiçbiri, evlenmemeye dair övücü bir söz de söylememiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, tercih ettikleri şey evlenmemek değildir. Kendileri için evlenmemeyi uygun görmüşlerdir. Evlenmeyerek, Allah’ın rızasını kazanacakları işleri daha yoğun yapabileceklerine mutmain olmuşlardır. Ahmed bin Hanbel gibi büyük bir muhaddisin kırk yaşına kadar evlenmemesinin nedeni de ilimle arasındaki bu derin bağdır.
Özellikle İmam Nevevi’nin neden evlenmediğine dair gerekçesini de talebelerine söylediği sözden anlayabiliriz: ‘Bir sünneti işlerken, kadının hakkından dolayı harama düşmekten çekinmiş.’
Ebu Bekir en-Nisaburi’nin evlenmeyen âlimlerle ilgili bu anlayışı izah eden hatırası oldukça ilginçtir.
‘Kırk yıl gece uyumamış, günde beş bakla danesi ile doymuş, öğlen aldığı abdestle yatsıyı kılmış adamı tanıyor musun? O adam benim. Ama bunların hepsi, oğlum Abdurrahman’ın annesini tanıyana kadardı. Şimdi ben, o kadını benimle tanıştırana ne desem? Yok yok, hayırdan başkasını demem!’ el-Ulemauluzzab,26
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
İlim meraklılarına ilmin imamından nasihat
“Önce ilim tahsil et. Sonra helal mal topla. Sonra evlen. Eğer talebelik anında mal biriktirmeye başlarsan ilimden kalırsın. Biriktirdiğin mal seni hizmetçi toplamaya, dünya ile meşguliyete sevk eder.
Sakın ilim tahsili bitmeden kadınlarla ilgilenme. Vaktin heder olur. Çocuğun yaratılır, sıkıntın artar ve onların işiyle meşgul olmaya başlarsın. Bu yüzden de ilmi terk edersin. Delikanlı iken, kalbin ve aklın boşken ilimle meşgul ol.” İmam Ebu Hanife’nin Ebu Yusuf’a nasihatlerinden. El-Ulemauluzzab,23
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
! Nevevi ders yaptığı Revahiyye medresesindeki odasında kıbleye doğru otururken medresenin batı tarafından bir adam ona doğru yönelip:
‘Kalk, Kudüs ziyaretine git!’ dedi. O da talebesi İbni Attar’a bunu iletti. İbni Attar diyor ki: ‘Ben bunu normal bir yolculuk olarak anladım. Meğer kastı, hakiki yolculukmuş.’
‘Hadi gidelim, arkadaşlarımızla, dostlarımızla vedalaşalım.’ dedi.
Onunla beraber ben de gittim. Bazı hocalarının bulunduğu kabristanlığa gittik. Kabristanlıkta dua etti, ağladı.
Sonra yaşayan âlim arkadaşları olan Yusuf Bikai, Ahmimi, Şemsuddin bin Ebu Amr’ı ziyaret etti.
Kütüphaneden okumak için aldığı kitapları iade etti.
Dımaşk’tan ayrılırken arkadaşları ‘Ne zaman dönersin?’ diye sordular. Onlara: ‘İki yüz yıl sonra’ diye cevap verdi.
O sabah köyü olan Neva’ya gitti. Kudüs ve İbrahim aleyhisselamı ziyarete gitti. Neva’ya döndü. Babasının evinde iken hastalandı.
Hastalığı bana bildirilince Dımaşk’tan oraya gittim. Beni görünce sevindi. Ziyaretten sonra evime dönmemi emretti.
İyileşir gibi olunca vedalaşıp geri döndüm. Receb’in yirmisiydi. 676 yılının 24 Receb Salı gecesi, kırk beş yaşında vefat etti.
Köyü Neva’daki bir kabre gömüldü. İsteği üzerine yıkık dökük bir mezarda yatıyor. Debdebeli bir mezarda olmayı uygun görmemişti. ‘Sünnete uygun olsun, zavallılığımı bileyim. ‘demişti.
Hala yıkık dökük bir mezarlıkta vücudu, imanla dolu kalplerde ise adı durmaktadır.
Eserleri ise, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine en büyük hizmeti yapan, ümmet-i Muhammed’e mal olmuş eserler olarak yaşıyor.
Allah sana rahmet etsin ey
Âlim,
Âbid,
Zahid,
Yürekli İmam.
senabil dersleri
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”