Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 78 (1 Kayıtlı ve 77 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Ulülazm peygamberlerden olan Musa aleyhisselam, elinde Allah’ın hak kitabı olan Tevrat’la gelmişti. Onu tebliğ etti. Onu bırakıp gitti. Kendisinden sonra çok geçmeden Tevrat tahrif edildi. Allah’ın kitabı olma vasfını yitirdi. Allah Tevrat’ın adeta tashih edilmiş şekli olan Zebur’u indirdi. Davud aleyhisselam, elinde Zebur’la hükmetti. O da gidince, Tevrat’ın başına gelen Zebur’un başına geldi. Kısa bir zamanda Zebur tanınmaz hale geldi. Allah Teala, yeni bir peygamberle yeni bir kitap gönderdi. Yine büyük bir nebi, elinde Allah’ın kitabı İncil ile geldi. İnsanlara İncil öğretmeye çalıştı.
İsa aleyhisselam yeryüzünden kaldırılınca İncil de Tevrat’ın akıbetine uğradı. Allah tek bir İncil göndermişti. İsa aleyhisselamdan sonra bir asır geçmeden, birbirine ters onlarca İncil çıktı. İncil bolluğu, Hristiyanları çaresizliğe itti. Toplanıp en çok oyu alan dört İncil’i hak kitap yapmaya karar verdiler. Bu da İncil’in tahrif edilmişliğini tescil etti. İncil de önceki kitaplar Tevrat ve Zebur’un akıbetine uğramıştı.
Kitapların tahrif görmesi, onları getiren peygamberlerin ve dinlerinin ‘ilahi’ olma vasfını zedeledi. Tabii bir sonuç olarak biz bugün, ‘Allah’ın indirdiği Tevrat ve Tevrat’ı getiren Musa’ diyerek, asılla taklidi ayırma mecburiyetinde kaldık. Çünkü ortada inkâr edilemez bir hakikat vardı: Önceki nebilerin mirası korunamadı! Nebilerin elindeki kitap yırtılıp atılmadı; ama o kitabı anlamaya yönelik sözler, nebilere ait bilgiler kısa zamanda unutuldu. Unutulanın yerine yenisi uyduruldu. Uydurmalara karşı tedbir alınmadı. Uyduranlarla, aslını koruyanlar aynı kefede tutuldu. Neticede önce o nebinin sözlerine, sonra da getirdiği kitaba el değdi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonra ise böyle olmadı.
O veda hutbesini irat ettiği zaman ‘Bir cümle de olsa benden tebliğ edin.’ emrine uymak için bütün ümmeti adeta seferber oldu. At üzerinde, yaya binlerce ilim yolcusu yollara düştü. Çöller, vadiler aşıldı. Peygamber aleyhisselamın emaneti Kur’an ve onun sözleri olan hadisler uğruna, Asya ve Afrika kıtası boydan boya okula dönüştürüldü. Kimse vaktine ve bedenine acımadı. Malını vermekten erinmedi. Herkes yollara döküldü. Kimi öğrenmek için, kimi öğretmek için. Kimileri de kendindekini verip, başkalarındakini almak için çıktı sefere. Bir hadis, bir ayet duymak ya da bildiğini doğrulamak için binlerce km. yol kat edenler oldu. Camiler medrese oldu. Fırınlarda ekmek pişirmek için bekleyenler, bineği üzerinde yol alanlar göz-leriyle, kulaklarıyla ilim almaya, ilim vermeye çalıştılar. Doğan çocuklara hedef olarak bu gösterildi.
İmkânları, imkân kelimesini gülünç hale getirecek kadar cılızdı. Kâğıt, kalem kıt! Geceyi kullanacakları ışık kaynağı neredeyse yok! Kaynak yok, para yok.
Var olan şey ise, dağları delen himmetleri, bitmez tükenmez gayretleri.
Ne müthiş bir imanla yollara döküldüler. Analar, çocuklarını doğmadan ilme adadılar. Kaç hadis biliyorsa insanlara, o bildiği hadis sayısı kadar değer verdiler. Adam olmayı, Peygamber aleyhisselamın hadislerini bilmekle eşleştirdiler.
Aradan iki asır geçtikten sonra, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin nerede ne konuştuğu, kimin kimden hangi sözünü duyduğu kitabileşti. Önceki nebilerin sözlerinin başına gelenleri, bu ümmet Peygamber’inden uzak tuttu. Bu ümmet, Peygamber’inin mirasına sahip çıkmış, sözlerini ve getirdiği kitabı ebedileştirmişti. Allah, üç nesil süren bir grubu bu hizmetle şereflendirmişti.
Muhammed bin İsmail el-Buhârî, alnında bu şerefin parladığı isimlerden biridir.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Allah razı olsun çok güzel bir anlatım. eserlerinden istifade edebilmeyi Rabbim cümlemize nasip eylesin onlar cefasını cekti. kendini bilmez müşteşrik ağzıyla konuşan cahil nediyeyim bilmiyorum insanlarda bu emege saygı gösteremedi...
Allah razı olsun çok güzel bir anlatım. eserlerinden istifade edebilmeyi Rabbim cümlemize nasip eylesin onlar cefasını cekti. kendini bilmez müşteşrik ağzıyla konuşan cahil nediyeyim bilmiyorum insanlarda bu emege saygı gösteremedi...
Muteşem bir tespit. Ne yazık ki piyasa Sahih-i Buhari de dahil bir çok hadis kitabının içerisinde uydurma hadis vardır diyenlerle dolu...
Ashabdan Cabir bin Abdillah radıyallahu anh diyor ki:
“Bana bir hadis söylendi. Daha önce onu duymamıştım. Hemen bir deve buldum. Hazırlığımı yaptım. Bir ay yol kat edip Şam’a vardım. Abdullah bin Üneys’in yanına vardım. Kapıdakine dedim ki:
- ‘Cabir kapıda de.’ dedim. Gitti. ‘Cabir bin Abdillah mı?’ diye sormuş. Kapıdaki geldi, bana sordu. Ben de: ‘Evet.’ dedim. Dönüp haber verdi. Elbisesini toparlayarak bana doğru geldi. O bana sarıldı, ben ona sarıldım. Dedim ki:
- ‘Kısas konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden duyduğun bir hadisi işittim. Ben o hadisi duymamıştım. O hadisi ben duymadan sen ölürsün veya ben ölürüm diye korktum.’ O da o hadisi bana duyduğu gibi nakletti.
Kervana Katılanlar
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mirasının ilk hizmetkârı sahabiler oldu. Veda hutbesindeki emre uyarak karış karış gezdiler coğrafyayı. Biri Mısır’a gitti, orada binlerce insana ışık saçtı. Öbürü Küfe’ye gitti, orayı aydınlattı. Diğeri Şam’a gitti, orada hizmete katıldı. Binlercesi hem cihad ettiler, hem ilim yaydılar.
Onlardan bu mirası devralan ikinci kuşak tabii nesli de o himmeti düşürmeden emaneti yerine getirdiler. İkinci kuşak da tarih yazdı. Benzeri tekrarlanması zor, dillere destan bir gayret gösterdiler.
Birinci asrın sonunda Ömer bin Abdülaziz’in gayretiyle, sözlü olarak ezberlemeye dayalı yürütülen bu çalışmalar yazıya döküldü. Ehil isimlerden, bildiklerini yazmaları istendi. İkinci asrın sonuna gelindiğinde bir tarafta kütüphane gibi âlimler, diğer tarafta mescidlerde, yol kenarlarında, bir ağacın altında hadis okutan binlerce âlim çıktı ortaya.
Bu muazzam çalışmaya doğal olarak yarı bilenler; hatta bilmediği halde bildiğini zannedip katılanlar da oldu. Çünkü geçer akçe hadis bilmekti. İşinin yürümesini isteyenin bir hadis dosyası açması en uygun iş sayılıyordu. Hadis hayat demekti.
İkinci asrın sonunda gelinen nokta, iyi bir eleme ve sınıflandırma noktasıydı. Kaybolma tehlikesi gitmiş, karışma tehlikesi belirmişti.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Peygamber aleyhisselamın hicretinden 194 yıl sonra Buhara’da Muhammed isimli bir çocuk doğdu. 13 Şevval 194 (20 Temmuz 810). Bu çocuğun babası İsmail; İmam Malik bin Enes ve Abdullah bin Mübarek’in talebesi idi. Kendisi henüz küçükken, babası ona iyi bir servet bırakarak öldü. Annesi de duası makbul, saliha bir kadındı.
Büyük dedesi Mecusi olan bu çocuk Arap değildi. Arap ve Acem’in efendisi oldu. Âlimlere sultan oldu. İlmin mihengi haline geldi.
On yaşına gelmeden hadis ilminde basamakları çıkmaya koyuldu. Buhara’dan Bağdat’a hadis tahsili için geldiğinde on altı yaşında bir gençti.
Ahmed bin Hanbel’in önüne diz çöktü. Zamanının en büyük âlimlerini bir bir gezdi. Kimde ne varsa ilim olarak onu aldı. Sanki doğmadan okumaya başlamış bir hali vardı.
Kendisinin verdiği bilgiye göre, bin seksen hocadan ders okudu. Onların bildiği hadisleri ezberledi. Bir ay önce önünde ders okuduğu bir hocası bir ay sonra ondan bir şeyler öğrenir hale geliyordu.
İmam Buhârî, çocuk denecek yaşta çıktığı ilim yolculuğunda on binlerce km. yol kat etti. Bugün, Buhara ile Bağdat arası kuş bakışı 2000, Mısır 3200, Mekke 3300 km. dir. Sadece Bağdat’a sekiz defa gitti. Gittiği yerlerde, mescidlerde konakladı. Dinlenmeye fırsat bulamadan ikinci bir şehre gitti. 62 yaşında vefat etti. 16 yaşında ilk ilim yolculuğu başladı. 46 yıl bineği üzerinde, kitapları, defter ve yazı malzemesiyle gezdi. Bağdat’ta duyduğu bir hadisi başka bir muhaddis Mekke’de okutuyor diye yola koyuldu. Oradan Semerkand’a, Semerkand’dan Merv’e, oradan başka bir yere; sürekli hareket halinde bir hayat yaşadı. Bir yandan öğrendi bir yandan öğretti. Allah, o büyük himmeti sayesinde adını ebedileştirdi. Geçip giden asırlar adını eskitmediği gibi, her geçen gün onu biraz daha büyüttü. Kendisinden sonra gelenler yaptığının bir benzerini yapmaktan aciz kaldılar. Yazdığı kitapları baş tacı edildi. SAHİH-İ BUHARİ elden ele dolaştı. Genç beyinler onu ezberlemeye çalıştı.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Âlim!
Onunla oturup kalkanlar, önünde diz çökenler diyorlar ki: Üç belirgin özelliği vardı:
-Az konuşurdu.
-İnsanların elindekinde hiç gözü yoktu.
-İlimden başka bir işle ilgilenmezdi.
İlk Kitabı!
On sekiz yaşına geldiğinde, annesi ve kardeşi ile beraber hacca gitti. Oradaki âlimlerden okuyabilmek için annesini ve kardeşini gönderip kendisi Mekke’de kaldı. Oradan Medine’ye geçti. İlk kitabını orada yazdı.
Kendi verdiği bilgilere göre, mehtap ışığında geceleri Ravza-ı Mutahhara’nın kenarına oturup ‘et-Tarihu’l-Kebir’ isimli kitabını yazdı. Bu kitabında binlerce sahabinin ve hadis ilmine hizmet etmiş isimlerin hayatlarını yazdı. O yaşta iken hadis âlimleri arasında hakemlik yapmaya başladı.
Gittiği her yerde ilgi görüyor, insanlar ondan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Basra’ya gittiği bir zamanda ondan bir şeyler öğrenmek isteyenler, gideceği yere kadar onu yalnız bırakmayalım derken, yol kenarında binlerce insanın katıldığı ders yaptırmışlardı ona. Bir yandan öğreniyor bir yandan da öğretiyordu.
Muhammed bin Yakub diyor ki:
‘Buhari, Nişabur’a geldiğinde onu at üzerinde karşılayanlar sadece dört bin kişi idi. Yayalar ve diğer bineği olanları bilemiyorum.’
Atı Üzerinde Kanatlandı
Bağdat, Basra, Belh, Humus, Kûfe, Şam, Medine, Mekke, Mısır, Merv ve Nişabur onun defa-larca gidip kaldığı yerlerdir. Okuyacağı kitaplarını ve yazı malzemelerini hayvanının sırtına koyar öylece aylarca süren yolculuklara çıkardı. Bazen gittiği yerde öğreneceği şey birkaç ciltlik bir kitap bazen da iki veya üç hadisti. Bıkmadan, usanmadan ilmin peşinden koştu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti, önceki peygamberlerin sünneti gibi zayi olmasın diye kanatlandı, uçtu. Elindeki maddi imkânları talebelerine yardım olarak verdi. Verdiği borçları bile geri almayı düşünecek vakti olmadı.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Derin Düşünceli!
Bir defasında dostlarından birinin bahçesinde arkadaşlarına öğlen namazını kıldırdı. Farzdan sonra sünnetleri kılmak için kalktılar. Sünnetleri kıldıktan sonra arkadaşına dönüp: ‘Şu gömleğimin altında bir şey var mı?’ diye sorup, sırtını açtı. Meğer bir eşek arısı on altı yerden sokmuş onu. Sırtı kararmıştı. ‘İlk soktuğunda neden namazı bozup ilgilenmedin?’ dediler. Cevabı derindi:
‘Başladığım sureyi bitirmeden namazı bozmak istemedim.’
Volkan Gibi Zekâ
Zekâsı, afakı sarmıştı. O konuşuluyor, o izleniyordu. Kimi hayret ediyor, kimi kıskanıyor, kimi de Müslümanlar’ın içinden böyle bir insan çıktığı için övünüyordu. Sağlığında da ölümünden sonra da her ırktan, her dilden bütün Müslümanlar onunla gurur duydu. Onun ilminden direkt veya dolaylı istifade etmeyen bir Müslüman yoktur.
Zeki insan çok vardı; ama o zekâsını dinine hizmet için kullandı.
Zekâsı hakkında bir ip ucu vermesi bakımından diyor ki: ‘Enes’ten ders okuyanları düşündüm. O anda aklıma üç yüz isim geldi.’
‘Dün gece uyumadan önce, kaç hadis yazdım kitaplarıma diye düşündüm de baktım, iki yüz bin civarında imiş.’
En büyük talebelerinden biri olan İmam Müslim, Buhara’ya onu ziyarete gittiğinde elini öpmeye yanaşmış, o da engel olmak isteyince:
‘Bırak ayaklarını öpeyim. Sen hocaların hocasısın. Sen hadis âlimlerinin efendisisin.’ demişti.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
İlk
Yüzde yüz Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ait olduğu bilinen hadislerle yazılmış bir kitabı ilk yazan o oldu.
Kur’an’dan sonra Müslümanların en güvenli kitabı, en çok okunan kitabını yazan o oldu.
‘Ehl-i sünnet’ kavramının önderlerinden biri o oldu.
Test Edildi
Bağdat’a geldiği bir seferinde, biraz meraktan biraz da şüpheden ötürü bir grup âlim onun zekâsını denemeye kalktı. Ona başlarındaki ravilerin yerleri değiştirilmiş yüz hadis okuyup yorumlamasını istediler. Yaptıkları şöyle bir şeydi:
A hadisini varsayalım. Bu hadisi bir sahabi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden duymuş. O da bir tabiiye bunu öğretmiş. Tabii de ondan sonra gelene, o da daha sonrakine öğretmiş. Bu hadisin kimden öğrenildiğinin anlaşıldığı bir zincirdir. Dolayısıyla her hadisin başında en az dört isim vardır. Bu isimlerden birbirlerine yapılan aktarmaya göre hadisin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında konuşulabilmektedir.
Buhari’yı sınamak isteyen on kişi, onu önlerine oturttuktan sonra her biri onar hadis okumuşlar. Ancak herkes okuduğu hadisin önündeki isimlerin yerini değiştirmiş. Onlar bu yüz hadisi tekrar etmesini istiyorlardı. Böyle yapmalarının nedeni de, o hadisleri büyük bir ihtimalle Buhari zaten biliyordur. Yeni bir bilgi gibi bu yüz hadisi karşısına çıkarmak istemeleridir.
Buhârî onları dinledikten sonra, yerlerini değiştirdikleri isimlerin doğrularını tekrar ederek cevap vermeye başlayınca, o volkan gibi zekânın önünde teslim olmak durumunda olduklarını anladılar. O mecliste Buhârî belli bir sıraya göre dizildikten sonra yerleri değiştirilmiş beş yüze yakın ismi, ilk dizilişine göre yeniden tekrar etmişti.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Buhârî’nin önünde ders okuyan, ondan hadis öğrenen talebelerin sayısı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Sadece meşhur ‘Sahih’ isimli kitabını ondan okuyanların sayısı doksan bin kişidir. Müslümanlar’ın ikinci büyük muhaddisi İmam Müslim, Tirmizi, Nesaî ve Darimî de onun talebelerindendir.
İslam İlimlerinin En Muteber Kitabını Yazdı
Kur’an’dan sonra en muteber bilgi kaynağı olan ve Müslümanlar arasında ‘SAHİH-İ BUHARİ’ adıyla meşhur olan kitabı yazdı. Altı yüz bin hadis arasından seçip derlediği kitabına yazdığı her hadis için yazmadan önce abdest aldığı ve iki rekaat namaz kıldığı rivayet edilmiştir. Kitabı yazması on altı yıl sürdü. Yedi bin civarında hadis ihtiva etmektedir. Kitabın içinde zikredilen hadisleri iki yüz seksen dokuz hocadan derledi. SAHİH-İ BUHARİ, Müslümanlar çocuklarını Hıristiyan profesörlerden din öğrenmeye gönderene kadar her Müslüman’ın gözünde ilk ve şeksiz bir kitaptı. Müslümanlar’ın çocukları, Hıristiyan ülkelerden diploma alıp, hadis hocası olmaya başladıktan sonra, Buhari de tenkit edildi. Kusurları(!) bulundu.
İlmini ve Onurunu Korudu
Buhara valisi, saraya gelip kitaplarından ders yapmasını emreden bir haberci gönderdi ona. O cevap olarak dedi ki:
‘Ben ilmi ayağa düşürmem. Vereceğim dersler hoşuna gidiyorsa, ders yaptığım mescide veya evime gelirsin. Eğer bu durum hoşuna gitmezse, yetkili birisin. Benim ders yapmamı yasakla. Ben de ders yapmayayım. Yasağı sen koy ki yarın Allah katında özrüm olsun.’
Ona Da Eziyet Edildi
Gayretini ve elde ettiği şöhreti çekemeyenler, siyasileri onun aleyhine kışkırttılar. Valilik emriyle sürgüne gönderildi. Semerkand’da vefat etti. Vefat etmeden önce yaptığı bir duasında: ‘Allahım! Geniş olmasına rağmen dünya bana daraldı. Beni kendine al.” demişti. Bu duasından sonra bir ay geçmeden vefat etti. 30 Ramazan 256 (31 Ağustos 869) da vefat etti. Vefat ettiğinde altmış iki yaşındaydı.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
‘İmam Buhârî, Resûlullah’ın bir mucizesidir. Ümmetinden onun gibi, eşi bulunmaz bir insan çıkmıştır. Öyle birinin varlığı insanlık için büyük nimetlerdendir. Hadiste Mü’minlerin emiri, İslam büyüklerinden, müctehid imam Muhammed bin İsmail el-Buhârî. Mü’minlerin büyüğü, muhaddislerin sultanıdır. Kitabı Allah’ın kitabından sonra en güvenilir kitaptır.’
Hanefi Fakihi İbni Abidin
senabil dersleri
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”