Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 83 (2 Kayıtlı ve 81 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
"Türkiye'de amacım hadis ilmini derinlemesine öğretmek oldu"
Talha Hakan Alp: Bilindiği üzere Türkiye'de ilmî ve fikrî gündemi genelde ilâhiyatçılar belirliyor. Bir takım sempozyumlar, konferanslar düzenliyorlar. Matbuat imkânları oldukça geniş. Televizyon ekranları kendilerine cömertçe sunuluyor.
Dolayısıyla ilmî gündem âdeta bazı çevrelerin tekelinde. Biz de mümkün mertebe kendi imkânlarımızca gerek internet sitemizde gerekse yazı yazdığımız dergilerde ehl-i sünnet ulemâyı ziyaret edip onlarla mülakatta bulunmak suretiyle egemen bakış açısını, din yorumlarını sorgulamaya ve böylece alternatif gündem oluşturmaya çalışıyoruz.
Yani bu hususlarda bir tek düzelik ve tek seslilik olmasın diye, burada hakk'ın sesi de vardır, ehl-i sünnetin sesi de vardır, gerçek buradadır, "kimileri her ne kadar ehl-i sünnete karşı alternatif olma iddiasında bulunsa da hadiselerin bir de şu boyutu vardır" diyerek modern din telakkîlerini sorgulamaya çalışıyoruz ancak onların imkanları karşısında bizim imkanlarımız oldukça sınırlı. Biz kendi imkânlarımız nisbetinde bunu yapmaya çalışıyoruz
Bu meyanda sizinle de bir mülâkât yapmak istedik. Özelde hadis alanıyla ilgili, usûl-i hadis ve Hanefîlerin usûl-i fıkıhtaki hadis yaklaşımlarıyla ilgili olarak. Birazda modernist yaklaşımın hadislerle ilgili öne sürdüğü iddialar hususunda onların da kendilerine göre alternatif oluşturmaya çalışmaları vb. hususlara ilişkin sorularımız var.
Ancak uygun görürseniz ziyaretimizin bu ilk bölümünde öncelikle hasbî bir sohbette bulunalım daha sonra vaktimiz yetecek olursa sorulara geçeriz. Vaktimiz kalmazsa soruları size bırakırız ve başka bir zaman konuşuruz.
Hocam bildiğimiz kadarıyla Hakîm Tirmizî'nin Nevâdiru’l-Usûl fî Ahâdîsir-Rasül adlı eseri üzerine bir çalışmanız var.
Konu İmran tarafından (12.03.2008 Saat 10:28 ) değiştirilmiştir..
Nureddin Hoca: Evet, Nevâdiru'l-Usûl'ün isnadlı nüshalarını bulduk Türkiye'de. Bildiğiniz gibi kitap üzerine Mısır'da birkaç doktora çalışması yapıldı. Hem Tasavvufî yönden hem de hadis yönünden ele alındı. Ancak bu çalışmaların çok başarılı olduğunu söylemek oldukça zor. İnşallah bizim çalışmamız daha kapsamlı olacak. Mısır'da başlamışlar bunu yapmaya. Ben şimdi her şeyle alakayı kesip bu çalışma üzerinde yoğunlaşacağım. Zira şöyle bir endişem var: Kitap şayet yanlış adamlar tarafından tahkiki yapılıp da tasavvufî cihetten darbe vururlarsa, yani inkar ederler, aleyhinde konuşup yazarlar. Yalan yanlış bilgiler verebilirler. Bu sebeple korkuyorum. Bu yüzden de inşallah bu çalışmayı hızlandıracağım. 400 sayfa kadar yazdım. İnşallah en kısa zamanda bitirmeye çalışacağım.
Ben Riyad'da, Câmi‘atu'l-İmâm'da 11 sene çalıştım. Nevâdiru'l-Usûl'ün nüshalarını o zamandan beri sorup soruşturuyorum. Türkiye'ye geldiğimde de devamlı soruyor ve arıyordum. Sonunda elhamdulillâh Yeni Câmii, Köprülü ve III. Ahmed kütüphanelerinde kitabın nüshalarını buldum. III. Ahmed nüshası çok güzel; kâmil bir nüsha. Gerçi mikrofilmler tam olarak okunmuyor… Uğraştırıyor biraz. Ve hemen nüshalara ulaştıktan sonra kitap üzerine çalışmaya başladım. Ancak bu arada bir hastalık geçirdim. Geçen yıl 6, 7 ay çalışmaya ara vermek durumunda kaldım ama elhamdülillâh şu an yine devam ediyoruz.
Bu arada İslam dünyasında yazma eserleri tahkik çalışmaları çok yavaş gidiyor ve yazma eser üzerinde çalışan kimse işin ehli değilse çok sathî geçiyor. İyi tahrîc çalışmalarını Mısır, Ürdün Suriye ve Suud-i Arabistanda üniversite bünyesinde yapılan çalışmalarda görüyoruz. Tahriçler gayet mükemmel yapılıyor. Râvîler tek tek ele alınarak her biri hakkında bilgi veriliyor. İsnadın kontrolünden sonra geniş çapta tahric yapılıyor. Böylece rivâyetin sahih olup olmadığına dair bir neticeye varmak mümkün olabiliyor.
Türkiye'de maalesef bu tür çalışmalar çok az. Türkiye'ye döndükten sonra benim bütün gayretim ve çabam bu hadis tahriç usûlü ve sened tenkidi ilmini, hadis ilmini Türkiye'ye daha fazla, derinlemesine, tafsîlatlı olarak öğretmek, göstermek oldu. Konya'daki eğitim merkezinde 1991den beri bu dersleri okuttum elhamdülillâh. Şu an eğitim merkezine biraz ara verdim. Hocalarımız yetişti elhamdülillâh onlar devam ettiriyorlar yine aynı şekilde. Diğer eğitim merkezlerinde tahriç dersi verilmiyor. Niçin verilmiyor? Çünkü verebilecek hoca yok. Hadis ilimleri derken her şeyi kastediyoruz. Yani bunun içine hadis tahrici girer, cerh ve tadîl ilimleri girer, ulûmu'l-hadis girer. Hadislere verilecek (sahih, hasen, zayıf, mevzu gibi) hükümler girer.
Mesela Hanefîlerin hadis anlayışı… Hanefîler hadisi nasıl kabul ediyorlar? Şafiîlerden nerede ayrılıyorlar. Hanefîlerin esasları nelerdir? Maalesef bunları ders olarak okutan insan yok. Ve bu yönüyle Fıkıh da çok zayıf gidiyor. Hadis okumadan fıkıh olmaz. Yani fıkıh hadisten ayrılmaz. Fakihin, fıkıh okuyanın mutlaka hadisi bilmesi lâzım. Tefsir için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Tefsîr çalışmaları çok basit geçiyor. Malumunuz tefsirlerde bir sürü mevzu rivâyet var. İsrâiliyât doldurulmuş. Öyle bir tefsir dersi verilmesi lazım ki bu dersi veren hoca efendi hadisi bilecek, hadis tahricini bilecek ki tefsirlerdeki mevzûâtı ve isrâiliyâtı ortaya çıkarabilsin. Bu hususta yapılan çalışmalardan da istifade ederek vermek lazım dersi. İlâhiyatta hocalık yapan arkadaşlara soruyorum. Türkiye'de böyle hocaların ve bu tür çalışmaların olmadığını söylüyorlar. Demek ki bu konulara pek önem verilmiyor. Keşşâf üzerine, Fahruddîn er-Râzî tefsiri üzerine yapılmış tahriç çalışmalarından çoğu kimsenin haberi bile yok.
İrfan Bey: Hocam bir hoca efendi sizin "Mevzûât"ı kaynak göstererek ve isminizi de belirterek "da‘îfun cidden ve metnuhû bâtılun" dediğiniz bir rivâyetle ilgili olarak "zayıftır, amel edilebilir" demiş ve sizi mesned olarak göstermiş.
Nureddin Hoca: O rivâyet metrûktur yani amel edilmez. "çok zayıf" demişsem….
Orhan Ençakar: Siz "da‘îfun cidden ve metnuhû bâtılun" demişsiniz. O hoca ise şöyle demiş: "Nureddin Boyacılar hocamız, bu hadisin mevzu olmayıp sadece zayıf olduğunu söylemiştir."
Nureddin Hoca: Ama bakın "metnuhû bâtılun" diyorum. Yani orada bir metin tenkidi var. Yani o metin diğer sahih rivâyetlerin aksine olduğu için mevzû mâhiyetindedir. Ancak ben neden "metrûk" dedim? Çünkü rivayetlerde, râvîlerde "vaddâ‘" "kezzâb" olmadığı için öyle diyorum. Çok zayıf râvîler var. Bu yüzden metrûk diyebiliyorum. Mevzû diyemem. Ne zaman mevzû diyebilirim? Eğer râvîler arasında "vaddâ‘" "kezzâb" varsa ve muhaddislerin ekserisi de mevzû olduğunda ittifak etmişlerse ancak o zaman mevzû diyebilirim yoksa diyemem. Bu hususa çok dikkat etmek lâzım. Biliyorsunuz yesîru'd-da‘f rivâyetler var. Yani hafif zayıf rivâyetler var. Onlar bellidir: Mürsel rivâyetler, meşhur rivâyetler. Ama bazı rivâyetler var ki o rivâyetlerde "vaddâ‘" "kezzâb" var. Metruk raviler var. Fuhş-i galat var. O tür rivayetler çok zayıftır. Çok zayıf olanlar metruk rivâyetlerdir. Bunu ayırmak lazım. Bazıları hepsini bir mütâlaa ediyor. Bu yanlıştır. Çünkü önem vermiyorlar. Okumuyorlar. Tetkik etmiyorlar. Çok çalışmıyorlar. Bilgileri sathî oluyor. Bu işler sathî bilgiyle olmaz. Şimdi o şahsın yaptığı yanlıştır. Yani öyle bir rivâyetle nasıl amel edilebilir?!
Orhan Ençakar: Hocam o hoca "mevzû hadisle amel edilebilir" diye bir bahis açmış.
Nureddin Hoca: O yeni bir görüş demek ki (!) Bütün âlimler ittifakla, mevzû hadisle amel edilmez demişlerdir. Hatta çok zayıf rivâyetlerle de amel edilmez diyorlar. Muhakkik âlimler çok zayıf olan hadislerle amel edilmeyeceğini söylüyorlar. Diğerleri ise da‘f-ı şedîd olmayıp yesîru'da‘f olan ve bir çok rivâyetle gelen rivâyetlerle amel edilebileceğini söylerler. Nitekim bunu İmâm Suyûtî'nin eserlerinde görürüz.
İbn Arrâk el-Kinânî'nin eserinde görürüz. İmâm Zehebî, İbn Hacer Askâlânî bu görüşteler. Çok zayıf rivâyetlerle amel etme taraftarı değiller. Ancak yesîru'da‘f olanlar zaten fadâil-i amâlde amel edilmeleri câizdir biliyorsunuz –ama mevzû rivâyetlerle amel etmek katiyetle câiz değildir— yesîru'da‘f olan rivâyetlerle fadâil-i a‘mâl hususunda amel edebilmek için de şartlar vardır. İbn Hacer el-Askâlânî şartları belirtmiştir: Sünnet olduğu düşünülmemesi lâzım, yesîru'da‘f olması lâzım, şedîdu'd-da‘f olmaması lâzım.
1991de Nûruddîn Itr Türkiye'ye geldiğinde İstanbul'daydım. Yanılmıyorsam Dâru'l-Hadîs'e gelmişti. Kendisine şöyle bir soru sormuştum: "yesîru'd-da‘f olan zayıf hadisle şedîdu'd-da‘f olan zayıf hadis arasındaki fark nedir? Çünkü Türkiye'de ve Türkiye dışında bazı âlimler bu iki zayıfı mezcediyor. Hâlbuki aralarında bir fark olması gerekiyor.
Çünkü zayıf hadisle amel konusunda mutesâhilînden olan âlimler bununla yesîru'd-da‘f olanları kastettiler. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?" Ancak hocaefendi, cevap vermekten kaçındı. Muhtemelen Türkiye'nin durumunu, tasavvuf erbabını göz önüne alarak cevap vermek istemedi. Fakat çekinmeye gerek yok. Benim görüşüm –vallahu a‘lem- çok zayıf rivayetlere hatta zayıf rivayetlere mesafeli durmak lazım. Çünkü binlerce sahih rivâyet var. O rivayetlerle amel edelim, öğrenelim, bilelim, tatbik edelim yeter bize.
Zayıf rivâyetlere niye önem veriyoruz ki? Sadece fetva verildiği zamanda, zikirlerde, sohbetlerde zayıf olduğunu söylemek şartıyla kullanılabilirler. İsrâiliyyât da aynı şekilde. Nitekim Efendimiz (s.a.v) "haddisû an benî İsrâîl velâ harace" buyurur. Yani Benî İsrâil haberleri içinde dininize muvâfık olanları söyleyin ancak isrâiliyât olduğunun belirtilmesi şartıyla. Fakat bu israiliyat dinimize mugayir ise rivâyeti katiyen caiz değildir. Nitekim sahabeden birçok rivayet var: "Efendimizin hadisini söyle; bize isrâiliyattan haber getirme!" diyorlar. Ancak israiliyat dinimize muhalif olmadığı gibi muvafık da değilse (yeni bir konu ise) o zaman bakılır.
Eğer insan bu rivayetlerden istifade edecekse -mesela darb-ı mesel olarak- o zaman kullanılabilir ancak isrâiliyat olduğunu belirtmek şarttır. İşte bu kıstas ihmal ediliyor. Bu ihmal edildiği için de bütün rivayetler "zayıf"ın altına giriyor amel yapılıyor, rivayet ediliyor ve tatbik ediliyor maalesef. Bu incelik gözetilmiyor. Bu çok önemli bir husustur.
İrfan Bey: Hocam 72 yaşındasınız. Bir ömür İslâmî ilimlerle geçti. Zâhid-i Kevserî'yi tanıdınız. Abdu'l-Fettâh Ebû Gudde hocayı tanıdınız. Mustafa Sabri Efendiyi tanıdınız. Bu işlere hayatınızı adadınız. Şimdiki neslin, talebe-i ulûmun ne yapması gerekiyor?
Nureddin Hoca: Şahsî kanaatim Türkiye'de ilahiyat fakültelerinin bulunduğu yerlerde teşkilatlanarak cemiyetler, dernekler, vakıflar kurarak buralarda medrese usûlü dersler teşekkül ettirmek gerekir. Başka çare yok. Bu meyanda çalışan kimselere destek olmak lâzım. Ancak bu bir sabır işi. Tahammül meselesi. Şimdi bana ilahiyat fakültesinden talebeler geliyor. 3 ders 4 ders geliyorlar. Ondan sonra halka yapıyoruz "oku" diyorum. Ondan sonra derse gelmiyorlar. Okumak istemiyorlar, hep dinlemek istiyorlar. Sadece dinlemekle olmaz bu ilim.
Ben Türkiye'ye geldiğim günden beri bir tezi savunuyorum. Diyorum ki: Türkiye'de maşallah bu kadar zengin var. İmkân sahibi insanlar var. Şu ilahiyat fakültelerinin bulunduğu illerde ilahiyat talebelerine yönelik olarak halaka dersleri ihdâs etseler, buralarda iyi yetişmiş âlimleri, hatta eğer Türkiye'de bu âlimler yoksa Şam başta olmak üzere diğer İslam ülkelerinden âlimler çağrılarak bunlardan istifade edilse. Hatta hatırlıyorum; Diyanet işleri Başkanlarından biriyle görüşmemizde "Bakın şu an Mısır'da beşbin talebemiz var. Beraber bu talebelere gidelim, ben de yardım edeyim. İçlerinde hafızlar var, çok temiz çocuklar var. Bunlara özel dersler verdirmek suretiyle yetişmelerini sağlayalım. Diyanet işleri başkanlığı bunlara sahip çıksın." dedim. Hiç yanaşmadı böyle bir şeye.
Eğer bu "halka dersleri" Türkiyede yapılabilirse çok önemli bir iş yapılmış olur. bu halkaları çoğaltmak lazım, eleman bulmak lazım. Zâhidu'l-Kevserî (rh. a.) hocaefendimizin Ezher ulemasına teklif ettiği, Makâlâttaki o dersleri takrir etmek lazım. Şimdi biz burada arkadaşlarla birlikte o programın bir bölümünü tatbik etmeye çalışıyoruz elhamdülillâh.
İlim karşılıklıdır. Yani hoca kendisini talebenin ilgi, alakasına ve seviyesine göre derse hazırlar. Eğer talebe tembelse ve kabiliyeti yoksa hoca zayıf gelir. Hazırlanmaz… derse ehemmiyet vermez. Ama talebe zekiyse, meraklıysa, soru soruyorsa, derse katılımda bulunuyorsa o zaman hoca tabii ki derse adamakıllı bir şekilde hazırlanıp gelir. Yani bu iş karşılıklıdır… Bu bir alış veriş meselesidir.
Dolayısıyla öncelikli olarak talebe, Arapça problemini halletmesi lazım. Yani nahiv, sarf, belâgat, mantık gibi dersleri okuması lâzım. Arapça, nahiv ve belâgat yönüyle gayet seviyeli olursa ancak ondan sonra ihtisasa ait derslere başlanabilir.
Şimdi bir husus daha var ki aklıma geldikçe üzülüyorum. Talebelerimiz hadisten belirli bir mesafe katediyorlar. Ancak tefsire gelince okudukları tefsir, tefsir dersi sayılmaz. Tefsir dersi menhecî olarak bir Ezher'de, bir Suudi Arabistan'da, Suriye'de şu an okutulan tefsir nasıl okutuluyorsa aynı menheci tatbik etmek lâzım.
Konu İmran tarafından (12.03.2008 Saat 10:49 ) değiştirilmiştir..
Oralarda bu iş şöyle oluyor. Bir hoca öncelikle tefsir üzerine yazılan kitaplar, rivâyet tefsirleri, dirâyet tefsirleri ve Ulûmu'l-Kurân üzerine ders veriyor ve bu dersi kütüphanede yapıyorlar. Yani hocalardan biri haftada iki, üç saat Ulûmu'l-Kurân dersi veriyor. Başka bir hoca et-Tefsîru'l-Mevdû‘î dersine giriyor. Başka bir hoca Tefsîru âyâti'l-ahkâm dersi veriyor. Bir diğeri Kasasu'l-Kurân dersine giriyor. Yani beş altı hoca sadece tefsir derslerine giriyorlar. Talebe böylece menhecî olarak tefsîr ilmini almış oluyor. Bunları alırken hocanın bir tanesi de tefsirlerdeki mevdûât, isrâiliyât nelerdir? vb. konular üzerinde duruyor.
Talebeleri o konulara çalıştırıyor. Talebelere ödevler veriyor. Maalesef bu tarz çalışmalar Türkiye'de yok. Türkiye'de meselâ Nesefî tefsirini alıyorlar ve bitiriyorlar. Doğrusu bu, tefsir ilmi değildir. Nesefî (rh. a) büyük bir müfessirdir bu ayrı bir husus. Tefsir dersinin nasıllığından bahsediyoruz biz burada. Bu ders menhecî olacak ki talebe bilsin tefsirin ne olduğunu. Ancak maalesef Türkiye'de bu seviyede bir tefsir dersi yapılmıyor.
Talha Hakan Alp: Hocam tam bu hususla ilgili olarak söylemek gerekirse, tefsir dersi verirken tarz olarak Şah Veliyullah Dihlevî öneriliyor. Malum, Dihlevî merhum kendi ülkesi Hindistan'daki tefsir eğitimini beğenmiyor. Diyor ki: "Talebeye önce Kurân-ı Kerim'in anlamını vermek lazım. Baştan sona sayfa sayfa, hoca gelip tefsirlerden hazırlanacak, ayet ayet Kurân'ı anlatacak ondan sonra tefsirlere geçilecek" siz bu hususta ne düşünüyorsunuz?
Nureddin Hoca: Bu da güzel bir yöntem. Muhammed Zâhid el-Kevserî (rh. a) diyor ki "Kütüb-i Sitte", Muvatta ile birlikte Tahâvî'nin Şerhu Ma‘âni'l-Âsâr'ı ile birlikte okutulsun. Böylece talebe metni öğrensin diyor. Başlangıçta biraz sathi olabilir ama kısa sürede bir hadis kültürü edinilir. Sadece kelimelerin manaları genel anlamıyla ancak tafsilata girmeden okutulsun.
Yani mezheplerden görüş alınmadan bitirsin talebe bunu. Talebe genel bir Kur’ân ve hadis kültürü alsın. Bu kültür bazı İslâm ülkelerinde, mesela Mısır ve Suudi Arabistan'da veriliyor. Mesela Bulûğu'l-Merâm şerhi Sübülü's-Selâm 4 senede bitiriliyor. Aynı hadisler fıkıh dersinde de geliyor. Aynı hadisler hem fıkıh hem de hadis derslerinde görülünce talebenin kafasında iyice yer ediyor.
Türkiye'de eksik olan bu hadis kültürünü sağlamak için İslâm âleminde bulunan değerli âlimlerden istifade edilebilir.
Talha Hakan Alp: Hafızlığını bitirmiş yaş ortalaması 16 olan gençlerin "kıvama geldi" denilebilecek bir seviyeye ulaşabilmesi için, yani Arapça olarak sıfırdan başlayacak bir talebenin ilerde hadis tahrici yapabilecek ve fıkıhta fetva verebilecek, bir meseleyi/ bir bahsi araştıracak, makale yazabilecek ve mevzuları sonuca bağlayabilecek bir seviyeye gelebilmesi için kaç sene eğitim alması gerekir? Bu hususta bir tahmin yürütecek olursak sene olarak bunun süresi ne olmalıdır?
Nureddin Hoca: Öncelikle iki ya da üç senede şu âlet ilimlerinin halledilmesi gerekir.
İrfan Bey: Kanaatimce burada hocanın ve talebenin durumu önemli oranda belirleyici olmaktadır. Bir hoca talebesine, âlet ilimlerini üç yılda da verebilir, iyi bir hoca bir yılda da verebilir. Tabi burada alıcının zekâ durumu da çok önemli. Bir talebe çok kısa bir zamanda önemli mesafeler katedebilirken başka biri aynı seviyeyi daha uzun bir sürede tutturabilir. Ortalama olarak söylemek gerekirse, iyi bir hocayla yola çıkıldığında sarf, nahiv ve belâgat ilimleri iki yılda öğrenilebilir. Talebe mantık ve akâid gibi temel ilimleri de bir yıl içinde alarak asıl olan Fıkıh, Tefsir ve Hadis gibi ilimleri öğrenmeye başlayabilir.
Nureddin Hoca: Ancak bununla birlikte kanaatimce edebiyata önem verilmesi gerekir. Bu dersler alınırken mutlaka bir edebiyat dersinin öğretilmesi gerekir. Yani Arap edebiyatının okunması gerekir. Arap edebiyatının bir şiir metninin tahlil edilmesi lazım. Mesela edebiyatı "el-Beyân ve't-Tebyîn"den okuması gerekir. Veya "eş-Şi‘ru ve'ş-Şu‘arâ’"dan ya da "el-Mu‘allakâtu's-Seb‘a"nın bir bölümü mutlaka okunmalıdır. Yani bu Arapça dil bir zevk işidir. Edebiyattır. Onu öğrenmesi gerekir talebenin.
Eğer talebe edebiyat bilmezse bilgileri zayıf olur, sathî olur. Bu yüzden ben bu hususu çok önemli buluyorum. Edebiyat bilmesi lazım talebenin. Bu ara, yardımcı ders olarak öğrenci, bir hoca efendiden bu dersi alması lazım. Mesela İstanbul'da çok iyi hocalar var. O hocalardan öğrenilebilir bu dersler. Talebenin edebiyatta çok mükemmel yetişmesi lazım. Arapçayı mükâleme olarak değil; kitâbî olarak ve okuma olarak bilmek gerekir. Bu çok önemli bir husustur.
Bunun arkasından hadis dersi almak gerekir. Ancak bu işlerle meşgul olurken talebenin bu işe kendini vermesi gerekir. Talebeyi başka işlerle meşgul etmeyelim. Meselâ bu seviyedeki talebeyi makâlelerle felan meşgul etmemeliyiz. Talebe bütün vaktini bu ilme vermelidir. Ancak talebeye farklı işler yüklenirse bu iş yürümez. Meselâ ben "Mevzû‘ât"ı yıllarca çalıştım. Ama buraya, Konya'ya gelince altı, yedi ayda bitirdim. Her şeyle alâkayı kestim. Oturdum, açtım kitapları önüme, çalıştım ve bitirdim. Doktora tezi de aynı şekilde. İnsan kendini verdi mi, dünyadan alâkayı kesti mi mükemmel bir şekilde hazırlıyor, yapıyor o işi.
Ancak şimdi arkadaşlar çok dağınık çalışıyorlar. İngilizce okuyorlar… Fransızca okuyorlar… Kitaplar okuyorlar… Yeni yayınları takip ediyorlar. Dergileri takip ediyorlar… Cevap vermeye kalkıyorlar. Bu, olmaz. Talebe bu şekilde ilim öğrenemez. Yani bu çalışmaları sınırlandırmak lazım. Ne kadar sınırlandırırsanız o kadar fazla sonuç alabilirsiniz. Kişi kendisini iyi ve mükemmel şekilde yetiştirmişse o zaman farklı okumalar yapabilir. Çünkü o artık kendini yetiştirmiştir. Ancak talebeyken yani ders alırken çok açılmaması gerekir. Meşguliyet alanını sınırlandıralım ki talebe iyi yetişsin. Yani ben bir hadisçinin çok iyi yetişmesini istiyorum.
Tatbikatlı olarak yetişsin. Mesela ver zayıf hadisleri araştırıp sonuçlandırsın. İsrâiliyâtı ver araştırsın… Mevzû rivâyetleri ver araştırsın… Tatbikatı bolca yapsın ve işin içinden çıksın. Biri sorduğunda cevap verebilsin. Talebeler telefon açıyorlar. "Filan hadis nedir?" diyorlar. "siz okudunuz. Kendiniz niye araştırmıyorsunuz?" dediğimizde biz bulamadık" diyorlar. Olmadı işte şimdi. Demek ki iyi yetişmemişler. Talebe istediği zamanda o hadîsin ne olduğunu bilebilmelidir. Hadîsin sıhhati hususunda son sözü söyleyebilmesi lâzım.
Tefsîr de aynı şekildedir. Tefsirde filan konuda ne vardır. Mevzû rivâyetler var mıdır? Varsa bunlar nedir? Bunu bilmesi lazım. Tefsir kitaplarında isrâiliyât var. Peygamberler (aleyhimu's-salâtu ve's-selâm)a yakışmayacak sözler var.
Talha Hakan Alp: Hocam Usûl-i Hadîs merkezli sorarsak, Mustalahu'l-Hadîs' sahasında birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü kitap… Böyle bir sıralamadan sözetmek gerekirse neleri tavsiye edersiniz.
Nureddin Hoca: Birinci kitap, ilk olarak Abdullah Sirâcuddîn'in Beykûnîye Şerhi okunacak ama Beykûniye ezberlenecek. Arkasından "el-Bâ‘isü'l-Hasîs" dipnotlarla beraber okunmalı. Daha sonra "Mukaddime-i İbn-i Salah" Nüketlerle ve Irakinin "et-Takyîd ve'l-Îzah"ı ile birlikte okunmalı. Bunların okunması yeterlidir. Nuhbetu'l-Fiker'in şerhini okumaya gerek yok. Abdu'l-Fettah Ebû Gudde hocamızın bize tavsiyesi buydu. Eğitim Merkezi'nde ders verirken "bu talebelerin ne kadar müddeti var?" dedi. Ben bir sene olduğunu söyleyince. "Çok kısıtlı bir süre. Olmaz… okuyamaz bunlar. Sen bunlara Beykûnîye Şerhi ile beraber İbn Kesîr'in İhtisârını okut" dedi. Orada Beykûniye'yi okuttum ve bir senede ancak bitirebildik.
Konu İmran tarafından (12.03.2008 Saat 10:27 ) değiştirilmiştir..
Nureddin Hoca: Şimdi ben size şöyle söyleyeyim. Talebe bu kitapları okurken onlara da bakarak mütalaa edebilir. Suyûtî'nin Tedrîbu'r-Râvî'sine bakabilir. Sehâvî'nin Fethu'l-Muğîs'ine bakabilir. Aynı konuya bu kitaplardan bakabilir. Tevcihü'n-Nazar çok uzun. Ona bakmaya gerek yok. Belki ilerde ona da bakabilir.
Talha Hakan Alp: Bizde İm‘ânu'n-Nazar da var.
Nureddin Hoca: Her kitap ayrı bir ders olarak okunmamalıdır. Tecrübelerden hareketle konuşmak gerekirse, ben çok okuttuğum için böyle söylüyorum. İbn-i Salâh'ın Mukaddime'si ve Abdullah Sirâcuddîn'in Beykûnîye Şerhi okunacak… Arkasından İbn Kesîr'in İhtisârı okunacak. Arkasından Tehânevî'nin Kavâ‘id fî ‘Ulûmi'l-Hadîsi okunacak. Mükemmel bir şey olur. Arkasından cerh ve ta‘dîl ilminden el-Ecvibetül Fâdile ve Medîne-i Münevvere'de de okutulan Davâbitu'l-Cerhi ve't-Ta‘dîl okunacak.
Nureddin Hoca: Usûl-i tahrîcde herhangi bir kitap okunabilir. Tahrîc aslında bir kitaptan değil de tatbîkat yapılarak öğrenilmelidir. Talebeye bol bol tatbikat verilmelidir. Talebeyi kütüphaneye sokacaksın. Kitapları göstereceksin. "Bu Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Bu müsned-i Dârimî, Bu Müsned-i Tayâlisî, vd. " bunları göstereceksin ve bunlardan tahric yaptıracaksın. Bunu yaparken yavaş yavaş bir taraftan cerh ve tadîle gireceksin.
Zayıf râvîler var mı yok mu? Arkasından Taberânî'nin el-Mu‘cemu'l-Kebîrinden ders vereceksin. Bolca tahric vereceksin oradan. Talebe, Mecme‘u'z-Zevâ’idden Heysemî'nin hükmünü görecek. Ravî'nin tenkidini bulacak oradan. Ardından el-Munâvî'nin kitabına, el-Feydu'l-Kadîre bakacak. Bir de el-Müdâvî'ye bakacak. El-Mudâvî, Ahmed el-Ğumârî'nin kitabı. Böylece yavaş yavaş cerh ve tadîle girmiş olacak ve bu minvalde devam edecek.
Eşref Yılmaz: Hocam Hanefî hadis anlayışı üzerine tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?
Nureddin Hoca: Var tabî ki; Hanefîlerin hadis yaklaşımını anlayabilmek için Kavâ‘id fî ‘Ulûmi'l-Hadîsi okuyacaksın. Abdu'l-Hayy el-Leknevî'nin kitaplarını okuyacaksın. Bir de "Tahâvî'nin Şerhu Me‘ânî'l-Âsâr'daki Mustalah Tatbîkâtı" adında bir doktora tezi var. İmâm Tahâvî Şerhu Me‘ânî'l-Âsârda kavâidi tek tek tatbik etmiş, cerh ve tadîle girmiş. Bu kitap Türkçeye çevrilmeli.
Çünkü her şey yanlış biliniyor. "Hanefîler hadis bilmiyor, mustalah bilmiyor, cerh ve tadil bilmiyor" deniliyor. Bu bütünüyle yanlış bir yaklaşım. İşte İmâm Tahâvî kitabında tatbik etmiş. Kâideyi almış ve uygulamış. Hem de buna ayrıca değinmiş. "Sahih hadiste şartlar şunlardır, zayıfta bunlardır" demiş. "Maklûb bunlardır" diyor. "Müdelles budur" diyor. Hükmünü söylüyor ve misaller veriyor. Çok güzel hazırlanmış bir tez. Yeni yayınlandı.
Abdulkadir Yılmaz: Hocam Hanefî Mezhebi'nin hadis usûlünü anlamak için, daha çok Hanefîlerce yazılmış Usûl-i Fıkıh kitaplarının sünnet bölümlerinden yararlanmamız daha doğru olmaz mı? Sözgelimi bir Cessâs'ın Usûlünden, Serahsî'nin Usûlündeki sünnet bahislerinden mesela?
Nureddin Hoca: Şimdi bakın. Usûl-i Fıkıh var, bir de Hanefî âlimlerin hadisleri değerlendirmesi var. Biraz Usûl-i fıkha girer fakat Hanefî âlimlerin hadisleri değerlendirmesi konusu apayrı bir konudur. Esasları vardır. Her mezhebin esasları vardır. Hanefîlerin esasları vardır. Şâfiîlerin, Mâlikîlerin ve Hanbelîlerin esasları vardır. Bunların her birinin ayrı ayrı kitapları vardır. Bunları öğrenmek lazım. Bilmek lazım. Değil sadece Hanefîlerin esaslarını bilmek, bütün mezheplerin esaslarını bilmesi lazım bir âlimin.
Mezhepler arası mukâyese yaparken bunu bilerek yapmak gerekir. "Bu kâide neye mebnîdir? Şafiîlerin esasları bu olduğu için böyle söylemişlerdir. Bu kâide niye böyle? Hanefîlerin görüşleri şu esaslarına dayanıyor. Ona göre fetva vermişlerdir" diyebilesin. Onun için hadisle fıkıh iç içedir; birbirinden ayrılmazlar. Kavâ‘id fi ‘Ulumi'l-Hadîs'i çok iyi okuyun. Yavaş ve anlayarak okuyun.
Çok önemli ve değerli bilgiler var o kitapta. Abdu'l-Hayy el-Leknevî'nin kitabı er-Raf‘u've't-Tekmîl yine mükemmel bir kitaptır. el-Ecvibetü'l-Fâdıle o kitabı iyice okuyun. Ayrıca Abdu'l-Hayy el-Leknevî hakkında bir kitap var: el-Menhecu'l-fıkhî li'l-
İmâm Abdilhayy el-Leknevî"… Leknevî'nin fıkıh görüşünü anlatıyor. Yeni bir kitap. Onu okuyun. Leknevî'de yeni olan nedir? Yenilikleri nelerdir? Mesela, müctehiddir Leknevî. Son asır müctehidlerindendir. Bazı konularda ictihad yapmıştır. Hadise ağırlık vermiş ama kendisi Hanefîdir. Asıldan uzaklaşmadan bir takım yeni görüşleri vardır. Kendisi Hanefîdir. Ama hakikaten ictihad derecesine ulaşmış bir zattır. Büyük bir âlim. Bunu anlamak lâzım.
Talha Hakan Alp: Bu anlattıklarınızı ben biraz şöyle anlıyorum hocam: Şimdi Tahâvî'nin hadisleri tashîh metodu bir doktora teziyle ortaya çıkartılmış. Leknevî'nin fıkıh menheci yine bir çalışmayla tesbit edilmiş. Yani biz sanki Hanefîlerin hadislere yaklaşımını daha bir kendimiz mi tetkik edip de çıkaracağız? Bu alanda önümüze koyacağımız hazır bir şey yok mu?
Nureddin Hoca: Hazır olarak mesela İ‘lâ’u's-Sünen var. İ‘lâ’u's-Sünen baştan aşağı mütalaa edilebilir.
Talha Hakan Alp: Yani Şafiîlerin bu hususta Hanefîlerden daha avantajlı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Nureddin Hoca: Bakın, dikkat edin! Mesela şimdi Hanefî Usûl-i Fıkıh kitaplarında var. Şafiî, Hanbelî ve diğerlerinin kitaplarında var. Hadislere girmişler ama o kitaplara bakmak sûretiyle bu mesele anlaşılabilirse de ancak sözünü ettiğimiz kitapların hepsini okumak lazım. Çünkü o kitaplar misallendirerek anlatmışlar. Malum misallendirerek anlatma insanın ufkunu açıyor. Konular belli zaten.
Hanefîlerin, Şâfiilerin ana konuları belli konulardır. Bunlar çok fazla değildir. Meselelerin üçte ikisinde Hanefîler diğer mezheplerle beraberdir. Yalnızca üçte bir konularda ihtilaf vardır. Onlar da belirli konulardır. Bunu fazla büyütmemek lazım. Usûl-i Fıkıhta bazı yönlerden ayrılıyorlar. Hadisleri değerlendirmede ayrılıyorlar.
Onları bilmek lazım ancak onları bilmek için de insan kendini tam olarak bu işe verirse bir-bir buçuk senede halledilebilir bu mesele. Ama iyi yetişmek lazım. Yetiştirenin de iyi yetiştirmesi lâzım. Meselâ hem fıkhı hem de hadisi çok iyi bilen Muhammed ‘Avvâme gibi bir hocanın o dersi okutması gibi. Yani konuları hem Usûl-i Fıkıh yönünden hem de hadis yönünden ele alarak Hanefîlerin görüşlerini açıklayabilen ama hadisi de iyi bilen hocalar lâzım. Zira sadece fıkhı bilmek kâfi gelmiyor.
Çünkü ortada mütekaddim Hanefîlerin görüşleri var müteahhir Hanefîlerin görüşleri var. Mütekaddim hangisi, müteahhir hangisi? Usûlü'r-Rivâyeye ulaşmak gerekiyor. Yani bu konular el-İhtiyâr ile veya Lübâb ile halledilmez. Hidâyenin şerhleriyle halledilmez. Neye bakmak lazım?
Aslu'r-Rivâyeye… İmâm eş-Şeybânî'nin Kitâbu'l-Aslına bakmak lâzım. Ebû Yûsuf el-Kâdî'nin Kitâbu'l-Âsâr'ı var. İmâm eş-Şeybânî'nin de ayrıca Kitâbu'l-Âsâr'ı var. Kitâbu'l-Hucce alâ ehli'l-Medîne'si var. El-Câmi‘u's-Sağîr ve El-Câmi‘u'l-Kebîr'i var. Serahsî'nin Mebsûtu var.
Talha Hakan Alp: Yani bunların incelenip bunların içinden hülâsâ edilmesi mi gerekiyor? Yani biraz iş bize mi düşüyor?
Nureddin Hoca: Yani büyük bir iş. Şöyle diyelim: Günümüz Hanefîleri çalışmamışlar. Mesela bir çok Hanefî Usûl-i Fıkıh kitaplarının ve Fıkıh kitaplarının hep tahriçleri yapılmış. Ama nerde bunlar? Yazma halinde, kütüphanelerde duruyor. Bunlar ortaya çıkmamış? Daha ötesini söyleyeyim ben size: Meselâ Kitâbu'l-Âsâr… El-Câmi‘u's-Sağîr… El-Câmi‘u'l-Kebîr…
Bütün bu kitaplar bir nüshadan bulunmuş ve yazılmış. Peki diğer nüshaları nerede? Acaba bu müellif nüshası mı değil mi? Bunu ne Hindistanlılar yapmış ne de biz. Üzerinde durulmamış. Önce bunların ortaya çıkması lazım. Yani bunların tahkikinin yapılması, çalışılması lazım.
Mesela İstanbul'daki kütüphanelerde El-Câmi‘u'l-Kebîr'in beş tane şerhi yazma olarak duruyor. Ayrı ayrı âlimler tarafından yapılmış. Hepsi Hanefî. Hiç kimse bunu bilmiyor. Veya biliyorlar da konuya eğilmek istemiyorlar. Mezhebin aslı bunlar. El-Câmi‘u'l-Kebîr mezhebin aslıdır. Esas metinler çıkabilir bunlardan. Bir nüshadan çıkarılan elimizdeki El-Câmi‘u'l-Kebîr noksandır. Bu şerhlerde mutlaka o âlimler -ki mütekaddim âlimleridirler- mutlaka o metinlerin hepsine vakıf olmuşlardır. Bir bakarsınız şerhlere bakarken bütün metin ortaya çıkabilir. İmâm eş-Şeybânî'nin Aslu'r-Rivâyesi ortaya çıkar.
Talha Hakan Alp: Hocam az önce İmâm Tahâvî'nin Şerhu Me‘âni'l-Âsâr'da hadisleri tashîh, tahsîn ve tad‘îf konusundaki ölçülerini, sizin ifadenizle "mustalah ilminin tatbikatını", birisinin doktora tezi olarak hazırladığını söylediniz. Bu meyanda bir kitaptan sözettiniz. Ancak hocam Usûl-i Fıkıhta âmm bahsinde, hâss bahsinde bizim yerleşik Hanefî usûlünde "elfâz-ı umûm kat‘iyyet ifade eder" ki hâss lafızlarla taâruz ettiğinde kat‘î midir değil midir? Âyet midir, mütevâtir midir vesaire bunlara bakılır.
Yani muâraza edecekleri düşünülebiliyor o da kat‘î olduğu için. Ama bakıyorsunuz ki İmâm Tahâvî'nin –ki Keşmîrî de bunu teyit ediyor- daha farklı bir tarzı var. Yani Hanefî Usûl-i Fıkhının özellikle âyetlerdeki umum, husus vb. lügat bahislerinde yerleşik Hanefî usûlünde geçen ölçülere, kurallara, teâmüle tam uymayan farklı bir yaklaşımı var. Acaba diyorum, Usûl-i Hadîs, Mustalahu'l-Hadis konusundaki yaklaşımları da kendine has bir şey olabilir mi?
Nureddin Hoca: Olabilir. Meselâ şimdi, umûm – husûs ve mutlak - mukayyed gibi konularda farklı tercihleri var. İşte mutlak lafızlar mukayyet lafızlar üzerine hamledilebilir mi konusunda Tahâvî hamlolunur demiş.
Talha Hakan Alp: Yani o da bir müctehid onun da kendine göre bir usûlü var.
Nureddin Hoca: Bakıyor ki hakikaten Şâfiî ve Hanbelîlerin görüşleri çok kuvvetli. Mutlakı mukkayyede haml etmek lazim diyor ve misaller vermiş orada. Onu tercih etmiş. Ama bu hususlarda ictihad konusu çok geniş değildir, dar çerçevededir. Ekseriyetle, %90 bütün mustalah âlimlerinin görüslerine katılmıştır. Kafvu'l-'l-Eser var. Bir Hanefî âlimin kitabı. İbnü'l-Hanbelî'nin kitabı Küçük bir kitaptır. Mesela orada Hanefîlerin görüşleri vardır. Yine mevzular bellidir. Hanefîlerin görüşleri nelerdir? Mürsel hadis vardır. Zaten mürsel hadisleri bütünüyle alıyor Ahmed b. Hanbel. İmâm Mâlik alıyor. İmâm Şâfiî şartlarla alıyor.
Zaten mürsele itirazda bulunan İmâm Şâfiî'dir. Hatta bazıları tenkîdî mâhiyette "Mürseli bütün âlimler kabul ederken İmâm Şâfiî geldi ve buna itirazda bulundu" diyorlar. Mechûl rivayetler konusunda Hanefîler Mechûl-i ayn, mechûl-i hâlin her ikisine de aynı bakıyorlar; alıyorlar kabul ediyorlar. Bir de ehl-i kurûni's-selâse (sahabe, tabiûn ve tebe-i tabiîn devirleri) üzerinde duruyorlar.
"Eğer râvî ehl-i kurûni's-selâse den ise yani Peygamberimizin övdüğü bu asırlardan ise ve cerh olunmamışsa rivâyeti kabul edilir" diyorlar. Dördüncü asırda ihtilaf vardır. Leknevî Zaferu'l-Emânî'de bu hususları ele alır. Hanefîlerin görüşleri olarak bir de umûm-i belva konuları var. Ben onları inceledim ve topladım. Şöyle 40, 50 sayfalık bir şey topladım. El-Usûlu'l-Hanefiyye fî kabûli'l-hadîsi ve raddihî. Asıllar nelerdir? Bunları misallendirdim.
Talha Hakan Alp: Hocam bu çalışmanızı alıp okumamız ve internet sitemizde yayınlamamız mümkün mü?
Nureddin Hoca: Ancak biraz geliştirilmesi lazım. Şimdilik 40, 50 sayfalık bir şey. Mesela misaller arasında mükerrer olanlar atılmalı. Ondan sonra yayınlanması iyi olur. O çalışmada ayrıca mütekaddim Hanefîler diyorlar ki, "eğer râvînin rivâyeti kıyâsa aykırıysa rivâyet terkolunur". Bu müteahhir âlimlerin görüşüdür. Bu yanlıştır. Ebû Hanifenin görüşüne aykırıdır bu. Ebû Hanîfe, "Rivâyet zayıf dahi olsa re’ye tercih olunur" diyor. Kaide budur… Tatbikat budur… Ebû Hanîfe'den rivâyetler var bu konuda: "Konu hakkında sahih hadis yoksa Zayıf rivâyetler dahi alınır." Bu meyanda rivâyetler vardır kendisinden.
Abdulkadir Yılmaz: Hocam İmâm Ebû Hanîfe ile ilgili bu söyledikleriniz Menâkib kitaplarında mı geçmektedir? Yani Hanefî fıkıh kitaplarındaki tatbikat da bu görüşü desteklemekte midir? Yani "zayıf hadis, kıyasa, re’ye tercih edilir" yaklaşımı fıkıh kitaplarında mutabbak mıdır?
Nureddin Hoca: Ebû Hanîfe'nin fetvâlarında var bütün bunlar. Muhammed eş-Şeybânî'nin kitaplarında, diğer Kâdî Ebû Yûsuf'un kitabında var. Kavâidi alıp misaller veriyorlar. Bakıyoruz ki Ebû Hanife'nin görüşleri son asırlardaki Hanefî âlimlerinin görüşlerine zıt düşmektedir. Asıl rivâyetler zıt düşmüş oluyor. Yani ben şöyle anlıyorum. Demek ki zorlanmış bunlar ve zorda kalınca fetvâlar vermişler ama bu fetvâlar asıl rivâyetlere zıt düşüyor. Bu hususu bilmek lazım. Burası çok önemlidir. Yani şimdi müdafaa sadedinde Hanefî görüşlerini kuvvetlendirmek için bir takım fetvâlar verilmiş. Bu fetvâlarda zorlanılmış. Mesela bir misal vereyim size; Peygamber Efendimizden bir rivâyet var.
Buhârî ve Muslim tahriciyle من أدرك ركعة من الفجر .فقد أدركها و من أدرك ركعة من العصرفقد أدركها bu sahih rivâyet şimdi bütün 3 mezhep de mutlak ve zâhir olarak alınmış. Hanefîler bu durumda "Sabah namazı kerâhet vaktine denk gelmiş olur ki bu, olmaz" diyorlar. Bazı fıkıh âlimleri "Hanefîler burada işi biraz zorlamışlar. Diğer mezheplerin bu konudaki görüşü çok kuvvetlidir. Burada nass var" diyorlar. Dolayısıyla az önce zikrettiğimiz rivâyetlere istinâden söylemek gerekirse Ebû Hanîfe'nin görüşü budur.
Konu İmran tarafından (12.03.2008 Saat 10:27 ) değiştirilmiştir..