Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 53 (5 Kayıtlı ve 48 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
Musa bin Nusayr’ın on iki bin kişiyle Tarık bin Ziyad’ı Endülüs’e gönderdiği gün meçhul değildir. Adı şanı olmayan Tarık bin Ziyad, adeta sıfırdan bir fetih gerçekleştirmiş, yeni bir İslam devleti kurmuştu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından henüz bir asır bile geçmemişti. Yüzler güldü. Çünkü İslam, Hıristiyanlığın kalesi durumundaki Avrupa’yı temellerinden fethetmeye başlamıştı. O günkü o bereketli fetih, Paris içlerine kadar da ilerlemişti. İslam, Müslümanların eliyle kıtadan kıtaya koşuyordu.
Tarık bin Ziyad, genç bir Berberî; gemilerden önce Avrupa’nın yüreğini yakmıştı. Büyük plân adım adım ilerliyordu: Oradan İstanbul’a ulaşılacak ve büyük fetih gerçekleştirilecekti. Çok yollar kat edildi. Balatuşşüheda’ya kadar varıldı. Orada fetihler durdu. O günden sonra ise, İslamlaştırılmış şehirler birer birer geri verilmek zorunda kalındı.
İslam Endülüs’te 781 yıl kaldı.
781 yıldan sonra ise tek bir Müslüman kalmadı Endülüs’te. Artık Endülüs de yok, İspanya vardı. Endülüs’ten İslam ve Müslümanlar silinmişti. Şimdi, orada İslam’dan kalan sadece ‘muhteşem’ binalar, yıkılışın sembolü saraylar, hamamlar var.
Bir de arlandıracak geçmiş. Ne için gelmişlerdi, ne yaptılar sorusunun verilemeyen cevabı.
Tarihte, İslam’ın sekiz asır hükümranlık sürdüğü yerde tek bir Müslüman kalmadan çıkmak zorunda kaldığı tek yer orasıdır. O günler, İstanbul fethinin müyesser olduğu günlerdi. Müslümanların güçlü bir devleti de vardı. Ama Endülüs acılar bırakarak gitti.
Ezanlar sustu. Camiler yok edildi. ‘Ben Hıristiyan oluyorum, sizdenim.’ diyenler bile giyotinlerle doğrandı. Bir tek Müslüman dahi kalamadı orada.
İslam Endülüs’te 781 yıl kaldı.
Lüks bir hayat standardı oluşturdu. Başkent Kurtuba göz kamaştırıyordu. Avrupa’nın bilimine ilham kaynağı oldu. Pirinci, şekeri, pamuğu bile Avrupa onlardan öğrendi. Şehir alt yapısını Avrupalılar’a onlar tanıttılar.
İslam milletinde kadınların ilk sıçrayışını da Endülüslü Müslümanlar yaptı. Hür ve gezen tozan, örtülü kadınlar icat ettiler. Saraylarda yaşamayı iyi beceriyorlardı. O saraylar yüzünden, birbirlerine girdiler. Dışarıdakilere yem oldular.
Bugün hala birinci derecede kaynak kitap olarak okunan tefsirler, hadis kitapları, fıkıh notları oralarda yetişen âlimlerin kalemlerinden çıkmıştı.
Arapça devlet ve medeniyet diliydi.
İslam hayata hâkimdi. Ezanları okunuyor, Kitab’ıyla hükmediliyordu. Şimdi yok.
Bir günde çıkıp gitmedi. Girmesinden uzun bir zaman diliminde çıkarıldı Endülüs’ten.
Endülüs uzakta değil. Allah’ın dininin geleceğinden emin olabiliriz. Olabiliriz de çok, eminiz elhamdülillah. Ama o dinin bizim elimizle zarar görmemesinden asla! Küçücük tavizlere yol verildikçe, ezanların yükselmesi, çocukların Kur’an ezberlemesi, Kurtubilerin tefsir yazması, İbni Rüşdlerin felsefe yapması kurtarmıyor. Tarihin veya Endülüs’ün tekerrürü kimi ürkütüyorsa, Endülüs’ü tanımalıdır. Endülüs basit bir kayıp veya küçük bir yok oluş değildir. Endülüs, bir medeniyetin adıdır. Dışındakilere ilham kaynağı olmuş, medeniyetler üretmiş bir medeniyettir Endülüs.
Şu yürek dağlayan soruyu sormadan edebilir miyiz?
İslam Endülüs’te 781 yıl kalmıştı, değil mi?
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Konu ebu mus'ab tarafından (21.04.2008 Saat 21:11 ) değiştirilmiştir..
Tarık bin Ziyad bir kıtayı İslam’a açan adam. Nereli ve kimlerden olduğu bile kesin bilinmiyor. Berberî olduğu tahmin ediliyor. Musa bin Nusayr’ın emrinde bir askerdi. Kuzey Afrika’daki cihad hareketinde görevliydi. Musa bin Nusayr onu farklı görevlerde çalıştırdı. Sadakati ve cesareti ile dikkat çekti. Komutanı onu, keşif yapması için Tanca’dan karşı kıyıya geçmesi için görevlendirdi. Keşif için geçtiği İspanya topraklarından iyi haberlerle döndü. Komutanı Musa’yı heyecanlandırdı. Komutanı, hususi bir ordu kurup onu başına geçirdi. 710 yılında gemilerle karşı sahile geçildi. Tarık bin Ziyad arkasında deniz, önünde büyük bir ordu ve beraberinde on iki bin askerle İspanya’ya girmişti.
Rivayetlere göre askerlerinin geri dönüş umudu kalmasın diye, Kuzey Afrika’dan geçişte kullandıkları gemileri askerlerinin önünde yaktırdı. Askerler arkalarında deniz, önlerinde büyük bir orduyla karşılaştılar. Cihad edip kazanmaktan başka çareleri kalmamıştı. Tarık bin Ziyad o gün tarihe, en önemli konuşmalardan biri olarak geçen şu konuşmayı yaptı:
“Ey insanlar! Kaçacak yer yok. Arkanız deniz, önünüz düşman. Vallahi sizin için sadece doğruluk ve sabır kapısı açıktır. Şunu kesinlikle biliniz: Bu yarımadada, cimrilerin sofrasındaki yetimlerden daha yoksulsunuz. Düşman güçlü donanımı ile karşınızda olacak. Sizin ise kılıçlarınızdan başka bir şeyiniz yoktur. İçinde olmadığım bir tehlikeye sizi atacak değilim. En önde ben savaşacağım.”
Tarık bin Ziyad, çok kısa bir zamanda fetih üstüne fetih gerçekleştirdi. Komutanı Musa bin Nusayr’ın çizdiği başarı sınırlarını bile aştı. İspanya içlerine doğru doludizgin yürüdüler. Hilafet merkezi Şam’a her gün yeni bir fetih haberi ulaşıyordu.
Adı bilinmeyen Tarık, adına destanlar yazılır hale geldi. Başkomutan Musa bin Nusayr da, gelişmeleri izlemek için İspanya’ya geçti. İki komutan beraberce fetih yolunda yürüdüler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra yüz yıl bile geçmemişti ki İslam, Avrupa kıtasına ordusuyla ayak basmış ve yerleşmişti. Yeryüzünü imar için çıkarılmış bir ümmetin büyük hedeflerinden biri gerçekleşiyor, ezan sesleri doğuda Çin sınırında başlayıp batıda Portekiz sahillerine doğru inliyordu.
İspanya toprakları mücahid Tarık bin Ziyad’ın azmi ve heyecanıyla İslam’la şereflendi. Tarık yeni bir sayfa açtı. Onun komuta ettiği orduda tabiinden de mücahidler vardı. Adsız, şansız bir adam Fatih adam oldu. Tarih oldu, tarih yazdı. Endülüs’ü yazdı.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Gemiler Yakıldı Mı?
Tarık bin Ziyad’ın gemileri yaktırması olayı tartışılan tarihi konulardan biridir. Meşhur rivayetlerde gemileri yaktırdığı bilgisi vardır. Bazı tarihçiler ise bunu reddederek, gemileri bir akşamüzeri kayalık bölgede gizleyip, gemi diye başka şeyleri yakıp askerlerini gemi yakma olayına inandırdığı bilgileri vardır.
Öyle veya böyle Tarık bin Ziyad, tarihe ‘ge-mileri yakmak’ diye bir deyim yazdırmıştır. Gemileri yakmasından daha önemli bu dü-şünce tarzıdır. Geri dönme umudunu tama-men yok etmeye yönelik bu tavır, çıktığı yoldaki samimiyet ve azim gemilerden de, gemilerin yanmasından da önemli olsa gerek!
Tanımadıkları, coğrafyası hakkında ciddi bir bilgi sahibi olmadıkları bir toprak parçasına, Kelime-i Tevhid heyecanıyla çıkmış bir ordunun haleti ruhiyesini, hangi heyecan ve anlayışın ilk mücahidleri kuşattığını Tarık’ın bu tavrında görebiliriz.
Neden Endülüs?
Heyecan, ümmetin üçüncü halifesi Osman bin Affan zamanında başladı. Osman bin Affan radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin İstanbul’un fethiyle ilgili arzusunu gerçekleştirmeyi planlıyordu. İstanbul’un arkası Avrupa olduğu sürece fethin gecikeceğini, arkasını kaldırıp fethetmenin daha makul olacağını düşünmüştü. Afrika’nın fethiyle görevlen-dirdiği komutanına da bu tembihatını yapmıştı. Osman radıyallahu anh döneminde bu plan gerçek olmadı. Daha sonraki dönemlerde de bu çapta bir açılım fırsatı ancak Emevîler’in orta-larında ortaya çıktı. Afrika’da Berberîlerin İslam’ı benimsemeleriyle iyi bir fırsat doğmuş oldu.
Fırsat olarak anılabilecek başlıklardan biri de, Musa bin Nusayr’ın ileri görüşü ve Tarık bin Ziyad’ın heyecanı idi.
Endülüs fethedilince bir yandan yeni topraklar İslam’la şereflenmiş olacak, bir yandan da İs-tanbul arkadan kuşatılacaktı. Bu plân Balatuşşüheda savaşına kadar sürdü. O savaşta plân da bitti, hayali de. Sekiz asra yakın bir zaman Endülüs ezan ve namaz diyarı oldu. Fethi plânla-yanlar, plân işletilirken şehit veya gazi olanlar kazandılar. Sonra gelenler ise, hesabını Allah’a verecekleri hatalarla ahirete göçerken muhteşem bir mirası eritip gittiler.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Fetih Aşkının Aslı
İlk neslin fetih aşkı, bir insanı daha cehennemden kurtarma arzusuna dayanıyordu. İnsanlara Allah’ın davetinin ulaşmasına engel olan sistemler ortadan kaldırılmak isteniyordu. Gaye karın doyurmak değil din yaymaktı. Endülüs’e de bunun için gitmişlerdi.
Sonra?
Tarık bin Ziyad, fethettiği topraklarda on yıl kadar kaldı. Merkeze alındı ve Şam’da kaldı. Musa bin Nusayr da Endülüs’te kalmadı.
Tarık bin Ziyad, bir boğazın, bir dağın onun adıyla anıldığını bile hiç bilemedi.
Fethettiler; ama yerleşmediler. Onların fethettiği toprakların bereketleri onlardan sonra oraları yönetenler gördü. Hele Tarık hiç göremedi.
Hicretin birinci asrı bitmeden Fetih hareketinin geldiği nokta.
Fethin Boyutu
İlk Endülüs fethi 27 Nisan 711’de gerçekleşti. İlerleyiş 12 Ekim 732’ye kadar yirmi bir yıl sürdü. Fethin sınırları Paris’e 100 km kadar geldi. Tarık’tan önceki yönetimlerin zulmü, fatihlerin işini kolaylaştırıyordu. Mücahidler atlarının ayaklarından kıvılcımlar saçarak ilerlerken orada yerleşik olan mazlum halklar, zalim yöneticilerine karşı mücahidleri benimsiyorlardı. Kısa zamanda, adaleti öne çıkaran, insanı değerli kılan sistem Kurtuba merkezli oluşturulmuştu. İslam on yıl içinde nurunu yaymıştı.
Medine’de Uhud
Paris’te Balat
Uhud gazvesinde ne olduysa, isimler ve zaman farkıyla aynısı Balat’ta oldu.
Yine İslam ve Küfür karşı kar-şıya geldi.
Allah için kılıç kullanıldı.
Allah lûtfetti, ilk hamlede zafer sinyali geldi.
Zafer sevinci akla malı getirdi.
‘Malımız’ dendi.
Çadırlara dönüldü.
Komutanın sözü dinlenmedi.
Küfür fırsatı kolladı.
Vurdu ve düşürdü.
O gün, Peygamber aleyhisselamın dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı.
Ya Balat günü?
O gün ise, Peygamber aleyhisselamın dini yaralandı.
Fetih durdu.
Fetih durunca iç hareketler başladı.
Ve bugün yok.
Endülüs yok.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Bu isim Paris yakınlarında bir yerdeki savaşın adıdır. Bu savaş 12 Ekim 732’de gerçekleşti. İslam’ın Avrupa içlerindeki son ilerleme noktası burası oldu. Ondan sonra yedi asırdan fazla Endülüs’te devlet olarak İslam kaldıysa da, her gün bir değerini kaybederek kaldı. Siyasi ve askeri olarak çözülmeler yaşadı.
Abdurrahman el-Ğafikî isimli bir komutanın liderliğinde Müslümanlar, İstanbul’da soluklanmak üzere yola çıktılar. Yetmiş bin kişilik bir orduları vardı. Büyük zaferlere imza attılar. Nihayet Paris’e yüz km yaklaştıklarında Avrupa’da seferberlik ilan edildi. Bütün Avru-palılar, taş sopa ve silah ne buldularsa Balatuşşüheda’da toplandılar. İslam ordusu aylardır yollarda ve meydanlardaydı; ama azimli ve kararlı bir şekilde savaşa devam ediyordu. Ni-tekim, savaş kızıştığında İslam ordusunda yorgunluk emaresi yoktu. Ğafikî en önde büyük bir hamle içindeydi.
Bu arada farklı bir durum oluştu.
İslam ordusu Balatuşşüheda’ya gelene kadar ona yakın şehir fethetmiş, büyük bir servete el koymuştu. Mücahidler, bu servetin bir bölümünün kendilerine ganimet olarak dağıtılacağını biliyorlardı. Ğafikî, savaş başlamadan önce, ganimetler mücahidlerin aklını meşgul etmesin diye, büyük bir servete tekabül eden eşyayı müstakil bir çadıra yerleştirmişti. O çadır da güvenlik açısından ordunun gerisindeydi.
Balatuşşüheda’ da ilk hamleleri İslam ordusu yaptı ve karşı taraf, uzaktan bulut gibi kalabalık göründüğü halde sarsıldı. Ardı ardına galibiyetlerle oraya kadar gelen İslam ordusu, bir iki saat içinde yeni bir zaferi gerçekleştireceğini düşündü. Bir grup mücahid, ‘Bunları da dağıttık.’ düşüncesiyle, ordunun gerisindeki ganimetlerin bulunduğu çadıra yöneldi. Onların nereye gittiğini merak eden diğerleri onu izleyince, orduda geri kaçış gibi bir hareketlenme oldu. En önde kılıç sallayan Ğafikî, durumu fark etti. Bizzat kendisi, dönüp onlara talimatlar vermek istedi. Bu da onun etrafındakilerin de geri çekildiği gibi bir izlenim doğurdu. Karşı taraf cesaretlendi. Ok yağmuru başlattılar. Oklar, askerlerine talimet vermekle meşgul olan Ğafikî’ye isabet etti. Şehid olarak düştü.
O şehid düşünce ordu dağıldı. Cepheden geri çekildiler. İlerleme ve Osman bin Affan radıyallahu anh ile başlayan plân da o an için bitti.
Tarık bin Ziyad’ın o muhteşem girişi sona erdi.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
O gün Müslümanlar geri çekildiler. Küfür ordusu ise, cesaret edip onları takip edemedi. Ordu karargâhına geri döndü.
Bu büyük savaşın şu önemli sonuçları doğurduğunu görüyoruz:
a- Avrupalılar cesaretlendiler, birleşmenin Müslümanlara karşı işe yaradığını gördüler.
b- İslam orduları Avrupa’daki yenilmezlik unvanını kaybetti. Bu kayıp siyasi ve sosyolojik çözülmelere neden oldu.
c- Fetih heyecanı sönünce onun yerini iç çekişmeler, ganimet bölüşmeleri aldı. Fetih gitti, fitne geldi.
d- Tek bir İslam Devleti, Şam’daki Hilafet makamına bağlı, eyalet gibi oturan sistem, zorlamalarla karşılaştı. Daha sonra, Abbasilerin Emevileri yok etmesiyle, yeni Merkez olan Bağdat’la irtibat çok güçlü olmadı. Çok farklı bir statü çıktı ortaya.
e- Tek bir güçlü ordunun yokluğu, küçük güçlere sahip olanların sultanlıklar oluşturması şeklinde sonuçlanan süreç, aslında o yenilginin siyasi bir sonucu olarak tarih sahnesinde yerini aldı.
Hür Kim Acaba?
Sadece Kurtuba’da 10. yüzyılda resmi rakamlara giren köle sayısının 13.000 den çok olduğu dikkate alınırsa, İslam iddiasıyla nasıl bir hayat yaşanmakta olduğu da iyi anlaşılmış olur.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”