| Kıssalar... Gidene gitti, gelene de geldi deme!
Erzurum’da semer yapan bir usta varmış.
Yıllardan beri kazandığı semerlerden kazandığı altınları dükkanın bir köşesinde duran eski bir semerin içinde saklarmış.
Kendisi namaza gittiği bir sırada, çıraklar bu eski semeri bir kervan sahibine ucuz fiyatla vermişler.
Usta dükkana dönünce çırakları ona müjde verir gibi “Usta o eski semeri sattık, çok şükür ondan kurtulduk” demişler.
Çıraklara müjde olan bu haber, ustayı derinden üzmüş.
Fakat derdini izhar etmemiş.
Ondan sonra yaptığı semere her bir çiviyi çakarken “Gitti demek olmaz” demeyi de alışkanlık haline getirmiş.
Bir gün oğlu ona “Baba, bu ne haldir?
Uzun zamandır her çiviyi çaktığında ‘Gitti demek olmaz’ diyorsun.
Bu ne demektir?” deyince “Oğlum ne yapayım? Dilim böyle alışmış kurtulamıyorum” diye geçiştirmiş.
Aradan uzun zaman geçmiş.
Bir gün o semeri alan kervancı dükkana gelerek “Usta bu semeri buradan almıştım.
Fakat devenin sırtını vuruyor, yara yapıyor.
Bunu başka bir semerle değiştirelim” deyince,usta büyük bir sevinç ve heyecanla “Hemen, elbette olur” demiş.
Eski semeri alarak yerine yepyeni bir semer vermiş.
Eline aldığı eski semeri kontrol ederek sakladığı altınların yerinde olduğunu görmüş.
Bunun üzerine: “Allah’ın bana nasip ettiği bir mala kim sahip olabilir?
Ne diye huzursuz olmuşum” diye söylenmiş.
Ve ondan sonra yaptığı semerlere her çivi çaktığında artık “Geldi demek olmaz” diye söylenip durmuş. Üç Tarz-ı Bakış
Selimiye Camii yapılırken, taş kıran ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini merak eden Mimar Sinan, tebdil-i kıyafet inşaat alanına yönelir.
İlk işçiye yaklaşır ve sorar:
“Ne yapıyorsun evladım?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları bu kör keserle kırıyor ve ustabaşının emrettiği gibi bir araya yığıyorum.
Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum.
Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”
Koca Sinan, hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır.
Aynı soruyu ona da sorar:
“Ne yapıyorsun?”
İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum.
Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Manevi bir görevin sorumluğunu da taşıyorum.
Sonuçta bir işim var.
Daha kötüsü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen Sinan üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?”diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak:
“Kocaman bir cami yapılıyor ve ben de bu camide çalışıyorum.
Bu camide benim de bir emeğim var.
Öldükten sonra hatırlanacağım ve çocuklarıma diyeceğim ki işte bu camiiyi biz yaptık.” Kusur mu, Fazilet mi?
Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış.
Kovalardan biri çatlakmış.
Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.
Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş.
Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilmiş.
Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden?...” diye sormuş sucu.
“Niye utanç duyuyorsun?...”
Kova cevap vermiş:
“Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum.
Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”
Sucu şöyle demiş:
“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepenin tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş.
Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu kovaya sormuş.
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?...
Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır.
Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz bu ırmaktan dönerken sen onları suladın.
İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim.
Sen böyle olmasaydın, o;evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.” |