Bayrak
3 Recep 1429
06 Temmuz 2008, Pazar
3 Recep 1429
06 Temmuz 2008, Pazar
Ayet
Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir.Bunlardan dördü haram aylardır.İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur.Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.
Tevbe-36
hadis
Recebin 1.gününde oruç tutmak üç senelik, 2.günü oruçlu olmak iki senelik ve yine 3.günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.
Camiu-s sağir

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 52 (4 Kayıtlı ve 48 Misafir) bulunmaktadır.

Online  DeRCan, muhakematçı, txtxfrm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » İslami Yazılar » Nasibinin Üstünde Adım Yazılı


Cevapla
 
Seçenekler
ADMİN
 
monaroza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 13.444


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 490
Teşekkür etti: 22.342
Teşekkür aldı: 9.885 konuda 32.290 kere
Beitrag Nasibinin Üstünde Adım Yazılı

Ömrün, nasip aramakla geçtiğini söyleriz; acaba bu doğru mu?
Biz uğrun uğrun onu ararken, o da gizliden gizliye bizi takip ediyor olmasın...

Sıcak yaz günlerindeyiz. Kahvaltı sofrasında hafif yiyecekler var... "Bismillah" deyip elimi sofraya uzatacağım sırada, mahmur yüzünden gülücükler saçılan oğlum beliriyor karşımda...

Teklifsiz oturduğu sofrada, buz gibi kirazlara uzanıyor ilk önce...

"Hayrola oğlum!" diyorum. "Bu saatte seni tatlı uykularından kim uyandırdı, yoksa bu kirazlar mı çağırdı seni sofraya?

Nasip bazen ayağına gelir, bazen ayağına çağırırmış insanı...
Anlaşılan bu gün nasibin gür olacak.

Bir nasibin de şu hikaye olsun:

Eski zamanlardı... İmkanların kıt olduğu vakitlerdi. Herkes her şeyi uzun uzadıya sorgulamazdı; anlatılana kolayca inanırdı. İnsânî ilişkilerde güvensizlik değil, güven hakimdi çünkü... "Bu iş nasip meselesi" deyince akan sular dururdu.

Hekimlik hizmetleri günümüzdeki kadar yaygınlaşmamıştı.
İnsanlar başı daraldığında en yakınındaki hoca efendiye giderdi.

İşlerin böyle yürüdüğü günlerde...

Bir derviş kişi evinde pilav yemekte iken, geniz ine bir pirinç tanesi kaçtı. Zavallı derviş uğraştı, didindi: fakat onu çıkarmaya muvaffak olamadı. Komşuları başına toplandılar. Ne yaptılarsa inatçı pirinç tanesini yerinden oynatamadılar. Sanki oraya çakılmıştı; ne ileri gidiyor, ne de geri...

Sonunda o da herkes gibi yaptı; tanıyıp güvendiği hoca efendiye başvurdu... Hoca efendi kendisine arz edilen meseleyi sükûnetle dinledikten sonra; başını öne eğip bir müddet sessizce bekledi. Ve sonra; "Sizin işinizin halledileceği yer, burası değil" dedi... Bağdat'a gitmeniz gerekiyor. Oradaki filan hoca efendiyi bulup; onun dediğini yapacaksınız.


Derdine çare arayan kişi, bu sözleri hiç tereddütsüz kabul etti. Ve derhal Bağdat'ın yollarına revân oldu. Günler süren yorucu bir yolculuktan sonra menzil-i maksûduna vasıl oldu. Sorup, soruşturdu; tarif edilen hoca efendiyi buldu. Varıp karşısına diz çökünce, ziyaretinin sebebini anlattı.

O salih kişi, anlatılanları huşu ile dinledi... Bir müddet sustu. Sonra, başını kaldırıp aydınlık yüzünü dervişe gösterdi. Gözlerinin içine muhabbetle baktı....

"Bak evlat!" dedi misafirine. "Zahmet edip buralara kadar geldiniz. Gelişinizle bizleri mesrûr ettiniz. Lakin sizin daha gidilecek yolunuz var... Biliyorum; sizi bize gönderdiler. Ve çok uzaklardan geldiniz buraya... Ne çare ki derdinizin dermanını değil; çarenin yerini söyleyebileceğim sadece... Tez vakitte Semerkant'a gitmelisiniz; oraya varıp, filanca zatı bulmanız gerekiyor.

Bu sözler, muhatabını tekrar yollara düşürdü. Ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Semerkant'a varıldı... Çare, o şehirde, filanca zatın meclisinde denilmişti çünkü...


Derviş, tarif edilen zatın meclisine katılmak üzere destur aldı. Buyur edilince baktı ki, söylenen kişi kapının karşısında bir kürsü üzerinde oturmakta; etrafını saran talebeleri ile sohbet etmekte... Sohbetin insicamını bozmamak için kapı girişine yakın bir yere çöküverdi. Mevzu bitince maruzatını söyleyecekti... Hoca efendi konuşmasını sürdürmekte...


Çok geçmeden yol yorgununda bastırılamaz bir aksırma isteği belirdi. Aylardır gelmesini beklediği bir şey, oracıkta ortaya çıkıverdi. Öyle şiddetli bir hapşırma isteği ki... "Hapşuuu!" demesiyle boğazında takılı duran pirinç tanesi dışarı fırlayıverdi...

Kapı ağzında duran bir kedicik, sanki onu bekliyordu. Hemen gelip o pirinç tanesini yedi.
Hatip o sırada tam da şöyle diyordu:


"Yiyeceğin lokmanın üzerinde mânen adın yazılıdır. Kimse kimsenin nasibini yiyemez..."


Bunu derken, kapı ağzında olup bitenler nazar-ı dikkatinden kaçmamıştı. Misafire dönerek;

"Bak işte azizim!" dedi. Nasip hususundaki esrarengiz tecellîyi görmüş oldun!...

Başından geçenleri anlat ki, burada bulunanlar da hissedar olsunlar..."


Şimdi oğlumun ne diyeceğini gayet iyi biliyorum:

"Ama baba, bu kirazların üstünde yazı yok ki!"

Evet, o yazı kolaylıkla görünmüyor.

Çünkü gördüğü yazıları satır satır okuyan insan göremediğini, yazgıyı bilemez.

Belki de bu günkü insanın yüzeysel bakışı, çocuklarınkinden farklı değil...

ALINTI
__________________

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.."


http://yurekyanginlari.blogcu.com/
eski 06.12.2007, 23:43 monaroza isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 8 üye:
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler




Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:24 .