Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 67 (20 Kayıtlı ve 47 Misafir) bulunmaktadır.
İnsandan Kadın ve Erkeğin Müşterek Mutlak Vazifeleri Altıdır
Esas itibarıyla kadın ve erkeğin müşterek vazifeleri çoktur; amma biz altısını burada izah eder, diğer yetmiş müşterek vazifelerini yerinde beyan ederiz.
Beşer cinsinin iki nev’inden ibaret erkek ve kadınlardan her biri itikad ve dîninde serbest ve hürdür.
Ancak bu hürriyetin namusu lekeleyecek derecede olmaması şarttır.
Bir erkek evladına baba olduğu gibi, bir kadın da çocuğuna annedir. Hatta annenin hakkı daha fazladır.
Bir kadın kendi mülkünün tasarrufunda hürdür, meşru hakkını kullanır.
Özellikle anne, ailesinin ilk mürebbisi ve muallimidir.
Eğer kadının hiçbir vazifesi olmasa, onun mürebbiliği ve muallimliği kendisine kâfi bir şereftir……….
Ayrıca gerek ayet ve gerek hadiste, onun idare edilmesi de tavsiye buyrulmuştur.
Demek kadında insandır ve muvakkat bir eğlence değildir, kıymetli ve şereflidir, evin çırası, hayatın cevheridir, aslının yardımcısıdır.
İş böyle olunca, bir anne ve babadan başlayan ve yayılan akrabalık bağının, büyük bir ehemmiyeti taşıyan ailevi yuva kurmanın hikmeti de anlaşılmıştır.
Kahrolsun o feylesoflar ki, kadında ruh yoktur fikrini ortaya koydular; kadınlara zulmettiler.
İnsaf ehli feylesoflarsa bunlara karşı gelerek kadında ruh vardır dediler ve kadın hakları fikrini ortaya koydular.
İşte bu zulüm olayının tarihini okuyan zavallı gençlerimiz de Müslüman kadını gayrı Müslüman kadına kıyas etmekle İslam sistemini gayrı Müslim sistemine benzeterek kadın hakları diye feryadı koparırlar.
Öyleyse her müslümanın bilmesi gerekli olan, kadın ve erkeğin müşterek vazifesini beyan edelim:
1- Kadın itikadında hürdür, erkek de hürdür. Birbirine icbar edemezler.
Müslüman olup da eşine zulmedene gelince, bu da onların fikirlerine kaymaktan ileri geliyor.
Eşitlik iddiasında bulunanlar da kadınlara zulmetmektedirler, amma Müslüman olanlar ise ancak dînin kadının fıtratına uygun gördüğü vazifeyi yükler.
2- Fikirde kadın ve erkeğin müşterek vazifeleri vardır.
a- Siyasî işlerde fikri beyan etmek, görüşleri ortaya koymak, erkek ve kadınlara müşterek vazifedir.
b- İtikad ve hürriyeti ifade edecek bütün manalarda erkek ve kadın müşterek vazife görmektedirler.
c- Kadın da erkek gibi, servetine sahibdir ve tasarrufunda hürdür.
d- Kadın da müsteşar olur, şahid olur.
3- Erkek ve kadın, fazileti kazanmak vazifesinde müşterektirler. Yani hayr işleyen kadın da erkek gibi Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde makam alır, velî olur.
4- Mâlî cihad yapmak, erkek ve kadına müşterek vazifedir. Ancak kadın çok kıymetli olduğundan ve namusu, haysiyeti söz konusu olması bakımından can ile cihaddan men edilir. Zaten cihad onun için yapılır.
5- Kazanç vazifesi erkek ve kadınlara müşterek vazifedir. Demek kadını kazancı kendi şahsına mülktür. Teferruatı gelecektir.
6- Miras paylaşmak vazifesinde de, bazı istisnalarıyla kadında erkek gibidir.
İşte bütün bunlar, kadın hakkı iddia edenlerin altı cihetle fikirlerini reddetmektedir. Çünkü İslamiyet kadınlara muayyen hak vermiştir. O halde hangi hakları verilmemiş ki o iddia edilir. Demek bu iddia altı cihetle yanlıştır:
a- Müslüman bir erkeği gayrı müslüme kıyas etmek,
b- Hür bir kadını hürriyeti elinden alınmış ve hayatta çalışmak mecburiyetinde kalmış kadına kıyas etmekle, doğrusu Müslüman bir kadının hürriyetini sezmemekle,
c- Bedenî cihaz olarak kadının erkekten noksan yaratıdığını bilmekle,
d- İslam dîninin kadınlara verdiği hakkı inkar etmek, doğrusu İslam dînini bilmemekle,
e- Kadınlık kabuğunda gizlenmiş namus cevherinin hakîkatini idrak etmemekle,
f- Kadın ve erkeğin ruhânî cazibe kanunlarını ve her bir nev’in kendisine mahsus his ve idrak kabiliyetini anlamamakla, hataya düşmektedirler
Üstaz Fakih Şeyh İsmail Çetin rahimehullah'ın “MUFASSAL MEDENİ AHLAK” adlı eserinden alınmıştır.
İslam'ın bu hususta beyanları açık evet, ama günümüzde mes'ele; müslüman olup ta, müslümanca yaşamayan, güneşlerini kaybeden, Resulüne benzemeyen fertlerin oluşturduğu karmaşa maalesef..
"Dinim aklımdır" diye ortaya atılıp tozu dumana katanlar eksik olmuyor. Akıl küheylanına bir bindiler mi, onlara ne âyet dayanıyor ne de hadis. Bazı âyetler canlarını sıksa bile, ortamı yeterince uygun görmedikleri için seslerini pek çıkarmıyor, ona "Hele bekle, sıra sana da gelecek" dercesine yan gözle bakmakla yetiniyorlar. Fakat bütün öfkelerini hadislerden çıkarıyorlar. Kadınlarla ilgili hadisler onları daha çok kızdırıyor. "Acaba bu hadisler ne maksatla söylenmiş" diye düşünmeden "Hadislerde kadın düşmanlığı yapılıyor!" diye bas bas bağırıyorlar. Bu tipler ve benzerleri beni üzse bile fazla ilgilendirmiyor.
Beni asıl ilgilendiren, inanmış insanımızın, dindar kadınlarımızın bu propagandalar karşısındaki tavrıdır. Bana gönderdiği fakstaki ifadelerinde Peygamber sevgisi parıldayan hanımefendi kızımın ve benzeri kardeşlerimin, bazı hadislerin Kur'an'la çeliştiğini, bunların İslâm'ın özüne aykırı izlenimi verdiğini düşünmeleridir. Genellikle güvenilir hadis kitaplarımızda yer alan ve kadınların aleyhindeymiş gibi görünen yedi rivayetin hadis olup olmadığını öğrenmek isteyen bu hanım, eğer hadis ise, bunları, ilâhiyat tahsili almamış kimselerin nasıl anlaması gerektiğini soruyor. Bu arada bir üzüntüsünü de dile getiriyor. Dinini yaşayan birçok erkeğin "kadını eksik ve kusurlu, günaha meyilli, erkeğin günaha girmesinin başlıca sebebi, fitne unsuru bir yaratık" diye gördüğünü, üstelik bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e dayandırdığını söylüyor. Böyle tanımlanan bir İslâm'ın "kadınları gizli ya da açık bir küskünlüğe ittiğini, hem erkeklerle kulluk noktasında aynı yarışta bulunup hem de eksik yaratılmış olduğunu düşünmenin kadının dini yanlış tanımasına ve dinden uzaklaşmasına sebep olabildiğini" ifade ediyor. Haftalık bir dergide çalışan bu değerli kızımın sorularına kısa ve özlü cevaplar verdim. Bazı arkadaşlar bu bilgileri Altınoluk'ta yayımlamanın faydalı olacağını hatırlatınca, konuyu biraz daha açarak iki üç sohbetimizde bu meseleyi ele almaya karar verdim.
Ne Maksatla Söylenmiş?
Bir kere sadece kadını "eksik ve kusurlu, günaha meyilli, erkeğin günaha girmesinin baş müsebbibi, fitne unsuru" bir yaratık olarak görmek yanlıştır. Kadınları benzeri ifadelerle vasfeden bazı rivayetlerin maksadı, asla onları aşağılamak değil, onları daha iyi olmaya yönlendirmek, günahlardan uzak tutmaya çalışmaktır. Maksat bu olunca, hanım veya erkek ayırdetmeksizin ümmetini herkesten çok seven bir Peygamber'in onları istediği gibi uyarmaya elbette hakkı vardır; ama diğer insanların böyle konuşmaya hakkı yoktur. Çünkü kusurlu olmak sadece kadının değil insanın en belirgin özelliğidir. Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde insanın "zayıf, câhil, zâlim, nankör, cimri..." olduğu belirtilmektedir. Şu halde erkek de kadın gibi günaha meyillidir, o da karşı cinsin günaha girmesinin baş müsebbibidir, o da kadınlar için bir fitnedir. Fitne, imtihan demektir. Allah Teâlâ her iki cinsi birbiriyle imtihan etmektedir. Bu tür uyarılarıyla Rabbimiz de, Peygamberimiz de bizi günahlardan uzaklaştırmak istemekte, daha doğrusu bizi günahlardan kıskanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz "Allah Teâlâ'nın kıskanmasının, haram kıldığı şeyi kulunun işlemesi" sebebiyle olduğunu belirtmektedir (Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36). Şu halde zaaf hepimizin mayasında vardır. Kadınları zaafları var diye suçlamaya kalkmak yanlıştır, çirkindir, haksızlıktır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Veda Hutbesi'nde kadınlardan söz ettiğini, onlar hakkında bir vasiyette bulunduğunu hepimiz biliriz. Kâinâtın efendisinin ifadelerine bakarak, bu sözleri nasıl bir ruh hali içinde söylediğini tahmin edebiliriz. O sırada onun dünyaya vedâ etmek üzere olan gönlü şefkatle dolu bir baba gibi, gözleriyle kızlarını okşarken, karşısına aldığı oğullarına "Kadınları size emanet ediyorum, onlara iyi davranın" dediğini gözümüzün önüne getirebiliriz.
Hz. Âişe annemizin söylediği gibi hayatında kadına bir fiske bile vurmayan (Müslim, Fezâil 79), dünyada en çok kadını, güzel kokuyu ve namazı sevdiğini söyleyen (Nesâî, İşretü'n-nisâ 1) bir Peygamber'in kadınları aşağılaması nasıl düşünülebilir. Öyleyse, feministleri ve feminist anlayışı bir yana koyup, gönlünde Peygamber muhabbeti şavkıyan bir müslüman duyarlığı ile kadınların aleyhindeymiş gibi görünen hadîs-i şerîfleri anlamaya gayret etmelidir.
Bu sohbetimizde kadınların aleyhindeymiş gibi görünen hadislerden sadece ikisi üzerinde duracak, diğerlerini inşAllah öteki sohbetlerimizde ele alacağız.
Havvâ Olmasaydı
Söz konusu hadislerden biri şudur: "Beni İsrâil olmasaydı et bozulmazdı. Havva olmasaydı kadınlar kocalarına ihanet etmezdi" (Buhârî, Enbiyâ 1, 25; Müslim, Radâ 64). Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiği üzere Allah Teâlâ bir zamanlar İsrâiloğullarına kudret helvası ve bıldırcın eti ikrâm etmişti (el-Bakara 2/57); onlardan bu nimetleri biriktirmeden yemelerini istemişti. Ama Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini doyuracağına inanmayan o aç gözlü insanlar, "Ya bir gün bunlar bir daha gelmez olursa ne yaparız?" endişesiyle bu ilâhî ikrâmı depolamaya kalktılar. Bunun üzerine depoladıkları etler bozuldu, koktu. Hadisin ilk yarısında bu durum anlatılmaktadır. İkinci yarısında ise, Hz. Havva'nın Hz. Âdem'i cennetteki yasak ağaçtan yemeye iknâ ettiğine dair yaygın kanaate işaret edilmekte ve bu durum "ihanet" kelimesiyle anlatılmaktadır. Burada ihanet sözüyle kesinlikle ahlâkî bir zaaf ve günah kastedilmemektedir. Resûl-i Ekrem'in bu sözü, eşlerinden muhtelif şekillerde sıkıntı gören erkekleri, zaten annemiz Havva da babamız Âdem'i yasak meyvayı yemeye razı etmişti anlamında teselli için söylediği görülmektedir. Sevgili Peygamberimiz bu ifadesiyle kadınları nefisleriyle savaşmaya, onun her dediğini yapmamaya teşvik etmekte, erkekleri de eşlerinden fazla şikâyet etmeyip onlarla iyi geçinmeye, bazı yanlışlarına göz yummaya yönlendirmektedir. Bu hadisten kadınların aşağılandığı sonucunu çıkarmak insafsızlık olur.
Kaburga Kemiği
Bazı hanım kardeşlerimizin zihnine takılan hadislerden biri de şudur: "Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz" (Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80; Müslim, Radâ 60).Her halde burada bazı hanımlara ağır gelen ifade, kadının Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden yaratılmış olmasıdır. Yine Resûl-i Ekrem'in "Kadın kaburga kemiği gibidir" buyurması (Buhârî, Nikâh 79, Radâ 65; Tirmizî, Talâk 12), "Kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır" sözünün mecâzî bir anlatım olduğunu hatıra getirmekte ve anlaşılan bu ifadeyle kadının hırçınlığına işaret edilmektedir. Tirmizî gibi bazı âlimlerimizin bu hadisi "Kadınlarla İyi Geçinme" başlığı altında zikretmesi de bunu göstermektedir.
Kadının Hz. Âdem'den yaratıldığı ise Kur'ân-ı Kerîm'de zaten açıkça belirtilmektedir: "Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini meydana getiren, ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının" (en-Nisâ 4/1). Erkeklere her fırsatta kadınlarla iyi geçinmelerini emreden Hz. Peygamber bu hadisiyle onlara, kadınları dövmekle, söymekle yola getiremeyeceklerini hatırlatmakta, hiddet ve şiddet yerine ülfet ve şefkati tavsiye etmektedir.
Bazıları bu ve benzeri rivayetlerin Kitâb-ı Mukaddes'te de bulunduğunu söyleyerek onları gözden düşürmeye çalışabilirler. Kitâb-ı Mukaddes'te bir hayli Kur'ân-ı Kerîm âyetinin benzeri bulunmaktadır. Şimdi bu âyetlerden de mi şüphe edeceğiz?! Elbette hayır. Böyle telkinlere kapılmamak gerekir. Bazı gerçeklerin ilâhî kaynaklı kitaplarda yer alması son derecede tabiidir. Kitâb-ı Mukaddes'te bozulmamış âyetler bulunduğu için, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kitaptaki rivayetleri "ne yalanlayın ne de doğrulayın" buyurmuştur. Bu hadisi problemli gören ve bu açıklamaya gönlü yatmayacak olan hanım kardeşlerime "hangi şeyden yaratılmış olduklarını" problem etmemelerini, kaburga kemiğinden yaratılmış olsalar bile, bunu bir aşağılanma görmemelerini tavsiye ederim ve kendilerine, bir zamanlar şeytanın da ateşten yaratıldığını ileri sürerek çamurdan yaratılmış olan Âdem'den üstün olduğunu iddia ettiğini hatırlatmak isterim (el A'râf 7/12). Mühim olan Rabbimizin bizi yaratması ve bize insanlık şerefini lûtfetmesidir. Hangi şeyden yaratıldığımızın ne önemi olabilir? Bu tamamen Cenâb-ı Mevlâ'nın bileceği bir iştir. Bu gibi konular üzerinde akıl yürütmenin hoş bir tarafı bulunmadığı görülmektedir. Biz iyi bir kul olmaya gayret edelim. Bilgimizin kapsamadığı ve hiçbir şekilde kapsamayacağı konuları da Allah'a ve Peygamberine bırakalım. Yüce Mevlâmızdan bize, rızâsına uygun bir ömür sürmeyi nasib etmesini niyâz edelim.
Hadislerde kadını aşağılayan ifadeler bulunduğu iddiasının doğru olmadığını bir önceki sohbetimizde arzetmiş, öyle zannedilen ifadeleri doğru anlamak gerektiğini belirterek iki misâl vermiştim. Bu sohbetimizde, hanım kardeşlerimi üzdüğünü gördüğüm bu tür rivayetlerden üçünü daha ele alacağım.
Acaba Resûl-i Ekrem, ileri sürüldüğü gibi, kadının uğursuz olduğunu söylemiş midir? Bu konudaki en meşhur hadis şudur: "Uğursuzluk (anlayışı) kadında, evde ve attadır" (Buhârî, Nikâh 17; Müslim, Tıb 116). Muhtemelen konuya vâkıf olmayan bazıları hadisi "Uğursuzluk kadında, evde ve attadır" diye tercüme ettikleri için kafaları karıştırmış, gönülleri kırmışlardır. Kadını uğursuz sayan bir peygamber şu hadisi söyleyebilir mi? "Uğursuzluk yoktur. Eğer bir şeyde uğursuzluk olacak olsaydı evde, kadında ve atta olurdu" (Buhârî, Cihâd 47, Nikâh 17, Tıb 43,54; Müslim, Tıb 117-120).
Demekki İslâmiyet'te uğursuzluk anlayışı yoktur. Uğursuzluk anlayışı bazı insanların kafalarında vardır. Şu hadisleri dikkatle dinleyelim: "Uğursuzluk yoktur" (Buhârî, Tıb 19, 43-45), "Uğursuzluk anlayışı bizden değil şirkten kaynaklanmaktadır; Allah bu anlayışı tevekkülle giderir" (Ebû Dâvûd, Tıb 24; Tirmizî, Siyer 47), "Aman, uğursuzluk inancı hiçbir müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin" (Ebû Dâvûd, Tıb 24). Bu tür olumsuz düşünceleri şiddetle reddeden Efendimiz, sorgusuz sualsiz cennete gireceklerden söz ederken, onlardan birinin "uğursuzluğa inanmayan" kimseler olduğunu söylemiştir (Buhârî, Tıb 1; Müslim, Îmân 374). Dinde uğursuzluk olmadığını böylesine kesin ifadelerle ortaya koyan bir peygamber kadının uğursuz olduğunu söyleyebilir mi? Bu konuda bir yanlış anlama olduğu gayet açıktır.
Şimdi "Bu uğursuzluk anlayışı nereden çıkmış?" diye sorabilirsiniz. Hz. Âişe annemizin açıklaması konuyu daha berrak hale getiriyor. Ona "Ebû Hüreyre Resûl-i Ekrem'in uğursuzluk evde, kadında ve attadır dediğini söylüyor, siz ne dersiniz?" diye sorulduğu zaman: "Ebû Hüreyre bu hadisi iyi öğrenememiş. Resûl-i Ekrem ?Allah yahudilerin canını alsın, onlar uğursuzluğun evde, kadında ve atta olduğuna inanırlar' derken sözün sonuna yetişmiş, ama baş tarafını duymamıştır" diyor (Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned, s. 215 [el-Efrâd ?an ?Âişe]). Bir başka rivayette uğursuzluğun bu üç şeyde bulunduğuna dair inanışın câhiliye devrinde mevcut olduğu belirtiliyor. Böylece, uğursuzluk inancıyla güzel dinimizin uzaktan, yakından bir ilgisi bulunmadığı kesinlikle ortaya çıkmış bulunuyor.
Hz.Peygamber'den bu konuda bir başka hadis daha rivayet edilmektedir: Bu rivayete göre Resûl-i Ekrem "insanın dünyada çektiği sıkıntılardan üçünün kötü bir ev, kötü bir kadın, kötü bir binekten kaynaklandığını" söylemiş, evin kötülüğünü dar olması ve kötü komşuları bulunmasıyla, kadının kötülüğünü çocuk doğurmaması ve kötü huylu olmasıyla, bineğin kötülüğünü de sırtına kimseyi bindirmemesi ve üzerine rahatça binilmemesiyle açıklamıştır (Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, XXIV, 153-154). İlk hadis şârihimiz Hattâbî'nin (ö. 388/998) kadında, evde, atta uğursuzluk bulunmadığını söylerken bu son rivayetten faydalandığı anlaşılmaktadır. O, bu üç şeyde uğursuzluk değil, insanı rahatsız eden şeyler olabileceğini söylüyor ve şunları ekliyor: İnsan kendini rahatsız eden bir evde oturabilir; o zaman onu satıp kurtulmalıdır; birlikte yaşanması zor olan bir kadınla evli olabilir, o takdirde boşanıp rahat etmelidir; kendisini tedirgin eden bir atı veya hizmetçisi bulunabilir, öyleyse onları elden çıkarmaya bakmalıdır (Meâlimü's-sünen, IV, 236-237). Son olarak bir daha söyleyelim: Kadında, evde, atta uğursuzluk yoktur; onları uğursuz kabul edenler bazı dar görüşlü kimseler ve İslâm dışı anlayışlar vardır.
Cehennemliklerin Çoğu Kadınlar mıdır?
Resûl-i Ekrem şöyle buyuruyor: "Cehennemin kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, cehenneme girenlerin çoğu kadınlardı" (Buhârî, Rikak 51, Nikâh 87; Müslim, Zikir 93). Acaba kadınlar hangi günahları sebebiyle bu cezâyı haketmişlerdi? Peygamber aleyhisselâm, bir şeye canları sıkılan hanımların iki de bir "Allah lânet etsin" diye beddua etmelerini, kocalarının yaptığı iyilikleri görmezden gelip onlarla iyi geçinmemelerini bu cezaya gerekçe göstermektedir (Buhârî, Hayz 9; Müslim, İman 132).
Şüphesiz lânet okumak ne kadar çirkinse, iyilikleri görmemek de o kadar çirkin bir davranıştır. Her ikisi de bir müslüman hanıma yakışmaz. Şimdi bir de şu soruya cevap arayalım: "Cehenneme girenlerin çoğunun kadın olması" bir gerçeğin haber verilmesi midir, yoksa Resûlullah'ın çoğu zaman yaptığı gibi bu bir uyarı mıdır?
Hanım kardeşlerimizi merakta bırakmamak için soruya kısaca cevap verelim: Evet, bu bir uyarıdır. Nitekim cennette bir erkeğe birden çok hanım verileceğine, diğer bir ifadeyle cennette erkeklerden çok kadınların bulunacağına dair rivayetler bu kanaati doğrulamaktadır.
Resûl-i Ekrem'in bütün ümmetini çok sevdiğini biliyoruz; bazı sebeplerle kadınları daha çok sevdiğini de görüyoruz. Geçen sohbetimizde, Peygamber-i Zîşân'ın dünyada sevdiği en değerli üç şeyden birinin kadın olduğunu söylemiştik. Bu farklı sevginin bir sebebi de, bu nâzenin varlığın hemen her devirde daha çok ezilmesi, insan yerine konulmaması, çeşitli bahânelerle eğitiminin ihmâl edilip kötülüklerle baş başa, yüz yüze bırakılmasıdır. İşte bunlardan dolayı Resûl-i Ekrem kadınlara sahip çıkmakta, onların cehennemden kurtulup cennete gitmelerini sağlamak için kendilerini uyarmaktadır. Her zaman mazlûmun yanında olan Allah'ın Resûlü, her devrin mağdûru olan kadınları söz ve davranışlarına çeki düzen vermeye, kocalarıyla iyi geçinmeye davet etmekte, kısacası onları fenalıklardan uzak tutmaya çalışmaktadır.
Bir okulda veya ailede İslâmî eğitim almadıkları için kalplerinde yeterince Allah ve âhiret korkusu taşımayan kadınlar yok mudur? Rahat yaşamak için her türlü gayr-i meşrû davranışı mübah gören, kocalarını daha çok kazanmaya zorlayan, eve para getir de nasıl getirirsen getir anlayışıyla onları günaha iten kadınlar yok mudur? Halbuki âyetler ve hadisler bize dünyanın zevk ve safâ yeri olmadığını, burada imtihan için bulunduğumuzu söylemektedir. İşte Efendimiz, kültür seviyeleri ve hayat görüşleri ne olursa olsun, kadınları kötülüklerden uzak tutmak için her çâreye baş vurmakta, onlara anlayacakları dille hitap etmekte, "Hanımlar! Yanlış davranmakta ısrar ederseniz cehennemin çoğunluğunu sizler oluşturursunuz!" diyerek kadınları fenalıklardan caydırmaya çalışmaktadır.
Evet, kadın her devrin mazlûmudur. Yetiştirilmemiş, câhil bırakılmıştır. İyi tahsil yaptığı için bunun farkında olmayanlar vardır. Onların "Peygamber niye şöyle dememiş de böyle demiş" diye hadisleri sorgulamaya kalkması bir başka bilgisizliktir. Şüphesiz hem Allah hem Resûlullah insanlara hitap ederken her kesimi gözetirler ve herkesin anlayacağı dille hitap ederler.
Maksat aşağılamak, hakaret etmek değil de kusurları düzeltmek ve kadını cennete namzet kılmak olunca, bu üslûp kesinlikle yadırganmamalıdır. Eğer birileri "ömür boyu iyilik görüp de, hoşuna gitmeyen bir davranışla karşılaşınca "Senden hiç hayır görmedim" diyebiliyorsa (Buhârî, Îmân 21), ona nasıl hitap edileceğini Allah'ın Resûlü daha iyi bilir.
Kadınlar Fâsık mı?
Aynı doğrultudaki bir başka hadisle sohbetimizi bitirelim. Önce fâsık kelimesinin anlamını bilmemiz gerekiyor. Fâsık, ilâhî emirlere itaat etmeyen, onlara karşı gelip âsi olan kimse demektir. Bir defasında Resûl-i Ekrem Efendimiz : - "Fâsıklar cehennemliktir" buyurmuştu.
Bunun üzerine sahâbilerle aralarında şu konuşma geçti:
- "Fâsıklar kimdir, Yâ Resûlallah?"
- "Kadınlardır."
- "Onlar bizim analarımız, kızlarımız, kızkardeşlerimiz değil mi?"
- "Evet, öyledir. Ama onlara bir şey verilince teşekkür etmezler, başlarına bir sıkıntı gelince sabretmezler" (Ma'mer b. Râşid, el-Câmi', II, 387; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 428, 444; Abd b. Humeyd, el-Müntehab mine'l-Müsned, s. 129). Hâkim en-Nîsâbûrî bu hadisin Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemekte (el-Müstedrek, II, 207, IV, 647), Nûreddin el-Heysemi de bütün râvilerinin sika olduğunu belirtmektedir (Mecme'u'z-zevâid IV, 73).
Hadîs-i şerifteki bu sert ifade tarzı, bir önceki hadiste olduğu gibi bir uyarıdan ibarettir; kesinlikle hakaret ve aşağılama yoktur. Bu hadisiyle Efendimiz kadın ümmetini iyiliğe teşekkür etme, sıkıntıya sabretme konularında eğitmektedir. Evet, mesele sadece bir üslûp meselesidir. Resûl-i Ekrem'in, kadın erkek ayırımı gözetmeden bütün ümmeti için söylediği benzeri uyarıları vardır. Bu gibi hadisler, kızlarının, bazı kusurları yüzünden öteki dünyada bedbaht olmasını arzu etmeyen bir babanın gönül feryadından, onlar için duyduğu endişeden başka bir şey değildir.