| | Super Moderator
Üyelik tarihi: 25.11.2007 Nerden: İzmir - Kahramanmaraş - Ş.Urfa :)
Mesajlar: 3.571
Teşekkür etti: 6.175
Teşekkür aldı: 3.312 konuda 11.784 kere
| Başörtüsü Neyin Sembolü? Yugoslavya'da sosyalist Tito yönetimi zamanı...
Yönetim federatif bir yapı arz ediyor ve Kosova'yı, Makedonya'yı, Bosna'yı, Sırbistan'ı içine alıyor. Bu topraklarda önemli bir Müslüman topluluk yaşıyor.
Tito, sosyalizm projelerini uygulama çerçevesinde bir gün Müslüman kadınlara yönelik “ref'i tesettür” kanunu çıkarıyor.
“Ref'i tesettür”, “Tesettürün kaldırılması” demek. Kadınlar tesettürden çıkacak ve sosyalizmin uygarlaştırma projelerine katılacaklar!!!
Bu kanunun, Makedonya'nın Tetova şehrindeki tepkilerini o günleri yaşayan bir Müslümandan bizzat dinledim.
-Aynı sokakta oturan Müslüman hanımlar birbirleriyle helalleştiler, dedi. Artık sokağa çıkmayacaklardı ve belki de ölünceye kadar birbirlerini göremeyeceklerdi. Öylesine bir travma yaşamışlar, öylesine tedirgin olmuşlardı.
***
Bir başka olayı, Franz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi isimli kitabında anlatır:
1960'lara kadar Cezayir Fransız sömürgesidir.
Fransızlar “Batı eksenli uygarlaştırma projesi” çerçevesinde, en başta, “kadınları çarşaftan çıkarma” uygulamasını başlatmışlardır. Havuçları ve sopaları vardır. Projeyi öncelikle “Eşi başörtülü memurlar” üzerinden yürütürler. Eşini çarşaftan çıkaran memur terfi eder, diğerleri aşağılanır. Eşinin başını açanlar için özel “Çarşaftan çıkma” törenleri düzenlenir.
Buna Cezayir'li kadının tepkisi, sömürgeci ile savaşa bizzat katılmak olur.
Franz Fanon, Cezayirli kadınların bu destanını anlatır.
***
Maraş'ı, Sütçü İmam'ı bilmeyen yoktur.
Bu bir Türkiye tecrübesidir.
Bu defa Fransız işgal askeri olarak gelir, şehre yerleşir, yerli Ermeni çeteleriyle birlikte devriye gezmeye başlar.
Bir devriye grubu, Uzunoluk hamamından çıkan çarşaflı ve peçeli kadınları görür. Onları taciz eder ve “Peçenizi çıkarın, güzel yüzünüzü görelim” derler. Kadınlar direnir. İtiş kakışı Sütçü dükkanındaki dede görür, gelir, tabancasını ateşler ve malum...
Milli Mücadele'de, Maraş'ı “Kahraman” yapacak mücadelenin fitili ateşlenmiş olur...
Aziziye Kahramanı Nene Hatun, bir sembol Anadolu kadını olarak başörtülüdür.
Milli Mücadele'nin, kağnı çeken, mermi üreten, çocuğunun kundağına kurşun saran bütün kadınları başörtülüdür. Ve hiç şüphesiz, Fransız askerleri onlara saldırsa, onların yapacağı şey, canı pahasına örtüsünü korumaktır.
Bugün, aradan 80 yıl geçtikten sonra, çocuğunu askere gönderen, sonra şehid naşı olarak karşılayan ve tabutlar üzerine kapanan annelerin pek pek çoğu da başörtülüdür.
***
Bugünün Türkiyesinde birileri, Tetova'daki kadınların başlarını açmamak için birbiriyle helalleşip eve kapanmalarını, Cezayir'li kadınların kocalarının terfilerine mani olmasını, Maraşlı kadınların “güzel yüzlerini Fransızlardan esirgemeleri”ni anlamsız bir direniş olarak görebilir. “O kadınlar sömürgecilerin ya da despotların istediklerini yapsalardı bu ülkeler çok daha erken çağdaşlaşırdı” diye düşünebilir.
Bugün, birileri, başka erkekler tarafından arzulanmayı, bunun için de vücudunu sergilemeyi çağdaşlık göstergesi olarak kabul edebilir.
Bugün birileri için, cinselliğin en ilkel biçimde sergilenmesi normal, “Saçının telini göstermemek” anlaşılmaz bulunabilir.
Ama, “Müslüman kadın”ın tesettür algısı böyle...
Ya da tesettür, böylesine derin bir vakıa halinde nüfuz etmiştir Müslüman kadının ve toplumların yüreğine...
Bugün Türkiye'de, “Neden tesettürde - başörtüsünde bu derece yoğunlaşılıyor? Memleketin başörtüsünden başka sorunu yok mu?” sorusunu soran herkes, tesettürün toplumsal ve kültürel derinliğini anlamamış demektir.
İşin kötüsü, başörtüsü karşıtı politikaların varıp, yukarda zikrettiğim sömürgeci politikalarla bütünleştiğinin farkında değil, demektir.
Gerçekte İslam ülkelerinde yürütülen “İslam'ı azaltma” politikalarının tamamı, bu toplumlar nezdinde, sömürgeci politikalarla birlikte değerlendirilmiştir. İslam toplumları, bu tarz politikaların kurgulayıcılarına hep; -İslam'dan hangi zararı gördünüz, sorusunu sormuştur.
Aslında asıl sorulması gereken sorular, “Başörtüsü yasağının mantığı nedir? Bu yasak, hangi İslam ülkesinin hangi sorununa denk düşmektedir? Ve kadınlar başını açtığında hangi İslam ülkesinin hangi sorunu çözülmüş olacaktır?” sorularıdır.
Başörtüsü yasağı ile Türkiye'ye, on yılları kapsayan bir gerilim ortamı getirildiği bir vakıadır.
Bu yasak olmasaydı, Türkiye'nin bu kadar on yılının, bu ölçüde bir tartışma – gerilim ile geçirmeyeceği de bir vakıadır.
O zaman niye bu yasak?
Bunun cevabı, gayet açık, o da şu ki, İslam'la ilişkide sorun yaşıyoruz.
İslam'ı nereye koyacağımızı bir türlü kestiremiyoruz.
Sonra, Kur'an'ı nereye koyacağız?
Sonra, Allah ile ilişkileri ne yapacağız?
Hani deyim yerindeyse;
Tüm bunları -haşa- atsak atılmıyor, satsak satılmıyor.
Çünkü İslam, bu ülkenin toprağına karışmış, bu toplumun damarlarında bir hayatiyet unsuru gibi gezinmeye başlamış.
Kur'an, bu milletin hayat kitabı olmuş.
Allah, bu milletin mutlak Rabbi, mutlak mabudu, mutlak sığınağı olmuş...
Bu durumda sorun “Milleti ne yapacaksınız?” sorununa dönüşmüş.
Evet, milleti ne yapacaksınız?
Millet, Allah'tan kopmuyor, millet Kur'an'dan kopmuyor, millet İslam'dan kopmuyor.
Böylesine bir bütünleşme içinden milletle söz konusu değerler dünyasını nasıl ayıracaksınız?
Türkiye bunun sancısını yaşıyor.
Etle tırnaktan öte bir bütünleşmenin üzerindeki ayrıştırma operasyonunun sancısını yaşıyor Türkiye.
Bunun içinden çıkılamaz.
Zaten çıkamıyoruz.
***
Tesettür bir insani durum.
İnsanın olduğu her yerde var.
Medeni bütün toplumlar bir şekilde örtünüyor.
İslam ve önce gelen diğer tüm semavi dinler, mü'minlerden bir şekilde örtünmelerini istiyor.
Kur'an'ın bu alandaki hükmü, 14 küsur asırdan beri böyle anlaşılmış, böyle yaşanmış ve hücrelere böyle nüfuz etmiş.
Ayrıca, tesettür baş örtmeden, giyim kuşamdan öte, İslam'ın hem kadın hem erkek dünyasına getirdiği, ve cinselliğin bağırgan biçimde ortaya sergilenmesini engelleyen bir mahremiyet çerçevesidir.
İslam'ın oluşturduğu hayat tarzının önemli bir boyutudur.
Evet, insanın en önemli fıtri yönelişlerinden olan cinsellik alanına getirilen bütüncül ölçülerin bir parçasıdır.
Tesettür ile oynamak demek, bir Müslüman toplumun bütün yaşama tarzı ile oynamak ve onu sarsmak demektir.
Ayrıca tesettür ölçülerini değiştirme iradesi, ya “Yeni bir din yorumu” anlamına geliyor ya da, dindar insanlara dışardan bir baskı anlamına...
Hangisi olursa olsun, bunlar kabul edilemez. “Yeni bir din yorumu” ise, bunun, diyelim, laiklik açısından tutarlılığı olamaz. Hangi laik anlayış, bir dini yeniden yorumlama hakkını verir bir yönetime? Bu, açık biçimde dinle bağlantılı bir icraat değil midir? Bir dinin yorumunu, o dinin müntesibi olan alimler (ulema) yapacakken, laiklik adına hareket eden kurumların veya kişilerin din yorumu yapması kabul edilebilir mi?
Dindar insanlara baskıya gelince...
Buna, bugünün özgürlükçü dünyasında kimin hakkı olabilir?
Sonra böyle bir baskıyı meşru görmek, dinin ve dindarın hangi hayat alanında özgür olabileceği sorusunu gündeme getirmez mi? Hakim irade, gelsin ve canının istediği her yere burnunu soksun. Bu, hangi insan hakları çerçevesi ile bağdaşır?
Tesettürsüzlük asla evrensel bir kural değil.
Standart bir “çağdaş açılma sınırı” da bulunmuyor. Yani “Hangi açık kıyafet çağdaşlığın sembolüdür?” sorusunun cevabı da yok. Onun için, tesettürden çıkma dayatması, tamamen keyfi bir çağdaşlık yorumunun ürünü. İnsanlardan bu keyfi yoruma tabi olup, kendi dini değerlerinden vaz geçmelerini beklemek makul görülemez.
Şunu da belirtmek gerekiyor ki, laik uygulamanın dinle ilişkisini, başörtüsü gibi toplumun en hassas olduğu bir alana hasretmek, belki de laikliği en savunulamaz alana sürüklemektir.
Son söz şu olsun:
Türkiye, bu sorunu, daha çok toplum – devlet ilişkileri zedelenmeden çözmelidir.
Türkiye, İslam'la en sağlıklı ilişkiyi kurmalıdır. Çünkü İslam, Türkiye'nin olmazsa olmazıdır, Türkiye'nin ruhunu besleyen ana enerji kaynağıdır. Ana Sorun: Din ve Laiklik Yorumu
Türkiye'de yaşadığımız sancının önemli boyutu, “Laiklik yorumu”nda toplanıyor.
Aslında bütün dünyada laiklik yorumu tartışmalı.
Türkiye'de ise konu, “Türkiye'ye özgü şartlar” gerekçesiyle daha bir tartışmalı....
Laiklik dünyada neden tartışılıyor?
İnsan ve toplumların en önemli aidiyetlerini oluşturan “dini alan”la ilgili düzenlemeler öngörmesi sebebiyle... Çünkü bu düzenlemeler, genelde “sınırlama” niteliği taşıyor ve insanlar, en temel aidiyet alanında sınırlamalardan rahatsız oluyor. “Türkiye'ye özgü şartlar” ifadesi, laikliğin Türkiye'de dini alanı daha çok sınırlaması çerçevesinde kullanılıyor.
Çünkü Türkiye'de halkın dini İslam ve İslam, toplumsal hayata ilişkin ölçüler getiriyor.
-İnsanlar bu ölçülere uysunlar mı, uymasınlar mı, ne kadar uysunlar ne kadar uymasınlar?
Laiklikle ilgili tartışmalar biraz da şu eksende ortaya çıkıyor:
-Laiklik din ile ilgili olarak neyi sınırlasın?
Verilen cevaplardan birisi şöyle:
-İnsanlar bir dini yaşarken, başka dinden olan birisinin özgürlük alanına müdahale etmesin.
-İnsanlar, aynı dinden olan ancak din içinde farklı yorum yapanlara da müdahale etmesin.
-Devlet de bir din adına hareket etmesin, empozede bulunmasın.
Diğer cevap ise şu şekilde:
-Din, yani ilahi irade, artık toplumla ilgili ölçü koyma iddiasından vaz geçsin. Bu alanı insana bıraksın. İnsan da akıl ve bilimle kendi yolunu çizsin.
Laikliğin birinci yorumu, genelde daha az tartışılıyor. Ve “özgürlük” hassasiyetini öne çıkaran bir disiplin halinde algılanıyor. (Burada da İslam'ın farkı, “insanları hayra çağırma, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmanın bir dini görev olmasında ortaya çıkıyor.)
İkinci yorum ise, ilke olarak din ile problemli bir yaklaşımı sergiliyor. Dini alanı, hemen hiç sınır olmaksızın daraltmayı hedefliyor. Din, bir “kalp olayı”, “çok özel alan” haline indirgeniyor. İnsanın yaratıcı ile ilişkisine bile kendine özgü bir sınırlamayı öngörüyor. Bu yorumda “İnsan hayatında din ne kadar olacak?” sorusunun bile net cevabı yok. Çünkü o alan, kamu iradesi tarafından müdahaleye açık bir alan olarak görülüyor.
Türkiye'de hangi laiklik yorumu egemen?
Başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti'nin bu noktadaki çizgisi tam netleşmiş değil. Laiklik, en temel ilke olarak kutsanmış ama, “çerçevesi ne olsun?”da farklılıklar ortaya çıkmış. Bir yandan din ile iç içe bir Cumhuriyet, bir yandan devlete bağlı din telakkisi, bir yandan devlet eliyle din reformu baskısı, bir yandan daha özgürlükçü yorumlar... dönem dönem yaşanmış...
Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsü ile ilgili kararının gerekçesindeki yorum, ikinci şıkka daha yakın. “Kamusal alanda dini dışlayan” çok daha problemli bir ilişki tarzını gündeme getirmiş.
Görülen o ki, yargıda, siyasette, bürokraside farklı yorumlar var, ayrıca her birimin kendi içinde de yorum farklılıkları mevcut.
Mesela, Anayasa Mahkemesi'nin üye yapısı değişirse, laiklikle ilgili yorumların da değişebileceği ihtimalinden söz ediliyor. Nitekim, başörtüsü ile ilgili karara muhalif kalan üyelerin değerlendirmeleri, çok farklı bir laiklik perspektifine işaret ediyor.
Şimdi bu konu ile ilgili en önemli soruya dönelim:
-Millet laiklik yorumu yapabilir mi?
Galiba, tartışmalarda en az akla gelen soru bu...
Acaba sebep ne?
Yoksa hiçbirimiz, laiklik yorumunu milletin yapabileceğini düşünmüyor muyuz?
Belki de bir kısmımız “milletin buna hakkı olmadığı” gerekçesiyle, bir kısmımız ise “bu hakkı millete vermezler” gerekçesiyle... bu soruyu sormaktan imtina ediyoruz.
Toplumun yüzde 75'inin “Hayatın her alanında başörtüsüne özgürlük istiyor olması” ortalığı sarsan tartışmalarda neden hiçbir anlam taşımıyor?
Şu sorduğumuz soru, aynı zamanda “Demokratik bir laiklik” yorumu arayışı değil midir? Yani anayasanın iki temel ilkesi olan demokrasi ve laiklik arasında uyum...
Yoksa laiklik yorumunda “demokrasi” arayışına mahal yok mudur?
Yoksa laiklik yorumunda jakoben dil baskın mı olmalıdır?
Bana göre Türkiye, önemli bir bilinçlenme sürecinden geçiyor. Bu sorular da, o bilinç ikliminin ürünleri...
Toplum soracak, soracak, soracak...
Herkes de durduğu noktanın izahını yapacak. Başka çare yok. Dünya artık böyle bir dünya... Ben yaparım, sen sineye çekmeye mecbursun, dünyası değil.
Ahmed Taşgetiren -Altınoluk- | 
07.04.2008, 21:38
| |
mesutizm isimli üye'ye teşekkür eden 7 üye:
| | | ONURSAL ÜYE
Üyelik tarihi: 25.09.2007 Nerden: istanbul
Mesajlar: 2.458
Teşekkür etti: 11.711
Teşekkür aldı: 2.319 konuda 9.605 kere
| Yirmi yıl önce şu bilgisayarın başında ki halimi görenler...  Sadece poz verdiğimi zannederlerdi. Bu gün korkmakta haklılar. Başımda örtüm. Kalbimde imanım. Dünya parmaklarımın ucunda. "İstikrar senin nene gerek vesayet" diye kapalı kapı arkalarında, bir biri ile dertleşip, çare üretmeye çalışan, ürettikleri çarelere çocukların bile gülüp geçtiği, zavallı hemcinslerime sadece acıyorum. Rabbim hidayet nasip etsin. Yirmi yıl önce, Şevki yılmazın bir tv programında dediği gibi:" Bacım seni aldatmışlar. Seni Rabbinden koparmışlar" | 
07.04.2008, 21:51
| |
dilerim isimli üye'ye teşekkür eden 6 üye:
| | | Super Moderator (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 25.11.2007 Nerden: İzmir - Kahramanmaraş - Ş.Urfa :)
Mesajlar: 3.571
Teşekkür etti: 6.175
Teşekkür aldı: 3.312 konuda 11.784 kere
| Tesettür... Nur Sûresi 31. Ayetin Tefsiri Tesettür, Lugatta kapanmak demektir.
Bu konu dinimizin önemli meselelerinden biridir.
Günümüzde halkımızın kısm-ı azamını tedirgin eden tezahürlerle gündemi işgal etmektedir.
Onun için bu konunun dinî açıdan hükmünü açıklamak istedim.
Zira halkımız Müslüman’dır.
Meselelerinin dinî açıdan hal edilmesiyle rahata kavuşur.
Zira bu mesele ferdî olup, dini yaşamak isteyen insanları ilgilendirir.
Bu konu üzerinde yapılan müzakere ve tartışmalarda, biri birini tutmayan muhtelif açıklamalar yapılmak suretiyle halkın zihnini bulandıranlar da bulunuyor.
Dinî konularda, aklî ve fikrî görüş ve düşüncelerden önce dinin o konuda hükmü net ve yorumsuz olarak bilinmeli.
Bilindiği gibi, din zorlama işi değildir.
Zorla kabul ettirilen şey zaten dinî olmaktan çıkar.
Ancak dine inanan insanların, dinin gereğini yaşaya bilmeleri için onun hükmünü bilmeleri, hem bir hak hem de görevdir.
Bunu öğretecek olanlar da din alimleri olacağına göre, onların dinî konuları tarafsız, tevilsiz olduğu gibi açıklamaları gerekir.
Aksi halde sorumluluk altında kalırlar.
Bunun için dinin kaynağına müracaat etmek gerekiyor.
Dinin ana kaynağı dörttür.
1. Kur’ân-ı Kerim,
2. Rasulullah’ın sünneti,
3. Ulemanın icma’ı,
4. Fukahanın kıyası..
O halde sırasıyla bunlarda bu konu ile ilgili nasıl bir hüküm ortaya konulmuştur buna bakalım.
Bu hususta en açık ifadeyi Nur Sûresi 31. ayette görüyoruz.
Orada şöyle buyuruluyor.
“(Rasûlüm) Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar, bu onlar için daha temizdir.
İyi bilin ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Ve mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, kendiliğinden görünen kasımlar hariç, zinet taraflarını açmasınlar ve baş örtüleri ile sıkıca yakalarını kapatsınlar ve zinet yerlerini açmasınlar...”
Ayetin bundan sonraki kısmında yakın akrabalarından kimlere açılabilecekleri sayılmaktadır.
Biz burada ayette geçen kelimelerin tahlilini yapalım, nasıl bir hüküm ifade ettiğine bakalım!
Ayette “gözlerin kapanması” “Gadd” kelimesi ile ifade edilmiştir.
Gadd, “gözlerin kapanmasını” ifade eder.
Yani bir şeye baktığı zaman gözünü kapatırsa o şeyi görmeyecek.
Fakat burada tamamen gözlerin kapanmasının istenmediğine işaret eden “min” edatı vardır. “Min,” teb’iz ifade eder.
Yani bazı kısımlarının kapanmak istendiğini işaret eder.
Bu duruma göre burada gözün kapanmasından maksat, tamamen gözün kapanması değil, bakılması sakıncalı olan şeye karşı gözün kapanmasıdır.
Yani kısmîdir.
Ayete mana verilirken ri’ayet edilmesi önemli olan kurallar vardır.
Başta ayette geçen kelimenin o manaya elverişli olması gerekir.
O mananın başka bir ayete ters düşmemesi gerekir.
Sünnet veya icma ile sabit her hangi hükümlere ters düşmemesi gerekir.
Burada gözün kapanmasından maksadın ifffet olduğunu ayetin lafzından anlıyoruz.
Ama tamamen gözün kapanmasının gerekmediğini şu hadis-i şerif açıklıyor: “Ademoğlu için zinadan payı yazılmıştır, o, ona bulaşacaktır. Gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmak, kulağın zinası dinlemek, elin zinası ellemek, ayakların zinası yürüyerek onun peşinden gitmek, nefis bunu ister, iştah duyar, ferc onu ya doğrular ya da yalanlar.” (Buhari, Müslim ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir.)
Başka bir Hadis-i şerifte ise, “Siz siz olun da yol üstlerinde oturmayın, yok illada oturacağız derseniz o zaman da yolun hakkını veriniz.” Yolun hakkı nedir? Ya Rasulallah, denildiğinde. “Gözünüzü kapatın, elinizi tutun, selam verilirse cevabını verin, ma’rufu emredin ve münkeri nehyedin!” buyurdular. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Buralardan anlıyoruz ki, ayette geçen göz kapamadan maksat, sadece gözü kapatmak değildir.
İffeti korumaya matuf olan kapatmaktır.
Bu hususta söylenmiş hikmetli sözler de vardır.
Hammas, bir beytinde şöyle söyler:
“Sen gözünü kalbinin önünde başı boş bırakırsan, bakışların seni bir gün yorgun düşürür. Ne her gördüğüne kavuşman mümkün olur, ne de bazıları üzerinde sabrın kalır!”
Şevkî de bir beytinde: “Bir bakıştır, bir gülüm semedir, bir selamdır, bir kelamdır, bir randevudur ve buluşmadır.” derler.
İnsanlar arasında bakmanın ve bakaşımanın, ilişkiler üzerindeki etkesi inkâr edilemez...
Zinadan haber veren ayette: “Zinaya yaklaşmayın!” (17/32) buyuruluyor.
Demek ki, zinaya yaklaştıracak mükaddimelerin her türlüsü yasaklanmış, haram kılınmıştır.
Bu ayet-i celilede geçen “o sizin için daha temizdir.” cümlesi, insanların kirliliklere bulaşmadan nasıl temiz kalabileceklerini talim eder.
Bir yerde de Rasulullah’ın ezvac-ı tahiratından bahsederken: “Onlardan bir eşya isteyecek olursanız, perde arkasından isteyiniz. O, sizin de onlarında kalplerinin temiz kalması bakımından daha faydalı davranıştır.” (35/53)
Ve hadis-i şerifte “Haberiniz olsun, zinhar bir erkekle bir kadın başbaşa kalmasınlar. Şayet bunlar bir arada kalacak olurlarsa mutlaka üçüncüleri şeytan olacaktır. Siz siz olun da cemaatten ayrılmayın! Şeytan tek başına kalana yakın, iki kişi olarak kalandan daha uzaktır.” (Tirmizi) Böylece müslümanların kirliliklere bulaşmaması için riayet edilmesi gereken ihtiyatî tedbirleri talim buyurmuştur.
Bunlara fıkıh dilinde “Seddüzzerayi” denir.
Zaruret olmadıkça bunlardan uzak durulması talim ve tavsiye edilmiştir. “Temizlenen kendisi için temizlenmiş olur.”
Ayette: “Vela yübdine zinetehünne / O kadınlar zinet yerlerini göstermesinler.” buyuruluyor.
Ayette bu cümle iki defa tekrarlanıyor.
Bu, elbette bunun üzerine itinayı gösteriyor. “Zinet yerlerini göstermesinler,” derken, “Zinet”ten murad nedir? Alimler burada “hal zikredildi mahal murad edildi” derler.
Yani buradaki zinetten murad, gerdanlık, kolye, bilezik, küpe, sürme, alyans vb. zinet eşyalarından ibaret değildir.
Bu eşyaların dışarıda görülmelerinde herhangi bir sakınca yoktur.
Sarrafta, dükkanda, sandıkta benzeri yerlerde bunların görünmesi yasak değildir.
Ancak bunların takılı bulunduğu yerlerde bu takılar olmasa dahi, bu yerlerin gösterilmesi ve açık tutulması yasaklanmıştır.
Zira fitneye sebep olan, ahlaksızlıkların kapısını açan, bu eşyaların kendileri değil, bunların takıldığı yerlerin açık tutulmasıdır.
Dinen açıkça haram olan ve fitneye vesile olduğu bildirilen bu eylemleri irtikâp edenler, bunun birer zinet olduğunu kabul etmiyorlarsa neden ısrarla ortaya koymaya zorlanıyorlar?
Sonra bunlar birer emanet değil midir?
Bunlardan faydalanmanın kimler için mubah olduğu dinen tesbit edilmiştir.
Bunun dışında kalanlar için bunlardan gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle ve herhangi azaları ile faydalanmaları haram kılınmıştır.
Bu açık bir hükümdür.
Bunu öğrenmek isteyen her müslüman, bu hükümleri rahatlıkla bulabilir ve öğrenir.
Ayetin tefsirinde Zemahşerî: “Burada ziynetin kendisini zikredip, mahallini zikretmemesi siyanetinin -korunmasının- ve tesettürün mubalagası içindir. Ziynetlerin gösterilmesinin haram olması, onların mahallerinin gösterilmesindendir.
Ziynet, adı üstünde süslü ve güzel olan şeyin adıdır.
Bu güzellik dışarıdan alınan şeyler olabilir.
Örneğin altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerden takılar olabilir yada makyaj malzemeleriyle süslenerek güzellik görüntüsü verilebilir.
Bir de insanın kendi tabiatında olan yaradılış güzellikleri olabilir.
Bu ikinci güzelliğin daha cazip olduğu muhakkaktır.
Güzelliğin fitneye sebebiyet verebileceğine göre bu ikinci güzelliğin tehlikesi daha büyüktür.
O halde onun fitnesinden sakınmak daha da önemlidir.
Kur’an-ı Kerim insanı bu tehlikeye karşı uyarmaktadır.
Dolayısıyla bunlara yaklaşılması haram kılınmıştır.
İmam İbnül-Kayyım, gözün muhafazası ile ilgili şu açıklamada bulunur:
“Burada bir kaç tane fayda vardır:
1- Allah’ın emrine imtisal vardır ki, en büyük saadetde budur.
2- Zehirli okun tehlikesinden sakınmak vardır.
3- Kalbini kuvvetlendirerek, rahatlatmak vardır ki, -bu husus bir hadisi- kudsîde şöyle açıklanmıştır. “Bakmak iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim onu Benden korktuğu için terk ederse, onun kalbinde duyacağı bir lezzetle değiştiririm.”
4- Onun kalbinde bir ünsiyet iras eder ki, onunla kendine gelir.
5- Kalbinden bir nur kazanır.
6- Büyük bir feraset kazanır ki, onunla geleceğini tehlikeden korumuş olur.
7- Şeytanın giriş kapılarını kapatmış olur.
8- Gözü ile kalbi arasında bir pencere açılır ki, onunla biri diğerini uyaran bir infi’al meydana gelir.” (Sabuni, Hüküm ayetleri, 2/143)
Ayette “Kendiliğinden görünenin dışında kalan” denilmektedir ki, haliyle görülen kısım hakkında bazı sahabe ve tabi’inden gelen tefsirler vardır. Bunlardan Sa’id bin Cübeyr, Atâ, Dahhâk ve İbn-i Abbas “elleri ve yüzü” olarak tefsir etmişlerdir.
Ayrıca bu konuyu Hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadis-i şeriften almışlardır.
Rasulullah (s.a.v) Ebubekir (r.a) kızı Esma’nın yanına girdiler, onun üzerinde ince bir giysi vardı.
Rasulullah, onu görünce arkasını döndüler ve: “Ey Esma, kadın hayız olunca –bülüğa erince- şurasının ve şurasının dışında bir tarafını göstermesi uygun olmaz” diyerek yüzünü ve ellerini işaret buyurmuşlardır. (Ebu Davud Libasta).
Demek ki, bu kendiliğinden görülen kısmı, birilerinin kendi hava ve heveslerine göre yaptıkları tevil değil, dinin bizzat kendisinin tespit ettiği bir sınır olarak görüyoruz.
Bunu aşmak, haddi tecavüz ve dine müdahale olur ki, dinî anlayışa ters düşer. Rasulullah (s.a.v) “Ben kadınlarla musafaha etmem” buyurdular.
Ayette “Velyadribne bihumurihinne ala cuyubihinne / baş örtüleri ile yakalarını kapatsınlar.” deniliyor ki, bu bir emirdir.
Mutlak emir vücup ifade der.
İbaha yada nedb ifade eden emirlerin bir kaydı ve bir karinesi olması gerekir. Böyle bir şey olmadığı yerde vücup ifade ettiği ittifakîdir.
Buradaki emrin vücup ifade etmediğini gösterecek hiçbir karine yoktur.
O halde bu emrin vücup ifade etmediğini söylemek ilmi esasları inkar etmek, dinî kuralları tepelemek olur ki, Allah korusun dinî tehlike arzeder.
Böyle bir iddiada bulunan icma’a muhalefet etmiş olur, dini kabul ettiğini ispat etmeğe delil bulamaz.
Bu ayet-i celileyi tefsir eden bir çok tefsir ya da tecemelerde “Başörtülerini yakalarına kapatsınlar” şeklinde ifade edilmiştir ki, ben bu tabiri eksik ve yetersiz buluyorum. “Başörtüsünü örtsünler” tabiri ile “Başörtüsü ile örtsünler” tabiri arasında fark vardır.
Başörtüsü ile deniyorken, başörtüsünün başlı başına bir görevi var ki, başı örtmektir.
Bu ana görevine halel getirmeden, onun bir tarafından faydalanmak suretiyle yakayı kapatmak vardır ve emredilen de budur.
Bunu kelime yapısından anlamak gerekir.
Şöyle ki, “Humur” Himarın çoğuludur.
Cem’in içine harf-i cer girerse cüz’ ifade eder.
Nitekim, başa meshetmekten haber veren ayette, “Re’s”in çoğulu olan “ruus”e ba harfi cerri girdi.
Başın bir kısmına meshedilmesi manası anlaşıldı.
Burada da, “Humur”un bir kısmı ile yakanın kapatılması emrediliyor. “Başörtüsünü kapatsın” tabiri bu manayı anlamaya müsait değildir.
Sonra “Darb” kelimesi müteaddi mastarıdır.
Onun taaddisi için harf-i cere ihtiyacı yok.
Ama “ba” ilsak, isti’ane ve müsahabet manasına olduğu için, ondan isti’ane ederek yakasının kapatılması emredilmiştir.
Ve bu ameliye başörtüsünün ana görevi olan başörtme işini de engellemiyor. “alâ” harf-i cerin burada bulunması kuvvet ifade eder.
Hem darb kelimesinin hem de alâ harf-i cerin bir arada zikredilmesi, başörtüsünün kuvvetle örtülmesini gerektiriyor.
Sonra “Humur” Başörtüsünün ana adıdır.
Hakikattir, mecaz değildir.
Zira “Himar” İslamiyetten önce de biliniyordu.
Ve başörtüsünün ismi olarak kullanılıyordu.
Ve bunlardan sonra bir daha: “Ziynet yerlerini göstermesinler” emri gelmektedir.
Hatta bu ziynet yerlerinin gösterilemeyeceği gibi, bunlardan bahsedilmek suretiyle başkalarına da duyurulması yasaklanmıştır.
Bu endişe ile gayri müslim kadınların müslüman kadınlarını görmeleri uygun görülmemiştir.
Ola ki, o kadınlar müslüman kadınların güzel taraflarını kendi erkeklerine anlatmak suretiyle fitneye vesile olurlar.
Nitekim “Bazan kulak gözden önce aşık olur” derler.
Onun için o kadınlarla müslüman kadınlarının beraber hamama girmeleri uygun görülmemiştir.
Bu ayet-i celilede: “Gözlerini kapatsınlar, iffetlerini muhafaza etsinler. Başörtüleriyle yakalarını kapatsınlar” şeklinde üstüste üç tane kesin emir vardır.
İki yerde de “zinet yerlerini açmasınlar, göstermesinler” tabiriyle kesin nehiyler geçmektedir.
Bunlar tamamen vücup ifade eden tabirlerdir.
Biri sarih o biri de mefhum olarak emirdir.
Yani bu emirlerin gereğini yerine getirmek farzdır.
Bu nehiylerle yasaklanan şeyleri yapmak haramdır.
Müslümanı bağlayan dinidir.
Birilerinin görüşü ya da beğenip beğenmediği şeyler değildir.
Müslüman dininin hükümlerini benimser beğenir, sever yerine getirme gayreti içinde olur..
Belki yerine getiremeyecektir.
Ama yerine getiremediği dinî hükümler, emir ve nehiyler için üzüntü duyar. “Yapaydım” diyerek kusur ve hatasını kabullenir, Allah’tan mağfiret diler, “yapmadımsa ne lazım gelir, yani başını örtmeyen müslüman değil mi?” diyerek eksiğini savunmaya kalkışmaz.
Söylenmemesi gereken böylesi bir söz, yapamadığı çok vazifelerden daha ağır sorumluluk getirir.
Din, din olarak bilinir, değerlendirilir.
Hükümlerinin yerine getirilmemesi bağışlanır da, karşı çıkmak ya da inkâr etmek bağışlanmaz.
Bu konunun net ve açık anlaşılması gerekir.
Bir şair şöyle diyor: “Olayların başlangıcı bakmakla başlar, ateşin büyüğü şerleri küçümsemektedir.”
Tesettürün, dolayısıyla iffetin İslam dinindeki önemini ve ehemmiyetini görmek ve anlamak için, ne derece itina gösterildiği değişik yollar ve biçimlerde anlatılmaktadır.
Başkalarına ait olan evlere girerken izin istenmesi emredilmektedir.
Ev halkından olan insanların dahi belirli zamanlarda rastgele odalara girilmesi için izin istenmektedir.
Erkeğin erkeğe ve kadının kadına bakabileceği yerleri, göbekle diz arası olarak belirlenmiştir.
Bunun daşında kalan kısımlar mazeretsiz bakılmaları yasaklanmıştır.
Kadınlar sokakta yürürken ayak sesleriyle etrafın dikkatini üzerlerine çekmemesi için uyarılmıştır.
Bizzat Allah Rasülüne şu talimat verilmiştir: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, üzerlerine ‘Cilbablarını’ alsınlar. Onların tanınıp taciz edilmemeleri yönünden daha uygun olanı budur.” (33/59)
Lügatte “Cilbab” Çar ve Yaşmak olarak açıklanmaktadır.
Elbisenin üzerinden giyilen “Manto” ya da “Çarşaf” diye açıklayabileceğimiz bir nevi giysidir.
Bu tavsiye edilmektedir.
Ayrıca: “Ey Peygamberlerin eşleri, sizler diğer kadınlardan her hangi birileri gibi değilsiniz, eğer sakınır –Allah’tan korkarsanız- konuşurken seslerinizi alçaltınız ki, kalbinde hastalık olan birileri size tama etmesin.
Sözlerinizi de maruf ölçüler içinde konuşun, evinizin içinde kalın.
İlk cahiliyet devrinin açılıp saçıldıkları gibi dökülüp saçılmayın.
Namazınızı kılın, zekatınızı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin.
Allah’ın sizin için istediği şey, Ehli beyt olarak size bulaşması muhtemel olan lekelerden pak ve temiz kalmanızı sağlamaktır.
Evinizde okunan Allah’ın kitabını ve hikmetini hatırlayın, bilseniz ki, Allah, Latifdir.
Herşeyden haberdardır.” (24/31) Bu naslardan yola çıkarak kadın sesinin avret olduğunu söyleyenler olmuştur.
Yani seslerine varıncaya kadar korunmalıdırlar.
Aynı tavsiyeler Müslüman kadınlarına da söylenebilir.
Zira “Ben Müslüman”ım diyen bir kadınla “Ben Müslüman değilim” diyen kadının dinen aynı sorumluluğu taşıması düşünülmez...
Ayrıca Hadis-i şerifte şöyle denir: “Cehennem ehlinden iki sınıf vardır.
Onları henüz görmüyorum.
Bunlar:
Bir takım insanlardır ki, ellerinde öküz kuyruğuna benzer bir sopa ile insanları döverler, ikincisi ise bir takım kadınlardır ki, çıplaktırlar, giyiniktirler, sarkıntılık yaparlar, başları deve hörgücü gibidirler.
Onlar cennete girmez ve kokusunu da almazlar.
Kaldı ki, Cennetin kokusu şu kadar mesafeden duyulur.” (Müslim, 2128)
Bütün bu açık naslar yanında bunca işaretler ve delillere karşı çıkılarak halen kadın baş örtüsüne ve tesettüre karşı direnenlerin dinî anlayışları şüphe ile karşılanır.
Eğer cehalet değilse su-i niyedir denir.
Bütün dinî emirlerin tamamında olduğu gibi, bunda da hükmün muhatabı inanan insanlardır.
Ben inanmıyorum diyen hiç kimse dinî hükümlerle zorlanmaz, zorlanamaz.
Zira bunlarda ibadet manası vardır, zoraki ibadet geçerli değildir.
Hani “Gönül ferman tanımaz” derler ya, iyman, kanun tahakkümü altına alınamaz.
İnsanın ilk ve en önemli mükellefiyeti olan “İyman” dahi, gönül ve kalb meselesi olduğuna göre teklif edilmesi caiz midir, değil midir tartışması yapılmıştır.
Ancak teklifin sihhatı için şart olan sebep ve aletlerin selamet olması teklifin sihhatini gerektirir.
Böyle diyerek iymanın vücubu üzerinde ittifak edilmiştir.
İymanın fer’i durumunda olan ameller de bu hükme tabidir.
Binaen aleyh, emredilen şeyin yerine getirilmesine meşru mazeret bulunmadığı müddetçe, emrin gereğini yerine getirmek farzdır.
Kadın için başörtüsünün farz olduğunu yukarıda delilleriyle gördük.
Bu farzın ifasına manî meşru bir mazeret söz konusu değildir.
O halde “Ben müslümanım” diyen her mükellef kadının başını örtmesi farzdır.
Zira bu, imanın gereğidir.
İman, iman edilen şeye bağlılığı nisbetinde kuvvetlidir.
Bağlayıcı olacak nisbette ve o derecede kuvvetli olmayan iman, iyman hükmünü taşımaz.
Aslında iyman sevginin mahsülüdür.
İnanan insan inandığı Rabbini sever ve O’na olan sevgisi başka her hangi şeylere olan sevgisiyle mukayese edilemez.
İnsanın sevdiği ve seveceği birçok şeyler olabilir.
Ama onlar Allah sevgisi ile kıyaslanamaz.
Kur’an-ı Kerim bunu anlatırken şöyle buyurur: “İnsanlar arasından, Allah’tan başka O’nun yerine kabul ettikleri bir takım şeyleri tutanlar vardır. Onları Allah’ı seviyor gibi severler. Ama Allah’ı sevenlerin sevgisi daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Bu zulmü irtikap edenler –ki, bu tutum en büyük zulümdür- Yani Allah’ı seveceği gibi başka şeyi sevmek- azabı görecekleri günde kuvvetin sadece Allah’ın ve azabın da sadece Allah’a ait olduğunu görselerdi. (Elbette bu açık zulmu irtikâp etmezlerdi. Burada şart edatından olan “Lev”nun cevabı mahfuzdur. Bu kural, tehlikenin büyüklüğünü göstermesi için kullanılır). Hani o gün peşine düşülenler, peşine düşünlerden uzaklaşır. Azabı görürler ve aradaki bağları kopmuştur.” (2/165-166)
Allah’a ve dine inanan bir müslüman kadının bir baş örtüsü uğruna neleri feda ettiğini görüyoruz.
Bunlar, o kadınların imandaki kuevetlerinin sağlam şahidirler.
Başörtüsü bir din ve iyman meselesidir.
Kabakuvvetle hal edilecek mesele değildir.
Hiçbir beşeri kanun da imanın önüne geçemez.
Bu kanun, ister mahalli ister beynel milel olsun.
İnsan hakları mahkemesini temsil eden insanlar, gerçekten dinin ve iymanın ne demek olduğunu bilerek, hesaba katarak karar verselerdi, gerçekten insan hakkı olan inanç hürnriyetine müdahale eden bu tip kanunları onaylayamazlar, bunlara taraftar olamazlardı.
İnanan insanların bu sahalarda tasavvurların üstünde müeyyideleri vardır. Bunları ancak kendileri anlar, hasımları bunları fark edemez.
Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Allah mü’minlerin üzerine inkârcılara asla yol vermeyecektir.” (4/11) Yine: “O insanlar ki, Rabbimiz Allah’tır derler ve sonra da istikametlerinde devam ederler, onların üzerine melekler peyder pey inerler ve: “Korkmayın, endişe etmeyin, size va’d edilen cennetle müjdelenin! Biz, sizin hem dünyada hem de ahirette velileriniziz. Ahirette sizin için nefislerinizin arzu ettiği herşey vardır, her çağırdığınız şeyler emrinize amadedir. Gafur ve Rahim olan Rabbiniz tarafından sizlere hazırlanmıştır.” (41/30-32) Böylesi bir kuvvetten destek alan mü’min neden endişe etsin, bu va’d karşısında kaybedilmesinden korkacağı nesi olabilir.
Onun içindir ki, inanan kuvvetlidir.
Allah’ın hükümleri ile oynanmaz.
Bu yersiz ve haksız tartışmaya girenler bir gün hem de yakın zamanda kaybettiklerini görecekler.
Dünyada rezalet Ahirete azab ile karşı karşıya kalacaklardır.
Din asla mağlup olmaz.
Selahaddin Kip -Altınoluk- | 
07.04.2008, 22:54
| |
mesutizm isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
| | | Super Moderator (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 25.11.2007 Nerden: İzmir - Kahramanmaraş - Ş.Urfa :)
Mesajlar: 3.571
Teşekkür etti: 6.175
Teşekkür aldı: 3.312 konuda 11.784 kere
| Başörtüsünün Orta Asya Serüveni Orta Asya ülkeleri bir aralar Batıdan esen demokrasi rüzgarları ve misyonerlik ile güneyden gelen farklı İslami akımlar arasında bocalamak durumunda kaldı.
1991 yılında Sovyetlerin yıkılmasının ardından bölgeyi işlenmemiş verimli topraklar olarak değerlendiren bütün grupların ortak eksiği, bölgeyi yeterince tanımıyor olmalarıydı.
İlk on yıl böylece geçti.
11 Eylül saldırılarının ardından bütün dünyada başlayan terörizmle mücadele dalgası, Şangay İşbirliği Örgütü’nün de aynı yöndeki teşvikleriyle, Orta Asya ülkelerinin tamamına yakını, İslam ülkelerinden gelen sivil toplum örgütleri ve Batı kaynaklı misyonerlik faaliyetlerini kontrol altına almak istedi.
Bu bağlamda başı çeken Özbekistan’ı, Kazakistan ve Tacikistan izledi. Kafkaslarda Azerbaycan da aynı tutumu sergileyerek, Arap ülkelerinden gelen sivil toplum örgütlerinin tamamına yakınını kapattı.
Türkiye kaynaklı kuruluşları ise, daha yakından takip etmeye başladı.
Serbest çalışma alanının sağlandığı ilk on yılda bulundukları ülkelerde teşkilatlanmayı başaran misyonerlik hareketleri, -İslami olanı da aynı değerlendirmeye tabi tutulmaktadır- Özbekistan örneğinde olduğu gibi, yerlilerle yola devam edebildiler.
Diğerlerinin ise zamanla bölge ile bağlantıları koptu.
Orta Asya’nın İsviçre’si ve demokrasi adası olarak isimlendirilen Kırgızistan’da ise, yukarıda bahsettiğimiz bütün faaliyet alanları, her hangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yoluna devam ediyor.
Resmi verilere göre ülkede 1500 den farzla yerli ve yabancı kuruluş dini faaliyet göstermektedir.
Bu ülkede Krişnacılar ve Satanistler dahi kendilerine faaliyet alanı bulabilmektedirler.
Ülkede Pakistan kaynaklı Davet Cemaati oldukça faal durumda.
Müslüman ülkelerden gelen diğer sivil toplum örgütleri de faaliyetlerine devam ediyor.
Özellikle ülkenin güneyinde yer alan Oş ve Celalabad Vilayetlerinin bulunduğu bölgelerde dindar insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.
Haliyle başörtüsü, yeni bir terim olarak resmi kurumları ve devlet adamlarını meşgul etmeye başladı.
Son birkaç yıldan beri, eğitim yılının ilk aylarında Kırgızistan’ın güneyinde başörtüsü ile ilgili okul yöneticilerinin farklı tutumları gündeme geliyor.
Ülkede bu konu ile ilgili yasa veya tüzüğün bulunmuyor olması, çelişkili uygulamaları da beraberinde getiriyor.
Bu eğitim yılı başında bazı okul idarecileri, kız öğrencilerin bu yıl başörtüsü ile okula alınmayacağı duyurusu yapmıştı.
Ardından başörtüsü ile okula gelen bazı öğrenciler uyarılmaya başlandı.
Ancak kanuni bir dayanak olmadığı için bu güne kadar okul idarelerinden herhangi bir kesin yasaklama getirilemedi.
Kırgızistan’ın güneyindeki Oş ve Celalabad gibi şehirlerde Özbek nüfus neredeyse toplam nüfusun yarısını oluşturuyor.
Özbekler dini inançlarına daha bağlı insanlar.
Mesela, Oş Vilayeti Nookat ilçesindeki okulların tamamına yakınında başörtülü öğrenciler bulunuyor.
Başörtüsü problemini yerinde araştırmak üzere farklı basın-yayın kuruluşlardan bölgeye giden muhabirler, öğrenci velileri ile konuyla ilgili görüşmeler yaptı. Medyaya okul idareleri tarafından başlatılan farklı uygulamalar yansıdı.
Mesela: Oş Vilayeti Nookat İlçesinde doktorluk yapan Bahodır Abdurahmanov’un iki kızı var.
Sekizinci sınıfta okuyan kızına idare tarafından başörtüsünü çıkarmazsa okula alınmayacağı söylenmiş.
Doktor Bahodır Bey, kızının bu zamana kadar her yerde rahatlıkla dolaştığını, bu konuda her hangi bir sıkıntı ile karşılaşmadıklarını ancak, son günlerde farklı uygulamalarla karşılaştıklarını ifade ederek: ‘Bir gün kızım okuldan ağlayarak geldi. Ne oldu? Diye sorduğumda ise; öğretmeninin okula başörtüsü ile gelmesini yasaklandığını söyledi. Hayret ediyorum, insan din ve inanç özgürlüğüne sahip değil mi? Öğretmenlerimiz eğitimi bir kenara bırakmış kılık-kıyafetle uğraşıyorlar. Kızım hâlâ başörtülü derslerine gidiyor. Okul idaresi ise kızımı okuldan atmakla tehdit ediyor” diyor.
Cibek Asanova’nın ise başörtüsü ile okula giden bir kız torunu var.
Cibek Nine: ‘Okulda torunumdan ders esnasında örtüsünü çıkarmasını istemişler.
Ders esnasında torunumun örtüsünün kimi rahatsız ettiğini anlayamıyorum.
Her Müslüman kadının hicab giymesi lazım.
Ben, torunum başörtüsü giydiği için çok seviniyorum.
Eğer başörtü yasağını getirirlerse ben torunumu başörtüsüne izin veren başka bir okula göndereceğim.” Diyor.
Konu ile ilgili ülkede insan hakları ve hukuk alanında çalışmalar yapan kuruluşlar, Kırgızistan’da başörtüsü ile ilgili her hangi bir kanun bulunmadığını, okul idarelerinin diğer komşu ülkelerden etkilenerek bu tür uygulamalara geçmek istediklerini ifade ediyor.
Bu bağlamada ‘Demokrasi ve Adaleti Geliştirme Vakfı’ çalışanlarından hukukçu Abdumanap Halilov, son günlerde çocuklarının din özgürlüğü kısıtlandığı için, kendilerine başvuran velilerin sayısının artmaya başladığını söylüyor.
Halilov, başörtüsü ile ilgili iki yıl önce Kırgızistan’ın Oş şehrinde bir problem yaşandığını belirttikten sonra, ‘O zaman il ve ilçe eğitim müdürlüklerine baş vurarak konuyu araştırdık, baş örtüyle ilgili hiç bir yasağın olmadığını öğrendik. Bunun üzerine okullarda başörtüsü yasağını kaldırdılar ve kızlarımız rahatlıkla derslere girmeye başladılar.’ Diyor.
Halilov, bazı okullarda okul idaresi ve öğretmenlerin kılık kıyafet ve okulda uyulması gereken disiplinle ilgili tüzük hazırladığını ancak, bunun kanuni bir bağlayıcılığının bulunmadığını ifade ederek, Kırgızistan anayasası ve kanunlarında başörtüsü ile ilgili her hangi bir yasak veya kısıtlamanın söz konusu olmadığını belirtiyor.
Nookat İlçesi Eğitim Müdürü İkrama Rahmanova ise daha farklı düşünüyor. Rahmanova ‘Okul idaresi tarafından hazırlanan tüzüğe öğrencilerin uyması gerekmektedir. Orada baş örtü ile ilgili madde de yer almaktadır. Biz, öğrencilerin başörtü takmasını beğenmiyoruz, bizde din devletten ayrı.’ Diyor.
Koymak istedikleri başörtüsü yasağına kanuni dayanak bulamayan zamanında komünizmden etkilenmiş bazı öğretmenler ise, öğrencilerin başörtüsü ile dersi iyi duyamadıklarını bahane ederek başörtüsünün yasaklanmasını istiyor.
Kırgızistan’da bazı mihrakların kışkırtması sonucu başörtüsüne karşı komplo yapmak isteyen okul idarecileri bir sonuç elde edemeyince, Oş Şehri Hazma Okulunda olduğu gibi idareciler başörtülü öğrencilere para cezası vermeye başladı.
Okul idaresi tarafından belirlenen ceza miktarı ise, 700 Som, Yani 20 Amerikan doları. Türkiye’deki başörtüsü suçunun cezası acaba ne zaman verilecek merak ediyorum doğrusu.
Abdullah Aydoğan Kalabalık -Altınoluk- | 
08.04.2008, 15:39
| |
mesutizm isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
| | | Yolcunun Şehri Kayıp :)
Üyelik tarihi: 24.01.2008 Nerden: İzmir
Mesajlar: 4.566
Teşekkür etti: 16.312
Teşekkür aldı: 3.806 konuda 10.519 kere
| Allah razı olsun...
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»» ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°. ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
OnLaRa İnanıyoRuz ve GüveniyoRuz! UltrAslan | 
08.04.2008, 17:45
| |
ŞüHeDa isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
| | Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:53 .
Powered by: vBulletin Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 Bazaar Desings |