Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 54 (1 Kayıtlı ve 53 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Şeyh Abdülahad Nûrî’ye Göre Hz. Peygamber’in Ebeveyninin Dinî Konumu
ABDÜLAHAD NÛRÎ’YE GÖRE
HZ. PEYGAMBER’İN EBEVEYNİNİN DİNÎ KONUMU
Yrd.Doç.Dr. Mustafa AKÇAY*
ÖZET
XVII. yüzyıl, Osmanlı toplumunda önemli dinî-sosyal hareketliliğin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde Kadızâde Mehmet Efendi çevresiyle Halvetî tarikatı çevresi arasında cereyan eden ve Kadızâdeliler Hareketi olarak bilinen mücadele özellikle önemlidir.
Bu hareket önceleri fikrî-dinî düzeyde başlamış, sonraları siyasî içerik de kazanmıştır. Bu mücadele ortamında çeşitli dinî konular gündeme gelmiştir.
Gündemi oluşturan konulardan birisi de Hz. Peygamber’in anne-babasının dinî konumudur.
Bu noktada Kadızâdelilerin aksine, Halvetî şeyhi Abdülahad Nurî, Ebeveyn-i Resul’ün ehl-i necat olduğu kanaatindedir.
Bu makale, Abdülahad Nurî’nin konuyla alakalı “Te’dîbü’l-mütemerrîdîn” adlı eserinden hareketle onun, Ebeveyn-i Resul’ün ehl-i necat olduğuna dair görüşlerini içermektedir
XVII. yüzyıl, Osmanlı toplumunda önemli sosyal ve dinî hareketliliğin yaşandığı bir dönemdir. Özellikle bu dönemde ismini IV. Murat devri vaizlerinden Kadızâde Mehmet Efendi’den (ö. 1045/1635)[1] alan Kadızâdeliler hareketi hem dinî hem de sosyal-siyasî alanda etkili olmuştur. Köklerini İbn Teymiyye’nin (ö. 728/1328) fikirlerinden etkilenen Birgivî Mehmet Efendi’de (ö. 981/1573) bulan ve Kadızâde Mehmet’de etkili olmaya başlayan bu hareket, Abdülahad Nûrî’nin dayısı ve şeyhi olan dönemin meşhur Halvetî[2] şeyhlerinden Abdülmecid es-Sîvâsî (ö.1049/1639)[3] ile Kadızâde Mehmet Efendi arasında önce fikrî düzeyde başlamış, sonra camii kürsüleri ve padişah meclislerine daha sonra da sosyal ve siyasî alana taşmıştır.
Öncülüğünü vaiz ve imam gibi din adamlarının oluşturduğu hareket, özellikle Halvetî, Mevlevî gibi tasavvuf çevrelerinin bazı uygulamalarına karşı çıkmış, zamanla itidalden çıkıp saray çevrelerinde nüfuz ederek onların desteğiyle kendi görüşlerini halka zorla kabul ettirmeye, bazı tekke ve zaviyelerin basılmasına kadar varan şiddet hareketine dönüşmüştür.
Esas olarak Kadızâdeliler haraketi, Hz.Peygamber döneminden sonra ortaya çıkan hemen her şeyi bidat olarak kabul ederek bunlara şiddetle karşı koyan, İslâm’ın bidat ve hurafelerden arındırılarak eski safvetine kavuşturulmasını savunan bir tür Selefî akımdır.[4]
Başlangıç ve odak noktasını Kadızâde Mehmet Efendi ile Halvetî şeyhi Abdülmecid es-Sivâsî arasında cereyan eden tartışmalar oluşturan bu çekişmeler esnasında ‘Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan bidatların terk edilmesinin gerekliliği; sûfilerin semâ ve deveran, zikir ve musikilerinin, matematik ve felsefe gibi aklî ilimlerin, ezan, mevlid ve Kur’an’ın makamla okunmasının, kabir ziyaretinin, Regaib, Berat ve Kadir gecesinde cemaatle nafile namaz kılınmasının, namazlardan sonra musafahanın, selam verirken el etek öpmenin, tütün içmenin caiz olup olmadığı; Hz. Peygamber’e ve sahabeye isimleri geçtiği zaman “tasliye/sallallâhu aleyhi vesellem” ve “tarziye/ radıyallâhu anh” demenin meşru olup olmadığı; Hızır’ın hayatta olup olmadığı; Firavu’nun imanla ölüp ölmediği; Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin kafir sayılıp sayılmayacağı;’ gibi pek çok mesele ele alınmıştır.
Tartışma konularından birisi de makale konumuzu teşkil eden Hz. Peygamber’in Ebeveyn’inin imanla vefat edip etmediği meselesidir.[5] Bu konuda da oldukça süpekülasyonlar yapılmış, Abdülahad Nûrî’nin yanı sıra Katip Çelebî gibi dönemin âlimleri tarafından eserler kaleme alınmak zorunda kalınmıştır.
Bu noktada Abdülmecid es-Sivâsî, yeğeni ve müridi Adülahad Nûrî’ye Ebeveyn-i resul meselesini açıklığa kavuşturmasını rica etmiş, bunun üzerine Nûrî de “Te’dîbü’l-mütemerridîn” adlı risalesini kaleme almıştır. Bazı dinî-sosyal meseleler etrafında başlayıp tarikat ve medrese çevrelerinin siyasî nüfuz elde etme mücadelesine dönüşen bu dönemi “Bu bahis dahi bir savaş alanı haline geldiği için yazıldı.” sözleriyle tasvir eden Katip Çelebî (ö. 1070/1659) de diğer tartışma konularına ilaveten Ebeveyn-i resûl hakkında bir risale telif etmek zorunda kalmıştır.[6]
Esasen Ebeveyn-i Resul’ün dinî durumu meselesi sadece Osmanlı’nın bu dönemine özgü bir tartışma konusu olmayıp öncesi ve sonrasında da ele alınan, âdeta bir ‘Ebeveyn-i resul Risaleleri’ silsilesi ve geleneği oluşturarak bir klasik haline gelen önemli bir konudur.
Nitekim daha ilk dönemlerden itibaren tefsir ve hadis kaynaklarında ilgili âyet ve hadislerin açıklanması esnasında, Ebû Hanife’nin el-Fıkhu’l-ekber’i gibi akâid risalelerinde Ebeveyn-i resûl konusuna değinilmiştir.
Ancak bu konuya özel bir önem atfederek hakkında muhtelif müstakil risaleler telif eden Celâleddin es-Suyutî (ö. 911/1505) olmuş ve kendisinden sonra da çeşitli İslâm âlimleri risaleler kaleme almışlardır.[7] Konu özellikle Hz. Peygamber’in bir tür ismeti olarak algılanmış, O’na karşı derin bir sevgi, saygı ve hassasiyetin ifadesi olarak İslâm âlimlerince üzerinde titizlikle durulmuştur.
Binaenaleyh Ebeveyn-i resûl konusu ve Abdülahad Nûrî’nin mezkur risalesi, başta hem kendisinin hem de şeyhi Abdülmecid es-Sivâsî olmak üzere Halvetî çevrelerinin resmî görüşünü yansıtması; dönemin güncelliğini koruyan bir tartışma konusunu oluşturması; ileri sürülen olumsuz fikirlerin tasavvuf çevrelerini rahatsız edecek düzeye ulaştığını göstermesi; Osmanlının bu döneminde tasavvuf çevrelerinin sadece zikir ve mistik tecrübelerle meşgul olmadığını, bunun yanı sıra ilmî araştırma ve yayınlara önem verip bizzat desteklediğini; belki de sonraki kelam âlimlerinin yapamadığı halkın güncel sorunlarıyla ilgilenip onlara cevaplar aramaya çalıştıklarını göstermesi açısından son derece önemlidir
Abdülahad Nuri, XVII. yüzyılda yaşamış Halvetî tarikatının fazilet ve irfanı ile tanınmış önde gelen Osmanlı şeyhlerindendir.[8] Sivaslı olduğu ve 1003/1595 veya 1013/1604 yılında doğduğu rivayetleri bulunsa da birincisi daha doğrudur. Abdülahad Nuri’nin üç nesle kadar olan soy silsilesi Şeyh Evhedüddin Abdülahad -Nûrî b. Musluhiddin Mustafa Safavî b. İsmail b. Ebi’l-Berekât şeklindedir. Baba tarafından kadılar sınıfına mensuptur. Babası Mustafa Safavî Efendi, Mültekâ şarihlerinden Sivas Müftüsü Ebü’l-Berekât İsmail Efendi’nin oğlu; annesi, Ebü’l-Berekât’ın oğlu Muharrem Efendi’nin kızı Safâ Hatun’dur.[9]
Küçük yaşta babası vefat edince, dayısı Abdülmecid Sivâsî tarafından yetiştirilmiştir. Hocası ve mürşidi olan dayısı Şeyh Abdülmecid Sivasî, Sultan III. Mehmet’in daveti üzerine İstanbul’a gittiğinde onunla birlikte İstanbul’a gitmiş, tahsil ve fevzini burada tamamlamıştır. Birbiri ardına kırk erbaîn çıkardığı, bin altı yüz gün sürekli halvet ve itikafta kaldığı rivayet edilen Abdülahad Nûri, zahirî ve batınî ilimlerde tahsilini tamamladıktan sonra irşad vazifesiyle Midilliye gönderilmiş[10], bir süre bu görevini sürdürdükten sonra 1023/1614 de İstanbul Mehmed Ağa tekkesi şeyhliğine, 1631 yılında Fatih Camii, 1641’de Beyazıd Camii, sonra da Ayasofya Camii vaizliğine getirilmiştir.[11] Bu görevde iken 1061/1651 yılında İstanbul’da vefat etmiş ve Eyüp Nişancısında Abdülmecid Sivasî’nin türbesi karşısına defnedilmiştir.[12]
Abdülahad Nûri, hem Halvetiyye tarikatının ana kollarından olan Şemsiyye tarikatının Sivasiyye şubesinin kurucu şeyhi[13] hem de ilmiye sınıfına mensup önemli bir şahsiyettir. O, XVII. yüzyıl İstanbul’unu derinden etkileyen, tarikat mensupları ile Ülemânın temsil ettiği medrese sınıfı arasında büyük tartışma ve çekişmelere sebep olan ünlü Kadızâdeliler zümresine karşı mücadele etmiş, eserlerinde bu tür zahirci, katı din anlayışını tenkit etmiştir. Bu doğrultuda o, tasavvuf çevrelerine karşı şiddetle tavır alan bu harekete karşı mücadeleyi desteklemek amacıyla Ebeveyn hakkındaki risalesine ilaveten “Risale fî cevâzi devrâni’s-sûfiyye” veya Risâletü’t-Deverân li ğavsi haze’z-zamân” ile “Risaletü’s-Semâiyyeti’n-Nûriyye” adlı iki müstakil eser telif etmiştir.[14]
Halvetiye tarikatının Sivâsiyye kolu, Abdülahad Nûrî’ye nispet edilmektedir. Abdülahad Nûrî’nin çoğu risale olmak üzere tasavvuf, akaid, fıkıh ve tefsir konularında o
Abdülahad Nûrî, Ebeveyn-i Resul ile ilgili görüşlerini bu konuya tahsis ettiği “Te’dîbü’l-mütemerrîdîn”[17] adlı müstakil risalesinde incelemiştir. Risalenin çeşitli Arapça nüshaları ve Osmanlıca özetleri bulunmaktadır.[18] Mezkur risalenin Nûrî’ye nispetiyle ilgili kayıtlarda bazı karışıklıklar bulunmaktaysa da incelendiğinde bunun müstensih hatası olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Süleymaniye Ktp., H. Hüsnü Paşa, 471, Ta’lik, vr. 63-81’deki risale “Risaletü’l-valideyn Te’dîbü’l-mütemerridîn” ismiyle Kınalızâde Ali Çelebi, Alaüddin Ali b. Emrullah el-Hınnâî‘ye (ö.979/1571) nispet edilmiştir. Keza Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmut Efendi, 2022 ile Süleymaniye Ktp., Pertevniyal 96/3, vr. 116a-137b de kayıtlı bulunan ve Hasan b. Hasan b. Ali tarafından istinsah edilen risalenin başında “haza risaletü te’dîbi’l-mütemerridîn li merhum müftî Ali Çelebi nevverALLAHu markadehu…” yazılarak, eser yine Ali Çelebiye nispet edilmiştir. Halbuki bu risaleler diğer nüshalarla karşılaştırıldığında Abdülahad Nûrî’ye ait olduğu görülecektir. Bu karışıklık mezkur risalelerin “Mecmû’atü’r-resâil” şeklinde olduğu, bu ikisinin hemen peşinde aynı sayfanın yarısından itibaren başlayan Müftü Ali Çelebi’ye ait “Risalelü’t-deverân fî beldeti Kostantiniyye” adlı risale geldiği için müstensihler önceki risalenin de Ali Çelebi’ye ait olduğunu zannederek ona nispet etmiş olmalıdırlar.
Abdülahad Nûrî risalesini yazma gerekçesiyle ilgili şöyle demektedir: “Selef hakkında ileri geri konuşmayı kendilerine yol edinmiş olan bazı yoldan çıkmış sapkın kimseler, aklın üstünden edep perdelerini kaldırarak ALLAH’ın Habibi’nin (s.a.v) nesebine dil uzatmaya başladılar. Üstelik hadis hafızlarının itimat ettiği, dirayet ehlinin önemli gördüğü rivayetlerin belirleyici sınırlarına ulaşmaktan aciz oldukları, ilgili rivayetlerden müteahhir ile mütekaddimi, zayıflarla mensuh olanları, birbirleriyle çelişenler ile müevvel olanları birbirinden ayıramadıkları, akıl ve ilmî durumları kıt olmakla beraber ilgili nakiller hakkında derinlemesine araştırma yapmadıkları halde bu işe yeltendiler. İşte bu yüzden Hazreti üstad-ı a‘zam, âlimlerin en fazılı, irşat dairesinin kutbu, Şeyh Abdülmecid es-Sivâsî, bana, taş kalplilere karşı en sağlam rivayetleri toplayarak maksada en faydalı ve işe yarar rivayetlerden hareketle bir eser yazmamı emretti…”[19]
Abdülahad Nûrî, Ebeveyn’in mümin ve ehl-i necat olduğu kanaatindedir ve bu itibarla risalesi, kendi kanaatini ispat ve savunma amaçlı bir eserdir. Böyle olmakla beraber bütün bütün de ilmîlikten ayrılmamış, ilgili rivayetleri almada seçici davranmış ve kendince aralarından en sağlam olanları tercih etmiştir. Bu konuda o, hadis hafızlarının usül ve kurallarına riayet ettiğini, biraz da mübalağalı edebî bir üslup içinde konuyla ilgili zayıf rivayetler denizine dalıp bu deryadan daha önce hiçbir insan ve cin elinin ilişmediği inci ve mercanlar çıkardığını ifade etmiştir.[20]
Abdülahad Nurî, risalesini bir mukaddime ve üç bölüme ayırmıştır. Mukaddime’de sahabe ve tabiinden itibaren Ebeveyn-i Resul’ün ehl-i necat olduğunu kabul eden[21] önemli şahısların isimlerini tek tek sıralamıştır. Nûrî, zikrettiği bu şahısların bazı âyet ve hadislere dayanarak Hz. Peygamber’in sadece anne-babasının değil, bütün ata ve annelerinin muvahhid olduğunu kabul ettiklerini ifade etmiştir.[22] O, okuyucu üzerinde daha ikna edici olma düşüncesiyle bu kanaatte olanların isimlerini tek tek zikretme yolunu izlemiş olmalıdır. Risalenin birinci bölümü, Resulullah’ın anne-babasının ehl-i necat olduğunu benimseyenlerin delillerine; ikinci bölümü, Ebeveyn’in ehl-i necat olduğunu kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara verilen cevaplara; üçüncü bölümü ise Hz. Peygamber’in zerre/gen ve nurunun Hz. Adem’den beri nezih nesiller içinde intikaline ayırılmıştır. Bununla birlikte Nurî, bu genel başlıklar altında konuyu işlerken yer yer “Ebû Talib’in İmanı, Ebû Hanife’nin (ö.150/767) Ehl-i Beyt taraftarlığı, Fil Suresinin tefsirinde Abdülmuttalib’le ilgili hususların zikredilmesi, Hz. Peygamber’in baba ve anne tarafından soyu ağacı gibi” bazı tâlî konulara da değinmiştir.
Abdülahad Nurî’nin Ebeveyn hakkında düşünceleri onun mezkur risalesi çerçevesinde incelenmiş, imkanlar ölçüsüne müellifin yararlandığı kaynaklar kullanılmıştır.
Kardeş bu yazılar muhakkak ki onu övmek adına anacak bazı çevreler kasıtlı olarak kötülemek için seneryolar hazırlıyor hatta inanmayan amcalarını örnek gösteriyor vb.
Allah dilediğini doğru yola iletir.
Kardeşler ben bu gibi konuları gündem olarak incelemeyi çok garip buluyorum. Resullullah' ın soyundan hatta aile efradından kafir olarak ta ölenler olabilir. Belki Allah muhafaza en yakınlarından da vardı diyelim ( haşa ) böyle olmuş olsa yada olduğu ortaya çıkmış olsa bile ne olacak.
Bunlar şeytan oyunları fitneler değilmidir ?
Bir aileden ırz düşmanı da çıkabilir namus bekçiside hatta bir kardeş zorba iken biri melaike gibidir.
En temel örneği zaten insanlığın başlangıcında da var.
Habil ile Kabil.
Nuh (a.s.) ' ın da eşi ve çocuğu kafirdir.
Ne yani şimdi Nuh' un eşi ve oğlunun kafir ölmesi Nuh' u kötümü yapar.
Allah aşkına fitnelere aldanmayalım !!!
Hatta ( haşa onlar çok değerli inanan kimselerdi ) Resullullah' ın ailesinin hemen hemen hepsi kafir olsalar dahi Allah' a sonsuz şükürler olsun ki Resullullah' ı bize uyarıcı gönderdi.
Allahhümme salli alaa seyyidinaa ve Nebiina ve Resulüna Muhammed.
Es Selamu aleyke ya Resulallah.
Es Selamu Aleyküm,
__________________
Bismillahirrahmanirrahim,
ZUHRUF 2,3. Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.
İBRAHİM 52. Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir.
İSRÂ 41. Andolsun biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye (gerçekleri) bu Kur’an’da değişik biçimlerde açıkladık. Fakat bu onların ancak kaçışlarını artırıyor.
Konu Bakara-216 tarafından (26.10.2006 Saat 13:39 ) değiştirilmiştir..
"el-Fıkhu'l-Ekber"inin bazı nüshalarında İmam Ebû Hanîfe'nin bu konuda "Onlar küfür üzere ölmüştür" (mâtâ ale'l-küfr) dediği kayıtlıdır. Ali el-Karî şerhinde de (310) bu şekilde yer almıştır.
Ancak el-Kevserî merhum, bu eserin çoğunluğu teşkil eden yazma nüshalarında bu ifadenin "Onlar küfür üzere ölmemiştir" (mâ mâtâ ale'l-küfr) veya "Onlar fıtrat üzere ölmüştür" (mâtâ ale'l-fıtra) tarzında olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: "Allah'a hamd olsun, ben bu "mâ mâtâ ale'l-küfr" ifadesini "el-Fıkhu'l-Ekber"in Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye'deki iki eski yazma nüshasında bizzat gördüm..."
Muhtemeldir ki "el-Fıkhu'l-Ekber"i istinsah eden bazı müstensihler, "mâ mâtâ..." ifadesinde peş peşe gelen "mâ" harflerinden birini fazla zannederek iskat etmiş, böylece anlam tam tersi istikamette bozulmuştur. Yahut "mâtâ ale'l-fıtra" cümlesindeki "fıtra" kelimesi, kûfî hatta kullanılan harf karakterlerinin yapısı sebebiyle "küfr" kelimesini andırdığı için "küfr" kelimesine çevrilmiş olabilir...
Kardeş yazılar elbette güzel olabilir ben sadece bu tür yazılar gibi sırf insanlara fitne oluşturması için irdeleyip gariplik karışıklık sokmak isteyen insanlarda var olduğunu ve onlardan korunmamız için uyanık olarak durmamızı hatırlatmak amacıyla yazdım . Yoksa senin yazdıklarına zaten bir şey demiyorum.
Hatta cevap gibi yazdığım için yanlşış anlaşılır diye kimse cevap vermeden yazımın ilk paragrafını sonradan özellikle yazdım.
Es Selamu Aleyküm,
__________________
Bismillahirrahmanirrahim,
ZUHRUF 2,3. Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.
İBRAHİM 52. Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir.
İSRÂ 41. Andolsun biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye (gerçekleri) bu Kur’an’da değişik biçimlerde açıkladık. Fakat bu onların ancak kaçışlarını artırıyor.
Kardeş yazılar elbette güzel olabilir ben sadece bu tür yazılar gibi sırf insanlara fitne oluşturması için irdeleyip gariplik karışıklık sokmak isteyen insanlarda var olduğunu ve onlardan korunmamız için uyanık olarak durmamızı hatırlatmak amacıyla yazdım . Yoksa senin yazdıklarına zaten bir şey demiyorum.
Hatta cevap gibi yazdığım için yanlşış anlaşılır diye kimse cevap vermeden yazımın ilk paragrafını sonradan özellikle yazdım.
Es Selamu Aleyküm,
Allah razı olsun kardeşim.uyanık olmak bu meselelerin bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.rabbim ecrinizi artırsın vesselam.
Sevgili Attar kardesim yazinin devami bekliyoruz, insallah faidele olur.
Bakara-216nin korkusunuanlamakla birlikte bilinsin ki özellikle vahhabiler tarafinda bu konu üzeride kasitli bir sekilde duruluyor. Allah islah etsin ne diyelim...
Sen yoluna devam et, süpheleri bertaraf edecek her bilginin paylasimina bu ümmetin ihtiyaci vardir...