Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 30 (0 Kayıtlı ve 30 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Bunca mülahazanın özü, dini beynimizde kurguladığımız biçiminden özgürlüğe kavuşturup, kendi öz niteliğine büründürmenin çaresi 1400 küsur yıllık birikimi, bir kaç saatlik düşünce kırıntısına tercih etmelikten vaz geçmektir. Ulamanın görüşlerine değer vermek, onların sözlerini ve fiillerini anlamaya çalışmak; bu anlamada samimi olmak: bize Kur'an'ın mesajını anlatmada ilk adım olacaktır....
Bir kısım çalışmaların özü şudur:
" Önce alimlere itibarı ortadan kaldıralım
Sonra hadisleri devreden çıkaralım
Bunları halledersek Kur'an'ı niyetimize göre yorumlamayı başarırız
Bunu da kabul ettirirsek kendi hakimiyet ve kıymetimiz adına yeni bir din oluşumunun tohumlarını atmak kolaylaşır...
Ve artık o eskide kalmış paçavra fikirler diye nitelendirdiğimiz alimlerinin
Sahabenin
Peygamberin
Kur'an'ın
mesajını bize hizmet etmeye çevirmeyi başarabilirsek; değme keyfime... "
Hiçbir aklı başında Müslüman bu hileye düşmemeli ve aldanmamalıdır..... Uyanık olmak ve dinimizi en sağlam nakillerle ulemamızın eserlerinden öğrenmeye çalışmamız elzemdir. Bu tezgaha kananlar, muhakkak ki dinini öğrenmede kifayetsiz kalmış, kafası Avrupa, kalbi Müslüman, din adına ama en samimi gençler olacaktır; zaten hedef bellidir. Gençlerdir....
Ey gençler! Metaryalizmin bu ihtiyar, tecrübeli ve ciddi tehlikesine düşmeyelim. dinimizi mutemet zevatın eserlerinden öğrenmeye çalışalım. Öncelikle tashîh-i itikad tashîh-i amel edelim. Bırakalım meallerden dinimizi öğrenme telaşesini; ilm-i tefsir ilm-i hadis ilm-i fıkıh ilm-i kelam ve bilumum alet ilimleriyle dinimize yardımcı olacak, bizi inançsızlık hafakanlarından kurtarmaya vesile ilimleri okuyalım, ilim... Cahilin cehlinden daha korkunç olan şey ilme ve alime olan inkarıdır...
Meal okumayalım demiyoruz; okuyalım ama sadece mealden dinimizi öğrenmeye çalışmayalım; meali hüküm çıkarmak ve islami tatbikte esas kılmayalım diyoruz.
Biz eğer bunca birikimi, bunca alimleri elimizin tersiyle bir kenara atarsak, hangi yürekle yarın Rûz-u mahşerde Allah Teala’ya hesab vereceğiz? “Biz en samimi Müslümanlar olarak bunca Senin dostunun hepsinin hatasını düzeltmek için hiçbir alet ilmine ihtiyaç duymadan Ey Rabb’im! Hak e hakikat için beynimize vahyettiğine tabi olduk; iyi ettik değil mi Ey Rabb’im “ mi diyeceğiz!...
Boğaz köprüsü varken, boğazın derin sularına ve dalgalı akıntısına rağmen, "ben karşıya geçmek için bu yolu tercih ederim, yüzeceğim; beni köprü ilgilendirmiyor, ya köprü harabe ise, ya ben üzerindeyken yıkılırsa, hernekadar dakikada 1000 insan o köprüden karşıya geçiyor ama, yanlış yapıyorlar, karşıya geçmeleri için, suya dalması lazım her birinin!!!!" deyicinin zihni boyutunu nasıl değerlendiriyorsanız; öylece " ben bu dini kendi fikrimle temelinden bi daha kendi üslubunca kuracağım" diyenin fikrini de öyle değerlendiriniz...
Asansör varken 99 katlı binaya " hayır ben yürüyerek çıkacağım; asansöre inanmıyorum" diyenin mantığına güleriz; O halde dininizin asansörü mesabesindeki çalışmalarıyla bize ışık ve kolaylık olan ulamanın inkarı cihetine girene ne demeli? Unutulmaya ki yüzünü gökyüzüne doğru çevirip tükürenin tükürüğü fizik kaidesi olarak yine kendi suratına gelecektir!...
Elektrik varken mum yakmayalım...
Otobüs, uçak gibi ulaşım araçları varken yayan 1430 millik mesafeyi yürümeyi tercih etmeyelim... Bu dinin otobüs ve uçağı mesabesindeki ulemanın nakil ve gayretlerini terk etmenin hangi mantık muvazenesi ile değerlendirilmesi gerektiğini her insan yine kendi öz aklına sorsa cevabı rahatlıkla verecektir.
İlme talib olalım; ama Hocasız ilim sevdalısı değil.. Ene'mizi kendimize rehber seçersek farkında olmadan şeytanı hayat arkadaşımız tayin etmiş oluruz.
Muhyiddîn Arabî diyor ki: Erbaatün muhliketun lil abdi. Ene Nahnü lî ve indî..
Mefhumlar çöplüğü felsefeden önce, dinimizi milyon milyon alimin engin ve basiretli ferasetinin aydınlığında net bir görüşle görmeye çalışalım. Bunun yolu ilme talib olmaktır, ilme ve alime olan sevgi ve hürmettir.
Hasılı kelam; öz varken sözü bi kenara bırakalım; dinimizi ehadisle öğrenmeye çalışalım, havadisle değil...
İtikadımızı bir Hızır Bey'den , İbrahim Hakkı Erzûrumî'den , Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Bediuzzaman'dan ve iktibaslarını kullandığımız bu yazıyı şereflendiren zevattan; ilmihal bilgilerimizi bir İbni Abidin'den Mehmet Zihnî Efendi'den, Ömer Nasûhi Bilmen'den tashih etmedikçe kurulan tuzakları anlamak ve bu tuzaklara düşmemek elde değildir....
Kur'an-ı hakim'i tefsir babında yazılan aşağıdaki şunca eseri bertaraf edip kafasındaki oluşumu din diye sunmaya çalışan ve bana sadece kupkuru meal yeter diyebilen bu boş heveslilerin tuzaklarına düşmeyiniz:
1- H.310'da vefat eden fakih, muhaddis ve müfessir İmam Muhammed bin Cerîr bin Yezîd bin Kesîr Ebû Câfer et-Taberî'nin Câmiu-l-Beyan fî Tefsîr-il-Kur'an = Tefsîr-i Taberî
2- H.583'te vefat eden müfessir Cârullah = Zemahşerî'nin el-Keşşâfu an Hakâik-i Ğavâmid-it-Tenzîli ve Uyun-il-Ekâvîli fî Vucûh-it-Te'vîl
3- H.606'da vefat eden imam, müfessir Ebû Abdullah Muhammed bin Ömer bin Hasen bin Hüseyn et-Teyimî el-Bekrî = Fahreddîn-ur-Râzî eş-Şâfî'nin Mefâtîh-ul-Gayb = Tefsîr-i Kebîr
4- H.616'da vefat eden, nahuv, fıkıh, hendese, ferâiz ve tefsir ilimlerinde büyük payeye ulaşan, muhaddis Abdullah bin Hüseyn bin Abdullah bin Hüseyn = el-Ukberî el-Bağdadî el-Hanbelî = Muhibbuddîn Ebu-l-Bekâ'nın İmlâu mâ Menne Bih-ir-Rahmânu min Vucûh-il-İ'râbi vel'Kirââti fî Cemîl-i-Kur'ân.
5- H.682'de veyahud 685'de vefat eden müfessir, imam Nasîruddîn Ebû Saîd Abdullah bin Ömer el-Beydâvî eş-Şâfiî'nin Envâr-ut-Tenzîl ve Esrâr-ut-Te'vîl
6- H.725'te vefat eden tefsir, fıkıh, tasavvuf ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan imam Muhyissünne Şeyh Alâuddîn Ali bin Muhammed bin İbrâhim el-Bağdâdî eş-Şâfiî'nin Lubâb-ut-Te'vîl fî Meâni-t-Tenzîl = Tefsîr-i Hâzın
7- H.710'da vefat eden, kelam ilmi= Ehli Sünnet velCemaat’in akaidinde, tefsir, fıkıh ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan Ebû-l-Berakat Hafizuddîn Abdullah bin Ahmed bin Mahmûd en-Nesefî el-Hanbelî = İmam Nesefî'nin Medârik-ut-Tenzîl ve Hakâik-ut-Te'vîli fit'Tefsîr
8- H.817'de vefat eden Ebû Tâhir Muhammed bin Ya'kûb bin Muhammed bin İbrahim el-Feyruzeâbâdî = Feyruzâbâd = Mecduddîn-i Şirâzî'nin Tevîr-ul-Mikyâs fî Tefsîr-ibni Abbâs
9- H.510'da vefat eden, tefsir, hadis, fıkıh ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan Ebû Muhammed el-Hüseyn bin Mes'ûd bin muhammed el-Ferrâ el-Beğavî = Muhyissünne'nin Meâlîm-ut-Tenzîl fit'Tefsîri vet'Te'vîl
10- H.542'de vefat eden müfessir, fakih, kâdî Ebû muhammed Abdulhakk bin Ğâlib bin Abdurrahmân bin Atiyye el-Muhârîbî'nin el-Muharrar-ul-Vecîz fî Tefsîr-il-Kitâb-il-Azîz
11- H.5877de vefat eden allâme, müfessir ve muhaddis Ebu-l-Ferec Cemâleddîn Abdurrahmân bin Muhammed el-Cevzî el-Kureşî el-Bağdâdî = İbnu Cevzî'nin Zâd-ul-Mesîr fî İlm-it-Tefsîr
12- H.774'te vefat eden Ebu-l Fedâ İsmail İmâduddîn bin Ömer = Hafız İbnu Kesîr'in Tefsîr-ul-Kur'ân-il-Azîm= Tefsîr-i İbni Kesîr
13- H.465'te vefat eden, fıkıh, hikmet ve tasavvuf ilimlerinde büyük payeye ulaşan İmam Ebu-l-Kâsım Zeyneddîn Abdulkerîm bin Hevâzın bin Abdulmelik İbnu Talhâ en-Nisâbûrî el-Kuşeyrî'nin Latâif-ul-İşârât
14- H.683'te vefat eden imam, kâdı Ebu-l-Abbas Nâsiruddîn Ahmed bin Muhammed bin Mansûr bin Ebi-l-Kâsım el-Mâliki = İbn-ul-Münîr'in el-İntisâfu min Sâhib-il-Keşşâf
15- H.745'te vefat eden müfessir, fakih ve şair, terâcum, tefsir ve nahuv ilimlerinde büyük payeye ulaşan allâme Muhammed bin Yûsuf bin Ali bin Yûsuf bin Hayyan = Esîruddîn Ebû Hayyan el-Endülüsî'nin Tefsîr-u Bahr-il-Muhît
16- Yine Ebû Hayyan'ın Tefsîr-u Nehr-il-Mâddi min-el-Bahr-il-Muhît
17- H.749'da vefat eden, terâcum, nahuv, lügat, tefsir ve fıkıh ilimlerinde büyük payeye ulaşan Ahmed bin Abdulkâdir bin Ahmed bin Mektûm el-Kaysî el-Hanefî = Tâcuddîn İbnu Mektûm'un ed-Durr-ul-Lakît min-el-Bahr-il-Muhît
18- H.850'de vefat eden müfessir, hakîm el-Hasen bin Muhammed bin Hüseyn el-Kummî en-Nîsâbûrî = en-Nizâm-un-Nisâbûrî'nin Ğarâib-ul-Kur'ân ve Reğâib-ul-Furkân = Tefsîr-i Nîsâbûrî
19- İmam Suyûtî'nin ed-Durr-ul-Mensûr fit'Tefsîr-il-Me'sûr
20- Yine İmam Suyûtî'nin el-İtkân fî Ulûm-il-Kur'ân
21- Yine İmam Suyûtî'nin et-Tahbîr fî Ulûm-it-Tefsîr
22- H.920'de Akşehir'de vefat eden allâme, büyük mutasavvıf, Şeyh Bâbâ Ni'metullah bin Mahmud en-Nahcuvânî'nin el-Fevâtih-ul-İlâhiyyetu vel'Mefâtîh-ul-Ğaybiyyet-ul-Muvaddihatu lil'Kelim-il-Kur'âniyyeti vel'Hikem-il-Furkâniyye = Nahcuvânî
23- H.951'de vefat eden allâme, müfessir Muhyeddîn Muhammed bin Şeyh Muslihuddîn Mustafa el-Kocevî'nin el-Havâşî-i-Muteallikatu bi Halli Muğlakâti Envâr-it-Tenzîli ve Esrâr-it-Te'vîl = Şeyhzâde
24- H.977'de vefat eden, fıkıh, tefsir, kelam, sarf ve nahuv ilimlerinde büyük payeye ulaşan, allâme şeyh Şemseddîn Muhammed bin Muhammed el-Hatîb eş-Şirbinî eş-Şafiî'nin es-Sirâc-ul-Münîr fil'İâneti alâ Ma'rifet-i Ba'dı Meânî Kelâm-i Rabbinâ-i-Hakîm-il-Habîri fit'Tefsîr =Sirâc-ul-Münir
25- H.982'de vefat eden imam, müfessir ve şair Muhammed bin Muhammed bin Mustafa el-İmâdî el-Hanefî'nin İrşâd-ul-Akl-is-Selîm ilâ Mezâye-i-Kitâb-il-Kerîm = Tefsîr-i Ebû Suûd
26- H.1067'de vefat eden allâme Abdulhakîm bin Şemseddîn el-Hindî es-Seyâlikûtî = el-Bençâbî'nin Hâşiyet-us-Seyâlikûtî ale-l-Kâdî
27- H. 1069'da vefat eden allâme, edib ve muhaddis Ahmed bin Muhammed bin Ömer el-Hafâcî = Şihâb Ebu-l-Abbas'ın İnâyet-ul-Kâdî ve Kifâyet-ur-Râdî alâ Tefsîr-il-Kâdî = Tefsîr-i Şihâb
28- H.1127'de vefat eden mutasavvıf, allâme Şeyh İsmail Hakkı bin Mustafa İslambolî = Bursevî el-Hanefî = el-Halvetî'nin Ruh-ul-Beyân fî Tefsîr-il-Kur'ân
29- H.1195'te vefat eden Müfessir Usâmeddîn Ebu-l-Fedâ Hâfız İsmail bin Muhammed bin Mustafa el-Konevî'nin Hâşiyetun alâ Envâr-it-Tenzîl = Tefsîr-i Konevî
30- H.880 civarında vefat eden allâme ve müfessir, Sultan Muhammed Fatih'in Hocası Muslihuddîn Mustafa bin İbrahim= İbnu Temcîd'in Hâşiyet-ubn-it-Temcîd ale-l-Kâdî
31- H.1204'te vefat eden allâme, müfessir Süleyman bin Ömer el-Uceylî eş-Şafiî'nin el-Futûhât-ul-İlâhiyye bi Tavdîh-i Tefsîr-il-Celâleyni lid'Dakâik-il-Hafiyye = Tefsîr-i Cemel
32- H.1241'de vefat eden allâme, mutasavvıf Ahmed bin Muhammed es-Sâvî el-Halvetî el-Mâlikî'nin Hâşiyet-us-Sâvî alâ Tefsîr-il-Celâleyn
33- H.1270'de vefat eden hâtimet-ul-muhakkikîn Ebu-l-Fedâ, müfessir, muhaddis Şihâbuddîn Mahmud bin Abdullah el-Hüseynî el-Alûsî'nin Rûh-ul-Meânî fî Tefsîr-il-Kur'ân-il-Azîmi ves'Seb'i-l-Mesânî = Tefsîr-i Alûsî
34- H.1230'da vefat eden el-Müftî Halil bin Ahmed el-Hanefî'nin Hâşiyet-ul-Konevî
Sadece birkaçını yazabildiğimiz bunca tefsir çalışması varken ve bunca alim Kur’an-ı kerim’in muhteşem yüceliğine ifadeye kelimeler yetiremeyip ciltlerce eserde tefsir çalışması yapıp, hala “biz Kur’an’ın muhteşem ifadelerini aktarmada yetersiz kaldık” derken, herhalde artık bir iki kelime ile koskoca dini beyninde kurup, aslında kısır zekasıyla oluşturduğu fikrini dinmişçesine insanlara pazarlamaya çalışan ve bunu yaparken de Ulu Yüce Kur’an buyurdu ki diyenin sözüne teslim olmamızı beklemeyeceklerdir.
Her şey dine feda, eğer zekada birini pir tutmamız icab etseydi haliyle zekasına bütün insanlığın hayran kaldığı bir İmam A’ zam rahimehullahı kendimize pir tayin etmemiz icab ederdi; ama bakınız o ne yapmıştır:
İbnu Mubârek anlatıyor:
Ebû Hanîfe ile hacca gitmek üzere Medîne'ye vardık. İmam Muhammed bin Ali bin Hüseyn bin Ali radıyallahu anhum, Ebû Hanîfe'ye rastladı. Ve:
- " Ebû Hânîfe sen misin? Dedem Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözlerini bir kenara bırakıp görüş ve kıyasla hükmediyorsun öyle mi?"
- "Maâzallah, bunu yapmaktan Allah'a sığınırım."
- " Bilakis yapıyorsun. "
- " Zât-ı âlinizin lâyık olduğu bir mekanda oturmaya buyurun, tâ ki ben de huzurunuzda oturayım. Zira Allah'a andederim, Ceddin'in hayatında ashabın kendisine gösterdikleri hürmetin aynısını sana gösteririm. Zira gözümde sen çok muhteremsin."
Bunun üzerine İmam Bâkır oturmuş; Ebû Hanîfe huzurunda diz çökerek şöyle demiştir:
- " Bakınız efendim. Ben size üç soru sorayım, bana cevap veriniz.
- "Evet."
- (1) "Erkek kardeş mi, kız kardeş mi zaiftir?"
- " Evet, kadın zaiftir."
- " Erkeğin payı ne kadar, kadının payı ne kadar?"
- Erkeğe iki pay, kadına bir pay vardır.
- " İşte bu senin Ceddin'in sözüdür. Eğer kıyasla dinini değiştirseydim; kadın zaif olduğu için kadına iki pay, erkeğe bir pay verilir, diyecektim... (2) Namaz mı efdal, oruç mu? "
- "Namaz efdaldir."
- " Bu Ceddin'in sözüdür. Eğer kıyasla Ceddin'in dinini değiştirmiş olsaydım, diyecektim ki, kadın hayzdan temizlendiği zaman namazını kaza etsin, orucu kaza etmesin.. (3) Bevl mi , meni mi daha necistir?
- " Bevl daha necistir "
- " Eğer ben ceddin'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, bevl daha necis olduğu için bevlde gusül etmek, menide abdest almakla hükmederdim. Amma tekrarlayayım ki, Ceddin'in dinini değiştirmekten Allah'a sığınırım.
Bunun üzerine İmam Bâkır onu kucaklayarak alnını öpmüş ve kendisine lütufta bulunmuştur.
Havâdisle, Şahısları Bilmekle Din Bilinmez Ehâdisle Bilinir
İslam dinini bilmek, bildirmek, yaşamak ve yaşatmak; yeryüzündeki Müslümanları hakim kılmak usulü havâdisle değil, ehâdisledir. Şahsı övmekle değil, şahsiyeti bildirmekledir. Riyâset ve siyâsetle değil, hizmet ve samimiyetledir.
Allah'a teslim olmak, O'nu sevmek, emirlerini dinleyip kabul etmekledir. Çünkü din, vaz'î ve beşerî bir sistem değildir. Din: İlâhî, ciddî bir nizamdır; zandır, kanundur, inançtır, adâlettir, şuurlu hareket etmektir, saygıdır, sevgidir, bağlılıktır. Din, Allah ile kul arasında bir bağlılıktır. Çünkü havâdis, Hakk'a ulaşmaya vesile olursa güzel; olmazsa kötülük, nemîmet (başı boş haber dolaştırmak)tır. Din, insan doğmadan insanla ilgilendiği gibi, öldükten sonra da ilgilenir. Şimdi dinin beşerle ilgilenmediği bir nefes bulur musunuz? Binaenaleyh şahıslar üzerinde durmayıp, mesele üzerinde duralım.
Şahıs, takvâ sahibi değilse, sûreti insan ruhunu tiksindirdiği gibi, sîreti de fenâlığı yaymaya vesile olur. Onun için din; havâdisi yaymak değil, ehâdisi okumak, bilmek tatbîk etmektir.
Ehâdis, havâdis kelimeleri birbirine benzer ama bir değillerdir.
Ehâdis: Allah'ın ve O'nun Rasûlunün istek ve arzularını, emir ve yasaklarını kabul etmek, inanmak, hoşluk ve yumuşaklıkla tebliğ etmektir. Ehâdis: Dini güzelce izah ve tahrîr etmektir. İnsanları bir araya, tek bir vücud haline getirmeye vesile, destek ve köprüdür. Doğrusu ruhlara hayat veren bir enerji ve tıbb-ı ilâhiyedir.
Havâdis: bunun tam aksidir. Fenalıktır, felakettir, fitnedir, fücurdur, bühtandır,avcılıktır, tenkiddir, dövüş, kavga... Böylece şahıslarla uğraşmakta böyle...
Allah ve O'nun Rasûlü'nün sözlerinden ibâret olan ehâdis, insanın ruhunu ve kalbini saflaştırıp, özleştirir. İnsanları seviştirir. Fert ve toplumu, insancılık ve güzel ahlakın hakîkatından, insanın yaradılış gayesinden haberdâr ederek uyarır. Huzura davet eder, birleştirir, tekleştirir, tekleştirir, vahdeti te'min eder, Tevhide ulaştırır.
Din ittifakı, tanışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı emreder. Beşer de emirlerini yerine getirir, yasaklarından sakınırsa, yeryüzünde galib ve hükümrân olur.
Vaz'î bütün beşer nizamları, sistemleri nefse uymak ve hevestir. Netice itibarıyla da tefrika, nefret, anarşi, hezîmet, zulüm ve insan ruhunu tiksindirici abes işlerdir.
Beş tavuğun, rahatlıkla bir arada yem yediklerini gördünüz mü?!!!...
Elbette beş yüz Müslüman insanın bir arada sevgi, samimiyet, huzur ve rahatlıkla, bir sofradan yiyip, içtiklerini ve her birinin yanındakinin ağzına, tatlı lokmalarını en üstün ikram, en üstün samimiyet, en üstün saygıyla ve şefkatle verdiğini görürsünüz. İşte vahdet ve ittifak... Bunun için İlâhî nizam.. Bunun için din ve İslam... İnsan fıtraten bunu ister, bunu arar; bulamadığı için huzursuz olur, tahriri bırakır, sövmeye başlar. Meseleyi bırakır, şahıslarla uğraşır.
Hacca gittiniz mi?.. Bir milyon insanın aynı hareketle beraber dolaşmalarını, yatıp kalkmalarını gördünüz mü? Görmedinizse, bir tek imama uyarak, bir camide beş yüz kişinin yerküresinin düz çizgileri gibi bir izde, beraberce yatıp kalkmalarını; imama değil, Allah'a ibadet ettiklerini görürsünüz. Cemaat.. Cuma..
Bir milyar rakamın dağınık sûretindeki varlığını ve adedini tesbit edebilir misiniz?..
Ama tek bir çizgi altına birler, onlar, yüzler safların çizgilerinde bir araya geldiğini gördüğünüz takdirde; sayının kaç, kuvvetinin ne kadar, kaç fabrika yapmaya yeteceğini elbette tesbit edersiniz. Bunun için önce ittifak, vahdet; sonra vazife taksimi.. Her bir insan mesleğiyle hizmetçi olursa riyâset, şahıs ortadan kalkmış olur.
Şimdi 1.000.000.001 rakamlarımın 1 rakamıyla, milyarı bildiren 1'in arasında hiç bir fark var mı?..
1.000.000.001 rakamından, sağdaki 1'i ve soldaki 1'i yok ederseniz ortada milyar bulunur mu?.. En büyük bir ile en küçük bir; ortadaki birlerle beraber birdir. Mü'minlerin misali işte böyle tek vucuttur. Birlerin birleşmesi halinde, adalet güneşi insan küresinin bütün zerrelerine hayat vermiş olur. Bu hayat ebedî hayattır. Ebedî hayat ve saadettir.
Bunun için gazete ve mecmuaların, vaizlerin, hülasa tebliğcilerin vazifeleri; özellikle bu zamanda havâdis değil, ehâdisi bildirmektir.
Şu halde " İbn-i Teymiye şöyle şöyledir, şu şunu yaptı, bu bunu yaptı " gibi dedikoduları bırakmak gerekir. Dört mezheb imamlarının, doğrusu müctehidlerin anlayışı ile Kur'an ve hadisin anlaşılması, öğrenilmesi, öğretilmesi şarttır. Aksi takdirde hak ve hakîkat ortadan kaybolur. şahıslardan nefret, insanların gözlerini hakikati görmekten kamaştırır. Nitekim Hazreti Ali radıyallahu anhu buyurur ki : " Hak ve hakikati kişilerde bilmeyin. Hak ve hakikati bilin, ona tabi' olan kişileri bileceksiniz. " Vesselam
İsmail ÇETİN
Hâfız Takyeddîn el-Vâsıtî diyor ki : Şeriat terazisiyle hal ve hareketlerini ölçmeyen bir kimsenin fenâfillah yollarına girmesi, asla mümkün değildir. Bazıları fenâfillah makamının fenâfirrasul makamından daha yüksek olduğunu zannettiler. Amma gerçek öyle değildir. Bilakis arifler fenâfillah makamını Peygamberin sünnetinin ihyâsına hasrettiler. Bunun ise, Peygamberde fânî olmaksızın husûlü muhaldir. Çünkü Allah Teâlâ Kitâb-ı Kerîm'inde Kendi mehabbetinin, Ona ittibâ' etmekle meydana geleceğini beyan buyurmuştur:
"De ki: Hakikaten Allah'ı seviyorsanız, Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. " mealindeki Ali İmran suresinin 31. ayetinde, Allah Teala'nın sevgisi ve bu sevgide istiğrak bularak fenafillah olmak, Peygambere ittiba' etmekle tefsir ve izah edilmiştir.. Binaenaleyh ittibâda keml bulmayanın sevgiyi iddia etmesi, abes bir şeydir. Şu halde fenâfillah olmanın manası, Allah'ın isyanını terk etmek şartıyla Peygamber'ine tam ittibâdır. İşte bunun içindir ki Ebû Bekr Sıddîk radıyallahu anh, yemin ederek şöyle buyurdu: " Peygamber'in akrabasını kendi akrabamdan daha fazla severim. Zira Peygamber onları sevmiştir. " Çıhar yâr-i güzînin, Peygamber'den bahsedildiği zaman sevgiden benizleri sararır.. ve gözyaşları dökerlerdi. El_Kenz-ul Mutalsem fî Meddi Yedihi sallallahu Aleyhi ve Sellem li Veledihi Gavs-ır-Rıfâiyy-il-A'zam s.26
Şeyh Abdulkâdir Geylânî Bâz-ı Eşher kuddise sırruhu şöyle buyurur: Mansur-u Hallac'ın kanadı uzadı da uçmak istedi; şer'i şerîf onun kanatlarını kesti. Eğer zamanında benim gibisine rastlamış olsaydı, uçuşunda düşmezdi.. ve öyle abuk sabuk sözler söylemezdi. Kalâid-ul-Cevâhir s.17
İmam Rabbânî her mektubunda, tarikatının şeriatı ihya etmek ve sünnete ittibâ' olduğunu sık sık tavsiye eder.
Serî Sakatî kuddise sırruh, tasavvufun hakikatini şöyle anlatmıştır: " Tasavvuf, güzel ahlaktır, Şerefli insanlar, kabiliyetli insanlara onu izhar eder. "
Şeyh Cüneyd Bağdâdî: " Tasavvuf, alçak ve nâhoş ahlaktan sıyrılmak; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in güzel ahlakına bürünmektir. "
Ebû Ömer ed-Dimeşkî: " Tasavvuf, her noksandan münezzeh olanın tecellîsini müşahede etmek için kainatı noksan görmek ve hatta her noksandan göz kapatmaktır.
İmam Mâlik radıyallahu anh:
" Kim fıkıh ilmini anlamadan tasavvufu izhar ederse, gerçekte zındıklaşır. Ve kim tasavvuf ( özleşmek) ilmini anlamadan, fıkıh ilmini izhar ederse, gerçekte fâsık olur. " buyurmuştur.
Abdestsiz namaz bâtıl olduğu gibi, fıkıhsız tasavvuf da bâtıldır. Çünkü fıkıh, tasavvufun şartıdır. Fakat tasavvufsuz bir fıkıh ile, ne kadar muvaffakiyet olacağı malum değildir. Zira tasavvuftan iman ve İslamla alakalı olan kısmın inkarı küfürdür; ihsanla alakalı kısmın inkarı fısktır. İmam Mâlik bunu kastetmiştir... Fakat İmam Gazâlî: " Tasavvufun en az derecesi, ona inanmak ve ehline havale etmektir. " demiştir. Bu takdirde, tasdikle fısktan kurtulmuş olunur. İkâz-ul-Himem fî Şerh-il-Hikem c.1 s.9, 11 ; El-Muhkem fî Şerh-il-Hikem c.1 s.74, 76; Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s.127 ; İthâf-u Sâddet-il-Muttakîn c.1 s.148, 154, c.3 s.116
Ömer bin Hattab radıyallahu anh şöyle anlatıyor:
Bizler bir vakit Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında idik. Ansız, bembeyaz elbiseler giymiş, saçları son derece siyah ve üzerinde seferin eseri olmadığı ve bizden hiçbir kimsenin onu tanımadığı bir adam içeriye girdi. Nihayet Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yayında oturdu. Dizlerini Onun dizlerine dayandırıp diz çöktü. Ellerini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in dizleri üzerine koydu. Ve şöyle dedi:
" Ya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), bana imandan haber ver."
Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
İman Allah Teala'ya, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahiret gününe inanmandır. Bir de kaderin hayrına ve şerrine inanmandır." buyurdu.
Adam: " Doğru dedin. Öyleyse bana İslam'dan haber ver. " dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
İslam, Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına ve hakikaten Muhammed'in ( sallallahu aleyhi ve sellem ) O'nun elçisi şehadet etmendir. Namazı yerli yerinde kılmandır. Zekatı ( müstahakkına) vermendir. Ramazan orucunu tutmandır. Beyti ( Muazzama'yı ) haccetmendir, eğer ona güç buluyorsan. " buyurdu.
Adam: " Doğru dedin. Öyleyse bana İhsandan haber ver. " dedi:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
İhsan, gerçekte senin Allah Teala'yı görür gibi ibadet etmendir. Şayed sen O'nu görmezsen, gerçekte O seni görüp durur. " buyurdu.
Adam " Kıyametten bana haber ver. " dedi.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Kıyametten sorulan, sorandan daha bilgin değildir." buyurdu.
Adam: " O halde bana emarelerinden haber ver. " dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Cariyenin efendisini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binalar yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir. " buyurdu.
Hazreti Ömer buyuyur ki: Biraz sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “ Soranın kim olduğunu bildin mi? " buyurdu. Dedim ki: " Allah ve O'nun Rasulu daha iyi bilir. " Bunun üzerine: " Gerçekte o Cibril idi. Dininizi size öğretmek için gelmişti. " buyurdu. Müslim h.n 7-10; Buhari h.n:50
Görülüyor ki, Allah'ın Rasûlu sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına iman ve İslamı öğrettiği zamanda, ihsanı da öğretmiştir. Demek ki dinin temeli iman, İslam ve ihsan olmak üzere üçtür. İstersen tarîkat, şeriat ve hakikat de. İster itikad, ibadet ve ahlak de. Her ne dersen de, bu ve benzer hadislerde tasavvuf konusunu açıklayan , ihsan'dır. Onun üzerinde duralım:
İhsan, gerçekte senin Allah Teala'yı görür gibi ibadet etmendir. Şayed sen O'nu görmezsen, gerçekte O seni görüp durur
Hadis-i şerifteki bu kısımdan iki şey anlaşılır: İlim ve amel.. İlimsiz amel ve amelsiz ilim faydasız oluşunda, ümmet ittifak etmiştir. Ancak tatbikatta ihsan; iman ve İslamın içine girdiği gibi; ayrıca müstakil olarak bir makamdır.
İhsanın iki mertebesi vardır:
Birincisi ve en üstünü "gerçekte senin Allah Teala'yı görür gibi ibadet etmendir." cümlesidir. Tabiî ki, bunda mücerred bir şey anlaşılmıyor. Bundan şu anlaşılır: İmanla alakalı olan ihsan; ayan ve şuhud derecesinde olarak, keyfiyet, kemiyet, benzer, zaman, mekan, sûret ve hayalî resimler olmaksızın akıl, kalb ve ulvî ruhun, Rabb Teala'yı görür gibi inanması ve bu görgü üzerine Ona ibadet etmesidir.
İkincisi " Şayed sen O'nu görmezsen, gerçekte O seni görüp durur. " mertebesidir. Gerçi, birinci mertebeye nazaran bu makam daha aşağı ise de, haddi zâtında bu mertebe dahi yücedir. Çünkü, " O beni görür " diye inanan, ibadet eden ve davranan mü'minin hali de güzeldir.
Birinci mertebe sıddîkların; ikinci mertebe takvâ sahibi olan evliyanın makamıdır.
İşte ihsanın birinci mertebesi şuhud, ayan; ikinci mertebesi ise murakabe makamıdır.
Demek tasavvuf, "denildi, dedi" den değil, dînin esasından alınmıştır. Şu kadar ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatında; ihlas, ihsan ve murakabe ile beyan edilmiştir.
Zihni donuk, anlayışı somut, kalbi dönük avam tabakasının tasavvufu inkar etmeleri; ihsan mertebelerini inkar etmekten ibarettir. Ayrıca bunlarda tahkîkî ve yakînî iman olmadığı için, taklîdî imanda aklamaktadırlar.
Ashab devrinde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta olduğu için, insî şeytanların aklı; cinnî şeytanların kalbi bozmaya imkanları yoktu. Tâbiîn ve tebei tâbiîn devresine kadar böyle devam etmiştir. Yani Müslümanlar imanı, İslamı ve ihsanı tatbik ederlerdi. Tebei Tâbiîn devresinde fitneciler, fitilleriyle çoğaldı; insî ve cinnî şeytanlar yol buldular. Reislere, heva ve heveslerine uymaya başladılar; bid'atler tezâhür etti. Ve binaenaleyh hâdiselere sed çekmek için, bil mecburiye, ihtiyaca mebni, meslekler meydana geldi. Elbette bu meslekler isimsiz olamazdı. İşte üçüncü asrın başlarından itibaren Ehli Sünnet velCemaat ulemasından her bir alim, onda ihtisas gördüğü şeriatın kısmına isim takmaya mecbur kaldı. Artık her bir müctehid, çalıştığı sahasına göre bir veya iki mesleği tayin etti. Ancak hepsi de, sözleri ve fiilleri için ayetten, hadisten hüküm alarak sened göstermeye mecbur kaldılar. Bu arada bid'atçilere de set çekmeye çalıştılar. Derken, ümmet parçalandı... ve yetmiş üç fırka meydana geldi.Elbette bu fırkaların içerisinde, ilimlerini senedle alan, Fırka-i Naciye olmuştur.....
Hârise, Berra' bin Mâlik, Ebû İsrâil, Huzeyfe, Ebû Sıddîk, Osman, Ali, Selman, Suheyb, Ebû Râfı', Bilal ve Habban hazeratı gibi bin kadar sahabi; Zeyn-ul- Abidîn'in torunu Ali bin Hüseyn, İmam Bâkır, İmam Câfer Sâdık, Üveys-ul-Karanî, İbnu Hâzım, Seleme bin Dinar, Hasan Basrî, Alkame, Esved bin Zeyd, İbrahîm Nehâî, Malik bin Dinar, Muhammed bin Sîrîn hazeratı gibi tâbiîn; ve Abdulvâhid bin Zeyd, Utbet-ul-Ğulâm, Fudayl bin İyaz, İbrahim bin Ethem, Dâvûd et-Tâî, Süfyan Sevrî, Ebû Süleyman Dârânî, oğlu Süleyman, Zünnûnî Mısrî, kardeşi Zülkefil, Bişr-ul-Hafî, Serî Sakatî, Hars el-Muhasibî gibi binlerce tebe-i tâbiînden müteşekkil kafile, hepsi, ehli mukâşefe, muhsin, zâhid ve ehli tasavvufturlar. İşte Ehli Sünnet velCemaat’in imamları bunlardır. Radıyallahu anhum....
Bedîuzzaman rahimehullahtan bir iki kıymetli mülahaza ile yazıyı bitirelim...
" Şimdiye kadar tasavvuf hakkında milyonlarca eser yazılmıştır. Bu kadar alimi ve ardınca gidenleri inkar etmek kâr-ı akıl değildir.....
Adi bir samimi ehli tarîkat, sûrî, zahirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat ( rabıta) vasıtasıyla ve o mehabbet-i evliya( manevi beraberlik) cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kafir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedîd bir mehabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyıhı, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez... Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik alim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
Zaten o tasavvuf ki Asr-ı saadette adı yoktu yaşantısı vardı; şimdilerse ise adı çokça anılır oldu, yaşantısından kırıntılar kaldı... Şimdiki meşayıh dahi iman kurtarmak babında vesile olmaklık için ellerinden ne geliyorsa onu yapar oldular...
Şimdilerin tasavvufu...
Beş vakit namazı tâdil-i erkana riayet ederek kamilen kılmak,
Doğru, dürüst, hilesiz rızk peşinde olmak,
Yalandan sakınmak,
Büyük günahlardan şiddetle kaçınmak... oldu.
Bunun adı eğer bugün tasavvuf olarak anılıyorsa ki artık bu böyle; hepimiz birer ehli Tasavvuf değil miyiz?....
Bakmayınız siz vesile hadisesindeki cahil sofî ile sofî olmayan ahî'nin birbirlerinden alıp veremediği, kendilerinin dahi kamilen manasının idrakında olmadığı mevzulara.... Neden? Zira bilse; ah bir bilse, ne o onu kınayabilir, ne de diğeri ondan nefret edebilir....
Hani ayağımız kaysa, yere düşsek arkadaşımıza tut elimden lütfen, ne olur yardım eder misin deki yardımın asıl Allah'tan (celle celaluhu) olduğunda hiç şüphesi olmayanın; nasıl olur da bütün icad ve imdad kanunlarını elinde bulunduran Allah Teala'ya şirk koşması beklenebilir?
Nasıl yani bulut mudur yağmur yağdıran, aspirin midir baştaki ağrıyı dindiren?.. Nedir bunlar? Vesile mi? Öyle ya.. Sanki 'aspirin içtim başımın ağrısı geçti' diyenin Eş Şâfî olan Ma'budu inkar ettiğini mi söyleyeceğiz durduk yerde? Söyleseniz ona, belki sizi tekme tokat mekanından atar; eğer tasavvuf terbiyesi bile yoksa onda, Azizim söz nereye dayanır, kime kadar uzanır dikkat etmek lazım...
Ne yani İmam Rabbani gibi, Şah-ı Nakşibendi gibi, Muhammed Bâbâ Semmâsî gibi zevatın imanlarından mı şüphe eder olduk... Kim soktu bu şirk sözünü bizim beynimize?!!...
Veya hangi birimiz yanında sürekli kendini doğruya, hakka, hoş olana çağıran birini arzulamaz? E bu ortak arzu ise neden o zaman rabıtaya sitem?... Rabıtada asıl bu azizim... Geride anlatılan ya manaya ifade bulamamanın çaresizliği; ya da gereksiz kelimelerle yoldan kalmama telaşesinin alameti... inan ki başka değil.. Ve unutma her Müslüman en az yekdiğeri kadar şeref sahibidir, öyle şirk, küfür sözlerine yüreği hele hele bazılarının çok titrer, o ithamlarda bulunanlar için dahi Yaradan'dan istikamet, hidayet ister.... Üstünlük Takvadadır.
Allah aşkına;
Rabb’imiz bir,
Kitabımız bir,
Peygamberimiz bir,
Maksadımız bir;
İila-i kelimetillahi hiyel ulyâ
Öyleyse tefrika ne için?
Nifaksız cemaat olalım...
Müslüman hangi meşrebde,
Hangi ırkta,
Hangi görüşte olursa olsun,
Olduğu gibi safa gelmeli ve bir tek can olmalıdır.
Milli bütünlük...
Kerameti tasavvufu tevessülü indi yaklaşımı ile çöpe atmaya çalışan aslında neyi çöpe atmaya çalıştığının farkında mıdır
Abdullah ibnu Mes'ud radıyallahu anhu buyurur ki :
Hakikaten biz ashab, yemeklerin tesbihini işitirdik; o yemek yenildiği halde. Buhari h.n:3579, Mesabih-is-Sünne h.n. 4652
Useyd bin Hudayr, Abbad bin Bişr radıyallahu ahuma, bir gecede peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sohbetinde devam etmişlerdir. Gecenin son kısımlarında saadet huzurlarından evlerine doğru dönmüşler; gece zifir karanlık olduğundan önlerini görmekten aciz kalmışlar; ellerindeki asayla yürürken ikisinden birisinin asası birden parlamış, onun ışığıyla her ikisi ayrılıncaya kadar yolda devam etmişler. Birbirinden ayrılınca öbürünün de asası, kendi evine varıncaya kadar aydınlık vermiştir. Buhari h.n:3805, Mirkat-ul-Mefatih h.n: 5944, Feth-ul-Bari: c.7 s.125 El Musannef c.11 s.280, El-Müsned c.3 s.137, Şerh-us-Sünne c.14 s.187
Cabir radıyallahu anhu buyurur ki:
Uhud vak'asında babam, gecenin son kısmında beni çağırarak: " Oğulcağızım, kendimi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabından şehid olacak zevatların ilklerinden görüyorum. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Zatı müstesna kendimden sonra senden daha aziz bir şey bırakmadım. Üzerimde bazı borçlar vardır; mutlaka onu erken zamanda öde. Kız kardeşlerine hüsn-ü muamelede bulunarak kendileri için en hayırlı şeyleri toparla." dedi. ve nitekim biz sabahladık. İlk şehidlerin içerisinde bulundu babam. Buhari h.n: 1351, Mesabih h.n: 4652
Âişe radıyallahu Teala anha buyurur ki: " Necaşi vefat ettiği zaman, kendi aralarımızda diyorduk ki, artık Necaşi'nin nuru, kabri üzerinde daimi görülecektir. Ebu davud h.n: 2523, Esiret-un-Nebeviyye li İbni-il-kesir c.2 s.27
Abdurrezzak'ın tahric ettiği üzere, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in azadlısı Sefine, Rum diyarında esir olmuş sonra kaçmıştır. Askere ulaşması için çalıştığı bir anda, ne baksın önünde bir aslan.. Aslana hitaben: Ey aslan! Sen beni tanımıyor musun? Ben Allah'ın Rasulü’nün azadlısı Sefine'yim. Şöyle şöyle başıma geldi. demiş; bunun üzerine aslan, pençelerini yere koyup kuyruğunu sallayarak mırıldanmıştır. Yürüdüğü zaman aslan da yürüyor, durduğu zaman aslan da duruyor. Ve nihayet bu suretle İslam birliklerine ulaşmıştır.. El-Musannef c.11 s.281h.n: 2544, Mesabih h.n. 4656, El-Müstedrek c.3 s.606
Ömer radıyallahu anhu, başlarında Sariye radıyallahu anhu'yu komutan tayin ettiği bir askeri birliği Nihavend tarafına göndermişti. Bir anda hutbe okunması anında, istikametinin nuruyla askerlerine bakıp keşfetmiştir. tehlikede görünce, yüksek sesle: " Ey Sariye dağa doğru! Ey Sariye dağa doğru! diye emr veriyor. Sariye, askerleriyle birlikte o sesi işitiyorlar. O hutbede ashab ve tabiinin büyükleri oturuyordu. hatta Hazreti Ali radıyallahu anhu ile Hazreti Osman arasında oturan bir zat:" Emir-ul-Mü’minin hutbesini bırakıp Sariye'ye sesleniyor." deyince Ali radıyallahu anhu elini omzuna vurarak: " Sus!.. Emir-ul-Mü'minin, altından kalkamayacağı bir işe girmez." demiştir. (yani kendisi de o manzarayı görüyordu demektir) El-Hasıl bunun üzerine sariye radıyallahu anhu dağa doğru çıkmış. Ve nitekim zaferyab oldular. Mirkat-ul-Mefatih c.10 s.295 h.n: 5954
Darimi'nin de tahric ettiği üzere, H.63'te yani Yezid'in fitnesi zamanında Şam askerleri Medine ahalisine zulmettiklerinden, tabiinin büyüklerinden Saîd bin Müseyyeb radıyallahu anhu, Mescid-i Nebevi'ye sığınmıştı. Dışarı çıkamadığı için vakitleri bilmezdi. Namaz vakti geldiği zaman Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Kabr-i şerifinden sesler işitir ve o seslere göre vakitlerini ayarlardı. Mirkat-ul-Menatif c.10 s.291,292 h.n: 5951
Bunca hadisten sonra anlaşıldı ki Keramet Peygamberin mucizesinin devamıdır.. Ümmetin inkar edemeyeceği sahih kitablardan aktarmaya çalıştık... İslam alimleri ciltlerce taharet hakkında eser yazdılar, devlet hakkında eser azdır diyenlere iki cümle ithaf olunur. Taharet adabından istinka, istibra, istinca vazifelerini ayrıntılı yerine getirmeyenin tahareti yoktur, tahareti olmayanın abdesti yoktur, abdesti olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın ise ....
Bu hadislere uydurma diyemeyeceğimiz gibi kerameti inkar edip, vesileyi dama atıp, büyüklerle birlikte olmayı, onlara sevgi beslemeyi sanki o zatların kara kaşlarına kara gözlerine imiş gibi değerlendirip, kendinden gayrı herkesi gayrı samimi, Allah'ın dinini yıkmaya çalışan insanlarmış gibi gösteren zihniyetin kafasındaki İslama ihtiyacımız yoktur. Müslümanlar bir yanlış üzerinde ittifak etmezler. Her bir Müslümanın yekdiğerinin şerefine mütecaviz sözünün altında mutlaka şeytanın hilesi ve gayreti vardır.
Dini dar bir kalıpta anlamak istediğimiz gibi değil; anlamamız gerektiği gibi algılamak noktasında ulemayı devreden çıkarırsak yerini mutlaka bir dolduran bulunacaktır ve merak edilmeye o dolduruşa gelenin her ne kadar “ben direkt Allah’ı muhatap alıyorum”demesine rağmen, doldurucunun Allah Teala’ya olan tavrı olmuşçunun ifade ettiği her kelimenin altından sinsi bir sırıtışla kendini gösterecektir.
Gullât-ı Şiiyye ve tasavvuf iddiasında bulunan birçoklarının, hulul ve ittihada inanıp, Vahdet-ul-Vücud'a, kulun Allah'la birleşmesi olarak inanmaları sapkınlıktır. Onların ibarelerini görenler, sofilerin hepsinin o itikadda olduğunu zannederler. Gerçek öyle değildir.
İslama mal edilmiş Gullat-ı şiiyye ve bazı şeriat düşmanları; tasavvuf ilmini işrakiyye mezhebine dayandırarak, neticede, tasavvufu sadece fikirden veyahud hissiyat-ı felsefiyeden yahud mücerred akılcılık veyahud istidracdan ibaret bilmişlerdir.
Şeyh Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami ve benzerlerinin meşrebleri, kitablarına nazaran haşa batıl gibi görünür, lakin hak ve gerçektir. Aslında onlara, birçok iftira da yapılmıştır. Bunlarda hulul-ittihad meseleleri asla yoktur. İfadede ibare bulamamışlar.
Ne fayda ki şaşı kimseler onların kitablarını okuyunca, Hıristiyanların İşrakiyye mezhebinden alınma zannederler. Şaşkınlık okuyucunun zihnindedir. Fakat idrakte değiller. Hulul ve ittihad onlarda yoktur.
Burada hak iki meşreb vardır. Şöyle ki:
Birinci meşreb: Muhakkak saliklerin sulukü ( yolu ) biterken, Tevhid ve irfan denizinde ve ilminde istiğrak bulurlar, muzmahil olurlar. Şöyle ki zatları O'nun zatında ve sıfatları O'nun Sıfatında yok olur. Kendileriyle birlikte bütün masivayı kaybederler. O zaman " La mevcud " makamında masivayı görmezler. Buna fena fitTevhid ( Fenafillah) diye isim verirler.
Zatları O'nun zatında ve sıfatları O'nun Sıfatında yok olur demeleri hulul ve ittihad ifadesi değildir. Âlî bir mesele, âdi bir misalle anlatılmak istenilirse, şöyle denilir:
Bir genç oğlan, bir kızı sever ve ondan uzaklaşırsa; haliyle aşk ve sevgisinden tahammülsüz dereceye gelir; arar, arar... Ansızın tenha bir yerde korku ve utanç olmaksızın karşı karşıya gelir. Acaba o anda kızın istek ve arzuları, bedeni ve güzelliğinden başka bir şey aklında kalır mı?.. Elbette kalmaz.. Kalmayınca, titrer mi?.. Titrer.. Birleştik der mi?.. Der.. Yahud düşüp bayılır mı?.. Bayılır.. İşte bunu gören: " Şu genç, bu kıza meftûn olmuş. " der. Ayılınca, gençten sorsan: Nedir bu senin halin?. " Canım onun canı için feda olmuş; istek ve buyruklarına hazırım. Onun isteği, benim isteğimdir; ben yoğum o var.. " demez mi?.. der.. Bundan daha âlî ünsiyet makamı... Bu " O benim içime.. Ben de onun içine girdim." demek değildir.
Adamın belinde bir silah var. Cebinde kaçak bir eşya var. Ansızın polisler etrafını sarar.. O anda, polislerin korkusundan titrer mi? Titrer.. Şok geçirir mi?.. Geçirir.. Polisin zatından ve silahından , bir de merhametinden başka, hiçbir şey aklına gelir mi?.. Gelmez.. Korkusu ümidine galebe çalar mı?.. Çalar.. İşte bu adam, polisten meftun oldu mu?.. Oldu.. Hele hele, kendisini takatsiz ve mukavemet edemeyecek derecede görürse.. Ve bundan âlî, mahcubiyet makamı...
İşte kızı sevdiğimiz kadar Allah Teâlâ'yı seversek; arzusu için arzumuzu terk edersek; yahud polisten korktuğumuz kadar Allah'tan korkarsak, yasaları için yasaklardan kaçınırsak, fânî olmuş oluruz.
Bu fenâyı bulanlardan kimisi soğukkanlı olur: " Emrinde yok oldum" der. " Aşkında yok oldum" der. " Sanatına hayran oldum" der. Kimisi de heyecanlanır: Zâtım O'nun Zât'ında ve sıfatım O'nun Sıfatında yok oldu der. Soğukkanlı, ehli temkin.. bu ise ehli sekirdir..
Teftezânî , Şerh-ul Mekâsıd'da bu meşrebi kabul edip der ki: Biz bu fenanın kenarında itikad ederiz ki bu fenanın yolu ayan ve beyan. "
İbnu Kesîr'in naklettiği Ebî Seleme ve Ebî Hureyre'den gelen sahih bir rivayette, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
" Sözün en doğrusu, şair Lebîd'in söylemiş olduğu: ' Dikkat, Allah'tan başka her şey zeval halinde, helaktedir.' sözüdür. "
İbnu Kesir diyor ki: Bunun muktezası şudur: Gerçekte Allah Teâlâ’dan başka her şey, bütünüyle fanidir, zevaldedir. Bârî Teâlâ'nın Zât'ı, her şeyden önce ilk.. ve her şeyden sonra sondur.
Kâdı Beydâvi El-Kasas sûresinin son ayetinin tefsirinde: " Gerçekte Allah Teâlâ'nın Zât'ından başka her şey mümkündür; haddi zatında zevalde ve ma'dumdur." Er-Rahman sûresinin " Yeryüzünde her şey fânîdir. İkram ve Celal sahibi Rabb'inin Zât'ı bâkî kalacaktır." meâlindeki 26-27'nci ayetinin tefsirinde de " Eğer sen mevcudatın cihetlerini araştırsan ve zatlarını teftiş etsen, Allah Teala'nın Zat'ından başkasının, haddi zatında zevalde olduğunu görürsün; Rabb'inin rızasının ciheti müstesna.. " demektedir.
Mercânî bunu naklettikten sonra diyor ki: Ariflerin ittifakıyla, mümkinatın hepsi; helak, zeval ve fenâ halindedir. Hakiki vucudları yoktur. Ancak hakiki mevcud, doğrusu vücud, Allah Teala'dır. Bir şahs-ı vâhid, muhtelif bir çok aynalarda zuhur ettiği gibi, Allah Teâlâ'da mümkünlerde tecelli eder. Bu tecelli ve zuhurdan başka, mümkünlerin hiçbir vücudu yoktur.
Tarif edilen istiğrakı, ruhen, kalben ve aklen müşahede etmek; bu müşahede esnasında sarhoşluktan dolayı varlığını unutmak, Fenâ.. Kendi varlığını idrak etmek, Bekâ... İki varlık arasında fark etmek ve mümkinata da bir nev'î vücud payını vermeye hükmetmek, Vahdet-i şuhud ve Bekâ... İşte İmam Rabbânî Mektubat'ında bu makamı tercih ederek, Vahdet-ul-Vucud'u inkar etmektedir. Onun inkarı, Vahdet-ul-Vucud meselesinin yokluğu veya geçersizliği için değildir. Daha mükemmel makâmâtı idrak etmek içindir.
Hâlık'a inanıp, O'nun emriyle nefsî arzularını yok eden yok mu, işte o kimse, O'nda yok olur. Kısa tabirle, nehiyleri terk etmek ve emrleri yapmak.. Yani O'nun için her yasakları terk eden, O'nun için alçak nefsi öldüren ve muhalefet eden sâlik yükselir; doğrusu başkalaşır.
Rûhen de bütün emrleri yerine getirerek Kur'an'ın ahlakıyla baş başa kalırsa, Bekabillah olur. Doğrusu iki insan olur.
Hakikatte Vahdet-ul-Vücud'a kail olanlar, Arif-i Billah ve hakiki Müslümanlardır. Mişkat-ul Envar kitabının tabiriyle " Ehli Vahdet-ul-Vücud"; Üstad Hazretlerinin tabiriyle " Ehli Vahdet-uş-Şuhud"; mecazın en derin çukurundan çıkıp, hakikatin zirvesine... İmam Şa'ranî'nin tabiriyle; ayn-ul-yakîn mertebesindeki hakikatlere varmışlardır.
Hakikatte onlarca, tek bir varlık vardır. O da Allah.. Lâ mevcûde filhakîkati İllallah demişlerdir. Kainat hayalidir; veyahud ayna gibidir. Var görülür, hakikatte yoktur. Bu meşreb, Vacib-ul-Vücud'un Zat'ını değil, masivayı yok bilirler; "masiva yokluğa mahkumdur" demezler. Kâdı Beydâvî, Er-Rahman sûresinin 27 ve 287inci ayetlerinin tefsirinde bu meşrebi muteber görmüştür.
Bu tarifler İslam’ın bizzat özünden halelenip çıkmış nadide, özlü, iştiyak ile sırlarına erişilmek istenen ve bizzat takva ile yaşamadan da ancak firak getiren mefhumlardır.
Dolayısıyla tasavvuf Hıristiyanlıktan islama geçmemiştir. Bizzat İslam’da özünü ve manasını bulmuş Asr-ı Saadet devrinden beri de sürekli yaşanılan, halleri ile zühdleri ile İslamlıkları tevatür derecesine ulaşmış nice evliyanın yol olarak tutmuş oldukları geniş bir hazinedir.
Hal böyle iken nice Gazâlî, İmam Rabbânî ve bu zatların ardınca giden, milyarlarca körü körüne değil aklî ve naklî delillerle giden bunca din alimini tekfir etmek, onları onlara yakışmayan ithamlarla anmak, Ümmetin en büyüklerini tekfir etmek demektir. Halbuki İslamiyet’i sahih olan Müslümanlara kafir demek, onları kafir görmek küfrün ta kendisidir.
Vahhabiler, ecdadları Hariciler gibi, halen salihlerin türbelerine, mürşid ve ehli Beyte ve dört mezhebin tabilerine, tarikatlarına kin bağlarlar. Her birisi de ictihad davası peşindedir. Görüşüm diye sapık fikirlerini koskocaman müctehidlerin fikirlerine mukayese ederler...
Özellikle şu üzerinde yaşadığımız topraklarda gençlerimizin beyinlerini yıkamak için gayret gösteren Vahabi, Şii ve reformcuların fikirlerine kapılmamak için öncelikle Tashih-i itikad şarttır. Tashih-i itikad her şeyden önce farz olduğu için, Ehli Sünnet velCemaat’in fikirlerini ölçü alan eserleri okumak lazımdır...
İmam İbnu Subkî, Şerh-u Akîdet-i İbn-il-Hâcib adlı eserinde diyor ki:
" Ehli Sünnet velCemaat, bir tek akîde üzerinde ittifak ettiler. Allah Teâlâ'nın hakkında vacib, caiz ve muhal olan sıfatlarda ihtilaf etmediler. Ancak bu itikada ulaşabilecek bazı meselelerde ihtilaf ettiler. Yani delillerde ihtilaf ettiler. Uzun araştırmalardan sonra anlaşılıyor ki, Ehli Sünnet velCemaat üç taifedir:
Birincisi, ehli hadistir. Bunlar, sadece Kitab ve sünnete dayanırlar; bundan başkasına iltifat etmezler. Bunların delilleri, Kitab, Sünnet ve İcmâı ümmettir.
İkincisi, fikir, sanat ve aklî delillerle meselelerini muhkemleştiren taifedir. Bunlara Eş'ârî ve Hanefî denilir. Eş'ârilerin imamı, Ebu-l-Hasen el-Eş'ârî; Hanefîlerin imamı ise, Ebû Mansûr el-Mâturîdî'dir. Bunlar aklî delillerde ve maksatlarda müttefiktirler. Sem'î delillerden aklın mümkün gördüğü meselelerde de müttefiktirler. Ancak maksad olan bazı itikâdî meselelerin delillerinde, mesela tekvin ve taklid meselelerinde ihtilaf ettiler.
Üçüncüsü, keşif ve ehli vicdan taifesidir. Bunlara sofiyye denilir. Sofîler de bidâyette, ehli nazar ve istidlal, Yani Eş'ârî ve Matûrîler gibidirler. Nihayette ise, keşif ve ilhamla hükmederler.
Hafız Zebîdî diyor ki:
Malum olsun ki, İmam Ebu-l-Hasen el-Eş'ârî ve İmam Ebû Mansûr el-Mâturîdî radıyallahu anhumâ, indî meselelerden son derece sakındılar. Bir bid'ati ihdas etmediler. Mezhebleri, ashab, tabiîn ve tebei tâbiîn'in yolundan ayrılmamıştır. Bilakis Selefin itikadlarını, aklî ve naklî delillerle esaslaştırdılar. Mesela İmam Eş'arî , İmam Şâfiî'nin görüş ve ictihadlarını, açık nasslarla teyid ederek mezhebine yardım etmiştir. İmam Mâturîdî ise, aynı yolla İmam Ebû Hanîfe'nin mezhebini aklî ve naklî delillerle takviye etmiştir. Her ikisi de ehl-i bid'atle savaşmışlar ve Allah Teâlâ onları muvaffak kılmıştır. Filhakika cihadın aslı da, bunların yaptıkları cihaddır. Bu takdirde bunlara intisab, ashab, tabiîn ve tebei tabiîn'e intisabdır. Bunlara bağlanmak, Onlara bağlanmaktır. Nitekim İzz-ubnu Abdisselam diyor ki: " Şâfîler, Malikîler, Hanefîlerin kısm-ı a'zamisi ve Hanbelîlerden ehli fazilet, İmam Eş'ârî'nin itikadı üzere icma' ettiler. Nitekim İmam Eş'ârî'nin muasırlarından Ebû Amr-ubn-ul-Hâcib, Mâlikî olduğu halde ve Hanefîlerin şeyhi olan Şeyh Cemâleddîn de Hanefî olduğu halde, Eş'ârî'nin itikadı gibi eser yazdılar. " İmam Takyeddîn İbnu Subkî, İbnu Abdisselam'ın bu naklini tasvib etmiştir.
Onların zamanından şu ana kadar, onlardan hiçbir âlim, hiçbir alimi tekfîr, tebdî' ve tesfîk etmemiştir. Bu da onların hak yol üzerinde olmasına delildir.
Hasılı, Ehli Sünnet velCemaat'e, sapıkların düşmanlığının yegane sebebi, tatbîk-i İslamdan aciz kalmalarıdır. Onların acizlikleri, onları sevgiden çevirip düşmanlığa saptırmıştır. Önüne gelen kitap yazar; karalar, çizer. Kimisi " bilim adamı " der; kimisi " ayet, hadis " der. Buna dikkat çekmeliyiz. Ehli Sünnet velCemaatin itikâdı ve amelî ölçüleri, tevâtür senedlerle zamanımıza ulaşmıştır. Fırka-i Nâciye'de, Ehli Sünnet velCemaattir. Allah'ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bu fırkayı:
Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey ( itikad, amel ve ahlak)dir. cümlesiyle beyan edilmiştir. Ashâbı- kirâmın itikadı, ahlakı üzere olup, ma'rûfu emreden, münkerattan sakındıran ve kebâir-i terk eden, onlar gibi ibadet eden, Ehli Sünnet velCemaattir. Onların yolunda olmak farzdır.
Dilara yayınları Ehli sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür isimli eserden iktibasen yazılmıştır.
Bir adam " Ben Ehli sünnet velCemaatim." diyor. Alevi olsun, sünnî olsun, mu'tezile olsun, havârici olsun herkes dava ediyor, iddia ediyor: " Ben Ehli Sünnet velCemaatim... " Ama Şeyh Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevi Hazretlerinin buraya dikkat çekerek buyurduğu gibi, iş davada kalmıyor. Ehli Sünnet velCemaat’in alametleri vardır.
En azından Ehli Sünnet velcemaat, mezheblere tabi'dir. Bütün fikirlerini hayat ölçülerini mezheb imamlarından alıyor. Mezheb imamlarının görüşleri ayet ve hadisin dışına çıkmıyor. En güzeli birinci asırda olan ulema, sonra ikinci asırda olan ulema, sonra üçüncü asırda.. Ki bu üç asır hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müsbet bir şahitlik yapmıştır; en hayırlı cemaat olduğunu beyan etmiştir. Ehli sünnete tabi olanlar hayat ölçülerini bu üç asrın içerisinde yaşayan alimlerden alıyor.
Şeyh Ahmed Gümüşhanevi Hazretleri diyor: " Mesela, birisi - İmam Şafiî şöyle dedi, İmam Malikî yahud İmam Hambelî böyle dedi- dediği vakitte başka birisi de, - bu benim görüşüm... aklım öyle demez- diyorsa mezhebe karşı çıkmış olur. " Madem ki biz Hanefîyiz, Hanefî mezhebine göre hayatımızı tasnif etmeye mecburuz.
Ehli Sünnet alimleri namaz kılan bir kimseyi nifakla veya küfürle suçlamamışlardır. Gıybetten sakınmıştır. Birinci haslet budur. Ehli sünnet velCemaat beş vakit namazlarını cemaatle kılmıştır. İkinci alamet de budur. Ehli Sünnet velCemaat bir araya geldiklerinde, cemaat zamanında, birbirlerini günahlardan vazgeçirmeye çalışmışlardır. Eğer bir cemaat birbirini günah işlemekten vazgeçirmeye çalışmazsa Ehli sünnet velCemaat değildir.
Mezhebler; ayet ve hadisin izahı demektir. Görüş ve fikirleri, İslamın bütün ahkamı, hükümleri temel itibarıyla ikidir:
Bir kısmı ictihadı kabul etmez, yani görüş kabul etmez; buna usûl-ü din denilir. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem ve ashab-ı kiram tarafından kemiyet ve keyfiyet bakımından apaçık olan hükümlerde ictihad yoktur; zinanın haramlığı gibi, namazın farz oluşu gibi, orucun tutulması gibi, namaz kılmayana ceza vermek, oruç tutmayana ceza vermek meseleleri gibi.
Bir kısım da vardır ki, açık olarak ashab tarafından hükmü beyan edilmemiştir. Mesela namazda el bağlamak veya bağlamamak; bir kısım ashab-ı kiram bağlamış, bir kısım bağlamamıştır. Namazda el kaldırmak veya kaldırmamak; Kunut okumak veya okumamak.. İkinci şeklinde olan, bunlar ictihâdî olur. İctihad araya girer. Ama Asr-ı saadet'te veya ikinci ve üçüncü asırda açık olarak hükmü beyan edilen şeyler ictihad kabul etmez.
Allah'ın Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem, müctehidlerin hakkında bir müjde vermiştir. Müctehidler hata yaptıklarında, Allah onu afuv eder. Fikri isabetli olduğu vakitte, ona iki mükafat verir. bizim zamanımızda ictihad kapısı açık olsa dahi, ictihad edecek derecede, şartlarına haiz bir kimse yoktur. Beşinci asırdan bu yana, kıyamete kadar mehdi aleyhisselam müstesna, diğerlerinin hepsinin mezheb arkasından gitmek mecburiyeti vardır.
Ehli Sünnet velCemaat çizgisine dahil olan tüm mezhebler hak mezhebdir. Aslı on sekiz mezhebdir; zamanımızda devam eden mezhebler dört tanedir. Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Hanbelî mezhebleridir. Yalnız Ehli Sünnet velCemaat; gençleşmiş, İslam kardaşlığını temin etmiş, birbirine emr-i ma'ruf, nehy-i an-il-münkeri tebliğ eden cemaattir.
Özet olarak Ehli Sünnet velCemaat’in beş alameti vardır.
1- Hiç birini diğeri tekfir etmez. Her biri diğerini takdir eder.
2- Emr-i ma'ruf ve nehy-i an-il-münkeri, bir araya gelirlerse birbirlerine tebliğ eder. Farz, vacibleri öğretir, günahlardan vazgeçirmeye çalışırlar.
3- Beş vakit namazı ta'dil-i erkanla cemaat ile kılmaya çalışırlar.
4- Şeriat ahkamını icra etmeye çalışırlar. Kendi nefsinde, iyalinde veyahut da toplumda Allah'ın hükümlerini tatbik etmeye çalışırlar.
5- Kendisinden olmayanları dahi, ehli kıble olanları da iman çerçevesinde görürler. Büyük günah işleyen kimseye kafir demezler. Nitekim İmam Azam radıyallahu anh zamanında bir soru kendisinden sorulmuştur. İmam şöyle cevap veriyor:
" Yüzde doksan dokuz küfür ihtimali olan bir kimsenin, ( yüzde bire binâen) imanı hakkında hükmeder; mü'mindir deriz." Bundan gayrı, Ehli sünnet velCemaati parçalayacak olan hal hareket ve sözler, tefrikaya sebeb olur; tefrika denir.
Hatırlıyorum bir zamanda bu mesele ortaya konulmuştu. bir alim Ehli sünnet hakkında konuşuyordu. -Dürzî diye tabir ettiğimiz; alevilerden bir taifedir bunlar, geceleri var filan.. Tunceli tarafında, Diyarbakır tarafında bunlar çoktur. Bunlardan birisi de orada oturmuştu:
Ben de Ehli Sünnetim dedi. O alim de bunu tanıyor:
Bu da iddia ediyor: Ben de Ehli Sünnetim, diye ve Ehli sünnet olduğu iddiasının delili de var. Ben sünnet oldum diyor.
Cemaatsiz dini yaşamak imkanı yoktur. Üç kişi bir araya gelirse cemaat sayılır. Küçük cemaat, büyük cemaat, birisi burada, birisi burada.. Bir camide imamın arkasında namaz kılanlar, o saatte hepsi namaz kılıyorsa burada birleşiliyor.
Particilik yüzünden, ırk yüzünden, ticaret yüzünden, Müslümanların birbirlerinin aleyhine girmeleri doğru değildir. Partiler gelip geçici şeylerdir... Alış veriş gelip geçici şeydir. Ebedi hayat içinde; insan çalışmak, Müslüman olarak çalışmak mecburiyetindedir. Ebedi hayatı nazar-ı itibara alarak insan, cennette karşı karşıya oturur, bir araya gelir ve ister. Dini bir gaye olmaksızın Müslümanların birbirlerinin aleyhinde olmaları doğru değildir. Türk olsun Arab olsun, ne olursa olsun Lâ ilâhe illallah; Muhammeden Rasûlullah der büyük günahlardan sakınır bir kimse, birbirine kardaştır. Kardaş kardaşın aleyhinde bulunamaz, malına tecavüz edemez. Onun şerefini korur, namusunu korur, kendi nefsini koruduğu gibi... Böyle olursa Ehli sünnet velCemaattir.... Dürzî dedi: Ben Ehli Sünnetim!.. :Ben de sünnet olmuşum!...
Dini, namusumuzu, toprağımızı, Müslüman olmayanlara çiğnetmeye hakkımız yoktur, korumak mecburiyetindeyiz ve her şeyden üstün tutmak mecburiyetindeyiz. Bütün dünya kafir olsa, bir Müslüman İslamiyeti kabul ettiği andan itibaren, İslamiyeti kendi nefsinde iyalinde, elinden gelirse çevresinde tatbik etmeye mecburdur....
Not: Üstaz İsmail bin Mahfûz ( ÇETİN) kuddise sırruhu'nun 27-9- 1990 Cuma gecesi Sohbetinden bir bölümdür....