12 Cemaziye'l-Evvel 1429
17 Mayıs 2008, Cumartesi
12 Cemaziye'l-Evvel 1429
17 Mayıs 2008, Cumartesi
Ayet
Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
hadis
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:



...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Anket

Hak-dilaram'a nasıl ulaştınız?
Arama Motorlarından: 13,21%
Mail Gruplarından: 4,20%
Arkadaş tavsiyesi: 37,54%
Başka Forumlar Aracılığıyla: 13,51%
İnternette gezerken: 26,43%
ulaşıldım: 5,11%
Katılımcı sayısı: 333. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Online Üye

Şuan Forumda: 29 (5 Kayıtlı ve 24 Misafir) bulunmaktadır.

Online  DuaLar, kardem, mutasyon mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye

İncİler Maİl Grubu


Üye Albümlerinden

Üye albümlerinden en son eklenen resimler:

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden




Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » İtikad » Bazi Itikadi Mevzular
Cevapla
 
Seçenekler
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
Sapık fırkalardan Hımâriyye ( Bâbıkıyye):


Kurucusu Hamdan Kırmıt... Bazısına göre Abdullah bin Meymun el-Kaddah.. Kırmıtiyye, Muhammeriyye,Babıkıyye ve Mâziyâriyye fikrinde birleşirler.
Davaları dört ana noktada toplanır:
a- Her şeyde iştirak, eşitlik.
b- Peygamberlere tabi' olan dinleri ortadan kaldırmak.
c- Aldatmak için her şeye, herkese hoşgörüyle davranmak ve muhaliflerine ilk anda mutabakat göstermek.
d- Herkese insanlık hakkını verip, dinlemek ve temel fikrini
gizlemektir. Çok evvelden böyle olanlara Müzdekiyye ismi verilmiştir.
İşte Komünizmin temeli buradadır: Her şeyde iştirak... Temel düsturları şunlardır:
1- İçinde çıra (yani fıkıh bilginleri) bulunan evlerde konuşmamak. Buna sır makamı derler.
2- Davalarına kabiliyetlileri avlamak için, gizlide araştırmak ve tesbit etmektir. Buna teferrus ismini verirler. Yani akılcılık. Görürsün konuşsalar: Filanın kafası şöyle çalışır, Filan şöyle zekidir. Filan şöyle gözü açıktır. Bir muallime ihtiyac var. Bilimsel hareket gerekir. Bilim adamı olmaksızın iş hallolmaz... derler. Buna da makâm-ı ta'lim derler.
3- Avamın içinden çıkamayacağı soruları sormaktır. Nasıl sorular?. Soru... Yeter ki kişinin aklı bozulsun.
Dinden sorarlarsa: Kur'an'da elif, lam, mîm ne demek? Yâsîn ne demek? Neden hayzlı kadın namazını iade etmez, amma orucunu kaza eder? Yahu meni tenasül azasından gelir, neden yıkanması kafi gelmez de bütün vücud yıkanır? Bu farz ne demek? Neden beş vakit namaz kılınır? Bizim için namazda ne fayda vardır? Neden sabah iki öğlen dört falan filan...
Muhatablarını kuvvetli dindar görürlerse, bunların cevablarını teker teker, fıkralar anlatmak suretiyle bildirirler. Zayıfsa, ayetleri yorumlar, yorumlamada tedricen dinleyiciyi şüpheye düşürür ve itikadını bozarlar. Buna muvaffak olurlarsa, daha üstün zeki bir adama götürür, sözleşmeyi temin ederler. buna da makam-ı rabt derler.
4-Tamamen şüpheye düşen kimse, lidere götürülür. Lider ona nezaket gösterir. Ehli Beytin, büyüklerin menkıbelerini söyler. Ve kalbini çalmak için gayret gösterir. Sonra filan makama geldin, diye tebliğ eder. Buna da makam-ı te'sis derler.
5- Esaslı bir şekilde bağlanan kimse dindar ise, lider başlar; İslam’da, abdest almaktan murad, imamı, lideri, başkanı sevmektir. Teyemmümden murad, imam bulunmadığı zaman, huccetullahtan, mezundan feyz ve öğüt almaktır. Namazdan maksad huzurdur. Bozulmasından maksat, başkanın yasakladıklarından birini yapmaktır. İhtilamdan maksat sırrı ifşa etmektir. Gusülden murad biiati tazelemektir. Zekat Allah'ı bilmektir. Taharet de budur. Kabe dindir. Dinin kapısı Alidir. Safa Nebi, Mervâ Ali'dir. Tavaf yeri yedi imamı sevmektir. Buna sükunet ve selh makamı derler. Bundan geçtiyse: BEN O'YUM (Allah'ı kastederler) O DA BEN. O ne yerdedir, ne de göktedir. Hem yerdedir, hem göktedir. Hem vardır, hem de yoktur. Ne vardır ne de yoktur. derler. Elhasıl, edebi ve felsefi konuşmakla inananları, zirvede kafir ederler. İnanmayanları ilk başta kafir ederler. İşte burada tekamül edene, Hüccet, Ayet, Delil; filan.. diye isim takarlar Bunların küfründe asla şüphe yoktur...


Kaynaklar. El-Farku beyn-el Firak s.62,266; El-Milel venNihal c.1 s.249; El-Fisal c.1 s.34,37; Makalat-ul-İslamiyyîn c.1 s.99; Muhtasaru Tuhfet-il-İsnâaşar s.29 ve devamı; Şerh-ul Mevakıf s.53,627,628; El-Metâlib velMezâhib s.103,301. El-Makâsıd velMetalib bölüm 3 Fermasonluk başlığı altında; Şezerat c.2 s.14,27,31, 47,49, 51'den seçme.; El-Kamil fi-t-Tarih c.6. s.328,358 Bu eserde Bâbık'a ait çok bilgi var ilgililere duyurulur... El-Lubbab c.1 s.59,101,436, c.2 s.101, c.3 s.28 ; Tarih-ul-felasefe adlı esere de bakın. Ayrıca Arif Paşa'nın Bin bir Hadis Şerhi'ne de bakın...

Şimdiki Muhammeriyye diye adlandıracağımız mezhebin mensubları, hücre sistemi üzere çalışırlar. Özellikle Türk gençlerinin inançları zayıf olduğundan (önceki yazıda) saymış olduğumuz makamların yerine: Karo, Caro, Mao, Hegel ve saireden bahsederler. Makamları birleştirerek; beynin çalıştırılması, beyin hücreleri gibi isimlerle direk; iştirak ve eşitlik fikrini aşılarlar. Hatta Yunus, Hegel, Pir Sultan Abdal; Semavî, Nesimî ve Hallac'ın sözlerini bir araya getirip, asli fikirlerini gizleyerek, bunların deyim ve terimlerinin kalıbında aşılama yaparlar.

Bunlar hükümleri ayet ve hadislerden çıkardıklarını da söylerler.
özellikle mutasavvıf kıyafetinde ortaya çıkanlar da çoktur. şu kadar deriz:

Şer'i şerife muhalif olan her bâtın, batıldır. Şeriatı bilfiil tatbik
etmek, hak ve hakikattir. Binaenaleyh, şeyhe secde etmenin, ayağını, eteğini öpmenin yeri yoktur. Üstad Bediuzzaman'ın Yirmi dokuzuncu mektubunun " Telvihat-ı tis'a" sında: ' Belki daire-i şeriattan hariç...' diye tenkit ettiği, bu gibi tasavvufçulardır. Çünkü şeriat dairesinde olan yani Ehli Sünnet velCemaatten olan tasavvufçuları över. Ve: Rabıta-i İslam... İslam kal'ası... Sırrı insani... Kemal-i beşeri... diye övdüğü tasavvufçular, Ehli Sünnet velcemaat tasavvufçularıdır...

İttiba Ehli Sünnet'edir Dilara Yayınları
eski 27.08.2006, 15:02 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #21
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
BEN NEYİM?.. NEREDEN GELDİM?.. NEREYE GİDİYORUM?.. NE YAPMALIYIM?..


Sen topraktan hülasalaştırılmış bir kan pıhtısından bir çömlek, bir de ulvi bir ruhtan ibaret bir insansın...

Bir Fadır-ı Hakîm Celle Celaluhu tarafından yaratılmış bir insansın...

Aslî vatanından ayrılan bir keklik, şu anda çömlek kafesi içerisinde hapsolmuş bir insansın..

Bu kafes içinde kalman muvakkat...

El Basıt, El Bâri', El Hâlık sıfatlarıyla seni yaratan ve bu kafese hapseden Allah Teâla vakti gelince seni kafesten çıkarır, Huzuru'na davet eder.

Sen de Huzuru'na gidersin...

Şu dünya hayatında yap dediğini yapsan, yapma dediğini terk etsen maksadına ulaşır, kafesten çıktıktan sonra da geldiğin yaylaya gidersin...

Doğrusu Rabb'imin emriyle ve iradesiyle en güzel bir yayladan sevk edilmiş bir güvercin gibi ruhum bu cismani heykelde ikamet etmektedir. Halen dar-ı dünyada vazifeli bir asker ve memurum. Ahlaken kendimi fenalıklardan temizlemek mükellefiyetindeyim.

Sonra miad tamam olunca ruhumun içinde bulunduğu kafes, darmadağınık olur; asli olan toprağa dönüşecektir. Keklik gibi olan ruhum ise ölmez, ebedi bir varlıktır.

Bedenim çömlek gibi yıkılıp dağıldıktan sonra, zerreler, gezegenler de bedenim gibi yıkılacak sonra var olacak; işte o kıyamet...

Bedenimin yıkılması küçük, maddelerin tümünün yok olması da büyük kıyamet...

Bu oluştan sonra, tekrar Allah Teala yeni bir oluşla alemi yaratacak; bu arada dağılmış cesedimin cüzleri de tekrar bina olacaktır. Yine keklik gibi olan ruhum aynı kafesin içine girecektir.

Şimdi imtihan günü ve hesap...

Bu hesapta ruhum saîd ise cennetle dil şâd.. Şakî ise vay halime!..

Ey Uluların Ulu'su, Ey Rahman ve Rahim ismiyle tecelli eden Allah'ım!..

Sen'den San'a sığınırım. Beni de Hazreti Ahmed aleyhissalatu vesselam'ın ümmetinden sevdiklerinin topuğuyla şereflenmiş, dostlarının eteğine yapışmış zümreye ilhak buyur.. Anamı babamı ve tüm dostlarımı da....
eski 27.08.2006, 15:03 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #22
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
BASIN VE TELEVİZYON GENÇLERİMİZİ ZEHİRLEMEKTEDİR

İlmin terakki ettiği bir zamanda, insandan birçoğu "ibahiyye" mezhebini tatbik ederek; medeniyetin zirveye ulaştığı bir manzarada, ineklere dahi tapmaktadırlar. Hatta ineklerin pislikleriyle bereketlenenler dahi mevcuddur.
İnsanı ineklere taptıran dînî cehalet; heykellere de taptırabilir. Evet.. insanların birçoğunun, heykel ve resimlere besledikleri sev¬gileri, cehaletlerinin eseridir.
İnsan oğlunun aklı, her şeyi tahlil edip, ma'rufu yani güzelliği, münkeri yani çirkinliği birbirinden tefrik etmeye kafi gelmemektedir. Eğer kafi gelseydi, bu asırda ineklere tapanlar olmazdı. İnsanları ineğe taptıran aklın, resimlere de taptırması, yine aklen mümkündür. Hatta vaki'dir. Çünkü akıl ikidir:

1- Dimağda bir akıl var; tecrübe, sanat ve ilimle inkişaf eder. Bunda insan ile bal ansı müşterektir.

2- Kalbde bir akıl var; bu akıl ancak peygamberlere teslim olmakla inkişaf eder.
Nübüvvet ve risaletin hükmüne teslim ol¬mayan nefs, hevasına ve şeytanın ilkasına mahkumdur. Dolayısıyla nefs, birinci aklı alet ederek, muhit, çevre ve telkinin esiri olarak "ibahiyye" fikrine kapılır. Kapıldıysa, anlayışı da değişir. Bu takdirde İslamı anlamaktan aciz kalır. Bu acizliğin ismi cehalettir.
İslam diyarında ikamet eden Müslümanlar, maatteessüf gayrı müslimin tarihlerini, romanlarını okuduklarından, anlayışları dahi İslamdan çok uzaktır. O kadar uzaktır ki, Müslüman neye inandığını nasıl inanacağını veyahud inancını nasıl tatbik edeceğini dahi bilmekten aciz kalmaktadır. Bela...
Özellikle Türkiye'de, neşriyat, gazete ve mecmualarda üryan fotoğraflar, insanların en kötü hislerini meydanda açıkça göster¬mektedir.
Özet olarak neşriyat iki kısımdır:
a. Zifir inkara davetçi; Müslüman suretinde; hortumları beş yerden çatlak sol fikir.. b. Münkir suretinde; İslama davetçi ibahiy¬ye fikirleri. Birincisi, timsahın alt çenesi; ikincisi üst çenesi gibidir. Azvay otu balı bozduğu gibi, bunların fikirleri de kalbdeki aklı bozar. İbahiyye fikrinde olanların belli bir dava¬ları görülmüyor. Bir gün mücahid; ertesi gün mücahir (gizlide işlediği günahını, kabahatini açığa vuran).. Bir gün camide; bir gün baloda.. Beş dakika ibadette; saatlerce deniz kenarında... Hasılı her şey mubah... Kimisinin kalbinin yansı Müslüman, kafası tamamen Avrupa?.. Kimisinin kalbi tamamen Müslüman, kafasının yarısı Avrupaî..
İşte bu yarımlar, milletimizi yarmaktadır. Ömer Hayyam'ın tabiriyle:
Bir elde kadeh, bir elde Kur'an Bir helaldir işimiz, bir haram Şu yarım yamalak dünyada Ne tam kafiriz ne tam Müslüman
Bugün piyasaya hakim bunlardır, istedik¬leri şekilde nesli, sûreten ve sîreten ibahiyyeye çevirmekte; gençleri İslamdan uzaklaş¬tırmaktadırlar.
En insaflıları, İslamı hedef gösterip, halkı benliklerine davet ederler. Biri ortaya bir fikir atar. Fikri yanlış olsa dahi "Dediğim olsun." der; iftirayı helal görür; şahsına zarar gelmesin de Türkiye yıkılsın, acımaz... ve sözünden vazgeçmez. Birliği parçalayan da budur..Hakîkî Müslümanları tenzih ederiz.. Bakarsın, biri ortaya bir fikir atar; vakitsiz öten horoz gibi, halkı milliyetçiliğe, mukaddesata davet eder; benliğini ortaya koyar ve gizler. Maksadı olan bir servete ulaştı mı, toy kuşu gibi kafasını kuma sokar; sükut alemine girer. Halkın kendisini görmediğini ve unuttuğunu zanneder. Hak sûretinde birçok batılların, bidatlerin yerleşmesi kolaydır. Fakat batıl sûretinde hakkın gelmesine imkan yoktur. Ah bu ibahiyecilik!..
Münkirin ve münkirin sûretinde olan Müslümanın fikirlerinin birleştiği yer, dünya haya¬tıdır. Bu hayat: servet, şehvet, şöhret ve riya¬set üzerine bina edilen zevk u sefa.. Dört put.
İşte ibahiyye fikrinde olanlar; bu putlara saygılarını, sevgilerini; gazetelerde, kitablarda, romanlarda, özellikle televizyonlarda ilan etmektedirler.. Duygu ve hislerini, istek ve arzularını, kimisi en açık, üryan fotoğraflarla, kimisi de hileli, yaldızlı sözlerle bildirirler.
Eğer açıktan halkı fuhuşa davet ederlerse herhalde, Müslümanım diyen bundan tiksinecekti. Fakat isim değiştirirler.. Aldatırlar; avlarlar.. Meseleyi meydanda üryan görmek ve göstermek isterler.. Mesela, halkın gözü önünde oyun yollarını gösterenlere, sanatçı(!) derler. Sanat kelimesi bir efsun... sihir.. Salim akılları, İslamî hedeften kaydırırlar. İslama göre gayrı meşru veled; sanat yoluyla meydana gelirse, babalarından biri üzerine kaydedilir. Ama dînî nikahla meydana gelen çocuk, taş oğlu diye nüfusa geçirilir. Düğün merasimlerinde de, görürsün: Gelin hanıma giydirilmiş bir kefen... kefen içinde bir timsal.. İşte bunlar hepsi hoş görülmektedir.
Hoş görünen böyle fenalıkları, üryan bir biçimde kağıtlarda da göstermekten sakın¬mazlar: Bu defa adı: aşk.. şehvetin adı: aşk.. Demin sanat; şimdi aşk..
Gelelim tele-deccal'e.. Ne öğretiyor bize?. Çok güzel öğretir: Gelinle kaynana nasıl kavga ederler?. Hırsız nasıl evlere girer ve polisten kaçar?. Kız ve oğlan nasıl sözleşir, buluşur?. Bunlar çevreden suçlarını nasıl gizlerler?.. Hasılı İslamî gelenekleri bozar ve...ibahiyyenin istek ve arzuları yerine gelmektedir. Silahları: resimler, çıplak resimler... televizyon.. İşte manzara bu...
Saf Müslümanların -fakir olsa dahi- evlerinde televizyon.. Masalarında bütün özelli¬ğiyle üryan kadınların resimleri.. Birçok na¬maz kılanlar dahi buna göz gezdirirler, sey¬rederler, izlerler.. Evladlarının ceplerinde, yanlarında, yataklarında, kadınlarla yan yana erkek fotoğrafları... yazılarında aşk.. Hiç kimse: "Evladım, ne bu?" diye sormaz. Artık nerede gayret?.. Bırak, bırak!.. Anne baba evladının cebindeki fotoğrafları, ellerindeki gazeteleri görmezler.. "Gençtir." derler. Kız evladlarının yanında erkeği, erkek evladlarının yanında kızı görseler dahi, aldırmazlar.. Dudaktan: "Kim?" denilse de: "Ders arkada¬şım.. Arkadaşım"... işte hayat bu.. ibahiyecilik bu..
Nasıl bir manzara?. Manzarayı seyreden nasıl?.
Melek huylu, olgun, uslu biri dahi bu manzaraya baktı mı, hislerine hakim ola¬maz.. Aklının dizgini elinden çıkar.. Şehvet ateşi bedenin içinde alevlenir.. Namaza sığınsa dahi, kızgın yağ içinde kavrulan bir balık olur.. Hele bekar olursa bu fukara genç... Zavallının iradesi, şehvet çarklarının arasında ezilir.. imanın eseri uçar.. Sar'aya yakalanmış bir deli.. Arkası da var..
Şimdi iki eşten biri diğerine: "Ben filanla yaşarım." dese, o kabul eder mi?. Evet, de¬meden yanında yaşarsa kabul eder.. Şimdi televizyona çıkmış; dolgun gözlü, en parlak... tavır ve bakışlarıyla en tahrikçi... Keloğlan.. Hanımı bu keloğlana bakan kimse: "Hoop!.. Sen niye onunla hayal kuruyorsun?" der mi?.. Aksini düşün... Demez..
Soruluyor:
Gazetelerde çıplak fotoğraflara bakmanın hükmü nedir?
Televizyonda müstehcen görüntüleri ve malayani programları seyretmenin hükmü nedir?
Herhalde hükmü anlaşılmıştır. Artık Müslümanlara bunları izlemenin tavsiyesi caiz olur mu?.. İştihalanın mı diyelim?!.
Timsal ve tasvirlerin, dimağı tahrib ettiği; insanları İslamdan uzaklaştırdığı şüphesizdir. Dimağı tahrib olan kimse, kalbindeki tam veya yarım imanla, İslamdan ne anlar?. Anladıkları: "İslam’da Cinsel Hayat".. Haya perdesini yırtan bir hayat!.. İşte yarım imanlı kalb veya dimağla, birçok Müslümanlar dahi "ibahiyye" fikrine girmektedirler. Neredeyse, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman’ı birleştirip, sunî bir din ortaya koyacaklardır. Timsal ve tasvirlerin, Müslümanların kalb ve dimağlarını ne miktar tahrib ettiği herhal¬de anlaşılmıştır.
Ey Müslümanlar!.. Nerede kaldı gayret?! Kıbleniz neresi; nereye gidiyorsunuz?!. Dikkat edelim ki, en çok İslamı tahrib eden, timsal ve tasvirdir.
Putperestliği meydana getiren, Tevhidi bozan, insanları şirke düşüren; heykel ve resimler olmuştur. En sonra meydan okuyan televizyon, bu hususta önderlik hakkını kazanmıştır.
Bir gencin anası ve babası huzurunda, canlı ile hayalî tatminliğini, haya ve örf en¬geller. Fakat şu suret ve resimlere bakmasını engelleyen hiçbir şey yoktur. Neredeyse bugünkü neşriyat, Müslüman gençleri dahi maymun gibi iştahlandırır. Suret ve timsallere baka baka, şehvet enerjisi hayal yoluyla gözden akar: kadın erkekleşir; erkek çaputlaşır. İbahiyyenin Müslümanlara bulaştırdığı en çirkin ahlak budur.. Şimdi timsal ve tasvirin manasını bilelim.
Timsal; şekil sahibinin şahsiyetini gösteren gölgeli resimler yani heykellerdir.
Tasvir; bir olayı, şekille beyan etmek yahud bir canlıyı şekillendirmektir.
Aralarında umum ve husus farkı vardır. Mesela her timsal, surettir; lakin her suret timsal değildir. Bu farkı nazarı itibara alan fukaha, timsallerin haramlığı üzerine ittifak ettiler. Farkı nazarı itibara almayan fukaha ise dediler ki: Gölgesi olan yani heykel, itti¬fakla haram; heykel olmayan suretler ise ihtilaflıdır. Şöyle ki: Heykelin bütün kısımları haramdır; sanatı da haramdır; alış verişi de haramdır. Eğer bir kimse tapınmak için heykel yaparsa, küfründe şüphe yoktur.
İbrahim aleyhisselam, müşriklerle mücadeleye, heykelleri tahkir etmek ve kırmakla başlamıştır. Evlerde timsal yani heykelleri bulundurmak adeti, müşrikler, Yahudi ve Hıristiyanlardan kalan bir mirastır. Delîl-ul-Enbiya ve Burhan-ul-Etkıya olan Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şeriatiyle bu adet lağvedilmiş iken, maatteessüf zamanımızda Müslümanlar, evlerinde ve komodinlerinde süs olarak timsaller kullan¬maktadırlar. Kuş timsali.. Mevlana heykeli...
Müslüman’ın bunları, yanında veya evin¬de bulundurması yersizdir. Çünkü bulun¬durmak haram; saygısı şirktir. Sosyete Müslümanların süsü..
"O (İbrahim) babasına ve kavmine: 'Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz tim¬saller nedir böyle?' demişti." (El-Enbiya' 52) mealindeki ayet ve birçok hadislerle, gölgeli her türlü suret yasaklanmıştır. Denilmesin ki "Müslümanlar heykellere tapmıyor; temaşa ediyor." Tapılması şirk ol¬duğu gibi, temaşası da haram kılınmıştır. Çünkü bu, hak suretinde gelip batılı yerleş¬tirmenin vesilesidir; Tevhîdi bozar.
eski 27.08.2006, 15:03 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #23
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
Nitekim Hazreti Ayşe radıyallahu anh şöyle anlatmıştır:
Ümmi Habîbe ve Ümmi Seleme, hicretleri zamanında Habeşistan'da gördükleri bir kiliseyi anlattılar. Dediler ki: "O kiliseye mariye denilir, içinde suretler yani heykeller bu¬lunur." Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Gerçekte onların içlerinde salih bir kimse bulunur; vefat ettiği zaman kabri üzerine mescid yaparlardı. Onların şeklinde suretleri de yaparlardı. Kıyamet gününde Allah nezdinde onlar, mahlukların en kötüleridir." Beğavî diyor ki: "Bu hadis, müttefikun aleyh olarak sahihtir." İzahında Aliyy-ul-Karî şunu söyler: «Yani onlardan bir nebî veya velî öldüğü zaman, onun ibadetlerini temsil ve izah eden suretler yaparlardı, ki onlara ittiba' olunsun ve ibadetleri unutulmasın. Bilahare şeytan, cahil nesillerine: 'Babalarınız bu timsal ve suretlere taparlardı.' diye vesvese etti. Bunun üzerinde onlara taptılar. Binaenaleyh kabirler üzerine mescid yapmak; ve mescidlere suretleri koymaktan dolayı saptılar ve saptırdılar. Türbelere yakın mescid yapmak, bu hükmün dışındadır.»
Mesabih'in sarihi Kadı Beydavî diyor ki: «Yahudilerle Hıristiyanlar, peygamberlerine tazim için onların kabirlerine secde ederler; dualarında o kabirlere karşı dönerler ve on¬ları putlarla doldururlardı. Bu sebeble Pey¬gamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara lanet etmiş ve Müslümanları onlar gibi ol¬maktan men etmiştir. Fakat tazim için değil de, sırf yanında bulunarak teberrük maksadıyla sulehadan birinin kabrine yakın mescid yapmakta beis yoktur.»
Türbeleri üzerine yapılan kubbelerde namaz kılınmaz. Her ne kadar Müslümanlardan türbelere tapanlar olmadıysa da, benze¬yişlerden sakınmalıdırlar.
Kurtubî diyor ki: "Ulemanın ittifakıyla, can¬lıların şekillerini yapmak haramdır; ister bir kuş resmi olsun ve ister salihlerin heykeli olsun."
Habeşistan'ın bu adeti neredeyse şekil değiştirerek, asrımızda bir moda haline gel¬mektedir. Bir mezarlık içerisine girelim: Kabir üzerinde süslü, kıymetli mermerler. Birçoklarında mezar sahibinin fotoğrafı. Bir de: ruhuna Fatiha...
Ehli tarîkat olanların meclislerine girelim: Cebinden çıkarır bir fotoğraf... ve rabıta... Bunlar hepsi cahiliyye adetleri.. Hele heykellere saygı duruş...
İmam Aynî diyor ki: «Canlının resmini yapmak haramdır ve büyük günahlardandır. İster ayak altında ezilsin ve ister elbiselere nakşedilsin veya duvarlara asılsın; şiddetli haramdır; sanatı da haramdır. Çünkü şekil¬lendirmede, Allah Teala'nın yaratmış olduğu nesneye benzetmeye kalkışma vardır. Bu şeklin, elbisede, yaygıda, çarşafta, dirhem ve denanirde, parada yahud duvarda olması arasında fark yoktur. Bunların gölgesi olsun veya olmasın, asılması ve sanatı haramdır. Ulemadan bir cemaat, İmam Malik, İmam Ebu Hanîfe, İmam Sevrî ve daha başka ulemanın mezhebi de budur. Kadı İyaz, kız çocukların oyuncaklarını bundan istisna etmiştir. İmam Malik dedi ki: Bu da mekruhtur."
Yukarda belirttiğimiz gibi, gölgesi olma¬yan, ayak altındaki, yaygıdaki resimleri istis¬na eden ulema da olmuştur. Asılmasına ce¬vaz verenlerin mezhebi merduddur.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Gerçekte şu suretleri yapan kimseler, kıyamet gününde şiddetli azaba giriftar olurlar; ve onlara şöyle denilir: Hadi, yaratmış olduğunuz şu suretleri diriltin."
Bu emr, emr-i ta'cîzîdir; ve işin şiddetini beyandır, İmam Nevevî: "Ulemamızın ittifa¬kıyla, gölgesi olan ve olmayan sureti yapmak haramdır." demektedir.
"Sadece gölgesi olan resim yapmak haramdır." diyen ulemanın mezhebi, Müslim ve Buharî'nin bu hadisleriyle reddolunmaktadır. Nitekim ikisinin de tahric ettikleri bir rivayette Rasul-ü Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
"İçinde timsal ve suretler bulunan bir eve melekler girmezler." İmam Aynî diyor ki: «İçinde suret bulunan evlere girmeyen melekler, vahiy melekleri ve mü'minlere istiğfar eden rahmet melekleridir. Zira hafaza melekler, heladan ve cima' anından başka hiçbir yer ve vakitte insandan ayrılmazlar. Bazı ehli ilim, elbise ve yaygılarda, cazibeli olmayan suretlerin tahrîmî mekruh olduğunu söylemişlerdir.»
Nitekim Hazreti Ayşe radıyallahu anh şöyle buyurur:
«Üzerinde suretler bulunan küçük bir yastık satın almıştım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kapı dışına durdu. Ben yüzünden hoşnutsuzluğunu anladım. Derhal dedim ki: "Ya Rasûlallah, Allah ve O'nun Rasulü'ne tevbe ediyorum. Ben ne suç işledim?" Bunun üzerine bana yöneldi ve şöyle dedi: "Bu yastık ne oluyor?" Ben: "Onu Se¬nin için satın aldım; üzerine oturur ve yaslanırsın.dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Şübhesiz, bu suretlerin sahibleri şid¬detle azablanacaklar ve kendilerine: 'Yarattıklarınıza can verin.' denilecektir.. içinde suret bulunan eve, melekler girmez." buyurdu.
Ben de onu alarak iki yastık yaptım; evde onlardan faydalanıyordu."
Binaenaleyh bu kısım ulema, yaygı ve elbisedeki suretleri istisna ettiler. Delilleri, Hazreti Ayşe'nin yastığı iki yastık yapmasından sonra, Peygamberin sükut etmesidir. İstisna etmeyen ulemanın delili ise, Hazreti Ayşe'nin o yastığı iki yastık yapmakla üzerindeki sureti tahrib etmiş olmasıdır, ki bu essahtır. Suretin parçalanmasından dolayı, Peygamber sükut etmiştir.
Suretlerin haram olmasının illeti üçtür:
a. Şirke vesile olabilmesi.
b. Allah Teala'nın mahlukuna benzeyişi.
c. Dimağ ve zihni değiştirmesi. Bu illetten biri kendisinde mevcud olan suret haram olur.
Heykellerde bu illetlerin hepsi mevcud olduğu için, ittifaken haramdır; kız çocuklarının oyuncakları müstesna. İhtilafa mahal olan, heykel olmayan suretlerdir:
a. Elle yapılan canlının tam sureti, essah mezheblere göre haramdır. Bundan, azaları birbirinden ayrılmış ve kendisine hayat düşü¬nülmez hale getirilmiş suretler müstesnadır. Binaenaleyh, bir el, bir göz resmi haram değildir.
b. Battaniyelerde, sergilerde, el işlemesiyle yapılan resimlerdir. Bunda ihtilaf vardır. Ayak altında ise mekruh, aşılırsa haramdır. Nevevî diyor ki: Sahabe ile tabiîn'in cumhu¬ru, buna kaildir. Şayet bu tip resimler yani canlının boy resmi, duvara aşılırsa veya giyilen elbise veya başa giyilen kasket gibi bir şeyin üzerinde olursa, haramdır.
c. Aynada akseden suretlerdir. Bunlarda, tahrik olmadığı müddetçe kerahat dahi yok¬tur.
d. Zamanımızdaki fotoğraflar ve televizyonlarda cisimlenen suretlerdir. Bunlara mutlak cevaz verenler olmuştur. Dediler ki: "Bunlar, canlının mevcud suretlerini hapsetmekten ve zeval bulmasını engellemekten ibaret gölgelerdir; timsal ve tasvirlere girmez." Fakat bunu mutlak söylemek doğru değildir. Bunlar tahrik etmiyorsa, zihni bozmuyorsa zararsızdır; bakması haram olmaz. Muasır ulemanın fetvaları budur. Fotoğraflara tazimin şirk ve asılmalarının haram olduğunu unutmayalım.
Müslümanlara tavsiyeye gelince; benim nefsim herkesten daha fazla tavsiyeye muhtaçtır. Fakat şöyle denilebilir: Ahlak, itikad ve salim fikri bozacak neşriyata bakmayın; okumayın. Bilgileri en sağlam kaynaklardan ve Ehli Sünnet velCemaatten senedle ilimleri alan zevattan öğrenin
İnançlı Gençliğin Şuuru Dilara Yayınları
eski 27.08.2006, 15:04 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #24
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
ŞEYTAN BİZE SALDIRIRSA NE YAPMALIYIZ

Sahibinin tasmasını bıraktığı bir köpek hem de yırtıcı bir köpek ani bir yönelişle size saldırsa ne yapardınız?!
"-Hey arkadaş tutsana şu köpeğini" mi derdiniz; yoksa köpekle bi boy ölçüşmeye mi girerdiniz?!
Haliyle her aklı başında insanın yapacağını yapar ve köpeği sahibine şikayet ederdiniz...
Köpeğin sahibi de " Hoşta" der ve köpek de sahibinin sözünü dinler uslu uslu dizinin dibine kıvrılırdı.

Azizler şeytan vahşi bir köpektir, saldırır acımadan; kîni çoktur insan cinsine ve çok güçlü bir düşmandır aslına bakarsanız...
Onunla kavgaya girmeye gerek yoktur, ısırır; en iyi ihtimalle de ona kafa tutarsanız bi yerinizde unutulmaz bir iz bırakır.
Şeytanın sahibi Allah Azze ve Celle'dir, onu O'nun Sahibi'ne havale etmek en iyi çözümdür. Yani Allah Teala'ya şikayet etmek...

Bu sığınışın keyfiyeti:

Eûzu billahimineşşeytânirrâcîm veya Eûzu bikelimâtillâhi t tâmmâti min şerri mâ halaka gibi istiâze dualarıdır.
Şeytanın da Rabbi olan Allah Teala, bu sırlı dualarla kendine yönelen kulunun yönelişine icabet eder ve şeytanı o kuluna karşı etkisiz hale getirir.
Keyfinize bakın, yeter ki hakiki ma'bud ve mahbub'un; sığınak ve kurtuluş membaının Allah Teala olduğu fikriyle her zaman O'na sığının...

şeytanla cedele girmeyin, o ciddi bir düşman ve bilgin bir sosyologdur. Hazreti Adem aleyhisselamdan bu yana her insan üzerinde geniş etüt ve araştırmaları olan, insanın zaafiyetleri ve nefsin istekleri hususunda kapsamlı saldırı planları geliştirmiş bulunan bu aleyhillane ile uğraşmayın.
Onu direkt Sahibi'ne şikayet edin...

Risale-i Nur 13. Lem'adan
Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarik-i hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenâb-ı Hak, o tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.
...
Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer "Eûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" deyip Kur'ân'a ve Habib-i Rahmân'a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar. Ulvî bir matemle ve haşmetli bir teşyî ile, kabir kapısıyla girdiğin beka âleminde senin derecene nisbeten senin için bir hüsn-ü istikbal var olduğuna işaret ederler
eski 27.08.2006, 15:05 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #25
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
HAYATI OLABİLDİĞİNCE UYUMLU YAŞAMANIN YOLU

İmanın kemal bulması ve hayat-ı tayyibeye ulaşmanız, kalbler kin ve buğzdan ârî olduğu halde ancak birbirinizi sevmekle ve bilfiîl birbirinize teslim olmakla gerçekleşir, demektir. Bunun için İmam Tâvus, İbnu Abbas radıyallahu anhumâ’dan rivayetle diyor ki:” Kalblerin birbirine yaklaşması gibi hiçbir amel bulamadığımız halde ne fayda ki nimetler inkar ediliyor, sıla-i rahim kesiliyor. “ Zamanımızda ise bundan kalıntı dahi kalmadı.
İmam Nevevî diyor ki: “ Cennete girmenin şartı, iman ve İslam olduğu gibi, iman ve islamın kemal bulmasının şartı da, Mü’minlerin içtenlikle birbirlerini sevmeleridir. İşte bunun alâmeti umum mana itibarıyla selamdır, çünkü selam sevginin ifadesidir. “ Bu mana ile selam, Allah’ın insanlara yardım kapısının açılmasına vesile üç dişli anahtar gibidir. Selam...
Aynı zamanda ruhların birbirinin yardımına koşmasına vesiledir selam. Yani kâmil insanların ruhlarının, kendilerinin ahlakıyla ahlaklananın yardımlarına, irşadlarına koşmaları için de, yine selam vesile olur.
Bilmiş olmalıyız ki, insan olsun hayvan olsun, bir mecliste birbirinin yüzüne bakanların bakışlarından, bakanla kendisine bakılanın arasında bir münasebet kurulur. Bu münasebet bakanın dimağında sûret haline gelir. Sûret haline gelmesiyle bakılanın ahlakı ne ise, bakanın zihninde sûretlenen sûret vasıtasıyla bakana nüfûz eder= geçer. Bu hikmete mebnîdir ki, dert ve üzüntüye mübtela olan bir kimseye dikkatle bakıldığı zaman, bakan, derhal üzüntüye yakalanır. Böylece sevinçli ve keyifli bir kimsenin yüzüne bakan dertli ve üzüntülü bir kimsenin de, derhal keder ve üzüntüsü gider ve sevinç ve keyfe dönüşür. Bu, canlıların hatta nebatın arasında hüküm eden İlâhi kanundur. Bunun için sofîler, rabıtaya ehemmiyet vererek “ Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” Et Tevbe s a.119 mealindeki ayet-i kerîme ile istidlal ettiler. Binaenaleyh özü, sözü, fiil ve ahlakı birleşen salih ve takva sahibi kimsenin sûretini hayalında zabdedip, hayali olarak sûretine bakılması vasıtası ile bakılanın sıdk, eminlik, ma’rifet ve hatta ilimleri, kurulan münasebet nisbetinde bakana, kalb ve dimağlarına nüfûz eder; şerli his ve ahlakını hayırlı his ve ahlaka dönüştürür. Bunu bilen bilir; bilmeyen bilmez....

Kaynak: Tek Çare :s. 523-524
eski 27.08.2006, 15:05 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #26
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
DİNDE ZORLAMA VAR MI!!!!

Dinde zorlama yok diyorlar " Dinde zorlama yok" cümlesi doğrudur. Fakat doğruyu yanlış ve batıl bir şekilde kullanmak da doğru değildir.

Dinde zorlama yoktur'un manası: Bir kafire , kılıç zoruyla ' ille de gel Müslüman ol diye zor kullanılmaz. çünkü zor kullanıldığı takdirde ne olur? Adam münafık olacak! zahirde diyecek ki: ' Ben İslamiyeti kabul ettim.' Kalbinde inkar eder, münafık olur. Küfürden adamı kurtarmakla onu nifaka sokmuş oluyor... İşte bu İslamda yoktur. Bunun için dinde zorlama yoktur.

Fakat Müslüman olduktan sonra, kadın olduğuna göre örtünmeye mecburdur; veya erkek olursa on beş yaşından itibaren aklı olduğu müddetçe namaz kılmaya mecburdur. zinadan sakınmaya mecburdur. hırsızlık yapmaktan kaçmak mecburiyetindedir. Buna zor kullanılır; "hırsızlık yapma" yaptığı takdirde ceza verilir. " İçki içme" içtiği takdirde ceza verilir. Bu demek değildir ki; ' Müslüman’ım' dedikten sonra, Müslümanlığı tatbik etmeyen hakkında zor kullanılmaz. Böyle bir şey yoktur.

Her ne kadar bugün yer yüzünde islami olarak hüküm eden bir devlet olmasa dahi, dünyada bizim cezamız verilmese dahi, ahirette verilecektir. Afuv-u İlahiye yetişirse o müstesna.. Şefaate uğrarsa o müstesna..

"Dinde zorlama yoktur" demek; Kafiri , münafık ettirmek yoktur demektir. Çünkü bir kimse zahirinde inanır, kalbinde inkar ederse münafık olur. Küfürden çıkarıp da nifaka sokmak yoktur. Ama Müslümanım dedikten sonra zorlama vardır. Aksi takdirde İslamiyetin bir faydası yoktur.

yani İslam dini kalbden yaşanacak bir inançtan ibaret değildir. " Dini kalbimde yaşıyorum, kalbim temizdir" diye bir şey yok... Madem ki inanıyoruz inancımızı tatbik etmeye mecburuz. Mecburiyet olursa zor kullanmak vardır. Eğer dünyadaki hakimler zor kullanmazlarsa, amirler bunu tatbik ettirmezlerse; ahirette yirmi kırbaç yiyecekler, biz de on kırbaç yiyeceğiz. Alaküllihal kişi Müslüman olduktan sonra, günahlardan sakınmak mecburiyetindedir. sakınmadığı takdirde zor kullanmak vardır.
Allah teala Zülcelal hazretleri tüm ümmete intibah versin, bize de. tüm ümmeti ıslah ve hidayet etsin, bizi de. tüm ümmeti gavurların şerrinden korusun, bizi de. kalbler beraber olsun; zikir olsun; kendinizi sıkıntıya sokmayın

Pek sıhhatli kitaplarda görmedim ama, sıhhati az olan kitaplarda gördüm. çok ulema bunu inkar etmişler, bazıları da isbat etmişler, kesin kanaata varmadım; ama hikaye şu:

Hazreti Ömer radıyallahu anhu'nun oğullarından birisinin hakkında koğuculuk yapılmış, iftira edilmiş; bil husus zina ile suçlamışlar. bekar olduğu için Hazreti Ömer buna had vermiş; ceza vermiştir. Habeşi bir kölenin eline kırbaç veriyor; yüz tane kırbaç vurmasını emrediyor:
" Yüz kırbaçtan sonra yaşarsa yaşar, ölürse ölür, doksan beşinci kırbaçta , oğlu:
'Baba, bir yudum su...' hazreti Ömer:
'Beş kırbacın kalmış, beş kırbaçtan sonra sen öldüğün takdirde Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gidersen diyeceksin ki: Babam senin şeriatını benden daha fazla seviyordu.. '
Ve bu arada vefat etmiştir... Su içmeden, kırbaç altında...

Bazı serseri insanlar diyorlar ki: Biz de ashab gibiyiz.. Var mıdır bizden böyle ashab gibi evladına ceza verecek!?.. namaza kalkmaz, namaz kılmaz!.. Gençtir!.. Saat on ikide, bir de ve gelir!.. Gençtir!.. Kız, oğlan beraber dolaşır, görülür! Arkadaştır, sınıf arkadaşıdır!.. Bir de ashab gibidir!.. Bunlar Ehli Sünnet değildir... Bunlar Ehli sünnet değildir.. Eğer gerçek ehli Sünnet ise, dini, tefrikasız, öz evladından daha fazla sever.

Allah'ın son dini yani şeriatı, fakir-zengin, amir-memur hakkında aynıdır. hatta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: " Vallahi eğer benim kızım Fatıma dahi hırsızlık yaparsa elini keserim." buyuruyor.

' Gençtir sonra tevbe edecektir. ' diye bir hüküm yoktur. büyük günahlardan vazgeçmeye mecburdur. Eğer bir kimse gençlikte, gençliğini Allah Teala'ya verirse ihtiyar olduktan sonra Allah onu sever....

Not: Üstaz İsmail bin Mahfûz ( ÇETİN) kuddise sırruhu'nun 27-9- 1990 Cuma gecesi Sohbetinden bir bölümdür
eski 27.08.2006, 15:06 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #27
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
SEHER VAKİTLERİNİN KIYMETİ

Hazreti Süleyman zamanına ait olarak bunu anlatıyorlar:
Leylek geliyor, Hazreti Süleyman’a:
- Bana edebiyatı öğret, diyor. Hazreti Süleyman:
-Benim sesim yoktur... Leylek:
-Bülbülü çağırın bana... Hazreti Süleyman bülbülü çağırıyor ve:
-Bülbül, ona edebiyatı öğret, diyor.
Bülbül ile leylek bir araya geliyor. Leylek ikide bir dürtüyor onu:
-Söylesene ne öğreteceksen öğretsene bana! Bülbül:
-Sabret.. Bâd-ı seher yani sabah rüzgarı gelir, güller açar, özünü verir; o koku burnuma geldiği vakitte aşka gelirim, cûşa gelirim. O zaman söylerim, sen de öğrenirsin. Leylek bir daha dürtüyor onu:
-Söylesene, ne öğreteceksen öğretsene!..
Hasılı bülbül, sabaha kadar onu birkaç sefer ihtar ediyor. Sonra leyleğin uykusu geliyor ve uyuyor. Sabah oluyor, Bâd-ı seher geliyor, gül açılıyor, özü dağılıyor.
Bülbül söylüyor ve susuyor... Ondan sonra bahçıvan geliyor. Kapıyı açarken takırdı yapıyor: " Takır tak.. takır tak tak..."
Leylek, o zaman gözünü açıyor, uyanıyor:
-Dur bakalım hele, ne diyor?.. dinliyor, dinliyor; o da cûşa geliyor; ondan sonra "lakır lak, lak lak lakır... " öğreniyor.
Güneş doğduktan sonra Hazreti Süleyman'a geliyor ve diyor ki:
-Teşekkür ederim sana... Bülbül rahatsız ettiyse de, edebiyatını öğrendim!.. Hazreti Süleyman:
-Söyle bakalım, ne gibi şeyler öğrendin?
Leylek artık cûşa geliyor, aşka geliyor:
-Lak lak lakır lak lak lak... Hazreti Süleyman diyor:
-Bülbülü çağırın! Bülbülü getiriyorlar. Hazreti Süleyman, bülbülün tüylerini yolup, bir iki de tokat attıktan sonra:
-Ben sana bunu mu öğret dedim?!..
Ben ne yapayım, aceleye kapıldı.. Her şeyin bir vakti vardır. Zikir ve aşkın dağılma zamanı, imsakle güneş arasıdır. O zamanı bekle dedim, beklemedi. Birkaç sefer de beni rahatsız etti. Nihayet uyudu, ben söyledim, unuttum onu, aklıma gelmedi; aşk esnasında ondan gafil kaldım.. Uyanınca " lak lak lak " diye, bahçıvanının kapısının açılmasının taklidini yaptı. benim ona öğrettiğim bir şey değildir bu. Beni i'tab etme!.. Hazreti Süleyman da:
-Böylece gecenin evvelinde uyanık olup da sununda uyuyanların hali böyle olur tabiî... Güzel!.. Edebiyatın güzeldir!... Devam et!...

Esasında bu vahye dayalı bir söz değildir, hadis değildir; ama ma'kûl, kibar bir sözdür, hikmet sözüdür....

Bilir misiniz hiç düşündünüz mü yeryüzünde koyun mu fazladır; köpek mi?!!....

Koyun yılda bir veya iki yavru dünyaya getirir; köpekse yılda üç dört batın... ve her batında üç dört yavru...
Koyunun düşmanı nesli babında çoktur, etinden istifade için ha bire kesilip durur; köpeğinse düşmanı yok gibidir, ürer durur bu hızla..
Ama ne garib bir hadisedir ki koyunlar yeryüzünde sürü sürü, çokça; köpeklerse koyunlara nazaran sayı babında bayağı bir az..... neden?!!!!....

Köpekler, tüm gece boyunca bir o yanda bir bu yanda gezer, ürür, koşar, hoplar oynar savaşır durur; tam seherin başladığı, gülün özünün dağıldığı, bâd-ı seherin estiği vakit uykuya dalar... Koyunsa bütün gece boyu istirahat eder ve köpeğin uykuya daldığı o vakitte uyanır; bereketten nasibini alır....
Bereket seher vaktindedir; kim seher vakti ayaktadır; o bereketten nasibini alır.....
eski 27.08.2006, 15:06 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #28
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
MÜHİM BİR DUA VE DUA EDEBİ

Ümmü Eymene.. Ashab-ı kiramlardan bir hanım.. Ümmü Eymene'nin bir sepeti vardı ve bu sepet içerisinde yirmi bin tane taş vardı. Sepetin önüne oturur:
Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah... devir ediyordu. Böylece taşların hepsi yere geliyor, sonra:

Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ âli seyyidinâ Muhammed...

Tekrar önündeki taşları, tane tane yerden alıp, sepetine koyuyordu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem, sabah namazından sonra onu ziyaret etmişti. Öğleden sonra bir daha ziyaret etti:

" Ne o, sen önündeki taşları bitiremedin mi? " buyurdu.

" Bitirmedim Ya Rasûlullah" Râsulu Muhterem aleyhisselam :

Bu kadar zorluğa katlanmaya lüzum yoktur.

Subhânallâhi adede mâ halaka fil'ardi. Ve Subhânallâhi adede mâ halaka fissemâi. Ve Subhânallâhi adede mâ halaka beyne zâlike. Subhânallâhi adede mâ huve Hâlıkun. Velhamdü lillâhi mislû zâlike. Ve Lâ ilâhe İllallâhu mislu zalike. Vallâhu Ekber mislu zâlike. Ve Lâ havle ve lâ kuvvete İllâ Billâh-il - Aliyy-il- Azîmi mislu zâlike.

Bunu üç kere dedin mi bu kadar sevab alırsın. " buyurdu.

Bunu üç kere söylemek gerekir. Özellikle sabah ve akşam bunu söyleyin. Ki söyleyen yirmi bir bin kadar Lâ ilâhe İllallah, yirmi bin kadar da Salâvat-u şerîfe kadar sevab alıyor.

Ve özellikle gençlerin bunu çokça söylemesi lazım... bazen kafaya geliyor " Allah güneş gibi midir? " " Allah dağ gibi midir?... " " Allah var mıdır?" İşte bu anlarda:

" Lâ ilâhe İllallah, Vahdehû lâ şerike Leh. Leh-ul-mulku ve Leh-ul-hamdu ve Huve alâ kulli şey'in Kadîr. " Ve bir de bu zikir çok faydalıdır. Çok faydalıdır... Şeytan bundan kaçar.

Ashâb-ı Kiram radıyallâhu anhum, tüm tesbihleri tüm zikirleri öğreniyorlardı, tatbik ediyorlardı; hem de itikadı öğreniyorlardı. Bizim de aynı şekilde onlara ittiba etmemiz lazımdır ve hatta elzemdir.

Tesbih, zikir ve dualarda manayı bilmek şartı yoktur. " Bu ne demektir, ne diyor?.. " Allah Teala ZülCelal Hazretleri " Ben'im İsmimi söyleyin " diyor, biz de O'nun İsmi'ni söylüyoruz. Hatta bir kimse milyar sefer bunu tercüme olarak söylese o sevabı alamaz.

Biz secde ediyoruz, ruku' ediyoruz. Rukû'nun manası nedir? Secdenin manası nedir? Bunları bilmek mecburiyetimiz yoktur. Allah Teâlâ demiş : "Başını yere koy " ben de onu yere koyuyorum. Allah Teâlâ demiş " Namaz kıl " kılıyorum. " Zekat ver" veriyorum. manasını bilmeye mecbur değilim. İllâ manası bilinsin, ondan sonra tercüme olarak söylensin " sözü gayrı müslimlerin sözüdür. Yani sevaba ahirete inanmayanların fikridir. " Ne demek istiyor ? " Ne demek isterse.. Bilmiyoruz.. Yalnız bunu söylemek ibadettir; bunu biliyorum. Fakat bu da vardır. Bazı duaların manasını bilmek faydalıdır.

itikad üzerinde çok çalışalım, Dualar üzerinde çok çalışalım. İtikad ve dua ne kadar kuvvetli olursa, o kadar Cenâb-ı Hakk Teâlâ, feyzi, bereketi insanın kalbine yağdırır.

Üstaz İsmail bin Mahfûz ( ÇETİN ) rahimehullah'ın 24-1-1991 Bir Cuma gecesi sohbetinden bir bölüm
eski 27.08.2006, 15:06 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #29
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Hakkperest
(Konuyu Başlatan)
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.873


 
Teşekkür etti: 10.550
Teşekkür aldı: 4.042 konuda 18.137 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
Dini vazifeleri öğrenmek hususunda utanç yoktur kaidesince lütfen en az bir kere şu aşağıda yazılan ve çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz fıkhî mütalaalar okunsun....

Bedenimizi ve libasımızı necasetten temizlediğimizde şu kaideye riayet etmeliyiz:
Necasetin izalesinde daima, temizleyici olan suyu, temizlenen yerin üstünden akıtmalıdır.
Mesela mendilimizi yıkadığımızda, mus¬luğun, hortumun veya ibrik gibi herhangi bir kabın yani mecrasının altında bulundurma¬lıyız.
Elimizi yıkadığımızda kabın içine sokmayıp, yine su mecrasının altında temizleyeceğiz. Bu keyfiyetle temizlenen şey suyun altında olup, üzerine suyun devamlı veya musluk olmadığında kesik kesik gelmesi ge¬rekir. Ayrıca necaseti izale eden suyun, tekrar olarak yıkanan şeye dönmemesi şarttır. Burada ince bir nokta var; o da, medenî ve dînî olan taharetlenmedir. Maalesef gençlerimizden daha ziyade birçok ihtiyarlarımız, hatta imam ve müezzinlerimiz, taharetlenme ibadetini , gayrı müslimlerin temizlenmelerinden ayırt etmemektedirler.

Mesela gayrı müslimlerin taharetlenmelerinde, necasetin altta veya üstte kalması şart olmayıp, hatta eserinin izalesi bile söz konu¬şu olmadığından, musluğun karşısında oturur, ön ve arkasına bol su döker, el değdirmez. Bu keyfiyet mecusîlerin ve rafizîlerin taharetlenme usulüdür. Ehli kitab ise, neca¬set eserinin izalesini bilmediğinden, sağ ve¬ya sol eliyle kap veya musluktan su alır; alt¬tan necaset mahalline vurur; tırnaklarıyla necaseti oradan alır; musluğa götürür. Kul¬landığı elini temizlerken, musluğun altını pisler. Şimdi musluktan akan su, necaset üzerine geldiğinden pislenmiş olur. Ondan sıçrayan, elbiseyi de pisler. Bu takdirde, taha¬retlenmemiş olur ve temiz elbiseleri de necis olur. Mecradan aldığı suyun necaset mahal¬line değmesiyle necaset mahallinden el ve suya damlayanla elde getirdiği su da necis oluyor. Her iki takdirde de elindeki necis su ile necaseti izale edemez. İşte taharetlenme¬de temizlik de olmamıştır.
Öyleyse şu kaideye de riayet etmelidir:
Her halde, sol el sağa hizmetçi; taharetlen¬mede, sağ el sola hizmetçidir. Binaenaleyh kaza-i hacetten sonra, hortum veyahud ib¬riğin kulpu sağ elle tutulup, önden, kasıkla hayalar arasından su akıtılır.. Bu arada sol el, sol ayağın dışından, baldırla uyluk arasına sokulur ve onunla ovuşturularak necaset izale edilir. Hortum, ibrik veya herhangi bir kap bulamayan, yine sol elini sol ayağının dışından, uylukla baldır arasına sokar, hazır bulundurur, yani değdirmez. Ancak musluk¬tan veya kabın içinden sağ eliyle suyu getirip, haya ile kasık arasından döktükten sonra sol elle necaseti izale eder. Bu keyfiyetle su necasetin üstünden gelmiş ve onu yerinden izale etmiş olur. Yani bu surette sağ el sey¬yar olur. Her iki surette de sol el sabit kalır. Şu halde, necasetin zevali değil, izalesi şarttır. Sol elin sabit kalmasıyla, avuç içi de temizlenmiş oluyor. Fakat sol elin arkası, ay¬rıca temizlenir
Erkeklerde bil husus istibra meselesinde şu kolaylık var: Mendil veya herhangi taharet bezi veya tuvalet kağıdı alınır, sol elle makaddan itibaren kamışın ucuna kadar sıkılır. Eğer bezsiz yaparsa yine çıkmaz. Eğer bezi yoksa, pamuk kullanmak müstehab olur.
Şimdi tahareti olmayanın namazı yoktur mealindeki hadîsin hikmeti beyan olundu.
eski 27.08.2006, 15:07 Hak-dilaram isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #30
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Cevapla

Yer imleri

Seçenekler

Yetkileriniz
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge hochzuladen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.