TEBLİĞDE EMİNLİK VE SADAKAT, DİNLEMEKTE TESLİM VE SEVGİ VACİBDİR
İnsan, düşünüp inandığı bir şeyi, dili veyahud diğer azasıyla izhar
eder. Çünkü bütün ameller niyetlerin mahsulü ve semeresidir. Kalbdeki
ihlas ve samimiyet ne kadar kuvvetli olursa, dil o kadar muhkem ve
doğru söz söyler. Bir insanda bu hasletler var ise, dinleyici de olsa
dinleten de olsa, söylediğini veya dinlediğini tatbik eder. Doğru söz
ve her amel, önce kalblerde yerleşir, sonra zuhura çıkar ve meleke
olur. Bu meleke doğru söz söylemek, güzel amel işlemek de istikametle
tarif olunur. Doğru söz ve istikamet dinletende ne kadar meleke
olmuşsa, tebliğ esnasında dinleyenin nefsinde ve kalbinde o kadar yer
alır ve tesir eder. Bunun aksi yani kalbde samimiyetsizlik dilden
açığa çıkarsa; yalan, hilafı hak söylemek ve hilecilikle tarif
olunur. Bu da meleke haline gelir. Bu meleke de imanda olursa adı
nifaktır, amelde olursa riyadır. Ahlakta olursa hilecilik ve
hıyanettir; binaenaleyh içi ve dışı birbirinden ayrı olan kimse
münafıktır.
Bir insan ciddi olarak inanmayıp inanır gibi görünür, yalan uydurup
doğru ve ciddi gibi görünür, yalan uydurup doğıu ve ciddi gibi
kendini sadık ve itimadlı gösterirse, her ne hal ve karda olursa
olsun münafık olur. Şu halde reisin korkusundan, liderin sevgisinden
veya maişetten dolayı susup, nasihat ve tebliği terkeden veyahud emin
bir müslümandan teslim ve sevgiyle emri bi-l-marufu ve nehyi an-il-
münkeri kabul etmeyen bu üç kısım nifaktan birine düşmüştür.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Peygember
sallallahu aleyhi ve sellem:
“Münafıkın alameti üçtür: Konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünde
durmaz, kendisine bir şey emanet edilirse hıyanet eder.” Diğer bir
rivayette: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendisini müslüman sanıp
müslümanım dese dahi.” Buyurmuştur.
Hadis-i şerife binaen diyebiliriz diyebiliriz ki: Müslümanlığını
itiraf ettiği halde bir insan Allah’ın emrine teslim olmazsa, hak ve
doğru sözü dinleyip kabul etmezse, yalan uydurmuş olur. Söz verip
yerine getirmezse, dini yasaklardan sakınmazsa, emanetlerde hıyanmet
ederse, ya itikaden münafıktır; bu kafirdir, ya amelen münafıktır; bu
dahi hilekar ve günahkardır.
Allah Teala kendi sevgisini ve Peygamberi’ne uymayı, samimiyeti, dine
boyun eğmeyi, İlahi buyruklarla amel etmek melekesini dahili olarak
insanların kalplerine emaneten tevdi etmiştir. Bu emanet her insanın
kalbinde kökleşmiştir. Ayrıca buyruklarını yani aynı emaneti elçiler
vasıtasıyla insan ve cinlere, açık olarakta haricden beyan
buyurmuştur. Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Şerif, o beyandan ibarettir.
Bir insan içini dinleyip, samimi bir iman ile doğru söz söylerse,
güzel amel işleyerek Kur’an ve sünneti öğrenirse ve dini tebliği her
müslümandan kabul ederse, elbette her türlü nifaktan kurtulmuştur.
Nitekim Hazreti Huzeyfe bin Yaman radıyallahu anh’dan rivayet
edildiğine göre şöyle demiştir.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize emanet hakkında iki hadis
söyledi. Bunlardan birini gördüm, ikincisini bekliyorum:
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “EMANET insanın kalbinin
derinlerine inip kökleşti. Sonra Kur’an indi. O’ndan ve sünnetten
(kabiliyetli insanlar) bilgi edindiler.” diye buyurdu. Sonra emanetin
kalkacağını haber verdi. Ve şöyle dedi:
“Adam bir kere uyur, kalbinden emanet alınır, az bir izi kalır. Sonra
yine bir gaflet uykusuyla uyur, kalbinden yine emanet alınır. Ayak
üzerinde yuvarlanan kordan meydana gelen kabarcık gibi yerinde iz
bırakır. O yer şişkin olarak görülür; halbuki içinde hiçbir şey
yoktur.” Sonra Rasul-u Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, çakıl
taşları aldı, onları ayağından yuvarladı. Devamla:
“Bundan sonra insanlar o hale gelirki, ALIŞVERİŞ EDERLER, lakin
hiçbirinin emaneti eda etmek niyeti yoktur. Nihayet o dereceye
gelirki; filan kabilede emin bir adam vardır, diye söylenir. Onun
hakkında ne kadar cesur, ne kadar zarif, ne kadar akıllıdır, denilir.
Halbuki herifin kalbinde emanet şöyle dursunda, imandan hardal tanesi
kadar bile eser yoktur.”
Benim üzerime öyle zamanlar gelip geçtiki, kiminle ALIŞVERİŞ edeyim
diye düşünmezdim; o kimse eğer müslüman ise benim hakkımı ödemeye
dini onu sevkederdi. Eğer hristiyan veya yahudi ise, hakim ve valisi
ondan benim hakkımı alır ve bana verirdi. Bugün ise, filan ve filan
kimselerden başkasıyla alışveriş etmem.”
İmam Ayni diyor ki: Et-Tahrir müellifi Ebu Abdullah et-Teymi bu hadis-
i Şerifte ve el-Ahzap suresinin
“Biz EMANETİ göklere, yere ve dağlara arz ettik: lakin onlar onu
yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. İnsan onu yüklendi. Çok
zalim ve çok cahildir.” mealindeki ayeti kerimede, emanet imanla
vasıflanmıştır. Sanki imanın kendisidir. Zira bu emanet kulun
kalbinde yer tutarsa, kul Allah Teala’nın teklif etmiş olduğu emri bi-
l-maaruf ve nehyi an-il-münker vazifesini yerine getirmeye rahatlıkla
çalışır. Doğrusu İlahi teklifleri kendine bir ganimet bilerek ifasına
canla başla, muazzam bir iştiyak içinde gayret eder. Şeyh Hasani
Basri de: “gerek ayette ve gerek hadiste, emanetten muraddindir. Zira
dinin her şeyi emanettir.” İmam Kurtubi: “Emanetin muhafazasında
murad, kul tarafından başka bir kula tarafından tevdi edilen
şeylerdir.” demişlerdir.
Seleften bir çok ulema: Emanetten murad farzlardır, demişlerdir.
Hafız ibni Kesirde şunları nakletmiştir. İbni Abbas’a ve ashaba göre
emanetten maksat, İlahi emirlere yani şer’i kanunlara boyun eğmek ve
farzlardır. Yukarıdaki manaların hepsi birbirine yakındır, deyimlerin
aralarında hiçbir fark yoktur.
İmam Ayni, Emanetin evvela insanın kalbine inmesi, sonradan
insanların o emaneti Kur’an’dan ve sünnetten öğrenmesini şöyle beyan
etmektedir: Aslında emanet (i yüklenmek, ona riayet etmek melekesi)
Allah Teala tarafından önce insanların kalbine indirilmiş sonra
Kur’an-ı Hakim de Peygamber’e inmiştir. Böylece insanlar Kur’an ve
sünnetten kesbi kemal ederek istifade ve istifaza etmişlerdir.
Son zamanda fıtri kabiliyet insanların kalbinden azala azala
bitecektir diye, Huzeyfe radıyallahu anh işaret etmektedir.
Tıbi diyor ki: Hadisin son kısmındaki “... Halbuki herifin kalbinde
emanet şöyle dursun, imandan hardal tanesi kadar bile eser yoktur.”
hükmüne bakarak ulema, emaneti imanla tefsir etmişlerdir. Halbuki
emaneti hakiki manasına hamletmek lazımdı. Çünkü hadisin sonundaki
iman, tasdik manasında değil bilakis eminlik ve emanet manasındadır.
Yani herifin kalbinde küfür değil hıyanetin yerleşmesinden dolayı
eminlik eseri kalmaz. Nitekim
“Emaneti olmayanın dinide yoktur” mealindeki hadiste olduğu gibi bu
hadiste de, emanet mühim bir iş ve şanı yüce olduğu için; din ve
iman, emanet manasında kullanılmıştır.
Hazreti Huzeyfe’nin hadisindeki nifaktan murad, imansızlık değil
eminsizliktir. Amma Ebu Hureyre’nin nifak alametleri hakkındaki
hadiste ise nifak umum manaya hamlolunur. Orada işaret etmiştik.
Burada yani Hazreti Huzeyfe’nin hadisinde ise eminsizlik ve
güvensizlik kastedilmiştir. Anlaşılıyor ki, bu nifak ahlaktadır.
Ezcümle Hazreti Huzeyfe radıyallahu Teala anh’nun sonunda, “... Bugün
ise filan ve filandan başkasıyla alışveriş etmem.” cümlesi ahlaktaki
nifakı beyan etmektedir. Binaenaleyh Tıybi’nin sözü bununla teyid
olunmuştur. İşte bu hıyanet ve bu eminsizlik kalbde ne kadar yer
alırsa o kadar kişi amirinden, patronundan, liderinden korktuğu veya
dostlukta en yakını ve akrabasını sevdiği için dini tebliğ ve
nasihatı terk eder, hak bir sözü yakınından başkasından işitirse
kabul etmez. Bazende içinden inanır, söylemek ister veya dinlerken
kabul etmek ister amma dışta hıyanet eder ve tepki gösterir. Bu da
olsa olsa ahlakta nifak olur. Amma iş ilerlerse eminlik ve sadakatla
tebliğ etmediği gibi, teslim ve sevgiylede nasihatı dinlese dahi
kabul etmez. İçten de tepki gösterirse, taguti ve şeytani yola girmiş
olduğundan nifakı küfür ile birleşebilir. Öyle ise korkudan dolayı,
imanla kalbi mutmain olduğu halde dini nasihat ve tebliğ yapmayan
ahlaken, kalbi imanla mutmain olmayan küfren nifaka girmiş olur.
Eminlik hasletinin fazileti çok büyüktür. Nitekim Huzeyfe ve Ebu
Hureyre radıyallahu Teala anhuma’dan rivayet edildiğine göre
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah Teala insanları (kıyamet gününde) toplar. Mü’minler kalkarlar.
Nihayet CENNET onlara yaklaştırılır. Bunun üzerine Adem
aleyhisselam’ın yanına giderler ve: Ey babamız, bizim için cennet
kapısının açılmasını iste derler, o da: ben bu makamın ehli değilim.
Halil oldum amma (Adem aleyhisselam gibi tevazu göstererek) ben bu
ali derecede değilim. Allah’la vasıtasız konuşmak şerefine mazhar
olan Musa’ya gidiniz, der. O da: ben bu işin ehli değilim, der. Bunun
üzerine Muhammed aleyhisselatu vesselam’a giderler. O da hemen kalkıp
dua eder. Bunun üzerine şefaat için verilir. EMANET İLE SILA-İ RAHİM
gönderilir. Bunlar sırat köprüsünün sağında ve solunda dururlar.
Sonra sizin ilk kafileniz şimşek (hızlı) gibi geçer.”
Ashap: Anam babam feda olsun şimşek gibi geçmenin manası nedir?
dediler. Bunun üzerine Rasul-u Muhterem:
“Görmüyor musunuz ki, şimşek göz açıp kapayıncaya kadar gelip
gidiyor. Sonra rüzgar gibi, sonra kuşlar ve süratle koşan piyadeler
gibi geçerler. Hepsi amelleri nispetinde yürürler. Peygamberiniz ise:
Ey Rabb’im.. Selamete çıkar diye sırat köprüsü üzerinde durur.
Nihayet kulların amelleri onları sırattan geçiremez olur. Hatta
insanın yürümeye gücü yetmezde emekliyerek yürür. Sıratın iki
tarafına takılmış bir takım çengeller vardır ki, bunlar yakalanması
emredilen kimseleri yakalarlar. Bundan dolayı kimisi yaralanmış bir
halde kurtulur, kimisi ateşe yuvarlanır.” buyurdu. Hadisin ravisi Ebu
Hureyre: “Ruhum kudretiyle yaşayan Allah’a andolsun cehennemin dibi
yetmiş yıllık mesafededir” demiş.
Gerek dünyada ve gerekse ahirette insanı kurtaracak şey, eminlik,
sadakat ve sıla-i rahim’dir. Burada konumuz eminliktir. Hiçbir amirin
korkusundan ve hiçbir yakın ve akrabanın sevgisinden dolayı tebliğ ve
nasihat terketilmez. Tebliğ ve nasihati terkedenler yahud hak ve
gerçek sözü işitip kabul etmeyenler; birçok ayet ve hadislerde
tenkid ve tehdid olunmaktadoırlar. Mesela,
1-tebliğ ve nasihati terkedenlerin, hatta mutla olarak reisin
hatırına binaen dine boyun eğmeyenlerin ve hatta hak bir sözü işitip
kabul etmeyenlerin hakkında umum itibarla Allah Teala şöyle buyurur:
“O gün (kafirlerin) yüzleri(ni) ateş evirip çevirirken: Vay
halimize.. Keşke Allah’a (emrini kabul edip O’na) boyun eğmiş
olsaydık ve Rasulü’ne uyup boyun eğseydik, diyecekler.. (Sevgi
veyahud korkudan dolayı o kafirlere sureten veya itikaden tabi
olanlar da

Ey Rabb’imiz.. Hakikaten biz reislerimize ve büyüklerime
uyduk. Onlarda bizi (Hak ve gerçek olan) yoldan saptırdılar,
diyecekler. (öyle ise) Ey Rabb’imiz.. Onlara azapdan iki katını ver.
Ve onları büyük bir gazabınla rahmetinden uzaklaştır.”
İbnu Kesir diyorki: El-Ahzap suresinin 66.67.68’inci ayetleri, El-
Furkan suresinin 27.28.29’uncu ayetleri gibi, reis ve büyüklerine
uyup dinin hakikatlerini arkaya bırakanlar hakkındadır. Nitekim orada
da Allah Teala şöyle buyurur:
“O gün (nedametle her) zalim iki elini birden ısırıp: “Ne olurdu ben
o Peygamberin beraberliğinde (Allah’a) bir yol edineydim,”
diyecekler. “Ne yazık bana.. Aaah, keşke filanı dost edinmeyeydim.
Andolsun (Kur’an’ın hükmünden, imandan, Peygamber’in tebliğ ve
nasihatinden, hayr ve hayrlılardan ve o devlet gibi) bana (Allah
tarafından) geldiği halde zikirden o (filan) beni saptırdı
(diyecekler). Şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakandır.”
Gereken tebliğ ve nasihat zamanında, dinlemek ve dinletmek isteyen ve
gerekse her hal ve karda her mü’min kendini kafirlerin örf ve
adetlerinden korumalıdır. Reisten ve dostundan dolayı hak ve gerçeği
değiştirmesi gerekir. Bunun içindir ki, ayeti kerimede Allah Teala
şöyle buyurur:
“Allah Teala emaneti ehline vermenizi emrediyor.” Ve yine bunun
içindir ki Ebu Abdullah bin Şahab el-Beceri el-Ahmesi radıyallahu
Teala anh’dan rivayet edildiğine göre; Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem ayağını deve üzengisine koyduğu sırada bir adam: Hangi cihadın
sevabı daha çoktur diye sorunca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Zalim sultan (ve her hükümdar) katında söylenen hak sözdür.”
buyurdular.
Yine bunun içindir ki Rasul-u Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem
“Kişi sevdiği dostunun dini (ahlakı ve yolu) üzerindedir. Sizden
biriniz kiminle dostluk yaptığına iyice düşünüp baksın.” buyurmuştur.
İnsanı hak ve gerçek yoldan, doğru söz söylemekten yahut hak ve
gerçeği dinleyip kabul etmekten çeviren insi ve cinni şeytan, gaipden
haber veren kahin, Allah Teala ve O’nun Rasulü’nün hükmünden yüz
çeviren reisler, putlar, sanemler ve batıl mabudlardır. Bunların
hepsine birden tağut denilir. Tağut’un hakiki manası şeytan ise de
Kur’an ve hadisde varit olan tağut kelimesi, bunların hepsine addır.
Bu hususta Cenab-ı Hakk Teala şöyle buyurur:
“Tağuttan ve ona ibadet etmekten (tağuti telkinler ve batıl
sözlerden) yüz çevirerek kaçınıp, Allah yoluna yönelenlere müjde
vardır. O halde (habibim sen) kullarımı müjdele. (o kullarım)
öyledirler ki, söze ve onun güzeline uyarlar. İşte bunlar Allah’ın
kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. Ve işte bunlar temiz akıl
sahiplerinin ta kendileridir.”
Müjdelenen mü’minler onlardır ki, çirkin ve iyi sözleri işitirlerken
iyi sözlere, mekruh ve mübahı işitirlerken mübaha, ruhsat ve azimeti
işitirlerken azimete ceza ve afvı işitirlerken afva, Kur’an’ın
hükmünü yahut hadisin hükmünü ve gayrinin hükmünü işitirlerken
Kur’an’ın ve hadislerin hükmüne fiilen inanıp tabi olurlar. Ve en
güzeli böylece yol edinirler. Hülasa, Allah Teala’ya inanıp, ancak
O’na ibadet ederek hükmüne boyun eğenlere ve Allah Teala’nın yolunda
olanlara ve o yolda olanları sevenlere müjdeler vardır.
2-Tebliğ ve nasihati ehlinden kabul etmeyenler, Allah’ın hükmünün
icrasına gayret göstermeyenler ise şu ayeti kerime ile tenkid ve
tehdid olunmaktadırlar.
“Rabb’lerine küfredenler için de (böyle) cehennem azabı vardır. O ne
kötü dönüştür.. Onun içine (cehennem yaranları) atıldıkları zaman
onun kaynar haldeki bet sesini işitirler. Öfkesinden hemen hemen
çatlayacak gibi olur o. (onlardan) her güruh içine atıldıkça
kendilerine (cehennem) bekçileri sorarlar: Size (bu) azab ile kokutan
(bir peygamber) gelmedi mi? Onlar: Evet, derler. Gerçek bize azab ile
korkutan peygamber gelmiştir. Fakat biz (onları) yalan saydık. Ve:
Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık
içindesiniz, dedik. Ve (şunu) söylerler: Eğer biz dinler yahud
aklımızı kullanır (insanlar) olsaydık, şu çılgın cehennem yaranı
içinde bulunmazdık. Bu suretle günahlarını itiraf ederler. (O Allah)
Cehennem yaranını (rahmetinden) kovsun.”
Nakleddiğimiz ayetin kısmi azamisi nüzul itibariyle kafirlerin
hakkındadır. Çünkü delil olmaksızın umum hükümlerin tahsisi doğru
değildir. Bir mü’min Allah’a iman ettiği halde, arasıra hak ve
gerçeği sarfı nazar ederek gayrini susturmak için mücadele eder.
Mücadele esnasında küfür yollarını takib eder. Bazen bilerek bazen de
hataen, taassubdan, kibirlilikten veyahud cehaletten dolayı yoldan
çıkabilir kalbi, imanla mutmain olduğu halde, taassubdan, korkudan,
sevgiden, geçiminden dolayı tağutların rızasını kazanmak için de
mü’min, bilerek veya bilmeyerek hak ve gerçeği inkar eder. Eğer bu
hak ve gerçek, ayet vehadisin açık hükmünden alınmış ittifaki bir
mesele ise, Allah korusun, bunu inkar etmekle dinden çıkar ve mürted
olur. Şayet tepki gösterdiği hüküm ittifaki bir mesele olmazsa veya
tepki bir tevile binaen ise bu takdirde, imanla birlikte nifak olur.
Küfür ve nifak ihtimaliyle tağutların yolunda olmanın alameti üçtür:
1-Sadece meşreb, mezheb veya ırkından olmadığı için, mü’min tebliğci
kardeşinin sözlerine tepki göstermektir. Buna taassub denilir.
2-Bir hayr veyahud ticaret veya şahsi menfaatten dolayı hırs, hased,
ihtirasa mebni rekabet etmektir. Böylece mü’min kardeşinin hayrını,
ticaretini, görüşünün revaç bulmasını engellemek, enaniyetin
alametidir. Binaenaleyh bir insan; “Yaparsam yaparım. Yapmazsam
başkasına da yaptırmam” arzusunu fiile geçirirse tağuti ve şeytani
yollara da girmiştir. Bunun adı iftihar ve kibirliliktir.
3-Dini veya dünyevi bir meseleyi tebliğciden dinlerken; görüşü,
dinleyenin lideri, imamı, şeyhi, hocası tarafından olmadığı için
tepki göstermektir. Şer’i bir cezayı gerektirmeyen hataları
araştırmak, haksız yerlerde tepki göstermek, cehaletin alametidir.
Bazen bu cehaletten dolayı insan, haklıyı haksız görebilir.
Asr-ı Saadette bir çok insanlar, Rasul-u Muhterem’in Peygamberliğine,
Risaletine içlerinden inanırlardı. Ama bu üç sebebden biriyle, o yüce
devletin nurundan, sohbetinden ve hatta dininden mahrum oldular.
Hatta bazıları müslüman olduktan sonra, reisinin, babasının,
evladının hatırına mebni, korku ve sevgiden dolayı tekrar dinden
çıkıp mürted oldular. Bir hadis-i şerifte “Dikkat.. Kişinin heybetli
olması sizi hak ve gerçek bir şey söylemekten menetmesin.”
buyurulmuştur.
Hafız İbnu Kesir diyor ki: Üç cihetle mü’min kafirden farklıdır:
Halis mü’min, daima Kur’an’ın ayetlerini huşuyla dinlemek ister, bir
hüküm işitti mi derhal kabul eder. Kafirler ise, türkücü kadınlardan
türkü ve çalgıyı dinlemekten başka bir şey istemez ve kabul etmez.
Mü’minlere ayeti kerimeler tilavet olunduğu zaman, edeb ve haşyetle
Allah Teala’nın rahmetini umarak muazzam sevgi ve aşk içerisinde ayet
ve hadisin manalarını düşünüp anlamak ister. Bir bilgi üzere işittiği
ayet ve hadislerin hükümlerini yerine getirmek ister. Nitekim Allah
Teala el-Enfal suresinin 1,2 ve 3’üncü ayetlerinde, el-Furkan
suresinin 73’üncü ayetinde medh ü sena etmiştir. Bunlar cehaletle
gayrine mücerred taklid etmez; bilakis iyi dinler, hak ve gerçeği
görür ve hükümlere tabi olur. Doğrusu dini tatbik eder, imama tabi
olur.
4-Mü’minler Kur’an ve hadisi, dini öğütleri, ashab gibi derin
saygıyla, edeb ve samimiyet içinde, azab ayetlerinden derileri
ürpererek ve rahmet ayetlerinden kalbleri yumuşayarak Zikrullah’a
yatıştığı halde dinleyip kabul ederler, bağırıp çağrışmazlar,
kendilerinde olmayan bir sıfatla görünmezler. Muazzam sebat, muazzam
sükun, muazzam bir edeb içinde dini emirlere boyun eğerler, dini
yasaklardan sakınırlar. Allah Teala böyle mü’minleri ez-Zümer
suresinin 23’üncü ayetinde övmüştür. Kafirler bunların tam aksidir.
Velhasıl bir mü’min dinleyicide olsa, dinletende olsa Allah’a
yalvarır, kalben yönelir, murakabeye dalar; tebliğde bulunduğu zaman
halkın övmesini ve sövmesini, korkuyu ve sevgiyi sarfı nazar eder.
Şöyleki, söylerken, benliğini yok ettiği halde yerine ashabı yahud
imamı yahud üstadı koyar, cehennemi gözönüne getirir, iştiyakla
cennet nimetlerini hazır bulundurur; bütün sözleri kendi nefsine
söyler. Dinlediği zamanda, dinletenin ayıp ve kusurlarını
görmeksizin, yerine, ashabı yahud imamı yahud üstadını koyar.
Dinletenin şahsiyetini sarfı nazar eder. Sanki mecliste o adamdan
değil, bizzat sahibinden, imamdan, üstaddan dinliyor. Neticei meram,
söylediği zaman samimiyet ve eminlikle söyler, emri maruf ve nehyi an-
il-münkeri teslim ve mehabbetle dinler. Susarken de hem kendine hem
arkadaşlarına Allah Teala’dan hidayet diler, O’na yalvarır.
Nitekin İmam Ahmed bin Hanbel’in yoluyla Ebu-l-Acfa’dan gelen
rivayete göre, Hazreti Ömer radıyallahu anh ashabı çok mehir
vermekten nehy ederken: Siz ey insanlar.. Dörtyüz dirhemden fazla
mehir vermeyin. Çünkü fazla mehir istemek ve vermek aranızda
düşmanlığı meydana getirir, buyurmuş; sözünü işiten esmer, yanakları
dolgun ve uzun boylu bir kadın Hazreti Ömer’in yolunu keserek şöyle
demiş: Ey Emir-el-mü’minin işittiğime göre sen hutbelerinde şöyle
şöyle diyorsun. Şimdi sen söylediklerini Peygamber aleyhisselatu
vesselam’danmı işittin, yoksa görüşüne binaenmi söylüyorsun? Zira biz
senin bu görüşünü Kur’an’a muhalif görüyoruz.” Hazreti Ömer: Nereye
muhaliftir bu, diye sorunca kadın, en-Nisa suresinin 20’inci
ayetinin: “yüklerle (altın mehir) vermiş olsanız bile içinden bir şey
almayın” mealindeki cümlesini okumuş ve “YÜKLERLE VERMİŞ” mealindeki
sözü tekrar etmiştir. Bunun üzerine Hazreti Ömer radıyallahu
anh: “Allah’ım beni mağfiret et, hatalarımı ört.. Her insan Ömer’den
daha güzel Kur’an’ı anlıyor diyerek tekrar mescite dönüp minbere
çıkmış ve: “Ey insanlar, ben sizi fazla mehir vermekten vazgeçirmek
istemiştim. Bundan sonra menetmiyorum. Kim ne kadar isterse o kadar
malından versin.” buyurmuştur. İşte en büyük ibret..
Iktibas: Teblig Dilara Yayinlari Ismail CETIN rahimehullah