Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 62 (1 Kayıtlı ve 61 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Elhamdü lillâhi Rabbil alemîn. Vessalâtu vesselâmu alâ Rasûlunâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim ecmaîn..
Hazırlanmış olan küçük hacimli risalenin muhtevası oldukça doludur. Özellikle Tasavvuf, vesile, keramet, şefaat, Ehli Sünnet itikadı gibi mühim mevzularda size derli toplu kaynaklardan nakiller yapılmıştır.
Allah Teala fayda nasib eylesin. Amin.
Bu risale genel olarak; Dilara Yayınlarından mevzular ile ilgili bölümlerin derlenip aktarılmasıyla hazırlanmıştır. İlme ve alime kıymetin azaldığı zamanımızda ilmin ve alimin kıymetini bilip, onların aktardıklarını önemseyen insanlar olmamız duası ile.....
Mutezile taifelerinin bir kısmı ve Hâricilerin hepsi, bu meselede lâhik olan İbnu Teymiye ve tâ'bileri, umumen El-Ğâfir sûresi 18 ve El-Müddessir suresinin 48. ayetleri kafirler hakkında nazil olduğu halde, mezkur ayetlere istinaden mutlak şefaati kökünden inkar ederler. kendi mezheplerine de ehli tevhid ismini koymuşlardır.
M.1703 ile 1787 tarihleri arasında Abdulvahhab oğlu Muhammed'in talebeleri İslam beldelerine galib olmuşlar. Bunların bir kısmı fıkıhta İmam Ahmed bin Hanbel'in mezhebine mensub olan İbnu Teymiye'nin ictihadlarını kendilerine alet ederek, ehli tevhidden Muhammediyye tarîkindeniz, demekle meydana çıkmışlardır. Ve Vahabîlik mezhebini tesis etmişlerdir. Aslında bunlar, Teymiyeci de değiller. Ümmetin baş belalarıdırlar. Mezhebleri, tarîkatleri şirk saydıkları gibi, günahkarları da müşrik görürler.
Feyz-ul-Kadîr'in müellifi, İmam-ı Subkî'den naklen şöyle demiştir: " Allah Teala'ya yaklaşmak için Peygamberleri vesile kılmayı = teşeffu' ve istiâneyi, selef ve haleften, İbnu Teymiye'ye gelinceye kadar hiçbir kimse inkar etmemiştir. o ise hak yoldan ayrılıp, şefaat ve vasıtayı, meded beklemeyi inkar etmiştir.
Şihabeddîn Seyyid Mahmud Âlûsî tefsirinde, İbnu Teymiye ve arkasında gidenlerin haksız olduklarını belirtmiştir. Oğlu veya torunu = Cilâu-l-Ayneyn kitabının sahibi ve mezkur tefsirin musahhihi, tefsir sahibinin, İbnu Teymiye'nin kitaplarına vakıf olmadığını iddia etmiştir. Seyyid mahmud Şükrü de son zamanlarda Vahabilerin fikirlerini takviye etmiştir.
Tefsirin sahibi Şihabeddin Hazretleri, aynı tefsirde İmam Subkî'nin İbnu Teymiye'ye karşı fazla hakaret yaptığını kaydettikten sonra 128. sayfasında tevessülde hiçbir beis olmadığını kaydetmektedir. Âlûsî c.6 s.126, 128
Tefsirin sahibi, mutlak vesileyi inkar etmemiştir. Mevlânâ Hâlid Bağdâdî kuddise sırruhu'nun halifesi nasıl vesileyi inkar eder? El-hak Seyyid Mahmud Şükrü, Şeyh Yûsuf Nebehânî'nin dediği gibi, Vahabîlere yardımcı olduğu gibi bir de bu mübarek tefsirin sahibine leke getirmiştir. Ve Teymiyeci olarak göstermiştir.
Et-Tâc-ul-Câmiu-l-Usûl'de : " Mutezile olanların bazıları ve Hâricilerin hepsi, El-Mü'min sûresinin 18, El-Müddessir sûresinin 48. ayetlerini, " kafirler hakkında şefaat kabul değildir " diye nazil olduğu halde, hata ederek Müslümanlar hakkında icra etmişlerdir. " denilmektedir. Halbuki İbnu Mes'ud rivayetinde; " Melekler, peygamberler, şehidler ve Salihler, bütün kamil Müminler, ehli şefaattirler ". İbnu Abidin: " Haricilere tabi' olanlar Abdulvahhab taraftarları, Necid tarafından çıkıp Mekke ve Medine’ye galib oldular. Onlar güya Hanbelî mezhebini tahlil ve tahrir ederler. Onların itikadınca yalnız kendileri Müslüman’dır. Hâşâ haleflerini müşrik diye tabir ederler ve Ehli Sünnet VelCemaat alimlerinin katlini mubah kılarlar. Hem de Müslüman alimlerinin pek çoğunu öldürmüşlerdir. Hakk Teâlâ onların hepsini kırıp beldelerini harab eyledi. Nihayet Müslüman askerleri, onları mağlub etmekle refaha kavuştular. " demektedir.
Celâli şerhinde : " İbnu teymiye, şüphesiz Mücessime mezhebine çok meyledicidir. " diye kaydedilirken, muhaşşîlerden Fâdıl Gelenbevî, Mercânî Halhâlî'de onun fikrine iştirak edip İbnu Teymiye'nin müdafaasını etmemiştir ve İbnu Rüşd'ü tenkid etmişlerdir. Arabca bilenler için Gelenbevî haşiyesini tavsiye ederiz.
Şefaat manasında gerek hadis ve gerek tasavvuf kitapları ve gerekse ehli kelam, selef-i salihîn, halef-i tâbiîn ittifakla dört kelime kullanmıştır.
1- İstiâne; yardım taleb etmek manasındadır.
2- İstiğâse; meded istemek ve meded beklemek demektir.
3- Tevessül; herhangi bir zat veyahud da salih ameli, Allah Azze ve celle'ye tekarrub ve yakın olmak için vasıta etmektir. Vâsil : tâlib, rağbet edici demektir.
4- Teveccüh; yüzünü başkaya döndürmektir. Tevcîh, lügat hususunda, yönelmek manasında ise de, ıstılah olarak göndermek ve yönelmek demektir.
Bu dört kelimenin manalarını içine alan, içinde kuşatan, şefaat kelimesidir. Şefaat : dilemek, esirgemek, göndermek, işi yapmak için diğerini vasıta kılmak demektir; salih kimsenin eteğine yapışmak ve yanaşmak iştişfâ'dır.
Şeriat diliyle şefaat, vesile, istiğâse, teveccüh ve istiâne aynı manalarda kullanılmıştır.
Halkın bu kelimeleri kullanmaları, küfür ve şirke mûcib değildir. Şu hadîs-i şerifin tahlîline bakalım:
Allâhumme innî eselüke ve eteveccehû ileyke binebiyyike Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) Yâ Muhammed innî teveccehtü bike ilâ Rabbî fî hâcetî hâzihî litukdâ lî Allahumme feşeffi'hu fîyye
Eteveccehû ileyke : Yüzümü günahtan emirlerine döndürüyorum,
binebiyyike : Nebin'le
binebiyyike' nin bâ harfi musâhabe manasında oluyorsa, " Kalbî rabıta üzere Peygamber'inle birlikte" istiâne manasında olursa, " Peygamber'in yardımı = imdadıma yetişmesiyle" ; mülâbese olursa, " Peygamber'in varlığını kendime çadır gibi korunak yapmamla San'a yöneliyorum." demek olur.
bike' nin bâ harfi de aynı manaları kuşatmaktadır.
isteante yardımı taleb ettim.
isteşfa'tü Şefaatçi olarak kabul ettim.
teveccehtü binnebiyyi ilallâh kalben, rûhen, Allah'ın Nebisi'ne sevgi rabıtasıyla Allah'a yöneldim = Peygamber'in azametine inanmış olduğum halde rûhâniyetini beni kuşatıcı bir çadır gibi korunak yapmakla Allah'a yöneldim.
Aynı üç mana itibarıyla:
a- İsteğastü binebiyyi minallahi Nebi'yle Allah'tan yardımı diledim.
b- tevesseltü binebbiyi minallahi Nebîye tevessül ederek, Allah'tan yardımı almaya Nebî'yi vesile ve vasıta kıldım.
c- İsteantü minallahi binebiyyi Nebisi'yle Allah’tan yardımı diledim.
d- İsteşfe'tu minennebiyyi indallahi Allah'ın nezdinde sözümün kabulü için Nebî'den şefaat = dua taleb ettim. " denilmesi caizdir. Çünkü kul Allah'a karşı acizliğini idrak ettiği andan itibaren yüzsüzlüğünden dolayı gayrını konuşturur. İstirhamının kabulüne, cezanın kaldırılmasına, nimetlerin elde edilmesine Allah Azze ve Celle nezdinde makbul gördüğü zâtı yerinde tayin eder, konuşturur. Nitekim imamın Fâtihâyı okuması ve cemaatin susması, bu konuya canlı bir misaldir. Bu keyfiyetle tevessül ve teveccüh, bid'at değildir, meşru' ve caizdir. Şöyle ki :
Hasreti Fahr-i âlem'e bir gün bir kör geldi, dedi ki: Ya Rasûlallah, malum-u âliniz ben körüm, elimi tutacak kimsem yoktur. Bana dua et ki ben göreyim. Hazreti Fahr-i âlem ona buyurdu ki : " Eğer sen haline sabretsen, duadan daha hayırlıdır. " Adam: " Ben sana geldim; bana dua et. " diye ısrar etti. Hazreti Rasûlallah ona dua etmedi, fakat şöylece emretti: " Abdest aldıktan sonra iki rekat namaz kıl, sonra şu duayı oku." İşte bu, tevessülün varlığına delildir :
Allâhumme innî eselüke ve eteveccehû ileyke binebiyyike Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) Yâ Muhammed innî teveccehtü bike ilâ Rabbî fî hâcetî hâzihî litukdâ lî Allahumme feşeffi'hu fîyye
Tercüme ve izahı: " Allah'ım! Gerçekte ben ( bütün masivâdan ümid keserek sadece) Rahmet Nebisi olan Muhammed'in yani Sen'in Nebin'in vesilesiyle kalben ve ihlas üzere San'a yönelmiş olduğum halde ( ihtiyaçlarımın giderilmesini) Sen'den isterim... " Mirkât-ul-mefâtih c.5 s.359 h.n. 2495, el-Kâşif an Hakâik-is-Sünen c.5 s.209, Feyz-ul-Kadîr c.2 s.134 h.n.1508, Kenz-ul-Ummâl h.n 16816, 3640
Bu arada Mü'min iç içe dalarak, Allah'tan başka her şeyi kalbinden siler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Rûh-u Şeriflerini aklına getirir; ruhaniyetini nurani bir çadır olarak üstüne alır, korunak yapar: " Şu anda Peygamberim benden haberdardır, yardımıma şefkat ve lütufta bulunur." diye itikad eder.. Çok uzaktan ruhen dille nida ederek. " Ya Rasulallah hakikaten ben Seni vasıta kılarak hulûs-i kalb üzere Rabb'ime yöneldim. Şu ihtiyacımın bana giderilmesi için... " diyerek Peygamber'i kendinden haberdar kılar. ve bağlılığını kendisine bildirir. işte bu bildiriş içinde, aklında ve hayalinde ihtiyacının ismini söyler ve Rasulullah'a ne için yöneldiğini arz eder. Bu arz ı hal anında tekrar tevessülden tevekkül ve tevhide dönerek: "... Allah'ım! Onu hakkımda şefaatçi kıl." der.
Bu dua muazzam bir edebi ve duaların makbulü için ve şefaat istemek için şart ve usulleri öğretmiştir.
Ehli inad gibi tevessülü bırakmak yahud cahil sofiler gibi tevekkülü bırakmak doğru değildir; ikisinin beraberliği şarttır. Zira her iki fikri de Rasûlu Muhterem sallallahu teala aleyhi ve sellem reddedip iki kelimede beyan buyurmuştur. Şöyle ki müstakbel fiiliyle " : " Allah'ım! Gerçekte ben ( bütün masivâdan ümid keserek sadece) Rahmet Nebisi olan Muhammed'in yani Sen'in Nebin'in vesilesiyle kalben ve ihlas üzere San'a yönelmiş olduğum halde ( ihtiyaçlarımın giderilmesini) Sen'den isterim... " cümlesinde, kulun, yardım etmekte müstakil olmayacağı bildirilmiştir. " Men zellezî yeşfeu indehû illâ biiznihî.." ".. Allah'ın izni olmadıkça Nezdi'nde şefaat edecek kimmiş?.. " el-Bakara 255 buyrulmaktadır.
"... Allah'ım! Onu hakkımda şefaatçi kıl." cümlesi ile kul şunu demek ister. " Ya Rabb, Hazreti Rasûlu’ne izin ver ki bana yardımcı olsun." Bu sefer kul kendi başına Allah Teala'ya karşı kendini mahcub görürse ne şekilde meramını ifade edeceğini bilemediğinden ve kendini o huzura layık görmediğinden şöyle diyecek : " Ey Allah'ın Rasulu, ben Senin şefaatinle, hem de meded ve yardımınla Rabb'ime yöneldim. " Sonra mazi fiille teveccehtu bike demekle şunu ifade eder: Hakiki tesir edici Cenâb-ı Allah'tır, lakin Hazreti Fahr-i âlemi, rahmet yağmuruna bulut kılmıştır. Nasıl bulutsuz yağmur yağmaz ise, vesilesiz ve şefaatsiz de Allah Teâlâ'nın rahmeti inmez. Herkesçe malumdur ki, yağmuru yağdıran elbette Allah Teâlâ'dır. Feyz-ul-Kâdir c.2 s.234 Ğavs-ul-İbâd bi Beyân-ir-Reşad s.209
Allah'ım, bizler Nebîmiz sallallahu aleyhi ve sellem'e tevessül ederdik; bize yağmur yağdırman için. Gerçekte biz Nebîmizin amcasıyla san'a tevessül ederiz. Bize yağmur yağdır. Kenz-ul-Ummal c.9 s.5; Hakim'in Müstedrek'i c.2 s.32 Buhari'nin -bizim tesbitimize göre 960.hadis; İstiska babında.. Şerhi Fet-ul-Bari c.2 s.413 Şerhi Umdet-ul-Kari c.3 s.437, Şerhi Kermani c.5 s.103; Tefsir-i kurtubi c.6 s.159 Buhari şerhi İrşad-us-Sari c.2 s.228
Ashabı kiramdan hiçbiri hazreti Ömer'e, Peygamber ravzasında diridir; neden Ona tevessül etmiyorsun da, Hazreti Abbas'la tevessül ediyorsun demediler. Hepsi de Hazreti Ömer'le birlikte bu tevessülü kabul ettiler
Tevessül hususunda dilerseniz En-Nisa' 64 ve El-Maide 35. ayetleriyle alakalı İbnu kesir c.2 s.306; Alusi cüz 6 s.35; Keşşaf c.1 s.538; Tefsir-i Hatib c.1 s.307 ve sair tefsirlere bakınız; vesileden maksadın salih amel ve salih insan olduğunu görürsünüz.Bu hususta hiçbir tefsir diğerine muhalefet etmemiştir. Ehli Sünnet dışındakiler müstesna..
Hâfız İbnu Hacer ve İmam Aynî diyorlar ki: " Hazreti Ömer'in Hazreti abbas'la tevessülü hakkındaki hadis merfû'dur; ibnu Habban da Sahîh'inde tahric etmiştir. Bu kıssadan, hayırlı ve salahiyetli zevat ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in ehli beytiyle istişfa'nın müstehab oluşu istifade olunmaktadır. "
İbnu Teymiye, yukarıdaki hadisten dolayı, diri olan zevatla huzurlarında tevessülün caiz olduğunu, gıyablarında caiz olmadığını söylemektedir. Buhari'nin şarihlerinden Muhammed Enver Keşmîrî diyor ki: " Hafız ibnu Teymiye bunu men etmiştir. Ben de bu hususta müterettidim. Zira Tecrîd-ul-Kudûrî'den İmam A'zam'ın Allah'ın isimlerinden başkasıyla iksâmın caiz olmadığı sözünü nakletmiştir. Allah Teala'nın isminden başkasıyla iksâmın caiz olmamasını, tevessülün nefyine hamletmiştir. Eğer tevessül, iksam değil ise mesele İbnu Teymiye'nin dediği gibidir. Eğer tevessül iksam değilse, tevessül caizdir. "
Keşmirî'nin bu sözüne dikkat edilsin... Kendisi mütereddid olduğunu itiraf etmektedir. Allah'ın isminden başkasıyla iksam, Ehli sünnet arasında ihtilaflıdır. Amma tevessül, teveccuh, istişfa' ittifakla meşru'dur.
Hafız Zebîdî İthaf adlı eserinde : " Ebû Hanîfe ve arkadaşları, adamın: Filanın hakkı için, enbiyanın hakkı için, beyt-i haram hakkı için, meş'ir-ul-haram hakkı için şunu sen'den dilerim" demesini kerih görmüşlerdir. " Eğer Ebû Hanife tevessülü kerih görseydi, ulema ondan nakledecekti. -
Zevatlarla tevessül caiz olunca, ölüye tevessül ile diriye tevessül arasında fark yoktur. Allâme Şehâb-ur-Remeliyy-uş-Şafiî rahimehullah, " Avamın, belaya giriftar olduklarında ' ya şeyh filan' demelerine ne buyurursunuz? ' sorusuna : " Enbiya ve rusulle aleyhimussalatu vesselam, evliya, ulema ve Salihlerle istiğase caizdir. " cevabını vermiştir. Şeyh Abdulğânî En-Nablûsî Cem'u-l-Esrar fî Men'i Eşrâr an-it-Ta'ni fisSofîyet-il-Ahyar adlı eserinde, Şehab-ur-Remlî'nin sözünü naklettikten sonra şöyle devam eder : " Şehab-ur-Remlî, Ey İman edenler Allah'tan korkun ve vesileyi taleb edin.. " mealindeki ayete mebni, tevessül ve istiğasenin caiz olduğunu kastetmektedir. Nitekim Şehab remlî demiştir ki: Enbiya ve evliyaya, ölümlerinden sonda da sığınmak caizdir. Çünkü enbiyanın mu'cizeleri, evliyanın kerametleri, ölümleriyle kesilmez.
Şevâhid-ul Hak adlı eserde, Şeyh Yûsuf Nebehânî bu hususta dört mezheb ulemasının sözlerini nakletmektedir.
Hanefîlerden Hayreddîn-u Remlî el-Fetevâ-l-Hayriyye adlı eserinde " Bir takım insanların zikir esnasında ' Ya Şeyh Abdulkadir, şey Lillah' ' Ya şeyh Ahmet Rufâi, şey lillah' ve benzeriyle meded istemeleri hakkında ne buyurursunuz? ' sorusuna cevaben şöyle demektedir: " Onların Ya şeyh Abdulkadir demeleri nidâdır. Şey Lillah = Allah için bir şey demeleri, Allah Teala'nın ikramıyla bir şeyi taleb etmektir. Bunun haramlığına hiç bir gerek yoktur. Kayd-uş-Şerâid ve Nazm-ul-Ferâid adlı eserin müellifinin ' Şey lillah ' diyen ba'z kafir olur demesine mağrur olmaya gerek yoktur. Çünkü sözünün delili yoktur "
Binaenaleyh her iki Remlî'nin de fetvalarına göre, şeyhinden meded bekleyen e ona sığınan kimsenin talebi, masiyet ve küfür değildir. Binaenaleyh Saik Havva'nın Terbiye tun-er-Ruhiyle adlı eserinde böyle sözlerin şiadan Sünnilere geçmesini iddia etmesi, ' Meded ya seyyîd-i filan ' caiz değildir ve tevhide hücumdur demesi, böylece Hasan en-Nedev'in Müzakerat adlı risalesinde, bu gibi sözleri reddetmesi, delilsizdir. Bunlar, ustadlarıyla birlikte, bu noktada Ehli sünnet velCemaat ten ayrılıp Vahabilerle birleşmişlerdir. Zatlarla tevessülün şartı zatları kul olarak inanmaktır. Hakiki fail olarak inanmak şirktir.
Rasulullah'ın hayatından sonra da, Ona tevessül etmenin cevazına delâlet eden bir hususta şudur: Tehiyyattaki " Esselâmu aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtuhu" Selam ve selametler, rahmetim ve bereketlerim senin üzerimdedir ey Nebim.. " sözüyle her mü'min Onu selamlar. Bu tevessülün ifadesidir.
Şimdiki fikir cereyanı, kabir azabını, şefaati, sırâtı, mi'râcı inkar eden nice melek kılığında şeytanlar vardır ki Vahabiyye fikrini neşrederler. Pek çok Müslümanlar da onlara aldanıyorlar. Hatta Merdâvî, İbnu Teymiye, İbnu Müflih ve İbnu Dûyan diyorlar ki: " Her kim kendisiyle Allah Teala arasında vasıtayı kabul ederse o kimse kafirdir = müşriktir. " El-insaf ( Merdâvî) c.1 s.327, İhtiyarat ' Teymiye) s.404, Furû7 ( İbnu Müflih) c.2 s.159 Menar-us-Sebîl c.2 s.404, Mukdis-ul-İkna' c.4 s.297 Yani demek istiyorlar ki, herhangi bir kuldan meded beklenilmez, ona rabıta kurulmaz, vasıta, şefaat, rabıta yoktur; bunlara inanan kimse mürteddir....
Halbuki milyarlarca, körü körüne değil naklî ve aklî delillerle din alimleri, nice Gazâlî ve Rabbânî gibi zatların arkasından giden zatlar, vasıtayı kabul etmişler ve inanmışlardır. Bu zatları tekfir etmek demek, ümmetin en büyüklerini tekfir etmek demektir. Binaenaleyh şimdiki profesörlerin ekserisi hatta neşriyatçıların çoğu bu hataya düşmektedirler. Halbuki İslamiyet’i sahih olan Müslümanlara kafir demek yahud onları kafir görmek küfrün ta kendisidir.
Müşahede ediyoruz ki, şimdiki müellifler, yukarda ismi geçen alimlerden naklediyorlar. Kendilerini Ehli sünnetten zannedip Ehli sünnet velCemaat'in inancı dışında pek çok fikirleri ileri sürmektedirler. Allah Teala bütün Müslümanları sapık fikirlerden muhafaza etsin ( Âmîn). Eski âlimlerin tabirinde kullanılan küfür kelimesi, küfrân-ı nimet (nimete karşı nankörlük) manasındadır, yoksa küfr-i hakîkî değildir. Buna dikkat edelim. Korkarım ve dilerim ki Mısır'a gelen darbe diğer İslam ülkelerine sirayet etmesin... Allah Teala bizleri muhafaza eylesin (Âmîn)
Vahhabiler ecdadları hariciler gibi, halen Salihlerin türbelerine, mürşid ve ehli beyte ve dört mezhebin tabi lerine, tarikatlerine kin bağlarlar. Her birisi de ictihad davası peşindedir. " Görüşüm " diye, sapık fikirlerini koskocaman müctehidlerin fikirlerine mukayese ederler. İşte mühim mevzulardan birisi de budur. Onun için tashih-i itikad her şeyden önce farz olduğundan, Ehli sünnet velCemaat’in fikirlerini ölçü tutarak eserleri okumak lazımdır. Şunu da bilelim ki eser okumakla insan kamil olmaz. Ancak eserleri kamil bir insandan öğrenip kemal-i edeble onunla amel etmek gerekir.
Bu mevzuda vahabilerin isimlerini teşhir etmekten utanıyorum. Fakat eski zamanda ve şimdiki zamanda İslam müctehidleri onları ismen belletmiştir. Kin tutmak ve intikam almaktan korkmamış olsaydım, her zümre içindeki vahabiyyul meşreb olan alimleri ve cahil sofuları ismen yazacaktım. Tuzaklarına düşmemek için istikameti düzgün, ilmiyle amil alimleri arayalım.
Enbiya ve evliyaya verilen izin sebebiyle mucize ve keramet olarak zuhura çıkan bütün olayların fâili Allah Azze ve celle'dir; bulut yağmurun yağmasına vesile olduğu gibi bunlar da mucize ve kerametin zuhuruna sebebdirler. binaenaleyh enbiya ve Salihlerin ruhânîlerinin, Mü'minlerin imdadlarına koşmaları, belaların kaldırılması için yalvarışları vakidir, müşahede edilmektedir. Şüphesiz bunlar hepsi şefaat kelimesine dahildir.
"Kıyamet gününde şefaatimle insanların en mutlusu, hulûs-i kalb üzere " Lâ ilâhe İllallah" diyen kimsedir." Mirkât-ul-Mefâtih c.9 s.525 h.n.5574 Câmiu-l-Usûl c.9 s.369 h.n.7011
"Rabb'imin indinde bana bir gelen (Cebrâil) geldi. Gelen melek, ümmetimden yarısının cennete girmesiyle şefaat arasında beni serbest kıldı; ben şefaati seçtim. O da , ölüp de Allah'a şirk koşmayan kimseler içindir." et_tâc-ul-Câmiu-l-Usûl c.5 s.384 Tirmîzî h.n.2441, Kenz-ul-Ummâl h.n.31892
" Ben cennete girmek için şefaat eden insanların en ilkiyim = layığıyım. Ve Ben, nebîlere nisbetle tâbi'leri en çok olanım. " et_tâc-ul-Câmiu-l-Usûl c.5 s.384, Câmiu-l-Usûl c.10 s.475 h.n.8009, Kenz-ul-Ummâl h.n.31878,32045
"Şefaatim, ümmetimden, her türlü günah işleyenler içindir" Hazreti Ebû Derdâ radıyallahu anhu'nun 'Ya Rasûlallah, zina etseler ve hırsızlık yapsalar da mı?' demesi üzerine "Gerçi zina ve hırsızlık işleseler de. Ebû Derdâ (radıyallahu anhu) kahrından burnunu uzatıp kabul etmese de." diye buyurdu. Mutezile bu hadisi inkar ettiler Keşf-ul-Hâfâ c.2 s.11, Feyz-ul-Kadîr c.4 s.163 h.n.4893, Levâmiu-l-Ukûl c.3 s.393, Kenz-ul-Ummâl h.n.39056
" Şefaatim kıyamet gününde haktır. Kim ki ona iman etmez ise şefaatim ehlinden olmaz. " Feyz-ul-Kadîr c.4 s.163 h.n.4896, Kenz-ul-Ummâl h.n.39059
" Ben, Rabb’imden şirk koşmayıp da yirmi yaşında ölmüş olana şefaat etmek için izin taleb eyledim; Rabb'im onları bana bağışladı. " Kenz-ul-Ummâl h.n.32007,39065
" Ben, eş koşmayıp da ümmetimden kırk yaşında olanlar için Rabb'imden şefaat istedim. Rabb'im dedi ki:
"Yâ muhammed, Ben onları mağfiret ettim." Dedim ki:
Yâ Rabb'i ya elli yaşında olanlar?
Rabb'im Bana dedi ki:
" Gerçekte Ben onları da mağfiret ettim." Dedim ki:
Ya Rabb'i ya altmış yaşında olanlar?
Rabb'im : " Ya Muhammed, Ben bir kuluma yetmiş yaş bağışlarsam, Ban'a bir şey eş koşmaksızın ibadet ettiği halde onu ateşle azablandırmamdan hayâ ederim. Amma seksen ve doksan yaşındakilere sıra gelince, onları kıyamette haşir meydanında bırakırım; onlara denilecek ki: Siz kimi sevmiş iseniz, kendinizle beraber cennete sokun." Firdevs-i Deylemî c.2 s.312 h.n 3408, Kenz-ul-Ummâl h.n.39066
" Ben Allah Teâlâ'dan diledim ki, ümmetimin hesabı elimde olsun, tâ ki diğer ümmetlere karşı ( yaptığı günahlardan dolayı ümmetim ) mahcub olmasınlar. Allah Teâlâ bana vahiy gönderdi ki : Ey Muhammed, hayır, Ben onları hesaba çekerim; şayed hataları olursa, Senden bile örtbas ederim, tâ ki Senin nezdinde de kabahatleri görülmesin. " Firdevs-i Deylemî c.2 s.312 h.n 3409, Kenz-ul-Ummâl h.n.38972
Azizler bu ayeti kerime ve benzeri ayetlerde şefaatin reddedilmesine ve yokluğuna asla delil yoktur. Çünkü Allah Azze ve Celle, enbiya, evliya ulemâ ve şehidlere şefaat iznini vermiştir. Rahmetine, lutfuna mazhar kılmıştır. Bu itibarla onlar, Allah'ın rahmet kapısının anahtarıdırlar.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Bedir esirlerinden okuma yazma bilenlerin azad edilmelerini, Müslüman çocuklarına okuma yazma öğretmelerine bağladı. Her birine on çocuk verdi; on çocuk tastam okuma yazmayı öğrendikten sonra azad edildiler.
Ayrıca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in bir çok padişahlara mektub yazıp göndermesi, hadisin tedvîn tarihinin başlangıcıdır. Bu takdirde Ebû Saîd-il-Hudrî'den gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurmuş olduğu:
"Benden Kur'an'dan başkasını yazmayın. Kim Benden Kur'an'dan başkasını yazdıysa, onu mahvetsin = silsin."
"Allah'ın Kitabını sade, net olarak yazın yahud saflaştırın. " (1) emri şerîfi, Kur'an'ın ayetlerinin yazılmasından öncedir.
Aslında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken ashabına Kur'an'ı baştan sonuna kadar yazdırmıştı. Hadisleri de ayrı olarak yazdırdı ve yazılmasını emretti. Her ikisinin de hıfz = ezberlenip yazıyla zabdedilmesini emretti.
Ashabdan bir kısmı hadisleri ezberlediler, bir kısmı da hem ezberler hem yazdılar.
Ebû Hureyre'den gelen bir rivayette, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'nin fethinde insanlara hutbe okudu. Yemenli Ebû Şâh adlı bir zat ayağa kalktı: " Ya Rasûlallah! Bana yazınız. " diye istirhamda bulundu. bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de " Ebû Şâh'a yazınız. " diye emr buyurdu. (2)
Câmiu Beyân-il-İlim adlı eserde İbnu Abdilberr şöyle rivayet eder:
Abdullah bin Amr bin Âs radıyallahu anh diyor ki: Koruma ve ezberlenmesini dilediğim için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den, her şeyi yazardım. Kureyş: " Sen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittiğin her şeyi yazıyorsun. Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de bir beşerdir; gazab, rıza = sükûnet halinde konuşur. " dediler. Bu sebebden ben de yazmaktan tutundum. Bilahare Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bunu anlattım; bana: " Yaz. Nefsim kudretiyle yaşayan Allah'a andolsun; Benden = ağzımdan haktan başkası çıkmaz." (3) buyurdu.
Buhârî'nin tahric etmiş olduğu Ali radıyallahu anhu'nun sayfası; Sahîh-i Müslim, Neseî ve İmam Ahmed'in tahric ettikleri Amr bin Âs'ın sayfası, ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona " Es-Sâdıka " diye ad vermiştir; Câbir radıyallahu anh'ın sayfası, ki bunlar sünnetin tedvîni için başlangıcın delilidir. Bu hususu araştırmak isteyenler Câmiu Beyân-il-İlim, El-Feth-ur-Rabbânî, Nevâdîr-ul-Usûl fi Sünnet-ir-Rasûl, Sahîh-i Müslim; Kitâb-ul-ilim, Esed-ul-Ğabe ve Tabakât-u İbni Sa’d gibi eserlere baksın. Özellikle Câmiu Beyân-il-İlim...
(1) Müslim h.n.3004, El-İhsân fî Takrîb-i Sahîh-i İbni Hibbân h.n.64, Sünen-i Dârimî c.1 s.126 h.n.456, Müsned-i İmam Ahmed c.3 s.12 h.n.11069, 11071, s.21 h.n.11142, s.39 h.n.11130, s.56 h.n.11522 " Allah'ın Kitabını sade, net olarak yazın yahud saflaştırın" eki İmam Ahmed'in c.3 s.12 h.n.11076'da bulunmaktadır.
Hâkîm'in tashîhine Zehebî muvafakat göstermektedir. El-Müstedrek ve zeylinde Telhîs c.1 s.126 h.n.437.. Binnetice hadis sahîhdir.
(3) Bu hadîsi İmam Ahmed Müsned'inde c.2 s.162 h.n.6507, s.192 h.n.6799, Dârimî Sünen'inde c.1 s.132 h.n.490'da tahric ettikleri gibi ayrıca Ebû Dâvud da h.n.3629'da tahric etmektedir.
Hâkim " Bu hadis sahîhdir." dedikten sonra "... " senediyle " Abdullah bin Amr'ın, " Ya Rasûlallah, ben, Senden işittiğim her şeyi yazayım mı? dedim; " Evet " buyurdu. " "Gazab ve rıza halinde de mi?" dedim; " Evet. Hak ve gerçekten başkasının söylenmesi bana yakışmaz." mealindeki şahidini de tahric ederek diyor ki: " Amr bin Dinâr, Vehb bin Münebbih'ten, kardeşi Hemmâm'dan, Ebû Hureyre'den de buna benzer şahidi bulunmaktadır. Binaenaleyh bu hadîsin isnadı sahihdir ve hadisin yazılmasına da asıl bir delildir. Hâkim el-Müstedrek ve zeylinde Telhîs c.1 s.106 h.n.359.. Bu hususta Feth-ul-Bârî c.1 s.185, Umdet-ul-Kârî c.1 s.572'ye de müracaat edilebilir
" Ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine, bir harfi dahi Onun ağzından çıkmayan bin hadis uydurdum; onları ne yaparsın?" Hârûn:
" Ey Allah'ın düşmanı! Ebû İshak el-Ferâzî, Abdullah bin Mubârek gibi zevatlar hayattadırlar. Uydurduğun tek tek harfleri dahi çıkarıp seçiyorlar. " demiştir. ( Târih-ul-Hulefa s.293)
Binaenaleyh bazı insanlar, " Hadislerde mevdû' hadisler çoktur." demek bahanesiyle hadisleri devreden çıkarmak isterler; bu yanlıştır. Hadis uyduranlar oldu ise de, Allah Teâlâ her asırda kalblerine hadis ilmini ilham ettiği zevatları gönderir. Onlar da uydurulan hadisleri tanırlar; senedleri muhkem hadisleri tesbit ederler; mevdû' olanları da teşhir ederler. Bu da ümmete Allah Azze ve Celle'nin bir lütfudur.
İktibas: Tahkîm-i Sâdat Şerh-i Mişkât Dilârâ Yayınları
HADİS DERLEMEDE RAVİNİN DURUMUNA İBRET BİR HİKAYE DAHA
İbn-i Mes'ûd radıyallahu anhu'nun evine bir kimse gelmiş ve ondan hadis öğrenmeyi talep etmiş... İbn-i Mes'ûd demiş ki :
Bir sene oruç tutarsın, namazını kılarsın, bir sene sonra bana uğra; beğenirsem sana hadis öğreteceğim. Hadis, Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in sözleridir. Emin olmayan bir kimseye öğretemem.
Adamcağız dönüyor. Bir sene istiğfar, oruç... Gündüz oruç tutar; gece de sabaha kadar, İbnu Mes'ûd'un ona tarif ettiği miktarda ibadet yapar. Gücünden işinden arî olduğu vakitlerini, boş vakitlerini zikirlerle doldurur. Bir sene geçiyor...
Bir sene sonra geliyor ve kapısını bekliyor... İbn-i Mes'ûd çıktığında:
- Ne bekliyorsun burada?
- Seni bekliyorum.
- Niye kapıyı çalmadın?
-Sizi rahatsız etmekten korktum da onun için...
- İşte şimdi edeb öğrendin. Edebi öğrendiğin için de ben sana öğreteyim. Orucu tuttun mu?
Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî'nin tahric ettikleri, Cündüb radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
" Kim Kur'an'da görüşüyle söylerse ve bunun üzerine isabetli olsa dahi, hakikaten o hata etmiştir."
Usul ve alet ilimlerine vakıf olanların gayet yakinen bileceği gibi, Kur'an-ı Kerimcin ayetlerindeki kelimeleri kendi has mefhum manası ile değerlendirmek için iniş sebebine, Rasulu Muhterem aleyhisselamdın o ayet hakkındaki beyanına ( izahatına) ve fiiliyatta uygulanış şekline baş vurulur... Bu o ayetin anlaşılması için kaçınılmazdır. Bu tarz bir yola başvurmadan indî ve kaprisli fikirlerini sanki Kur'an'ın ulu mesajı gibi! sunmaya çalışanlar sadece zihni ve anlayışı donuk avam tabakasını aldatabilirler; onların da aldanması kısa sürer, zira ilme muhalefet etme imkanları elhamdülillah yoktur. Bu babda meal ile dini hükümleri ortaya çıkarmak mümkünlüğünün kısa bir mantık muhakemesine ihtiyacı vardır.
Meal, kişinin konuştuğu dilin dilbilgisi kurallarına hakimiyeti kadarıyla, sözcük manalarına vukufiyeti ve zeka, kavrama yeteneğinin el verdiği miktarda Kur'an'dan, beyin hacmince anladığını kendi öz diline çevirmesine gayret etmesi hadisesidir. Hal böyle ise ve meal kesinlikle bu anlamda kur'an değil sadece zihni ve dili Kur'an'a yaklaştırmada bir araç ise, ne oluyor ki bazıları okuduğu meali Kur'an mışcasına öne çıkarır ve ardından da hiç akletmeden Bu ayetten benim anladığım kadarıyla diyebilir??
Ne oluyor ki bazıları, nasıl bir mantıkla bu açıklama ışığında meal ile yaşama tarzını ayarlamaya çalışır?? Bilmez mi ki o, aslında yorumuna tabi olduğu kişinin veya heyetin Kur'an'dan anladığını ve aktardığını yaşamaya çalıştığını? Zaten onlarca yirmilerce mealin yazılmasının sebebi aslında her bir sonra yazanın, öncekinin yazdığını yetersiz görmesi ve Kur'an'ı ifadede çaresizliğin bir nişanesi değil midir bu anlamda?
Bakarsınız bazı meallerde çok mühim itikadi hükümleri ilgilendiren ayetlerde bile okuyucunun zihnini bunaltan nice kelime tezatları , anlama terslikleri vardır... Bu kadar dar bir kalıpla iki üç çeviri denemesi ile mi koskoca dinimizi hayatımıza uyarlayacağız ve bir de bunun adına Yüce Kur'an'a uydum, Allah'ın ipine sarıldım mı diyeceğiz?
Muhakkak ki istisnalar hariç meal yazanların ekseri sadece dili ve zihni Kur’an’ın muhteşem yüceliğine yaklaştırmayı ve okuyanlarına bir şekilde faydalı olmayı gaye edinmiştir. Ama yine istisnalar hariç hiç bir meal yazarı, yazmış olduğu meale Kur’an ismini vermemiştir ve “ Kur’an işte budur ” dememiştir.
Bir takım insanların yaptığı gibi, bu güzide dinin Peygamberinin sözlerini, Onun her biri birer sağlam kulp noktasında mihenk sahabesinin ifadelerini, tatbikatlarını, bu dine canını feda etmiş milyon milyon alimin bunca ilmi çalışmalarını top yekun inkar eden ve hepsini yekunuyla lâyecûz damgasıyla damgalayanın fikrine ve kavramasına kaldı ise Kur'an! vay halimize!!!
Bu his psikoloji de ne isimle adlandırılır bunu o ilmin alimleri bilir ama eğer biz böylesi bir güruha kendimizi kör bir teslimiyetle teslim edersek şahsiyetli insanların bize ne diyebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz....
Bu hususta sözü uzatmaya gerek yoktur. Adı geçen mefhumlar bu günün meselesi değildir ve gereken cevaplar sağlam kitaplardan aşağıda ifade edilmiştir.
Herhalde bize bunca sözden sonra çıkıp ta bakın Kur'an ne diyor demeyeceklerdir; zira biz bildik ki bu ifadeler Kur'an'ın değil, kişinin anlamak ve inanmak istediği; kafasında oluşturduğu dinin! yetkin ağzı, beynine özel anlayışın ürünüdür ve asla Kur'an değildir...
Kupkuru ayet mealini alıp, yontmak biçmek cedelleşmek ve fikr-i sâbitini başkasına din diye sunmak için insanın öncelikle kendine olan saygısını kaybetmesi ve çevresindeki herkesi zeka özürlü görmesi icab eder. Dikkate şaşandır ki özellikle nedense kendine has özel inanış biçiminin haricindeki herkesi külliyen kafir, müşrik gören dar bir grubun haricinde de mealden hüküm çıkarmaya çalışan elhamdülillah zaten yoktur.
Özellikle Arabî bilmeyenlerin nedense hiç akletmiyorlar mı diye ifade ettikleri ve akılsızlıkla suçladıkları insanları bu anlamda kendi akıllarına davette bu kadar cüretli olması da ayrıca bir ibret vesikasıdır. Bir takım insanların mantığını ve maksadını kendilerinin dahi kuramadıkları özel kinlerine ve evliyaya duyulan hayret verici tiksintinin dili olmuş olmaktan başka; meali bu şekilde kullanmaları, itikadını paylaştığı eski inkarcıların yeni versiyonu olmaktan öte hiç bir farklı özgün teknik bir yenilik getirmediğine göre bu insanların ifadelerini bal küpünün sızan damlaları gibi leziz ve mükemmel idrak! safsatası ile sunmanın da gayet tabi akla ve iz’ana yakışır hiçbir yönü yoktur.
Demoğoji ve polemikle hakkı isbat edemezsiniz ancak hakkı tül bir perde ile örtebilirsiniz; ama hak haktır ve tülden de olsa ışığını saçacaktır...
KUR’AN VE HADİS’TEN BAŞKA BİR ŞEYE İHTİYAC VAR MIDIR?
Dördüncü asırdan sonra İslam düşmanları her ne kadar dört taraftan hücum ettilerse de, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet, Rasulü'nün vârislerini hıfz-u himaye etmiştir. Sonradan, ilmi fıkıhtan ilm-i usûl-i fıkıh ve ondan da ilm-i hilâf ve ondan da ilm-i cedel çıktı. İlm-i fıkıhta, ilm-i ferâiz dahildir. Ferâiz, fıkıhtan bir parça olması hasebiyle, onun bilinmesi için ilm-i hesab, ilm-i cebir ve ilm-i mukâbele ve sâire ilimler çıkarıldı. Böylece bu din-i mübîn = şeriat-ı Mustafaviyye esaslaştı. Bu ilimlerle iştigal edenlere Ehli Sünnet velCemaat denilir. Gayeleri, illetsiz, fiilen Kur'an ve Sünnet emriyle yaşamak ve yaşatmak idi.
" Kişi, bilmediği ve yapamadığı noktanın düşmanıdır. " kaidesi ne kadar doğrudur. Gerek ehli küfür, gerekse ehli hevâ ve heves, Ehli Sünneti yaşatmamak için acaib bir şekilde gayretlerini sarf ederler. Lakin hak gelince bâtıl mukavemet edemez. Ehli Sünnet âlimlerinin kalbleri, Rasûlullah'ın deniz ilminden isabeti kadar coşmuştur. Sâde ve saf ilimleri ve madenleri, ilelebet bâkîdir.
" Kur'an ve hadisten başka bir şeye ihtiyac yoktur." diyenlerin sözü doğrudur, fakat altında hile ve tezvir vardır; bu kelimeyi tuzak etmişlerdir. Filhakika Kur'an ve hadisleri bilmek için tek çare dört mezheb âlimlerinin arkasından gitmektir. Doğrusu, Kur'an ve hadisi kendi hevâ ve hevesimizle, kısır akıl, örümcek beynimizle anlamaya kalkışmamalıyız. Ayet ve hadisleri, haklarında hadisle müsbet şahitlik yapılmış, ilk üç asırda yaşayan ulemânın anlayışıyla anlamaya çalışmalıyız. " Fukahanın görüşleri de beşerî sistem ve tâğuttur" diyenlerin sözleri, köksüzdür. Hakikaten kendileri tağuttur. Çünkü hevâ ve heveslerine davet ederler. Mezheb imamlarımız ise, Allah ve O'nun Rasûlü'ne davet ederler.
Her zamanda, hevâ ve hevesini terk etmeyenler, Müslümanlara zamana ayak uydurmalarını telkin etmişlerdir. Sebebi, Ehli Sünnet velCemaat gibi İslam’ı yaşamak ve yaşatmaktan aciz kalmalarıdır.. " Zaman sana uymazsa sen zamana uy" sözleri âcizliklerinin ifadesidir. İşte bunun içindir ki, ağızlarında ayet ve hadis mealleri bol,bol.. Şahsen benim görüşüm diye her bir köşede bir mevlithan, her bir kahvede bir cambaz.. Vaiz olmayan kimse yok. Vaazı ile amel eden de enderdir. Benim görüşüm demek ictihadım demektir; öyleyse herkes müctehid olmuştur !
Dinden anladığımız kadarıyla bize düşen vazife, ilk üç asrın içinde yaşayan ulemânın sözlerini, görüşlerini zabdetmektir. Usul ve kaidelerini öğrenmektir çare.. Nitekim Müslim ve Buhârî'nin tahric ettikleri, Abîdet-us-Selmâni ve başka sahabeden gelen rivayette Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
" Ümmetimin en hayırlısı Benden sonra gelen asırdır. Sonra onların peşinden gelenler. Daha sonra onların peşinden gelenlerdir. Sonra öyle bir kavim gelecektir ki, onlardan birinin şahadeti yeminini, yemini de şahadetini geçecektir. "
Binaenaleyh haddimizi bilmeliyiz.. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ahmed bin Hanbel ve emsalleri, yukarıdaki hadisin müsbet şahadetine dahildirler. Kitabları zamanlarından asrımıza kadar tevâtür ve senedle naklolunmuştur. Ayaa!.. Onlardan birini bırakıp da, şimdiki bir profesörün kurmuş olduğu mezhebe girmeyi vicdan kabul eder mi?!.
Hele hele, yeni bir kavim bu son yüz yıl içerisinde türedi. Hadisleri dahi devreden çıkarıyorlar. kimisi de " şu hadis zayıftır, şu hadis mevdu'dur der. Ve bunu diyenden kısm-i a'zamîsi, Kur'ân'ı yüzünden okumaktan dahi aciz... Allah intibahlar versin...
Bize Vâsıl bin Abdil'a'la söyledi....( hadisin tahric bölümü şahıs
isimleri uzunca kim kimden aldı kısmı şahısların ismi uzunca geçiyor) Dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittim, şöyle dedi:
"İnsanların (içinde yaşanılan zamanın) en hayırlısı benim karn'ımdır. Sonra onların peşinde gelenlerdir. Sonra onların peşinde gelenlerdir. Sonra bunların akabinde gelen bir kavm olur ki, semizlenirler; semizlenmeyi severler. Onlardan şahidlik taleb edilmediği halde şahitlik yaparlar."
Başka bir hadis i şerifte:
"Ashabıma iyilik ve ihsanda bulunun. Sonradan gelenlere, sonradan gelenlere de" İmam Ahmed bin Hanbel Cabir tahrici
Başka bir hadisi şerifte Rasulu Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem:
Ben ashabımın haklarını korumanızı tavsiye ederim. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını (tavsiye ederim) Sonra yalanlar belirir, yayılır. Hatta bir adamdan yemin istenmediği halde yemin eder; şahitlik ondan istenmediği halde şahidlik eder.... Hadis devam ediyor) Tirmizi Hazreti Ömer tahrici
İbnu Mes'ud radıyallahu anhu diyor ki:
" Kim bir adeti yol edinmek isterse, vefat edenin yolunu yol edinsin. Çünkü muhakkak diri üzerindeki fitneden emin olunmaz. Onlar (ölüler) Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabıdırlar. Bu ümmetin en üstünlerdirler. Kalb olarak en doğrudurlar. İlim olarak en derindirler. Zorluğa en az katlananlardır.(ibadetleri yemek içmek gibi tabii ve başkalarının vebali altına çok az girenlerdir.) Allah onları Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem'in sohbetine ve dinini ayakta tutturmaya seçmiştir. Öyle ise onların şereflerini biliniz. İzlerine tabi olunuz. Gücünüz yettiği kadar ahlak ve siretlerine tutunun. Şüphesiz onlar dosdoğru hidayet üzerindedirler."
Tirmizi müstesna Kütüb ü sittenin beşinin rivayet ettiği bir Hadis i
şerifinde Rasulu Muhterem aleyhisselam buyurur ki :
"Son zamanlarda bir kavm çıkar. Onlar akılsız ve tecrübesiz birtakım gençlerdir. Dinde cahildirler. Mahlukların en hayırlı sözünden söz söylerler. Kur'an'ı okurlar, fakat imanları gırtlaklarından geçmez (inmez). Okun ava girip çıktığı gibi, onlar da dine girip çıkarlar. Her nerde onlara rastlarsanız, onları öldürün. Şüphesiz ki, onları öldürmekte kıyamet günü Allah nezdinde mükafat vardır."
" Ümmetimden bir taife hiçbir an haktan ayrılmayıp galip olacaklardır. Ta ki onlar galib oldukları halde Allah'ın emri (kıyamet) onlara gelinceye kadar" Müslim, Buhari. İmam Buhari diyor ki: Bu taifeden murad dini ilimlere ehliyetli olanlardır.
İndî görüşlerle kur'an-ı Hakîm'i mana etmek, bazen küfür olur, bazen da küfre yakın haram olur. Binaenaleyh mücerred mealden hüküm çıkarmak, yorum yapmak, ilmî büyük âfattır ve haramdır. Nitekim Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî'nin tahric ettikleri, Cündüb radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
" Kim Kur'an'da görüşüyle söylerse ve bunun üzerine isabetli olsa dahi, hakikaten o hata etmiştir."
Buradaki hatadan iki mana murad olunmaktadır. Birincisi isabetsiz mana etmektir; bu küfürdür. İkincisi, isabetli olarak mana etmektir; bu ise büyük ma'siyettir, haramdır. Her halükarda hadis-i şerif, şahsın, Kur'ân'ın lafzından GÖRÜŞÜYLE hükmü çıkarmasını yasaklamıştır.
Bundan anlaşıldı ki, bizim zamanımızda, özellikle Türkiye'de, ulemanın görüşlerine, tefsirlere müracaat etmeksizin mücerred meal okunması, ya küfürdür ya büyük bir ma'siyettir. Hele hele bunun üzerinde bir de münakaşalar olursa; mesela " Şu ayet bunu demek ister.. Bu ayet bunu demek ister.. " gibi çekişmeye sirayet ederse, küfür olur. Nitekim Hâkim, Ebû Dâvûd ve İmam Ahmed'in tahric ettikleri Ebî Hureyre radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
" Kur'an'da cedel küfürdür "
Mutlaka Müslümanların böyle büyük hatalardan sakınmaları farzdır. Farzı terk etmek haramdır. Öyleyse bu haramı işlemekten kurtuluşun iki çaresi vardır. Birincisi üstad Bedîuzzaman'ın kendi eserlerinde tatbik ettiği gibi, ayetleri okuyarak mealini söylemeksizin, hükümlerini müctehidlerden ve muteber eserlerden nakletmektir. İkincisi, mealde fikir ve düşünceyi yürütmeksizin tefsirden, mesela " Elmalı yahud Vehbi Efendi yahud Ömer Nasûhî şöyle şöyle yazmışlardır" diye nakletmektir. Bu nakilde dahi titiz bulunmak farzdır. Aksi takdirde hatadan korunulmaz. Şu halde Kur'an ve hadisi, anlayışımızla değil, müctehidlerimizin, bid'atten sakınan ulemâmızın anlayışıyla anlamalıyız. Bu bir düsturdur.
Teklîfi Hükümlerde ÖLÇÜLER DilaraYayınları