|  |
| | ''yolcu''
Üyelik tarihi: 18.01.2007
Mesajlar: 550
Teşekkür etti: 119
Teşekkür aldı: 194 konuda 360 kere
| ölümü düşünmek �Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya
sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddî çalışır.�
Eğer insan nefsini ıslâh etmek istiyorsa, bunun için ölümü düşünmesi
yeterlidir. Çünkü ölümü düşünmek insanı dünya hayatının nefsanî
çekiciliklerinden, hırsını yaptığı zevklerden, mal sevgisinden ve dünya
hayatını kendine tek hedef edinmekten uzaklaştırır. Ölümü düşünen
insan dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on sene içinde
gençliğin verdiği tüm nimetlerin kendisinden uzaklaşacağını hatırlar.
Dünya hayatı insan için kısacık bir deneme süresidir ve insan tüm yapıp
ettikleriyle ahirette hesaba çekilecektir. Ve dünya hayatında geride
bırakılan her dakika, her saat, her yıl insanı büyük bir hızla ölüme
yaklaştırmaktadır. Hiçkimsenin Allah katında belirlenmiş bu zamanı
ertelemesi, engellemesi, durdurması mümkün değildir. İnsan ölümü
aklına getirdiğinde, bu kadar değer verdiği bedeninin, yüzünün, ellerinin
ölümün hemen ardından hızla nasıl renk değiştirip tazeliğini ve
yumuşaklığını yitireceğini, daha sonra da toprağa karışacağını düşünür ve
dünya sevgisinin ne kadar büyük bir aldatmaca olduğunu anlar. O an
geldiğinde artık dünyaya ait herşey değerini yitirmiştir.
Ölümü düşünmek, insana dünya hayatında değer verdiği, sevdiği,
bağlandığı, peşine düştüğü herşeyin bir gün mutlaka yokolacağını
hatırlatır. Her insan bu dünyayı bir daha geri gelmemek üzere terk
edecek ve dünyaya ait her şeyi arkasında bırakacaktır. İşte bu nedenle
ölümü düşünmek bin türlü nasihatten daha iyidir ve insanı her türlü
hayasızlıktan alıkoyar. Cansız bir et yığını halini alan bedeni toprağın
altına atıldığında, insanın yanında hiçbir dostu, yardımcısı ve şefaatçisi
olmayacaktır. Tek ve mutlak varlık Allah�tır. Hayatı da ölümü de yaratan
Allah�tır. İnsanı yoktan var eden, ölüm anında hayatını alacak olan
Allah�tır. İnsanın tek yapması gereken ise Rabbine teslim olmak ve
samîmî bir kalple O�na yönelmektir. Çünkü insan Allah�a muhtaçtır.
�Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise, herşey dosttur.�
İnsan dünya hayatı boyunca hep yanında samimiyetine, aklına,
sevgisine, kendisine olan bağlılığına güvenebileceği ve zor günlerinde
kendisini bırakmayacak, destek olacak bir dost arar. Ancak iman
etmediği sürece bu dostu bir türlü bulamaz. Çünkü insanlar için gerçek
dost ve veli Allah�tır. Allah insanı yoktan var etmiş, tüm hayatı boyunca
sayısız nimetler sunmuş ve güzel ahlâkı karşılığı sonsuz ahiret hayatıyla
ödüllendireceğini müjdelemiştir. İnsana hidayeti, iyiliği kötülükten
ayırabilecek bir anlayışı veren, hastalandığı zaman ona şifa veren, duâ
ettiği zaman duâsına icabet eden, yediren, içiren ve barındıran Allah�tır.
Zor anlarında onu meleklerle ve iman edenlerle destekleyen, zayıfken
güçlendiren yine Allah�tır. Bu nedenle insanın kendine dost ve veli olarak
sadece Allah�ı bilmesi gerekir. Eğer insan sadece Rabbine rağbet eder
ve gönülden teslim olursa O�nun dostluğunu ve sevgisini kazanır,
Cennetine kabul edilmeye lâyık olur.
İnsan dostluğu yalnız ve yalnız Rabbinde ararsa, o zaman Allah ona
diğer insanları da dost kılar, iman edenlerle arasında güçlü bir sevgi bağı
kılar. Onun için birçok yardımcı kılar, Müslümanlarla destekler. Çünkü
kalpler Allah�ın elindedir ve O dilemedikçe hiç kimsenin bir insana karşı
muhabbet duyması mümkün değildir. Sevgiyi ilham eden ancak Allah�tır.
�Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belâyı bulur
zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider.�
İnsanın yeryüzündeki en büyük düşmanı, kendisine en çok tahribat
ve zarar veren, kötülüğünü isteyen güç kendi içindeki nefsidir. Nefis
vicdanın, yani insanı doğruya yönelten ilhamın karşısında yer alan negatif
sestir, şeytanın sesidir. İnsana kötülüğü, günahı, isyanı, yalanı kısaca
doğru olan herşeyin tam aksini ilham eder. Bu nedenle de kişinin
nefsinin kötülüklerine uyması için öncelikle vicdanının sesini bastırması
gerekir. Bunun ardından ise ortaya Kur�ân�da bildirilen �Vicdanları kabul
ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla inkâr eden� (Neml
Suresi,14) insan modeli çıkar. İşte insanların ahlâklarındaki fark
doğruyu ilham eden vicdan ile kötülüğü emreden nefsin hangisinin baskın
çıktığıyla belirlenir. Vicdanının sesini dinleyen her zaman güzel bir ahlâk
üzereyken, nefsinin sesini dinleyenler iyi olan herşeyin karşısında
olurlar. Nefsin en büyük özelliği olan kibir, bu insanların en önemli ahlâk
özelliği olur. Ancak nefsini tercih eden ve gururu, kibiri, bencilliği
kendine yol edinen insan hem dünyada hem de ahirette çok büyük bir
kayba uğramıştır. Dünya hayatı sıkıntılarla, belâlarla, üzüntülerle geçer.
Güvenebileceği tek bir dostu olmaz. İnsanlara karşı merhamet, şefkat
duyamayacağı için mânevî olarak çok şiddetli bir yıkıma uğrar. Ama her
daim nefsini yener, vicdanını yüceltirse o zaman da ahirete kadar
imtihanında kolaylıklar bulur. Hem dünya hayatında huzuru, neşeyi, zevki
ve rahatı bulur, hem de ahiret hayatında sonsuz nimetlerle ve �selâm�
sözleriyle ile karşılanır. Allah Haşr Sûresinde nefsini kendine düşman
edinen Müslümanları şu şekilde müjdelemektedir:
�...Kim nefsinin �cimri ve bencil tutkularından� korunmuşsa, işte
onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.� (Haşr Sûresi, 9) | 
03.02.2007, 10:21
| | | ''yolcu'' (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 18.01.2007
Mesajlar: 550
Teşekkür etti: 119
Teşekkür aldı: 194 konuda 360 kere
| ölümün ara yüzü ÖLÜMÜN TESADÜFİ BİR HİÇLİK KUYUSU değil de, dost ve ahbabların, gerçek güzelliğin diyarına giden yolda bir geçiş olduğunu itikad edersek, ölüm kesret dünyasından vahdet dünyasına geçişe vesile ve bir kurtuluş oluyor. Ebediyetten başka hiçbir şey ile kanmayacak, kandırılamayacak olan ruh-u insanînin hayatını, ölüm alıyor, ebediyete götürüyor.
Durum böyle olunca, aciz cenazemin üzerine kürek kürek toprak atıldığını tasavvur etsem dahi, gideceğim yerin toprağın altı olmadığını bildiğim için rahatlıyorum. Ölüm bir cihetle korkulacak birşey olmaktan çıkıyor. Ve bu manada ölüme bakmak, insanın çok manevî yaralarını tedavi ediyor.
Ancak ölüm üzerine insan ruhunu rahatlatan bu gibi düşüncelere daldığımda, Allah Resûlü’nün “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” sözünü de hatırlıyorum. İtiraf etmeliyim ki, tam ‘ölüm’ün soğukluğunu yıkmışken, özü sıdk, sözü hikmet olan zâtın (a.s.m.) ölümün lezzetleri acılaştırdığına dair nasihatine kulak vermek, vaziyetin biraz karışmasına sebep oluyor. Ölümün insanın hayatını yokluğa ve unutulmaya değil ebediyete götürdüğü hakikatine yoğunlaşmışken, ölümle aramızdaki buzlar erimeye başlamışken; lezzetleri acılaştırdığını hesaba katmak, ölümü yine sevimsizleştirmek olmayacak mı diye düşünmeye başlıyorum.
Durumun gerçekten karışık olup olmadığını anlamak için bu hadis-i şerife dikkat kesilmek gerekiyor. Ölümün lezzetleri acılaştırdığını düşünmek, ölümün kendisini mi sevimsizleştiriyor acaba? Bana ağır gelen lezzetleri ‘ölümün’ acılaştırması mı, yoksa bir şekilde ‘lezzetlerin acılaşması’ mı? Peki, lezzetlerin acılaşmasından niye rahatsız oluyorum? Bu lezzetler hangi lezzetler?
Ölümün beni bu kesret dünyasından kurtaracak bir geçiş olduğunu düşünmek bana lezzet vermişti. Bu lezzet ölümün acılaştırdığı değil, tatlandırdığı bir lezzet... Ölümün acılaştırdığı lezzet bu cins bir lezzet olmasa gerek.
Acaba bir lezzetin acılaşması ne demek? Lezzet adı üstünde lezzettir, nasıl acı olabilir? Lezzet bir zevktir, bir hazdır. Haz ve zevk vermeyen birşey ise, zaten lezzet değildir. Veren birşeyse de, lezzettir. Acılaşması nasıl oluyor? Lezzet başta güzelken sonradan mı acılaşıyor? Bu acılık neden kaynaklanıyor?
Bu sorunun cevabını düşünürken, Asrın Bediinin şu cümleleri aklımdan geçti: “Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.” Lezzet haddizâtında çok harika iken, birazdan ya da bir süre sonra o enfes lezzetin bitivermesi, insanın ellerinden kayıvermesi, yani ‘lezzeti yitirmek,’ acıya inkılab etmesi demek oluyormuş. Az önceki ‘lezzet’siz kalıvermek ruha acı veriyormuş. İnsanın aklında ve ruhunda kalan deminki lezzetin zevki, ama elinde kalan bir hiç. Lezzet bitti geçti, uçtu gitti, geriye hiçbir şey kalmadı...
Meyveleri o kadar çok seviyorum ki, hangisini daha çok sevdiğimi bile ayırt edemiyorum. Bu hislerimi paylaşan kardeşim bu duyguyu şöyle ifade etmişti: Yediğim her meyveyi ‘Acaba bu benim en sevdiğim meyve mi?’ diyerek coşkuyla yiyorum. Ben de her meyve için bu cümleyi söyleyen bir insan olarak, bir tabak meyveyi önüme koyup afiyetle yemeye niyet ettiğimde, en kötü olanlarını seçmeye başlarım. Kötüden iyiye doğru yemeye devam ederken yarısına geldiğimde bir taraftan damağımdaki tadın zevkine odaklandıkça odaklanmak ve o lezzetin içinde batıp gitmek isterken yavaş yavaş tabaktaki sayının azaldığını görmezlikten gelirim, gelmeye çalışırım. Kabullenemediğim şey, birazdan tabağın boşalacağıdır.
Tabağın birazdan boşalacağını bilmek, lezzetimi daha tabak bitmeden azalttığı için, rahatsız ettiği için; lezzeti arttırmak istercesine en olgun ve en tatlı olanını en sona bırakırım. Ama pek de işe yaramaz, acı sona toslamak kat’îdir. Tabak BOMBOŞ kalır; bomboş. Bir tane bile meyve kalmaz. Zevk bitmiştir. Az önce tattığım zevki geri isterim, ama geçmişte kalmıştır. Şimdiki zamanda elimde kalan, bomboş tabaktır. Şimdi az önceki ‘lezzet’siz kalmak acıdır. İşte lezzet ne kadar harika olsa da, bitince böyle acılaşıyor. Hatta daha bitmeden, biteceğini bilmenin getirdiği bir acı çörekleniyor...
Allah Resûlü’nün (a.s.m.) lezzetleri acılaştıran hakikat olarak ölümü nazara verdiğini düşünürsek, ölümün bitireceği lezzetlerin aslında ne kadar acı olduğunu, şu an hissetmesek bile acılaşmaktan kurtulamayacağını görmemiz isteniyor. İnsan tam lezzetlere kendini kaptırmışken, hatta daha da içine batmak isterken, ölümü hatırlamak, o sevgili lezzeti bir anda dumur ediyor. Sanki olumsuz bir vâkıa gibi, ama Allah Resûlü (a.s.m.) bizden bunu istiyor.
Gerçi ölüm ne zaman geleceği belli olmayan birşeydir, ve tabağın boşalması kadar çabuk beklenen bir hadise değildir. Bu yüzden ölümün lezzetleri acılaştırdığını görmezlikten gelmek, tabağın birazdan boşalacağını görmezlikten gelmekten daha kolaydır. Ancak zamanın ve mekânın biriciği Efendimiz (a.s.m.), ölümü zikretmeyi bilakis tavsiye ediyorsa, bu lezzetlerdeki saklı acıyı görmezlikten gelmemizden değil, hissetmemizden memnun olacağını ifade ediyor.
Oradan oraya atladığım bu düşünce yolculuğumda, ölümle ilgili düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum. İnsanı toprağın altında çürümeye değil bek âlemine götüren, hayatını ve değerlerini yokluktan ve mahvolmaktan kurtaran ölümün, nefsin dünyaya ait lezzetlerini ise mahveden, koparan, bitiren, tüketen, sonlandıran, acılaştıran bir mahluk olduğu sonucuna varıyorum. (Lezzetlerin Hâlık-ı Rahîm’i tanımaya ve Mün’im-i Hakikî’ye şükretmeye vesile olan ciheti elbette hariç.)
Böyle olunca, ölüm lezzetleri acılaştırdığı için sevimsizleşen değil, dünya lezzetlerini sevimsizleştirerek insanı mutsuz ediyormuş gibi görünse bile insan kendini toparlayıp ebediyete bakan anlamını düşünebilirse, ahiret lezzetlerine iştiyakı arttıran çok manidar bir mahiyet kazanıyor, elhamdülillah.. | 
03.02.2007, 10:24
| | | ''yolcu'' (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 18.01.2007
Mesajlar: 550
Teşekkür etti: 119
Teşekkür aldı: 194 konuda 360 kere
| Her canlı varlık gibi insan da bir gün ölmek üzere doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata veda ederken, kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda bu dünyayı terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü, serveti, makamı, mevkisi, şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği, ölümü kendisinden uzaklaştıramaz. Herkes istisnasız ölüme boyun eğmiştir ve bundan sonra da eğmeye devam edecektir.
Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanların bir kısmı düşünmedikleri sürece, ölümle karşılaşmayacakları gibi batıl bir inanç geliştirmişlerdir. Halk arasında ölümle ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom ağızlı" olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından yel alsın" gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir insan, Allah'ın çok büyük ayetlerinden birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesinin biraz da olsa aralanmasına vesile olmaktadır. Ancak gafleti, yaşam biçimi haline getirmişgafil bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür gerçeklerin hatırlatılmasından çok huzursuz olurlar. Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa, ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar şiddetli olur. Bu dünyadaki gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında, kıyamet gününde ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları o derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiştek bir insan gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan bulamazsınız. Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi hayatının sahibi değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin başlatmamışoluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi ise, hayatını sona erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi olan Allah, Peygamberimiz (sav)'e vahyettiği "Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?" (Enbiya Suresi, 34) ayetiyle, bunu haber verir.
Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca insanın var olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk insandan bu yana, sayısız insan yaşamıştır. Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Günümüzden önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da kesinlikle başlarına gelmişya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse kendini bu kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde bildirilir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi, 185) | 
03.02.2007, 10:27
| |
emir_ali isimli üye'ye teşekkür edenler
| |  | Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:22 .
Powered by: vBulletin Version 3.7.2 (Türkçe) Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 RC5 Bazaar Desings |