|  |
| | Şeref Üyesi
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 239
Teşekkür etti: 40
Teşekkür aldı: 136 konuda 336 kere
| Matüridiye Göre Hidayete Engel Olan Beşerî Engeller GİRİŞ:
Hidâyet olgusu, erken devirlerden başlamak üzere, kulların fiilleri bağlamında kader problemi ekseninde kelâm ilminin ilgi alanına girmiştir[1]. Hemen hemen bütün kelâm ekolleri, hidâyetin İlâhî kaynaklı olduğunu kabul etmekle birlikte, mahiyeti ve hidâyete ulaşma noktasında kulların rolleri konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır[2]. Öte yandan hidâyetin oluşumunda İlâhî ve beşerî faktörler, kelâm bilginlerini meşgul ederken, hidâyete engel olan beşerî zaaflar da konu bağlamında ele alınmıştır[3].
Problem, Kur'an verileri çerçevesinde ve Mâtüridî’nin hidayet kavramıyla ilgili yorumları doğrultusunda ele alınmıştır. Müellif konuyu sistematik bir yapıda işlememiştir. Ancak “hidayet engelleri” etrafında oluşan etkenler, eserlerde farklı platformlarda değinilmiştir. Bu makalede, söz konusu mesele ile ilgili bilgilerin derlemesine gayret gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmanın sistematik yapısı, Mâtüridî’nin verileri doğrultusunda, makale yazarı tarafından şekillendirilmiştir.
Kur'an Terminolojisinde Hidâyet Kavramı:
Doğru yola gitmek ve göstermek, bir amaca ulaşacak yolu belirtmek, bir gaye için kılavuzluk etmek anlamlarında olan hidâyet terimi, Kur'an-ı Kerim’de çeşitli isim ve fiil sığaları şeklinde 300’den fazla bulunmaktadır. Öncelikle ALLAH kaynaklı olarak kabul edilen hidâyet, başta Kur'an olmak üzere kutsal kitaplar[4] ve melekler gibi başka vasıtalara da izafe edilmiştir[5]. Bazı hadislerde ise Hz. Peygamber ve insanlar, hidâyet aracısı olarak zikredilmiştir[6].
Kur'an’daki hidayet bağlantılı terimlere dikkat edildiğinde, bu eylemin bizzat kişinin iradesiyle gerçekleştiği görülmektedir[7]. Nitekim Râğıb el-Isfahânî’nin hidâyet terimi tanımında yer alan, “ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme” tarzındaki ifadeler, hidâyette bireysel irade ve gayretin önemini vurgulamaktadır[8].
Hidayetin ALLAH’ın yaratması sonucu olduğunu kabul eden Mâtüridî’ye göre kul, iradesi doğrultusunda ona ulaşır veya vazgeçer. Buna göre küfrü tercih eden kimseyi ALLAH hidayete ulaştırmaz. Böyle bir kişinin hidayete erişmesinde peygamberin de bir fonksiyonu olamaz[9]. Mâtüridî bu görüşüyle, cebir anlayışı karşıtı bir vurguda bulunmaktadır. Zira o “hür irade” prensibine büyük önem vermektedir. Buna göre ALLAH’ın müdahale etmemesi, bireysel özgürlüğün bir sonucudur. Nitekim müellifin inanç konularına yaklaşımı, vahiy, akıl olgu bütünlüğü içerisinde olduğundan, konuyla ilgili tespitlerinde onun kader anlayışıyla ilgili önemli alt yapısı bulunmaktadır[10]. Nitekim Mâtüridî’nin konuyla ilgili olarak “ALLAH onların zulüm ve küfrü ihtiyar ettiklerini ve de tövbe etmeyeceklerini bilince, onları hidayete erdirmemiştir” şeklindeki ifadesi[11], konumuza açıklık getirmektedir. Zira Mâtüridî’ye göre nurun zıddı olup, aynı zamanda karanlık anlamında olan zulüm, şirk ve küfrün bir meyvesidir[12].
Kur'an verileri çerçevesinde hidâyet dört ana boyutta tahakkuk ettiği anlaşılmaktadır:
1-Her mükellefe lütfedilen akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zorunlu bilgiler.
2-Vahiy ve peygamber yoluyla yapılan davet ve onlar tarafından hakikatlerin beyanı[13].
3-Hidâyete yönelen kimselere ALLAH’ın lütfettiği tevfik.
4-Hidayete hak kazananları ahirette cennetle ödüllendirme[14].
Bu tür sıralama, birbirinin neticesi olarak kabul edilmiştir. Ancak bazı durumlarda bir önceki hidâyet gerçekleşmişken, bir sonraki devreye girmeyebilir. Tamamen ilâhî iradeye yönelik hidâyet aşamaları içerisinde insanla direkt bağlantılı olanı, ikinci merhaledeki “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tır[15].
Mâtüridî’ye göre iman ve hidayete ulaşmanın bazı öncülleri vardır. Bu öncüllerin ardından hidayet ve iman, özgür iradesiyle istemde bulunan kişiye nail olur. Müellif bu öncüller arasında ALLAH’ı nazar bağlamında zikretmenin önemli bir yeri olduğunu vurgular[16]. Zira ona göre nazar ve tefekkürü terkeden kimseler, peygamberi de yalanlayarak, hidayetten uzak kalmaktadırlar[17]. | 
20.09.2006, 09:55
| | | Şeref Üyesi (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 239
Teşekkür etti: 40
Teşekkür aldı: 136 konuda 336 kere
| I-MÂTÜRİDÎ’YE GÖRE HİDÂYETE ENGEL OLAN BEŞERÎ ZAAFLAR
1-Aklın Zafiyetleri.
Mâtüridî’ye göre hakikatlerin bilinmesine ulaştıran ana yollar, duyular aracılığıyla oluşan idrak, istidlâl ve haberdir[18]. Aklın bir ürünü olan istidlâl ve nazar, Mâtüridî’ye göre zorunludur. Ancak şeytan vesvesesiyle insanı nazar eyleminden alıkoymaya çalışır. Zira şeytanın işi, aklın işlerliğine engel olmaktır. Nitekim şeytan çeşitli bahaneler ileri sürerek, insanı aklını kullanmaktan alıkoymaya çalışır. Zira akıl, varlıklar üzerinde düşünerek, onun bir yaratıcısı olduğunu anlar, ardından da ona itaati teşvik ederek, bireyi nefsânî ve şehevânî arzularından uzak tutmaya çalışır[19].
Aklın ana karakterinin, kendisinin kullanılmasının ihmal edilmesine karşı bir direnişe geçmek olduğunu söyleyen Mâtüridî, İlâhî sahaya ait hususları da sorgulama temayülünün, onun tabiatı gereği olduğunu kabul etmiştir[20]. Bu nedenle teklifin akıl bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtirken ALLAH’ın, insan aklının kabul edemeyeceği hiçbir emri vermediğini kaydetmeyi de ihmal etmez[21]. Nitekim müellife göre akliyyât, araştırma ve inceleme sonucu ulaşılan tevhid, peygamberlik ve diğer bilgileri içermektedir[22].
Hakikatin anlaşılmasında başvurulan yegane ölçünün akıl olduğunu düşünen Mâtüridî, her halükarda aklın, sınırsız bir niteliğe sahip olmadığını da kabul etmiştir[23]. Ona göre aklın kendisine özgü bazı zayıflıkları ve afetleri vardır. Nitekim aklî delillerin çokluğu, vesvese ve tereddüdün gölgeleyemeyeceği gerçek bilgiyi sağlamaz. Zira makul âlemin çok karmaşık olması, ince ve dakîk boyutları bulunması, göz ardı edilemez realitelerdendir[24].
Hakikatlere ulaşmanın da insan zihninde oluşan bir idrak sonucu olduğunu benimseyen Mâtüridî, idrakin de sınırlı ve hacimli bir şeyi kapsayıp ihata ettiğini savunur. Oysa ki ALLAH sınır ve hacimle nitelendirilmekten münezzehtir. Zira sınırlı oluş, bir sona eriştir ve daha üstün olmaktan aciz kalıştır. Sınırlılık, eninde sonunda nihayete eren bitişik cüzler statüsünden ibaret iken, ALLAH bölünmez bir zâtî birliğe sahiptir[25]. Buna göre sınırlı bir varlık olan aklın, sınırsız statüdeki ALLAHyı algılaması mümkün değildir.
Aklın yeteneklerinin belirli olması nedeniyle, kendisine çizilen alanı aşamayacağını düşünen Mâtüridî, bu bağlamda insana yönelik olması itibarıyla güzel görünen bir çok durumun, asıl olarak çirkin olabildiği, düzenli görünenlerin de zâtında bozuk olduğunu sezme yeteneğinin akılda bulunduğunu söyler. Ancak bunun her zaman geçerli olamayacağını öne süren müellif, bazen kendi alanına giren hikmet ve sefehin mahiyetini anlamaktan alıkoyan engellerin, aklın gerçeği anlamasında şaşırtıcı bir fonksiyonlarda bulunacağını kabul eder. Buna rağmen, salim bir akıl ve sağlıklı bir duyguya sahip bir kimsenin, fikrî problemleri rahatlıkla halledebileceğini savunur[26].
Mâtüridî, hidayete ermeye engel olan güçlü manileri şu şekilde sıralar:
a-İnsanın ülfet edip sempati duyduğu kişilere özenmesi.
b-Hakikate ulaştıracak delilleri incelemekten ve akıl yürütmekten yüz çevirip, fıtratının zevk alacak şeylere düşkün olması sonucu, nefsinin arzularına yönelmesi. O bunu yaparken, taklit ettiği kimselere güvenir, onların arkadaşlığına ve kendileri aracılığıyla ulaşacağı nefsânî arzulara heves eder. Ardından görüşlerinin isabetliliğine ve kendilerini gerçeğe ulaştıracağına ümit bağlar veya özendiği kişilerin lütufkarlığını hesaba katar.
d-Bireysel ve toplumsal mutluluk faktörler.
e-Alışkanlıklarından ayrılamaması.
f-Günlük yaşantıdaki stresler, meşguliyetler, çeşitli hastalık ve sıkıntılar.
g-Nefsânî arzuların insan üzerindeki egemenliği, dünyevî arzu ve lezzetlerin çokluğu[27].
Bütün bunların sonucunda oluşan özenti, öylelerini nefsin doyumsuzluğuna ve kötü alışkanlıklarını normal telakki etmeye doğru sürükler[28]. Bu da aklî eylemlerin yerine getirilmesini önemli oranda engellemektedir.
Yine müellif aklı hakikati idrakten alıkoyan engelleri sayarken, bunlardan dünyevî uğraşıların onu meşgul ettiğini, sağlıklı bir şekilde çalışmasına engel olduğunu kabul eder. Olayı daha psikolojik boyutta ele alan Mâtüridî, insanların doğasında bulunan sıkıntılar yanında, hayatının farklı boyutlarında karşılaştığı acı ve kederlerin de akıl üzerindeki etkisine dikkatleri çeker. Dolayısıyla bu tür etkenler insan aklını meşgul etmekte, onun küçük büyük, gizli açık her alandaki gerçeği kavramaktan alıkoymaktadır[29]. Nitekim muhtaç ve fakir bir kimsenin, gelenek ve alışkanlıkların etkisiyle, hikmetin saklı bulunduğu noktayı nasıl tespit edeceği sorusu müellifin cevap aradığı bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla rububiyete ait hikmeti kavramada konumu bu olan ve söz konusu afetlere maruz kalan akıl, kendi sınırlarını aşamaz[30]. Aşamadığı gibi, görevini doğrudan yerine getirmesine de mani olur.
Aklın sağlıklı bir şekilde işlemesine engel olan öncü faktörlerden kabul edilen nefsânî arzuların, aklın rakibi olduğunu kabul eden Mâtüridî, bu duygunun insana özgü arzu ve şehvetlerle, bunları cazip gösteren şeytanlardan oluşan yardımcılarla desteklendiğini söyler. Bu tür şeytanî destekli bir duygunun, psikolojik fonksiyonunun etkisine vurguda bulunan müellife göre, nefsânî duygunun bütün güdüleri, duyu âlemi çerçevesinde ve yanı başımızda iken, hak yolda ilerlemenin bütün faktörlerinin duyular ötesindedir[31].
Bu yorumları doğrultusunda müellif, hidayetten uzak kalmanın temel etkenleri arasında, insan tabiatının (fıtrat) nesne ve olayları güzel ve çirkin göstermede, akla muhalif düştükleri zamanda, bir çok kimse için akıl ile insan fıtratının gösterdiği neticeleri birbirinden ayırmak çok zor olduğunu kabul eder. Böyle bir değerlendirmenin nedeni ise, her şeyin “reel idraki” sorunudur. Yani kendine özgü verilerin dışında, farklı bir analiz ile çözümlenmeye çalışılmasındandır[32].
Öte yandan Mâtüridî, bu veriler doğrultusunda ALLAH’ın fiillerini sorgulamanın bir dayanağı bulunmadığını ileri sürerken, bazı konuların haber yoluyla peygamberler aracılığıyla geldiğini vurgular ve bu alanda akıl yürütmenin, sağlıklı bir tutum olmadığını belirtir. Zira ona göre aklın sınırları dışında olan bu tür inanç konularını sorgulamak, akıl ötesi bir olgu olduğundan, dînî bir zorunluluk değildir[33]. | 
20.09.2006, 09:55
| | | Şeref Üyesi (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 239
Teşekkür etti: 40
Teşekkür aldı: 136 konuda 336 kere
| 2-Taassup ve Taklit.
Mâtüridî, hakikate ulaşmaya engel olan ana faktörlerden birisini taassup olarak tanımlar. Zira ona göre peşin hüküm ve sabit fikirlilikte, birey kendi anlayışının tam gerçeği yansıttığını, başkalarının ise bunu sağlayamadığını düşünür. Yine böyle bir kimse, kendi inancını irdelemez bile. Dolayısıyla kabullerindeki yanlış ve hataları görmez, hatta görmek de istemez. Çünkü o inanç argümanlarına bilinçli bir şekilde yaklaşmamıştır[34]. Zira taassup sonucu kabul edilen fikirlerde, her hangi bir aklî eylem olmadığı için, aksi istikametteki kavrayış, onun için bir şey ifade etmez. Oysaki kabuller, akli bir zorunluluk sonucu oluşmalıdır[35].
Aklî zaaflardan kabul edilen hususlardan olan taassubun farklı bir boyutu da Mâtüridî’ye göre taklit olgusudur. Zira taklit, bu eylemi gerçekleştirme çabasından kaçınmak amacıyla, nazar ve tefekküre dayalı araştırma yoksunluğunu neticesidir[36]. Bilindiği gibi Mâtüridî, akaid sistemini oluştururken, taklitten kaçınmayı ve nazar ve istidlâl sonucunda, tahkiki imana ulaşmayı ana hedef olarak tayin etmiş ve bunu da kelâm ilminin temel prensibi olarak benimsemiştir[37].
Kur'an taklidin bilinçsizce yapılan bir eylem olduğunu vurgularken, sahiplerine de “körü körüne hareket edenler” şeklinde bir değer biçmiştir. Söz konusu kimseler, bu tutumlar nedeniyle helak edilmişlerdir. Bu tür bir yargılama, aynı zamanda dünyevî ve uhrevî felaketlerin çağırıcısı olmaktadır.
Kalbin hidâyete engel olan eylemleri anlatılırken, genellikle bu tavrın arkasında kibir ve ön yargı olduğu, âyetler bağlamında rahatlıkla gözlemlenmektedir. Nitekim Şuayb peygamberin hidâyet daveti karşısında insanların “Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz”[38] şeklinde bir tepki göstermeleri, bir tür ön yargı belirtisidir. Zira söz konusu âyet ifadelerinden evrensel bazda ahlak kurallarını içeren Hz. Şuayb’ın, davetini anlamamaları düşünülemez. Ancak “Biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık. Senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur” ifadeleri, itirazlarına açıklık getirmektedir. Yine Mekkeli müşriklerin “Biz arkadaşımızı daha iyi biliriz. Eğer onun doğru söylediğini bilseydik ona uyardık”[39] demeleri de, bir tür önyargının belirtisidir. Öte yandan bu sözlerin sahipleri “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır, kulaklarımızda ağırlık, seninle aramızda perde vardır. Elinden geleni yap, biz de elimizden geleni yapıyoruz”[40] şeklindeki söylemleriyle, açık bir şekilde hidâyete karşı direnme gerekçelerini göstermişlerdir. Mâtüridî’ye göre ALLAH’ın emir ve yasaklarına karşı gelme, peygamberin sözlerini dinlememe, kibir ve inadın son noktasıdır[41]. Zira bunlar hakikati kabule niyetli kimseler değildir. Zira, hidayete yönelmek, öncelikle, bir meyli ifade eden “kulak vermek” suretiyle gerçekleşir. Oysa ki hakikatten yüz çevirenler, bu tür eyleme yönelmekten uzaktırlar[42]. Böyle bir tutumun arkasında, ileri boyuttaki taassup ve taklit olduğu da dikkatlerden kaçmamaktadır.
Taassubun oluşturduğu psikolojik yapı, ortamlara göre olumsuz anlamda farklı değerler kazanmıştır. Nitekim İslam tarihinde mezhep taassubunun ilerlediği, fikri müsamahaların tamamen ortadan kalktığı devirlerde, küfrün tanımı da değişmiş, her gurup kendi inancına aykırı hareket etmeyi, küfrün bir sınırı olarak algılamıştır[43]. | 
20.09.2006, 09:56
| |  | Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:00 .
Powered by: vBulletin Version 3.7.2 (Türkçe) Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 RC5 Bazaar Desings |