Sûre, Medine Döneminin sosyal hayatını disiplinize etme gayesini güden, toplum hayatını dejenere eden ahlaksızlık, fuhuş ve zina gibi çirkin fiillerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan mesajlarla dolu. Sûre, ilk ayetinde insanları, vahyin arındırıcı ve uyarıcı havasını teneffüs etmeye hazırlıyor.
“Bir sûre ki onu indirip, farz kıldık. Düşünüp öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik.” (ayet: 1)
Bu girişten sonra ayetler, doğrudan doğruya sosyal bir pislik olan zinayı gündeme getiriyor. Hem de zina edenlere verilmesi gereken cezayı ilk başta zikrederek.
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dini konusunda sizi bir acıma tutmasın. Onlara verilen cezaya da mü’minlerden bir grup şahit olsun.” (ayet: 2)
Cezanın caydırıcılık özelliği taşıması için halkın gözü önünde yapılması gerekiyor. Vurulacak sopanın “değnek” ifadesi ile ne çok kalın ne de çok ince olmaması, öldürme veya sakat bırakma gayesi olmadan, suçun önemi göz önünde bulundurularak, acı verecek şekilde uygulanması gerekir.
Bu konu gibi ceza hukukunu ilgilendiren hükümlerin uygulaması, fertlerin insiyatifinde değildir. İslam devletinin ilgili kurumlarının yetkisindedir.
Allah, İslam toplumunun ahlaki temellerinin sağlam olmasını istiyor. Toplumsal fesadın körükleyicisi olan zinanın kökünün kazınması için zinakârları dışlıyor. Onları toplumun gözünde alçaltıyor ve mü’minlere zinakarlarla evlenmeyi yasaklıyor.
“Zinakâr adam ancak zinakâr veya müşrik kadınla evlenebilir. Zinakâr bir kadın da ancak zinakar ve müşrik bir erkekle evlenebilir. Bu mü’minlere haram kılınmıştır.”(ayet: 3)
Toplumumuzda yaygın kanaate göre, erkek, zina ettiği zaman, bunun adı, kaçamak ve çapkınlıktır; Kadın zina ettiği zaman “fahişe”. Erkeğin yaptığı erkekliğini ispatlamak olarak algılanır, kadının ise kötü yola düşmek şeklinde yorumlanır. Oysa Allah katında kadın ile erkeğin, işlediği günah yönünden hiçbir fark yoktur. Kadın ne kadar kötüleniyorsa, erkek de o kadar kötülenir.
Mü’min bir aile, kızını zinakâr bir erkekle evlendiremez. Mü’min bir erkek de bir fahişe ile evlenemez. Ancak tevbe etmiş ve halini düzeltmiş olanlar hariçtir.
Allah, zinakârlık ile müşrik özellikleri taşıyanlarla evlenmeyi yasaklayarak, zina ile şirk arasında bir bağ kuruyor. Zinanın şirk kadar tehlikeli bir pislik olduğunu vurguluyor.
Zina İftirası: Allah zinayı haram kıldığı gibi; iffetli, namuslu kadınlara zina iftirası atmayı da büyük bir suç olarak görüp, böyle iftiralarla İslam toplumunun temelini oluşturan ailenin güvenini sarsıcı hareketlerin cezalandırılmasını istiyor.
“Namuslu kadınlara iftira atan sonra da dört şahid getiremeyen kimselere seksen değnek vurun. Ve bir daha onların şahitliklerini kabul etmeyin. İşte onlar fasıklardır.”(ayet: 4)
Namussuz kadınlara zina iftirası atmanın hükmü değil, namuslu kadınlara iftira atmanın hükmü veriliyor. Bu hüküm, iftira edip de sonra bu iftirasını ispatlayamayan iftiracıya 80 değnek vurulması ve bir daha şahitliklerinin geçerli olmamasıdır. Allah, onları fasık olarak nitelendiriyor. Çünkü onlar, bozgunculuk yapıyorlar, yuva yıkıyorlar.
“Ancak bundan sonra, tevbe edenler ve hallerini düzeltenler hariçtir. Şüphe yok ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (ayet: 5)
Daha önce zinakar iken veya namuslu bir kadına zina iftirası atmış iken daha sonra tevbe edip, halini düzelten kimse fasıklıktan kurtulur ve Allah onu bağışlar.
“Eşlerinin zina ettiklerini iddia edip, kendilerinden başka da şahitleri olmayan kimselerden her birinin şahitliği, doğru söylediğine dair Allah’a dört defa yemin etmesiyle yerine gelir.
Beşincisi, eğer yalan söyledi ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemektir.
Kocasının yalan söylediğine dair dört defa Allah’ı şahit tutması kadından cezayı düşürür.
Beşincisi, kocası doğru söylüyorsa Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını istemesidir.
Ya üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı? Ki Allah tevbeleri kabul eden, hakimdir.” (ayet: 6-10)
Hilal b. Ümeyye, akşam eve geldiğinde karısını bir erkekle yakalamış. Sabah olduğunda durumu Peygamber’e arzederek karısının zina ettiğini söylemiş. Zina isnadında bulunduğu ve dört şahit de getiremediği için, Peygamberimiz daha önce inen ayete göre “ya delil getirirsin, ya da cezaya çarptırılırsın” demiş. Hilal de: “Ey Allah’ın Resulü bizden birisi hanımının üzerine bir adam gördüğünde delil aramaya mı gidecek?” diyerek, o şahit buluna kadar, olacaklar olurdu. Yine de suçu ispatlamak mümkün olmazdı. İşte bu sırada, Cebrail gelerek Peygambere: “Karısına zina suçu isnat eden bir kocanın Allah’ı şahit tutarak dört defa yemin etmesi, beşinci yeminde, “Eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun” diyerek kendini savunması gerektiğini açıklayan ayeti getirdi. Böylece Hilal, zina isnadında dört şahit getiremediği için cezaya çarptırılmaktan kurtulmuş oldu. Böyle bir günah işleyen karıdan da boşanmak için yeterli sebep teşkil etti. Kadının da suçu kabul etmemesi halinde Allah’ı şahit tutarak dört defa yemin etmesi, beşincide “Eğer kocam doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabı üzerime olsun” diyerek, Allah’ın gazabını üzerine vacip kılması, hakimin vereceği cezayı düşürür. Hilal’in karısı da böyle yaptı ve cezadan kurtuldu. Peygamber de ikisini boşadı.
Artık onlardan suçlu olanının cezasını vermek Allah’a kaldı. Allah’ın ceza vermesi elbette, çok daha şiddetli ve kalıcıdır. Bununla beraber, tevbeleri kabul eden ve hallerini düzeltenleri bağışlayan da Yüce Allah’tır.
11-20: İFK OLAYI
Tarihe İfk hadisesi olarak geçen olayı anlatan on ayette mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye atılan iftira konu edilmektedir.
“O iftirayı yapanlar içinizden bir topluluktur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. Aksine o, sizin için hayırlı olmuştur. Onlardan her biri için günah olarak kazandıkları şeyler vardır. En büyük azap da onlardan elebaşılık yapanındır.” (ayet: 11)
Hz. Aişe’ye bu iftirayı yapanlar, başlarını İbn-i Übey’in çektiği münafıklar grubudur. Fakat, bu iftiranın boyutları münafıklarla sınırlı kalmamış, herkesin aklını karıştırmıştı. Müslümanların, böyle bir iftira karşısında öncelikle namuslu bir kadın hakkında sui zanda bulunmamaları gerekirdi. Sonra iftirayı yapanların da dört şahit getirmeleri gerekirdi.
“Onu işittiğiniz zaman, mü’min erkek ve mü’min kadınların kendilerince iyi niyette bulunup “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” (iftira atanların da) Onların da dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki onlar, şahitleri getirmediler, o halde onlar, Allah katında yalancıdırlar.” (ayet: 12-13)
Sûre’nin başında, iftiraya verilecek ceza belirtilmişti. Zina isnadıyla gelen bir kimsenin dört şahit getirmesi gerektiği bildirilmişti. Böyle bir konuda henüz suç sabit olmamış ve şahitler de ortada yoksa müslümanlara düşen, iyi niyetle namuslu bir kadının bu suçtan masum olduğunu düşünmektir. Böyle yapılmadığı zaman iftiraya ortak olunmuş olur.
“Eğer Allah’ın size dünyada ve ahirette iyilikleri ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftirada size büyük bir azap dokunurdu.
Hani siz, onu dilinize dolamış ve hakkında bir bilginiz olmayan şeyi ağzınızla söylüyordunuz. Siz onu önemsiz sanıyordunuz. Oysa o, Allah katında büyüktür.”(ayet: 14-15)
Onun kötülüğü ve günahı çok büyüktür. O iftirayı duyduğunuz zaman sizin Müslümanlığınıza yaraşan tavır ne olmalıydı?
“Onu duyduğunuz zaman “Bu konuda konuşmak bize yakışmaz. Haşa, bu büyük bir iftiradır.” demeniz gerekmez miydi?
Eğer mü’min iseniz, böyle bir şeye bir daha asla dönmemeniz için, Allah size öğüt veriyor. Ve Allah size, ayetlerini açıklıyor. Allah alimdir, hakimdir.” (ayet: 16-18)
Mü’min bir toplum ahlaki değerlerin korunmasına çok önem vermelidir. Fuhşun toplumda yayılmaması için gerekli tedbiri almalıdır. Toplum iletişim vasıtalarının, medyanın bu konudaki şerrinden korunmalıdır. Radyo, televizyon, gazete, dergi, kitap vs. ile ahlaksızlığa yöneltmek isteyen mihraklara izin verilmemelidir.
“İman edenler arasında fuhşun yayılmasını arzu edenlere, dünya ve ahirette acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(ayet: 19)
İslam toplumunda fuhuş yayıldığı zaman, bunun topluma nasıl kan kaybettireceğini ne denli büyük yaralar açacağını Allah çok iyi bilir. Siz, bunun boyutlarını hakkıyla takdir edemezsiniz. Yine de Allah’ın merhamet ve affıyla sizin hatalarınız örtülüyor, eksikleriniz tamamlanıyor.
“Ya üzerinizde Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı? Veya Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı?.. “(ayet: 20)
Allah, İslam toplumunun kötü ahlaktan kurtulması, iyi ahlak sahibi olması için uyarılarda bulunuyor. Kötü ahlak, toplumda fuhşun yayılması, doğru olmayan isnatlarla iftira atılması ve aile kurumunun yıpranmasıdır. İyi ve fazilet sahibi olmanın değer görmemesi, yardımlaşmanın teşvik edilmemesidir. Toplumun ahlaki dinamiklerini yitirmesi, temeline bomba konması anlamına gelir.
“Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o, fuhşu ve kötülüğü emreder. Eğer size Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Fakat, Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir.”(ayet: 21)
Toplumu, fuhşa ve kötü eylemlere sürükleyenlerden birisi de şeytandır. Şeytana uyanlar, farkında bile olmadan, kötülüğün içine düşerler. Mü’min şeytandan kendisine bir vesvese geldiğini hissettiği zaman, Allah’a sığınıp, Allah’ın rahmetini ve mağfiretini beklemelidir. Şeytanın oyununa gelip, onun peşine takılanlar, asla arınmazlar. Şeytanın peşini bırakmadıkça.
“İçinizden faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlarına, yoksulara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler. İhtiyaçlarından fazla olanı versinler, affetsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemiyor musunuz? Allah, bağışlayan merhamet edendir.” (ayet: 22)
Bu ayetin iniş sebebi olarak, Hz. Ebu Bekir’in yardım ettiği muhacirlerden Mustah İbn Usame’nin, Hz. Aişe’ye iftira edildiği zaman, bu konuda ileri geri konuştuğunu öğrenen Ebu Bekir, ona yaptığı yardımı kesip, bir daha asla ona iyilikte bulunmayacağına dair vermiş olduğu yemin zikredilir. Allah, sizin işlediğiniz günahlardan dolayı yaptığınız tevbeleri kabul edip, bağışlıyor. Size olan nimetlerini vermeye devam ediyor, o halde siz de hata yapan insanların pişmanlığını anlayın ve affedin ki, Allah da sizi bağışlasın ve merhamet çemberine alsın. Bu ayeti işiten Ebu Bekir’in, yaptığı yeminden dönerek, Allah’a itaatın gereği olarak yine aynı kişiye yardım etmeye devam ettiği belirtiliyor.(1)
Kötü ve iyi ahlakın işlendiği bu bölümde; şeytanın adımlarını izlemenin kötü; yakınlara, düşkünlere, Allah yolunda hicret edenlere, yaptıkları hatadan dönenlere iyilikte bulunmanın, onlara yardımcı olmanın iyi ahlakı gösterdiğini ve Allah’ın sevdiği davranışlar olduğu açıklandı. Şimdi, tekrar iftira suçunun çok çirkin bir kötülük olduğu vurgulanıyor. Çünkü bu olay, toplum barışını, huzurunu ve güveni zedeleyen bir kötülük örneğidir.
“Namuslu, hiçbir şeyden habersiz mü’min kadınlara iftira atanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlara büyük bir azap vardır. O gün; dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere, aleyhlerinde şahitlik ederler.
O gün, Allah onlara hak ettikleri cezayı verir. Onlar, Allah’ın hakkın ta kendisi olduğunu bilecekler.”(ayet: 23-25)
Allah, namuslu kadınlara zina iftirası atanları lanetler, onları dünya ve ahirette cezalandırır. Onların dilleriyle uydurdukları, anlatarak, gezerek yaydıkları bu kötü fiillerini, hesap gününde itiraf edecek olan yine kendi organlarıdır. Allah’ın onlara vereceği ceza uydurma ve haksız yere verilmiş bir ceza değildir. Namuslu bir kadını onlar haksız yere cezalandırmış olurlar, fakat, Allah onlara cezayı hak ettikleri için verecektir.
İyiler ve Kötüler Birbirine Yaraşır:
Kötülük ve iyilik iki zıt kutuptur. İyi kimseler, iyiliklerin sahibidirler, kötü kimseler de kötülüklerin, iyi kimseler, iyilerle eş olurlar. Kötüler de kötülerle eş olurlar. Her şey kendine benzeyene yakındır ve layıktır. Bunda da bir uyum vardır. İyi insanlardan bir kötülük beklenmez. Kötülerden de bir iyilik. Bunun için iyi insanlar hakkında, kötü kimselerden işitilen şeylere itibar etmemek gerekir. Çünkü onların sözüne güvenilmez. Onlara inanıldığı zaman toplum kötülüğe batar.
“Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkeklerde kötü kadınlara mahsustur. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara layıktır. İşte onlar, kötülerin söylediklerinden uzaktırlar. Onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.”(ayet: 26)
“Kötü kadınlar” şeklinde anlam verdiğimiz “el-Habisât” kelimesi, “kötü şeyler” anlamına da gelir. Buna göre anlam “kötü işler kötü adamların işidir” olur. Yani kötü insanlardan, ancak kötülük beklenir; iyi insanlardan da iyilik. İyi insanlar, kötülerin attığı iftiradan uzaktır.
Hz. Muhammed, iyi bir insandır, ona iyilerden olan Hz. Aişe yaraşır. Hz. Aişe de iyi biridir, ondan da ancak iyilik beklenir. Ona iftira atan Abdullah İbn-i Selül, kötü bir adamdır, ondan beklenecekte ancak kötülüktür.
Toplum hayatını ilgilendiren, insanların birbirlerinin evlerine giriş çıkış adabı önemli bir kuraldır. İnsanların birbirini sevmesi, sayması ve özel hayatına saygı göstermesi toplumu medeni yapan özelliklerdendir. Cahil ve bedevi toplumlarda kişilik hakları, özel hayat, aile sırları pek az değer verilen şeylerdir.
Rabbimiz, müslüman olan Arap toplumunun daha olgun ve medeni bir toplum haline gelebilmesi için bazı kaideler koyarak, hem onlar hem de daha sonra gelecek diğer toplumlar için yol gösteriyor.
“Ey iman edenler! Evlerinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Eğer düşünecek olursanız bu sizin için daha hayırlıdır.”
Bir başkasının evine girerken selam vermek ve izin verilirse içeri girmek ahlaki bir kuraldır. Bu ev hiç tanımadığınız bir kimsenin veya çok az tanıştığınız bir kimsenin evi olabileceği gibi bir yakınınızın ve akrabanızın da evi olabilir. Yine de girmek için izin istemek, evin müsait olup, olmadığını sormak gerekir.
“Eğer orada hiç kimseyi bulamazsanız, size izin verilene kadar oraya girmeyin. Şayet size geri dönün denilirse, geri dönün. Bu, sizin için daha temizdir. Allah, yaptıklarınızı bilir.”(ayet: 28)
Tabi bunlar, içinde oturulan, ev sahibi bulunan evler için geçerli hükümlerdir.
“İçinde eşyanız bulunan ve oturulmayan boş evlere girmenizde size bir günah yoktur. Allah, açığa vurduğunuzu da, gizlediğinizi de bilir.” (ayet: 29)
30-31: SOSYAL HAYATTA KADIN-ERKEK
İnsanlık kadın ve erkek olarak iki cins yaratılmıştır. Erkeklerin kendilerine özgü özellikleri olduğu gibi kadınların da kendilerine mahsus özellikleri vardır. Bir de her iki cinsin ortak özellikleri vardır. Toplum içinde kadın ve erkek belirli görevlere ve haklara sahiptir.
Toplumun sağlıklı olması da bozulması da kadın-erkek münasebetleriyle yakından ilgilidir. Bir toplumda kadın erkek arasında denge kaybolduğu zaman, hak ve görevler lâyığı ile anlaşılıp, yerine getirilmediği zaman, istismar, fuhuş ve zulüm baş gösterir. Namus, temizlik, aile kurumu, saygınlık ve huzur kaybolmaya yüz tutar.
Bunun için Allah, kadın ve erkek ilişkilerinde, uyulması gereken bazı kurallar koymuştur. Bu kurallar, insanlığı kurtuluşa götüren, temiz bir toplum, sağlıklı bir gelecek sağlayan kurallardır.
“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini çevirsinler ve mahrem yerlerini korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir. Allah, yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır.”(ayet: 30)
Mü’min erkeklerin, namahrem oldukları kadınlara karşı öncelikle gözlerini korumaları gerekiyor. Çünkü gözler, harama düşmenin hareket noktasıdır. Göz, cazibeyi tesbit edip, insanı şeytanın süslü göstereceği harama, günaha ve kötülüğe düşmesi için ilk sinyali verir. Bu sebeple, mü’min bir erkek, içinde bir takım istekler uyanacak şekilde, kadınlara uzun ve mahrem yerlerini tesbit edici bakışlardan sakınmalıdır.
Art niyetsiz ve tanımaya yönelik bakışlar masumdur. Fakat, bunların da ısrarsız ve derinliksiz olması gerekir. Bakışlardan sonra mahrem yerlerin korunması da erkeklere emredilmiştir. Mahrem yerlerin kapanması, karşı cinse bir istek uyandırmayacak şekilde bol ve rahat bir giysi giyilmesi gerekir.
“Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar. Mahrem yerlerini korusunlar. Açıkta olan kısmı hariç süslerini göstermesinler. Baş örtüleri ile yakalarının üzerini de kapatsınlar. Süslerini, kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, kendi kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendisi gibi kadınlar, kendi cariyeleri, erkekliği kalmamış hizmetçileri, kadınların mahrem yerlerini henüz bilmeyen çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.
-Ey mü’minler, kurtuluşa ermek için hep birden Allah’a tevbe edin!” (ayet: 31)
Kadınların bakışlarını sakınmalarının yanı sıra erkeklerden farklı olarak başlarını örtmeleri, örtülerini göğüslerinin üzerini örtecek şekilde aşağıya sarkıtmaları da emrediliyor. Bu emir, kadının erkeğe göre hem cazibesi hem de zayıflığı dolayısıyla korunmasını sağlamak ve toplumda fuhşun yaygınlaşmaması, aile kurumunun korunması için bir önlemdir.
Allah, kadını başta giyimiyle erkekten ayırmış ve ona istismara açık bir cinsel obje olarak bakılmasını önlemiştir.
Mü’min bir kadının dış örtüsünü almadan yanlarına çıkabileceği, takılarını göstermesinde sakınca olmayan kimseler şunlardır:
Allahu Teâlâ, İslam toplumunun sağlıklı olmasını istiyor. Fuhşun önlenmesi için zinaya 100 değnek, asılsız suçlamalarla aile kurumunun yara almaması için, zina iftirasına 80 değnek ceza öngörüyor. İnsanı fuhşa iten sebepleri ortadan kaldırmak için mü’min kadınların örtünmesi ve süslerini erkeklere göstermemeleri, mü’min erkeklerin de gözlerini sakınmaları ve mahrem yerlerini korumaları emrediliyor.
Bütün bunların yanında, insanın doğasında olan cinselliği ve doğal ihtiyaçlarını engellemiyor, yok saymıyor. Onları evlilik kurumu ile en sağlıklı bir yöne kanalize ediyor. Bunun için mü’minlere, içlerindeki bekarlarının evlendirilmesini tavsiye ediyor.
“İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah, onları lütfu ile zenginleştirir. Allah, kuşatıcıdır, alimdir.”(ayet: 32)
Evlendirilmesi istenen bekarlarda “iyi” yani “salih kimseler” olma özelliği aranmalıdır. Kötü, günahkar kimselerin evlenmesine aracı olmak; onlara temiz ve saliha eşler bulmak, belki de iyilik yapayım derken temizi, pis ile karıştırarak, mü’min bir kadını ateşe atmak anlamına gelir. Bu sebeple, iyilerin bir birine eş olmasına aracı olmak gerekir. Kötülerin değil.
Bireylerin bu konuda kişisel gayretleri olabileceği gibi devlet de bu konuda kuracağı bir kurumla birbirine denk olan eşlerin evlendirilmesini sağlayabilir. Fakirlerin evlendirilmesini ise bizzat devlet kendi imkanlarıyla gerçekleştirirse, toplumda huzuru sağlamak ve nesil emniyetini de korumak görevini yerine getirmiş olur.
“Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah’ın lütfundan kendilerini zenginleştirinceye kadar namuslarını korusunlar. Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, eğer onlarda bir hayır görüyorsanız, bedel vermelerini kabul edin. Allah’ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak istemelerine rağmen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa, şüphesiz Allah, onların zorlanmalarından sonra da bağışlayıcı ve merhametlidir.”(ayet: 33)
Bu ayette üç husus dikkatimizi çekiyor:
1) Evlenmeye gücü olmayan, ekonomik sıkıntı içinde olan veya aradığı özelliklere uygun bir eş bulamayanlar: Bunlara düşen, Rablerine dua edip, içinde bulundukları, sıkıntı ve ihtiyaç durumundan kurtarmasını istemek ve bu süre içerisinde iffetlerini korumak, zinaya yaklaşmamak.
2) Kölelerin özgürlüğünü kazanması için, efendileri ile bir anlaşma yapıp, belirli bir ücret tespit ederek, bu ücreti özgürlüğünü elde edince çalışıp ödemesi. Allahu Teala, köleliğin yaygın olduğu bir dönemde, böyle bir çare ile özgürlüğü ve adaleti öğütlüyor. Efendisi onu almak için belirli bir bedel ödemiştir. Eğer bu bedeli köle çalışıp efendisine verirse, kendi kendini satın almış olur. Köle sahibinin böyle bir anlaşma yapması da kölede bir hayrın görülmesine bağlıdır. Buna layık olması ve anlaşmaya sadık kalacağının bilinmesi dikkate alınır. Tabi, efendisi kendi hayrı için karşılıksız olarak da veya bir günahına kefaret olarak da köle azat edebilir.
3) Namuslu cariyelerin fuhşa zorlanmaması. Bu hüküm namussuzların zorlanmasını meşru kılmaz. Fakat, burada vurgu, özellikle namusunu korumak isteyen bayan kölelerin, böyle kötü bir yola zorlanmasının haram olduğu konusundadır. Böyle bir hareketi, ahireti unutup, dünyada geçici menfaatler sağlamak için yapanlar; sonra pişman olacaklardır, azaba çarptırılacaklardır. Fakat, istemeyerek o işe zorlanan bayanların da, ondan kurtulduklarında Rab’lerine yapacakları duanın kabul olacağını bilmeleri ve Rab’lerinden bağışlanma dileyip, onun rahmetini istemeleri gerekir.
Kölelik düzeninin tarihte kaldığını zannedenler, bugün fuhuşhanelerde zorla çalıştırılan ve uyuşturucu kölesi yapılarak, fuhşun içine düşürülen genç kızların varlığını ve ızdırabını unutmasınlar. Fuhuş patronlarının ödüllendirildiği ve vergi şampiyonu ilan edilerek madalyalar takıldığı bir ülkede İslamî hayat, ahlaki değerler ve fazilet beklenemez. Fuhşun artışı, aile kurumunun yozlaşması, gençliğin çöküşü, rüşvet, dolandırıcılık ve daha bir çok kötülük kaçınılmaz bir beladır.
Namus tüccarı gazete, dergi, radyo, televizyon, sinema, tiyatroların faaliyetleri serbest olduğu sürece ahlaki erdemlilik halkı kucaklayamaz.
Kur’an, tarih boyu sapıklık içinde olan kavimlerin helaklerini gösteren örneklerle doludur. Bunun için Allah’ın ayetlerine iyi kulak vermek gerekir.
“Size apaçık ayetler ve sizden önce geçenlerden örnekler ve takva sahipleri için de öğütler indirmişizdir.” (ayet: 34)
Eğer Allah’tan korkan ve saygı duyan takva sahibi insanlarsanız, bunları anlarsınız.
35-36: ALLAH’IN NURU VE MESCİDLER
“Allah göklerin ve yerin aydınlatıcısıdır. O’nun aydınlatmasının örneği, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. Cam sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Doğuya da batıya da ait olmayan mübarek zeytin ağacından yakılır. Ona ateş değmese bile neredeyse yağı ışık verecek. Nur üstüne nur! Allah dilediği kimseyi nuruna yöneltir. Allah, bu örnekleri insanlar için veriyor. Allah, her şeyi hakkıyla biliyor.”(ayet: 35)
“Nur” hem aydınlık, hem de aydınlatıcı anlamına gelir. Veya hem “ışık” hem de “ışığı veren” anlamındadır. Burada bir benzetme yapılmaktadır. Allah’ın verdiği ışık, kandilin ışığına benzetilmektedir. İnsanların gözünün önüne bildikleri lamba getirilmekte ve bu lambanın zeytin yağı ile tutuşturulması ve çevreyi aydınlatması anlatılmaktadır. İnsanların bildikleri ve gördükleri bir örnekten, Allah’ın gücünü kudretini ve yerleri gökleri nasıl aydınlattığını kavramaları beklenmektedir. Fakat, müteşabih ayetlerle uğraşmayı, benzetmelerden yanlış sonuçlar çıkarmayı adet edinen bazı kimseler, bu ayete dayanarak Allah’ı “aydınlatıcı” olmaktan çıkarıp, “aydınlığın kendisi” olarak yorumlayarak, Allah hakkında haksız ve yanlış inançlara yönelmişlerdir.
“Allah’ın yükseltilmesine ve orada isminin anılmasına izin verdiği evlerdedir. (o lamba) Orada, sabah akşam onu tesbih ederler.” (ayet: 36)
Allah’ın örnek verdiği lambanın, kendisine ibadet edilen mescitlerde bulunduğu, o mescitlerde insanların sabah akşam Allah’a ibadet ve itaat ettiği, Allah’ı bütün eksikliklerden uzak bildiği açıklanıyor.
Böyle mescidlerde geceleyin rahatça hareket edebilmek için, aydınlatılmaları gerektiği ifade ediliyor. Bu durum lambanın çok kısıtlı bulunduğu, İsa’dan sonra 600’lü yıllarda günümüzden çok daha fazla ehemmiyet arz ediyordu.
37-40: MÜ’MİN VE KAFİRİN AMELLERİ
Allah, mescidlerin yükseltilmesini ve orada Allah’a ibadet edilmesini, oraların aydınlatılmasını överek, böyle evlerin çoğalmasını istiyor. Oralarda Allah’a ibadet eden mü’minleri de şöyle tanıtarak, onların yaptıkları güzel işleri övüyor:
“Ticaretin, alış verişin kendilerini Allah’ın zikrinden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamadığı adamlar... Onlar, gönüllerin ve gözlerin ters döneceği bir günden korkarlar.” (ayet: 37)
O, adamları ne ticaret, ne alış-veriş oyalayarak Allah’ı zikretmekten, namazlarını kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Çünkü onlar, öyle bir günün korkusunu içlerinde taşırlar ki o gün, kalplerde ve akıllarda olan gider, gözler daha önce görmek istediklerini hiç aramaz. Geçici dünya menfaatleri arzusu ile dolu olan kalpler, onları elde etmek için plan kuran kafalar ve bu planı gerçekleştireceği anı bekleyen gözler, o gün korkudan, her şeyden vazgeçmişlerdir. Mü’minler bunu bildikleri için dünyada buna hazırlanırlar. Onlar, ahiretin kalıcı güzelliklerini arzularlar.
“Allah, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandıracak, onlara katından fazla fazla verecektir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (ayet: 38)
Allah’ın zikri için, ticareti, alış verişi bırakıp, camiye koşan, namaza koşan kimseler böyle ödüllendirileceklerdir. “Çalışmak da ibadet” deyip, Ticaretini, alış-verişini bırakıp namazını kılmayanlar, acaba kime ibadet ediyorlar?
“Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendisidir.”(1)
“Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman! Hemen Allah’ın zikrine koşun, alış-verişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (2)
Allah’a kulluğu unutup, dünyalık için yaptığı çalışmaları ibadet zannedenler, büyük bir aldanış içindedirler. Onlar, Allah için yapmaları gereken ibadetleri örtmüşler, Arapçasıyla “küfr” etmişlerdir. Küfür sadece inkar anlamına gelmeyip, nimete nankörlük etmek yani Allah’a kulluk görevini yerine getirmemeyi de ifade eder.
“Küfredenlere gelince, onların çalışmaları engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su sanır. Fakat yanına vardığı zaman hiç bir şey bulamaz. Orada Allah’ı bulur, O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir.” (ayet: 39)
Bir başka örnekle Allah’a kulluktan kaçanların çalışmaları:
“..Veya engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onun üstünü bir dalga örter. Onun üstünü de başka bir dalga. Onun da üstünde bir bulut vardır. Karanlıklar üstünde karanlıklar. Elini çıkarsa, neredeyse onu bile göremez. Allah’ın nur vermediği kimsenin asla bir nuru olamaz.” (ayet: 40)
Allah’ın aydınlıkla şereflendirmeye layık görmediği küfreden nankörler, hiç bir zaman ışığa ulaşamazlar. Önce onların kalplerindeki karanlıktan kurtulmaları gerekir.
“Görmüyor musun ki, göklerde ve yerde olanlar, dizi dizi uçan kuşlar, Allah’ı tesbih ederler. Hepsi de kendi duasını ve tesbihini bilir. Allah da onların yaptıklarını bilir.
Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de Allah’adır.” (ayet: 41-42)
Her şeyin sahibi Allah’tır. Her şey O’na dönecektir. Yerde ve gökte ne varsa hepsi O’nun yüceliğinin eseridir. Allah’ın onları düzenlediği şekilde iç güdüsel olarak O’nu tesbih ederler. Zerrelerden, gezegenlere varıncaya kadar Allah’ın eksiksiz ve mükemmel düzenine, organizesine şahitlik ederler.
“Görmüyor musun ki Allah, bulutları sürüyor, sonra bir araya getirip, üst üste yığıyor. İşte o zaman, aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Gökten, içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir de, bu doluyu dilediğine isabet ettirir. Dilediğinden de uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri kamaştırır.”(ayet: 43)
44-46: YARATILMIŞLAR
Tabiata baktığımızda, eğer gören gözlere sahip isek, Yüce Rabbimizin gücünü ve bilgisini ve doğaya koyduğu şaşmaz kanunların değerini çok iyi kavrarız. İşte o zaman, kulluk edilmesi gereken yegane ilahın Allah olduğuna imanımız artar ve O’na nankörlük etmenin ne büyük bir gaflet olduğunu görürüz. O’nun, doğaya koyduğu mükemmel sistemi ile hayatımızı devam ettirdiğimizi, insanların doğaya müdahalesi ile hayatın çekilmez bir hal aldığını görürüz. Düzensiz gelişen büyük şehirlerde hava kirliliği ve susuzluk insanın canına tak ediyor. Stres, hastalık ve ölüm getiriyor. Demek ki Allah’ın kurduğu düzeni bozmamak, insanın kendi sağlığı ve geleceği için gereklidir. Bu sistem doğada olduğu gibi sosyal hayat için de geçerlidir.
“Allah, gece ve gündüzü ters çevirir. Doğrusu gözleri olanlar için bunda ibretler vardır.” (ayet: 44)
Gece ve gündüz nasıl meydana geliyor. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Gece, gündüz gelince nasıl kayboluyor? Gece gelince gündüzün aydınlığı nasıl tükeniyor? Dünya nasıl dönüyor. Güneş nasıl aydınlatıyor? Böylesine büyük bir işi yapan acaba ne kadar yücedir? Tüm bunlar, düşünen, bu olayları gören ve değerlendirme kapasitesi olanlar için çok büyük bir ibrettir.
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. Bunlardan bir kısmı karnı üzerinde yürür. Bir kısmı iki ayakla yürür, Bir kısmı da dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah’ın her şeye gücü yeter.” (ayet: 45)
Ne kadar muhteşem bir kudret! Ne büyük bir güç. Hayatın kaynağı su. Canlıların hayatını sürdürmesi için gerekli; yokluğu ölüm olan su. İnsanın % 80’i su. Her türlü canlının yaratılması, yürüyen, sürünen, uçan, canlılar.. Tüm bunlar, her şeye gücü yeten, her şeyden yüce olan Allah’a kulluk edilmesi gerektiğini ortaya koyan belgelerdir.
47-54: MÜNAFIKLAR VE İTAAT
“Apaçık ayetler indirmişizdir. Allah, dilediği kimseyi dosdoğru yola yöneltir.
- Allah’a ve Peygamber’ine iman ettik, itaat ettik diyorlar, sonra bunlardan bir grup, böyle söylemesine rağmen yüz çeviriyor. Bunlar, mü’min değillerdir.“ (ayet: 46-47)
Niçin mü’min değillerdir? Çünkü iman ve itaat sözü vermesine rağmen, Allah’ın ayetlerini ve Peygamberini hakem kabul etmiyorlar. Bu nasıl iman ve itaat?
“Aralarında hüküm vermesi için, Allah’a ve Peygamberine çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup hemen kaçar. Ama hak kendilerinden yana olursa, hemen boyun eğip gelirler. Onların kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüpheye mi düştüler? yoksa, Allah’ın ve peygamberinin kendilerine haksızlık yapacaklarından mı korkuyorlar?
Hayır, onlar zalimler de ondan!
Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve peygamberine çağrılan mü’minlerin sözü sadece “işittik ve itaat ettik.”tir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.” (ayet: 48-50)
Mü’minlerle münafıkları birbirinden ayıran nokta burasıdır. İkisi de iman ettiğini, ayetleri kabul ettiğini söyler; fakat mü’min iman ettiği ayetlerin gerektirdiği görevleri yapmaya koşar, münafık ise işine gelirse yapar, çıkarı varsa boyun büker. Kendi aleyhinde ve haksız bir konumda ise hemen yüz çevirir, topukları üstünde geri döner.
Allah’ın hükmünden, peygamberin hakemliğinden kaçar. Münafık, hoşuna gitmeyince sanki o ayetleri ve hükmü hiç duymamış, bilmiyormuş gibi davranır.
“Kim Allah’a ve peygamberine itaat eder ve Allah’tan saygıyla korkar ve sakınırsa, işte kurtuluşa erecek olanlar onlardır.”(ayet: 52)
Gerçek mü’min onlardır. Allah’a ve peygamberine itaat etmeden, kuru kuruya “inandım kabul ettim” demenin bir faydası yoktur.
“Kendilerine emir verdiğin takdirde, savaşa çıkacaklarına var güçleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin! itaatiniz bilinmektedir, Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır. De ki:
Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, onun sorumluluğu kendisine, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz. Peygamberin görevi açıkça tebliğ etmekten başka birşey değildir.” (ayet: 53-54)
Peygamber, münafıklara zorla imanın lezzetini tattıramaz. O, sadece gerçeği açıklayıp, ortaya koymakla mükelleftir. Herkesin günahı, sevabı kendisine aittir. İster yüz çevirir, ister itaat eder, sonucuna kendisi katlanacaktır.
55: MÜ’MİNLERE ALLAH’IN VAADİ
Allahu Teala, mü’minlere dünyayı zindan etmemiştir. Dünyadan el çekmelerini, onun nimetinden istifade etmemelerini de emretmemiştir. Aksine “yiyin, için, fakat israf etmeyin.” (1) demiştir. Bütün mülk Allah’ındır. Dünya da ahiret de onundur. Mü’min ise, Allah’ın yeryüzünü kendisine emanet ettiği kimsedir. Eğer mü’minler dünyayı bırakır, ahireti kurtarmaya çalışırlarsa, ikisini de kaybederler. Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır. Dünyada fitne ve fesat kaldırılmadıkça adalet zulmün yerini almadıkça, mü’min üzerine düşen görevi yapmış olmaz. Bunun için mü’min, hayatını Allah’a adamış bir insan olarak, yeryüzünde Allah’ın dini hakim olana kadar mücadele etmelidir.
Şurasını da kesin olarak bilmelidir ki, Allah, iman eden toplumu her zaman kafirlere galip getirmiş ve yeryüzünün iktidarını mü’minlere vermiştir.
“Allah, sizden iman eden ve doğruları yapanlara, kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halifeler kılacağını vaat etmiştir. Kendileri için hoşnut olduğu dinlerini güçlendirecek, korkularını güvene çevirecektir. Çünkü, onlar yalnız bana kulluk ederler, bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar. Bundan sonra kim küfrederse, işte onlar, fasık olanlardır.” (ayet: 55)
Allah’ın vaadinin gerçekleşmesinin şartı, Allah’ın istediği gibi doğru iman ve Allah’ın kitabında gösterdiği doğru yolda yürümektir. Doğru hareket etmektir. Bu vaat ferde değil, topluma verilmiş bir sözdür. Fertler, bu yolda mücadele ederken ölebilirler veya Allah’ın vaadini görebilirler. Mü’minlere düşen görevlerini yerine getirmektir. Her halükârda mü’min için akıbet güzeldir.
Allah, mü’minlere onların kurtuluşuna vesile olacak bazı emirler vermektedir:
“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
Küfredenlerin yeryüzünde kaçıp kurtulacaklarını sanma. Onların barınakları ateştir. Ne kötü dönüş!” (ayet: 56-57)
Bu sonu aklından çıkarma ve barınağının ateş değil cennet olmasını istiyorsan, Allah’a kulluğu ihmal etme. Şeytanın oyununa gelme! Allah’ın emirlerine uymakta kusur etme.
“Ey İnananlar! Köle ve cariyeleriniz ve içinizden erginlik çağına erişmemiş olanlar, sizden üç kez izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağında, soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra... Bunlar sizin çıplak olabileceğiniz üç vakittir. Bunun dışındaki vakitlerde sizin yanınıza girip çıkmalarında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar. Allah alimdir, hakimdir.” (ayet: 58)
59-61: EV İÇİ EMİRLER
Sûrenin başından beri sosyal ve ahlaki konularda verilen emirlere, açıklamalara, öğütlere bu ayetlerde de devam ediliyor. Daha çok ev adabı ile ilgili hükümler yer alıyor.
“Çocuklarınızdan erginlik çağına ulaşanlar, büyüklerinin izin istedikleri gibi izin istesinler. Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar. Allah, alimdir, hakimdir.
Evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, süslerini açığa vurmaksızın dış elbiselerini çıkarmalarında bir günah yoktur. Örtünmeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.” (ayet: 59-60)
Yaşlı ninelerin, diğer kadınlar gibi tepeden tırnağa örtünmeleri gerekmez. Fakat, iffetli bir şekilde, süslerini, zinetlerini sergilemeden normal bir kıyafetle dolaşabilirler. Eğer, tam örtülü olarak gezmek isterlerse bu onların saygınlığını artırır.
“Köre bir günah yoktur; topala veya hastaya da günah yoktur; aynı şekilde size de evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde, anahtarları sizde olan evlerde veya arkadaşlarınızın evlerinde birlikte ya da ayrı ayrı yemek yemenizde bir günah yoktur.
Evlere girdiğinizde, birbirinize selam verin. Allah katından esenlik, bereket ve iyilik dileyerek..
Allah, aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini işte böyle açıklıyor.” (ayet: 61)
Kör, topal ve hastanın aile içerisinde yemek yemesinde veya kişinin oğlunun evinde, babasının, annesinin, erkek kardeşlerinin, kız kardeşlerinin, amcalarının, halalarının, dayılarının, teyzelerinin evlerinde yemelerinde, topluca veya ayrı ayrı yemelerinde bir sakınca bir günah yoktur. İnsanın bekçi olduğu, anahtarı kendisinde olan evler, kendisine emanet edilmiş evlerden de karnını doyuracak kadar istifade etmesi günah değildir. Dostların evleri de bu türdendir. Evlere girerken selam verilmesi ve izin alınması gerekir.
62-64: PEYGAMBER’DEN İZİNSİZ HAREKET
Peygamber’e itaat, Allah’a itaatin bir gereğidir. Allah’a itaat etmeyen mü’min olamaz. Allah’da, mü’minlerin özelliklerinin başında, kendisine ve elçisine itaati, peygamberle birlikte hareket eden mü’minlerin, bir işe karar verdikleri zaman, onu bırakıp, izin almadan kaçmamalarının gerektiğini zikrediyor.
“Mü’minler ancak, Allah’a ve peygamberine iman ederler, onunla birlikte bir iş hususunda biraraya geldikleri zaman, ondan izin almadan gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, Allah’a ve Peygamber’ine iman edenlerdir.
Bazı işleri dolayısıyla senden izin istedikleri zaman onlardan dilediğine izin ver. Onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, bağışlayıcı ve merhametlidir.” (ayet: 62)
Peygamber’in hayatında çok önemli olan bu kuralın, bugün topluma yol gösterici ve idareci konumunda olan liderler ve önderler için uygulanması mümkündür.
“Peygamberin çağrısını kendi aranızda birbirinize yaptığınız çağrı gibi saymayın. Allah, içinizden birbirinin arkasına gizlenip, gizlice sıvışanları bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya acı bir azaba uğratılmalarından korksunlar.” (ayet: 63)
Peygamberin emrine itaat etmeyip, görevlendirildikleri işleri bırakıp, gizlice kaçmak mü’minlere yaraşmaz. Peygamber’in onlar hakkındaki bedduası, sıradan insanların birbirlerine yaptıkları bedduaya da benzemez. Onun duası kabul olunur da münafıkların başına bir bela gelir veya kötü bir azaba uğratılırlar. Allah, kimin gerçek mü’min, kimin de münafık olduğunu bilir. Gizlice kaçanları da elbette görür.
“Şunu iyi bilin ki;
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Sizin ne üzerinde olduğunuzu bilir. Ona döndürülecekleri gün, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, her şeyi bilmektedir.” (ayet: 64)
NÛR SÛRESİNDEN EMİRLER VE YASAKLAR
1- Zina eden kadın ve erkeğe yüzer değnek vurun, Allah’ın emrini uygulama konusunda acımayın, bu cezalandırmaya da mü’min bir topluluk şahit olsun(2)
2- İffetli kadınlara zina iftirası atıp, sonra da dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyyen kabul etmeyin.(4)
3- Namuslu bir kadın aleyhinde çıkan bir iftira ve dedikoduları işitince, “Bu apaçık bir iftiradır” diyerek, şahitsiz ve ispatsız sözlere itibar etmeyin.(12, 14)
4- Fazilet ve servet sahipleri, yakınlara, düşkünlere, Allah yolunda hicret edenlere vermemek hususunda yemin etmesinler, geçmiş hataları bağışlasınlar.(22)
5- Kendi evleriniz dışında evlere izin istemeden ve selam vermeden girmeyin.(27)
6- Evin sahibi yoksa ya da size izin verilmezse içeri girmeyin. Eğer size geri dönün denilirse, geri dönün.(28)
7- Mü’min erkekler gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar.(30)
8- Mü’min kadınlar gözlerini haramdan sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar, başörtülerini göğüslerinin üzerini de kapayacak şekilde sarkıtsınlar. Zinetlerini, takılarını aşağıda isimleri sıralananlardan başkasına göstermesinler; Kocası, kayınpederi, oğulları, kocasının oğulları, kardeşleri, erkek ve kız kardeşinin oğulları, mü’min kadınlar, cariyeleri, ihtiyar ve erkekliği kalmamış hizmetçiler kadınların mahrem yerlerini henüz bilmeyen çocuklar. (30)
9- İçinizden bekar olanları evlendirin. Evlenme imkanı bulamayanlar, iffetlerini korusunlar. Namuslu kalmak isteyen cariyeleri fuhşa itmeyin. (32-33)
10- Mescidleri, camileri temiz tutun.(36)
11- Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin.(54)
12- Namazı dosdoğru kılın, Zekatı verin ve peygambere itaat edin.(56)
13- Elinizin altında bulunan hizmetçiler ve erginlik çağına gelmeyen çocuklar yanınıza gelirken üç kez izin istesinler. Bunlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (58)
14- Peygamberle beraber bir iş üzerinde bir araya geldikleri vakit, ondan izin almadan bir yere gitmesinler.(62)