Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 33 (1 Kayıtlı ve 32 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
İslâmiyetin yegâne gayesi, taklidden kurtulmak, mertebe-i tahkika vâsıl olmaktır.
Bu gayeye de mukaddemat-ı zanniyye ve mevzûât-ı fıkhıyye ile ulaşmak pek mümkin olmayıp ancak tasavvuf ile mümkindir.
Binâen'aleyh hakayik-ı kainata ıttılâ' içün sofiyye hazeratının ta'kib etmiş olduğu yoldan yürümek; her akl-ı selîme sahib olan ve dînin bir ihtiyâc-ı ma'nevî ve vicdanî olduğunu duyan, şiddet ve mertebece de ihtiyâc-ı maddî ve meâşîye tekaddüm ve tefevvuk etdiğini tadan ve bu ihtiyâcın Hâlika âid kısmı insanların tefekküre başladığı günden ya'ni iptidâ-i zuhurundan beri bir ma'bud tanıdıklarını görenler içün umûr-ı lâzımadandır.
Kalb ve nefsin tehzibine i'tinâ eden, dünyayı bu görünen mezâhir olarak değil, "Hak ve hakikatden alakoyan şey" diye tarif eden sofiyye hazeratına "miskin" kelimesini izafe edenler büyük bir hata ve çok büyük bir insafsızlıkda bulunmuş olurlar.
Tarihi tedkik edecek olursak, İslâm'ın ruhiyyâtını aktâr-ı cihana sofiyye hazeratı yaymıştır.
Onların sözleri doğru, ef'âl ve halleri Kitâb-ı İlâhîyi beyan ve hitabları ruha olduğundan tevhid neş'esini gönüllere muhabbetle, şevkle sokmuşlardır.
Ve Kur'ân-ı Mübîn'de: " İlimde rüsuh bulanlar" diye vasıflandırılan sınıf bu sınıftır.
Fen ile ilmi ve dîni sarıştıran bu sınıftır.
Kur'ân-ı Mübîn'in elfazı Arapçadır, ma'nâsı Allah'çadır. İşte bu Kitâb-ı Mübîn'in en ince ma'nâlarına âgâh olan sınıf yine bu sınıftır.
Ehl-i rüsûm, Kitâb-ı Mübîn'in ma'nâ-i ruhîlerine lâyıkı ile âgâh değillerdir.
İman başkadır, âyet-i celîlelerin ma'nâ-i zevkîsi sorulduğu vakit gönülleri doyurarak cevab vermek yine başkadır.
Bu hususta birkaç canlı misal verelim:
Sûre-i Duhâ'da : (Vedduhâ. Velleyli izâ secâ. Mâ vedde'ake rabbüke ve mâ kalâ. Ve lel âhıretü hayrun leke minel'ûla. Ve lesevfe yu'tıyke rabbüke feterdâ. Elem yecidke yetiymen feâvâ. Ve vecedeke dâllen fehedâ. Ve vecedeke âilen feağnâ. Feemmelyetiyme felâ takher. Ve emmessâile felâ tenher. Ve emmâ binı'meti rabbike fehaddis.) Buyurulmuştur.
İmdi: Sofiyye hazeratından olmayan ecille-i ulemânın en kibarlarından olanlarının âyet-i celîleye verdikleri ma'nâları arzedelim:
" O duhâya ve indiği zaman o geceye kasem olsun ki, veda' etmedi Rabbin sana ve darılmadı. Ve herhalde sonu, senin içün önden hayırlı. Elbetde âhiret sana dünyadan daha hayırlıdır. Ve ileride Rabbin sana atâ edecek ki rızâya ereceksin. O, seni bir yetîm iken barındırmadı mı ? Seni, yolunu şaşırmış gördüde doğru yola götürmedi mi ? Ve seni bir yoksul iken zengin etmedi mi? Seni fakir buldu da haremin Hadîce'nin malı ile zengin kılmadı mı ? Öyle ise sakın yetîme kahr etme, ona zulmetme. Ve ammâ sâili zarlama, hâib gönderme. Fakat Rabbinin ni'metini anlat da anlat"
İşte sofiyye hazeratının âsârının hâricinde ulemâ-i rüsûmun tefsirlerinin ekserisinde hemen hemen gördüğünüz mealler bu şekildedir.
Bu husûsu daha açık beyan etmek içün Sûre-i Duhâ'nın sebeb-i nüzûlünü arzedelim:
Sûre-i Celîle taraf-ı İlâhîden, vâkıf-ı esrâr-ı hikmet olan Şâh-ı Rüsül Efendimizin mübârek hâtır-ı seniyyelerini tatyîb içün gönderilmiştir.
Şöyle ki:
Bir müddet Peygamber-i Zîşân Efendimize zâhirde vahy tecellîsi uzadı.
Fahr-i Âlem'in, emr-i İlâhî ile Hırâ dağından tek başına açmış olduğu (La ilâhe illâllah) da'vâsına cebhe alıp, hasım olan müşrikîn-i muannidîn, eimme-i mudıllîn, istihzâ yolu ile. "Muhammed'in Allah'ı Muhammed'e darıldı, hiç vahy'den bahsetmiyor" dediler.
Eimme-i küfrün bu sözlerinden, ism-i a'zamın tahtgeni olan kalb-i pâk-i Muhammedî rencîde oldu, derhal bu sûre-i celîle hükûmet-i Sübhânî'nin sefîr-i kebîri olan nâmûs-ı ekber Hazret-i Cibrîl ile Huzûr-ı Risâlete gönderildi.
İmdi, bu nazm-ı kerîmlerin huzûrunda huşu' ve hudu' ile duralım:
Gece ile gündüz ki; kazâ-i İlâhî makasıdır (mikrasıdır) Ya'ni şuûnât-ı kevniyye onların açılıp kapanmasıyla cayır cayır doğranır, ömür kumaşları onlarla biçilir.
İşte Cenâb-ı Hak bu kadar nâzik bir nokta üzerine yemîn ediyor: " Rabbin seni ne terkedebilir ve ne de darılabilir, sen hoşnûd oluncaya kadar ihsân edeceğim" diye vayh gönderiyor.
Şimdi burada dikkatle duralım:
Bu nazm-ı kerîmlerdeki nezâket-i Sübhânîden sonra, "Seni fakir buldu da Hadîce'nin malı ile zengin kılmadı mı ? Yâhud ganimet ve gayrı şeylerle zengin yapmadı mı?Yolunu şaşırmış gördü de doğru yola götürmedi mi?" .. gibi hitabların tecellisi nasıl olur diye insanın gönlünde bir incinme yapmaz mı ?
Bu gibi hitabları kullananlara lisân-ı örfde bile, ya'ni birisi birisine bir şey yapsada, sonra "ben sana şunu yaptım, bunu yaptım.. dese, ehl-i kemâl onlara: " Ne kadar kaba ve sonradan görmüş" ta'bîrini kullanırlar.
Cenâb-ı Hakk'ın ise :
(Ve kefâ billâhi şehîden muhammedün resûlüllah" diye tebcîl etdiği Habîbine göndermiş olduğu bu âyetlerdeki bu ma'nâlar nasıl kabûl edilebilir? Bu gibi ma'nâlar bilmem ki ne dereceye kadar îmân-ı zevkîde yer bulabilir?
Yine. " Sakın yetîme zulmetme, kötü muamelede bulunma, onun malını alma, fakiri azar ile kovma" gibi ma'nâlar ne dereceye kadar kalb âlemine huzur verebilir?
Vâkıa âyet-i celîlelerin lûgat ma'nâları böyledir. Fakat murad-ı İlâhî nedir?
Kur'ân'ın elfâzı Arapçadır, ma'nâsı Allah'çadır. Yalnız Arapça olsaydı, her Arab'ın okuyup anlaması lazım gelirdi. " O, bir sır kutusudur, erbabına açılır" denmişdir, ne kadar yerinde söylenmişdir.
Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Mübîn'de bir nazm-ı kerîmde Resûl-i Ekrem'in şânında: (Ve mâ erselnâke illâ rahmeten ili'alemin): "Biz Azîmüşşân seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyuruyor.
Sonra nasıl olur da: "Yetîme zulmetme, malını yeme, fakîri kovma" diye emreder ?
Değil Resûl-i Ekrem, hattâ dindar veya azıcık insanlık âlemine kadem basan adam bile yetîme hor muamele edemez.
Hayat-ı Nebî kâinatda hiçbir şahsa kısmet olmayan bir husûsiyette elhamdü lillâh mahfuzdur. O Zât-ı A'lâ, değil yetîmi incitmek, sâili reddetmek, düşmanlarına dahi merhamet elini uzatmıştır. Hayatına su'-i kasd etmeye hazırlananlara: " Yâ Rabbi! Beni görmediklerinden, bilmediklerinden bu çirkinliklere kalkmışlardır. Afvınla muamele eyle" diye mübarek gözlerine sıcak yaşlar dolarak dua etdikleri ve zâtına vâki olan tecavüzleri afvetdikleri yâr u ağyârın ma'lûmudur.
Demek oluyor ki âyet-i celîlelerin ma'naları elbetde birer husûsiyete mâlikdir.
İşte bu husûsiyetleri Sofiyye hazerâtı bilir. Onların verdikleri ma'nâ; akıl ölçüsü ile , ölenlerden aldıkları bilgilerle değil, bizzat kalblerine tecellî eden ilhâmât iledir.
Şimdi de bir nebze onların bu sûre-i celîleye verdikleri ma'nâyı tahsil edelim:
(Vedduhv velleyli izâ secâ. Mâ vedde'ake rabbüke ve mâ kalâ)
"Şuûnât-ı kevniyyeyi doğrayan, kazâ-i İlâhi makası olan gece ile gündüze yemîn ederim ki, Rabbin seni ne terketdi ve ne de darıldı."
Bu ma'nâ tahsîl olundukdan sonra şöyle bir ma'nâ da tahsîl etmişlerdir:
" Vech-i hakikat-i Muhammediyyene ve bütün cihet-i Ahmediyyene kasem olsun ki; Rabbin sana ne darılır ve ne de terkeder."
(Velel âhıretü hayrun leke minel ûlâ.)
"İnd-i Sübhânide senin her an tecellîn ilk tecellînden daha hayırlıdır."
(Ve lesevfe yu'tıyke rabbüke feterdâ.)
"Âlem-i Me'ad'da, mahkeme-i dâd'da ferman senindir. Seni, hamdden yapılmış, livâ-i hamd'in makam-ı mahmûd'un sâhibi kıldık. Sen râzı oluncaya kadar Rabbin i'tâ edecekdir. Ya'ni din gününde, o, cüz'-i tasarrufların alındığı günde Rabbin rubûbiyyetini senin rızana vermişdir. Âhiret dünyanın kalbidir, o kalbin sâhibi seni kıldık. Senin kalbini esrâr-ı İlâhiyye hazinesi yapmadık mı ?"
(Elem yecidke yetiymen feâvâ)
"Seni dürr-i yetim bulduk, ya'ni kemâl-i kabiliyetinde münferiddin, sana tahsis edilen makaam-ı mahmûd'da yer verdik."
(Ve vecedeke dâllen fehedâ)
"Kudret-i İlahiyyeyi apaşikâr sana açıp senin hayretini izâle etmedik mi ?"
(Ve vecedeke âilen feağnâ)
"Seni dürr-i yetim bulduk, ya'ni kemâl-i kalup da biz sana gınâ-i zâtiyyemizle tecelli etmedik mi ?"
Nerede bu ma'nâ -i celîleler, nerede "haremi Hadîce'nin malı ile, ganimetle zengin etmedik mi?" gibi ma'nâ lar?
Haydi sofiyyeyi beyenmeyen ehl-i zâ hirin verdikleri bu ma'nalara ehl-i îman, îmanın zevkkinde müstağrak kalarak boyun keser.
Fakat hem dâ ll ve mudıll olanlara aziz dînin aleyhinde bulunmak içün kapı da açar.
Nitekim öyle de olmuştur. "Cihadlar ganimet sevdası ile yapılmıştır" diye dırıltılarda
işitilmiştir.
Yine sofiyye hazeratı bu nazm-ı kerîm'de : Cenâ b-ı Hakk'ın; gündüzün apaydınlığı ile; Resûl-i Zîşânının kalb-i pâkine, o kalb-i pâke nâzil olan ve oradan beşeriyyete tulû' eden aydınlığa, ya'ni, beşeriyyeti en kesif zulmet perdesi kapladığı vakit o zulmeti parçalayan şems-i hakikat-i Muhammediyyenin nûru olan o aydınlığa kasem etdiğine; gecenin karanlığı ile de Habîbinin vücûd-ı beşerîsine kasem etdiğine işaret buyurdukdan sonra şöyle ma'na veriyorlar:
"Habibim! Senin zâhirinden feyz-i nübüvvet ve risalet kat'edilemez, bâtınından da
feyz-i vilâyet ayrılamaz. Ahvâl-i nihayetin ef'âl-i bidayetinden efdal ve ekmeldir. Senin isti'dâd-ı zâtiyyene kemalât-ı zâtiyyemizle tecellî etdik.
Azamet-i sübhâniyyemde hayretde idin, her şey'i açıkladık. Kemâl-i azamete sahip kıldık. Fakir bulduk; ya'ni isti'dâd-ı kadîmin iktizası enaniyyetinden fâni olmuştun, biz de beka-i vücudumuzla seni ganî etdik.
(Feemmel yetîme felâ takher)
"Yetim olan nefsine çok riyazat yaparak kahr etme. Senin nefsin senin matîyendir, onun senin üzerinde hakkı vardır."
__________________ İnsanın topraktan,sudan yapılmış olan kısmı değişmez amma ma'nası,siyreti değişebilir.
Tezhib-i ahlak insan içün mümkündür.Olmasaydı mükellef tutulmazdı...
Konu ranon tarafından (31.01.2008 Saat 06:18 ) değiştirilmiştir..
ayrıca ; peygamberimizin zahiri risalet , batını velayet ise ;
İMAMI RABBANİ ye göre NUBUVVET VELAYETTEN çok üstün olduğuna (peygamberin nubuvveti velayetinden) göre demek ki ZAHİR MANALAR BATIN MANALARDAN DAHA ÜSTÜNDÜR....
vesselam...
Konuyu gündeme getirmeniz cihetiyle teşekkür ederim. Fakat mümküm ise daha sade ve anlaşılır bir dille izah edilen anlatımları eklerseniz çok daha fazla kardeşimizin istifade edeceğini düşünmekteyim.
saniyen
Vâkıa âyet-i celîlelerin lûgat ma'nâları böyledir. Fakat murad-ı İlâhî nedir?
Kur'ân'ın elfâzı Arapçadır, ma'nâsı Allah'çadır. Yalnız Arapça olsaydı, her Arab'ın okuyup anlaması lazım gelirdi. " O, bir sır kutusudur, erbabına açılır" denmişdir, ne kadar yerinde söylenmişdir.
Bu ifadeyi çok muhteşem ve beliğ buldum. Yönelenlere açılan bir sır kutusu olarak Kuranı Kerim herkeste farklı bir lutuf olarak verilen sırları çözme kabiliyetine göre gönüllerde makes bulur. Bu cihetle değerli Hocamızda kendine lutf edilen manevi hasletlerle sureyi ele almış istifade ettik.
Bize usulu öğrettiklerine göre ibarelerden hüküm çıkarırken ibarenin 5 çeşit manaya haml olma ihtimali var. Yine tefsirde rivayet, dirayet ve işari tefsir geleneği var. Bu zenginlikler içerisinde yukarıdaki tefsiride bir zenginlik sayabiliriz.
salisen
İslâmiyetin yegâne gayesi, taklidden kurtulmak, mertebe-i tahkika vâsıl olmaktır. Bu gayeye de mukaddemat-ı zanniyye ve mevzûât-ı fıkhıyye ile ulaşmak pek mümkin olmayıp ancak tasavvuf ile mümkindir.
Bu ifadeden sanki sofilerin dışındakiler tahkik mertebesine ulaşamazmış ve de sufilik fıkıhtan ve istidlalden çok öte çok üstün bir şeymiş gibi algılanabilir. Acaba kasıt benim anladığım gibi midir? eğer öyleyse ; fıkıhtan uzak , akıldan uzak bir tasavvufun İslama uygun olması mümkün müdür ? Benim bildiğim büyük muhaddisler sufilerden çıkmıştır çünkü tasavvufun konusu 24 saatiyle peygamber a.s ı anlamak ve aynen yaşamaktır. Bu gaye onları muhaddisler çıkarmaya itmiştir. Öyleyse fıkıhta hadislerden çıkacaksa onları fıkıhsız ve aklı kullnmaktan uzak insanlar olarak anlamamız veya anlatmamaız mümkün müdür ? Bence değildir...
İnşallah benim anlayışımda bir algı sorunu ola....
__________________
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
""İslam dininde dünya bu görünen mezahir değil,Hak ve hakikatten alakoyan şeydir"tarifi bizzat İmam-ı Ali Efendimizin tarifidir.Sofiyye Hazeratının verdiği ma'nalar O'nun gönlünden akar.zira "Kur'an-ı Natık benim"demişdir.
__________________ İnsanın topraktan,sudan yapılmış olan kısmı değişmez amma ma'nası,siyreti değişebilir.
Tezhib-i ahlak insan içün mümkündür.Olmasaydı mükellef tutulmazdı...
""İslam dininde dünya bu görünen mezahir değil,Hak ve hakikatten alakoyan şeydir"tarifi bizzat İmam-ı Ali Efendimizin tarifidir.Sofiyye Hazeratının verdiği ma'nalar O'nun gönlünden akar.zira "Kur'an-ı Natık benim"demişdir.
Peyganber aleyhisselamın hayatta olduğu dönemde tarikat ve hakikat gibi kurumsallaşmış kavramlar yoktu. Bu cihetle yukarıda peygamber sözü (hadisi şerif) olarak naklettiğiniz ''sözlerim şeriat, işlerim tarikat, halim hakikattir'' sözünün kaynağını vermenizi istirham edeceğim.
Masivallah tabiri içinde dünyanın olması kast ediliyor sanırım. Ancak Hz. Ali ''Kuranı natık benim'' derken acaba ne kast etmişti. Kuranı Kerim sadece Hz Ali nin diliyle mi konuşur diyede aklıma geliverdi nedense...
Selametle...
__________________
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
""İslam dininde dünya bu görünen mezahir değil,Hak ve hakikatten alakoyan şeydir"tarifi bizzat İmam-ı Ali Efendimizin tarifidir.Sofiyye Hazeratının verdiği ma'nalar O'nun gönlünden akar.zira "Kur'an-ı Natık benim"demişdir.
böyle bir hadis yoktur...
peygamberimizin sözleri de işleri de hali de ŞERİATTIR...
HAKİKAT , ŞERİATTAN AYRI BİR ŞEY DEĞİLDİR...tarikat bunu idrak etme çabasıdır...
Peyganber aleyhisselamın hayatta olduğu dönemde tarikat ve hakikat gibi kurumsallaşmış kavramlar yoktu. Bu cihetle yukarıda peygamber sözü (hadisi şerif) olarak naklettiğiniz ''sözlerim şeriat, işlerim tarikat, halim hakikattir'' sözünün kaynağını vermenizi istirham edeceğim.
Masivallah tabiri içinde dünyanın olması kast ediliyor sanırım. Ancak Hz. Ali ''Kuranı natık benim'' derken acaba ne kast etmişti. Kuranı Kerim sadece Hz Ali nin diliyle mi konuşur diyede aklıma geliverdi nedense...
Asr-ı saadette Tarikat ve hakikat kavramlarıyla ilgili:
"Tarikatlerin ilk numunesi,asr-ı celi-i nebevide Ashab-ı Suffe'de başlamıştır.Ashab-ı Suffe vücudlarını "mücahede ve riyazatla" terbiye iden ve gece gündüz Mescid-i Nebevi'de beytutet iden ve iaşeleri Peygamber Efendimiz tarafından temin edilen bir kısım serdengeçti kimselerdir.Bununla beraber "tarikatler" Ashab-ı Suffe tarafından değil, hassaten Cenab-ı İmam Ali tarafından evvela muhterem evlatları Cenab-ı İmam Hasan ve İmam Hüseyin ile Ehl-i Beyt'ten ma'dud olan Hazret-i Selman-ı Farisi ve tabiinden Hazret-i Hasan-ı Basri'ye ve zevat-ı saireye telkin idildiği gibi:Hazret-i Eba Bekir es-Sıddik ve Ömerü'l-Faruk (r.a.) taraflarından dahi bir intisab-ı manevi ve teberrük-i ruhani olarak tarikatlar teselsül ittirilmiş ve Cenab-ı Üveysi'l-Karani(k.s.) ve bu zat-ı şerifin mazhar-ı esrarı olan zevat-ı mestureler taraflarından da NEŞR-İ TARİKAT idildiği mazbut ve muhakkaktır.
Tarikatların müteaddid aksam ve sınıflara ayrılmasına gelince 261/864'de Hac yolunda ve meçhul bir mahalde vefat iden Belh Hükümdarzadesi İbrahim bin Edhem,264/877'de vefat iden Bayezid-i Bistami,298/910'da vefat iden Cüneyd-i Bağdadi,334/945'de vefat eden Şeyh Şibli(k.s.) zamanlarında ehl-i tariklere "Taife-i Sufiyye" namı verilirdi.
__________________ İnsanın topraktan,sudan yapılmış olan kısmı değişmez amma ma'nası,siyreti değişebilir.
Tezhib-i ahlak insan içün mümkündür.Olmasaydı mükellef tutulmazdı...