Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 79 (1 Kayıtlı ve 78 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Kur’an’dan Bir Ayetin Derinliklerine inme ve Gereğini Uygulama Gayreti
Âl-i İmran suresi 172 – 174. ayetleri meali:
“Onlar, yaralandıktan sonra da
yine Allah’ın ve Resulünün çağrısına
uyanlardır.
Onlardan iyilik yapan ve sakınanlar
için pek büyük bir ödül vardır.
Onlar öyle kimselerdir ki halk onlara:
‘İnsanlar size karşı toplandı,
onlardan korkun.’ dediği
zaman, bu onların imanını artırdı
ve dediler ki:
‘Bize Allah yeter! Ne güzel vekildir
O!’
Sonra da kendilerine hiçbir kötülük
dokunmadan, Allah’ın nimeti
ve lütfuyla döndüler ve Allah’ın
rızasına eriştiler.
Allah pek büyük lütuf sahibidir.”
‘Bize Allah yeter ! Ne güzel vekildir O! ’
Derin İlimlere Gerek Yok!
Ayetler Diyor Ki:
1- Allah’ın kullarını imtihanı süreklidir. Keyifler yerinde ve sıkıntısız günlerde ‘Kalkın, şunu yapın.’ diye emrettiği gibi, sıkıntı üstüne sıkıntıyla boğuştuğu zamanlarında da kullarına emirler verebilir. Bu emirlere itaat eden kulları, O’nun rızasını kazanır. İtaatte eksiklik gösterenler de gösterdikleri eksikliğe göre kaybederler. Kul her gün, her saat Rabbinden gelecek imtihana hazır olmalıdır. Kulluk budur. Bizim kul olarak imtihanlardan imtihan beğenmek gibi bir hakkımız olamaz.
2- Muayyen bir imtihanı kazanmak sadece onu başarmak değildir. O imtihanda muvaffak olmak, Allah ve Resulü’nün ‘iyi’ dediği şeyleri yapmaya devam ediyor olmak ve hayatı ‘takva’ ekseni etrafında sürdürmek gerekmektedir. Mesela, en yakınlarından birini kaybeden bir mümin, onun acısını atlatmadan ikinci bir imtihanla daha karşılaşabilir. Bu süreci imtihan olarak görüp muvaffakiyetle geçiren birinin, diğer salih amelleri ihmal etmesi makul olamaz. Hem o imtihan konularında gayret edecek, hem de salih ameller dizisini devam ettirecektir. Genel gidişat da ‘takva’ ölçülerinden çıkılmadan sürdürülecektir.
3- Müminin imtihan olarak karşısına çıkacak en önemli sıkıntılardan biri, kendisi dışındaki kitlelerin dil ve gözle baskı altına almaya çalışmasıdır. Kılık kıyafetinden, cemaatle namaz kılmasına, çocuklarını eğitmesine, evinde İslamî bir düzen kurmaya çalışmasına kadar pek çok alanda insanlarla beraber olmanın getirdiği bir baskı türüyle karşılaşabilir. ‘Bu uygun değil, yanlış yapıyorsun, zamanı değil, filancaya bak…’ gibi bir tür baskı altında tutma, zaman zaman da ezme ve eritme çabalarıyla karşılaşabilir. Bu tür baskılarla alenen karşılaşabileceği gibi, şuuraltını etkileyecek metotlarla da karşılaşabilir. Bilinçli veya bilinçsiz bu baskıyı yapanlar veya bu baskıya masa olanlar, toplumda mesafesi uzak kalan isimler olabileceği gibi, en yakın isimler, kan bağı bulunanlar da olabilir. Eşler bile bu role bürünebilirler. Çocuklar olabilir, ebeveyn
olabilir. Bu nedenden ötürü hısımlık bağları gerilebilir.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Önemli:
Böyle bir ortama hazır olmamak, imtihanı
kaybetmeye uygun bir ortamda
yaşamaktır. Tehlikeyi sürekli ‘dışarıdan’
beklemek bir aldanmadır. Allah
kitabında, helalinden biriktirdiğimiz
mallarımızı, helal nikâhlarla kucağımıza
gelen çocuklarımızı, Allah’ın
adıyla helal edindiğimiz eşlerimizi bir
fitne malzemesi olarak bize göstermektedir.
İmtihan süreklidir, her yerdedir
ve herkestendir.
4- Her imtihanı, imtihanın her noktasını imanımızı artıran, umudumuzu tazeleyen bir enerji kaynağına dönüştürmek gerekmektedir. Allah onlardan razı olsun, Sahabiler bu noktayı çok iyi becerdiler. Bir günaha daldıktan sonra bile dönüş yollarını iyi kullanarak, o günahla başlayan sürecin sonunda Allah’ın rızasını kazandılar. Ka’b bin Malik örneği gerçekten üzerinde tefekkür edilmesi gereken müthiş bir örnektir.
5- Olaylar ve imtihanlar anında ilk tepkimiz çok önemlidir. İlk karşılaşma anında söylenen söz ve gösterilen tepkiyle, düşünüp taşındıktan ve teselli bulduktan sonra söylenen sözler, gösterilen tepkiler aynı değildir. İlk tepki olarak: ‘Allah bize yeter!’ sözü, kalbe
yerleşmiş ciddi bir iman potansiyelini göstermektedir. ‘Allah bize yeter!’ dedikten sonra, üzerine düşeni yapan ve söylediği sözü ulu orta bırakmayan bir müminin tavrı bu ayetlerde görüldüğü gibi, Kur’an’la tescil edilmiş bir iman örneğine dönüşmektedir. Elbette mesele sadece ‘Allah bize yeter!’ demekten ibaret değildir. Bu sözün öncesi ve sonrası vardır. Ama ilk refleks çok önemlidir.
6- İlk refleksi ‘Allah bize yeter!’ diyebilecek düzeyde bir iman taşıyan müminin elbette bu tavrının tam karşılığı cennettir. Cennetin teminatı olan Allah Rızası’dır. Ancak, sürekli ahirete ertelenen bir karşılık beklentisinden
önce bu ayetlerde de görüldüğü gibi henüz dünya hayatında yaşarken nimetlerle, lütuflarla dönmek de vardır. Nitekim bu sadakat ve ciddiyeti
gösteren sahabiler benzer bir lütufla dönmüşlerdir Ahiretiçin çıktıkları
yolda dünyalık nimetler de elde etmişlerdir
7- Kulun dünyalık elde etmek gibi bir hedefi ana hedef yapması doğru değildir
şüphesiz. Ama dünyalık elde etmek de sakıncalı değildir. Yeter ki kul, dengelerle oynamasın. Ahiretin payından dünyalık elde etmek, şehvetleri
ibadetlerden daha önemli tutmayı çağrıştıran bir hata irtikâb etmesin.
8- Kul ne yaparsa yapsın aslında lütfeden Allah’tır. O’nun keremi ve lütfü
sayesinde becerir, kul becerdiğini. O kazandırdığında kul kazanır. O’na
açılmış ellerin, huzurunda bükülmüş boyunların sahibi olmak, sürekli
O’ndan istemek kazanma yolunun yolcusu olmaktır. Kul, ‘ettim, yaptım,
becerdim’lerine aldanmamalıdır. Ashabın bu tavırlarını da ibretle izliyoruz.
Cennetle müjdelenecek düzeyde salih ameller yaptıkları halde, cehennem endişesinde hiçbir zaman emin olmadılar. Bütün dünyanın suçlarının
ana failleri gibi kendilerini mahcup hissettiler. Umutsuz kalmadılar;
ama şımarmadılar da.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Önemli:
Ayetten anlaşılıyor ki: ‘Allah bize yeter!
O ne güzel vekildir.’ sözünü tekrar etmemiz
bizden istenmektedir. Bu veya benzeri,
her biri Allah’ı bir açıdan tazim etmemiz
anlamına gelen tesbihatın dille tekrar
edilmesi bir ibadet türüdür. Mümin,
‘Allah bize yeter! O ne güzel vekildir.’
dedikçe kazanır. Bu kazanç yolu bizi şu
hususlarda bilgi sahibi olmaya mecbur
ediyor:
a- Tesbih ve zikir olarak dille tekrar edilmesi
matlup olan cümlelerin tekrarında
kesinlikle -ibadet niyeti korunduğu sürece-
ecir vardır. Uygulamaya geçirilmemiş
olması, o zikir asıllı cümlenin
faydasız olduğunu göstermez.
b- Kulun yapması gereken en güzel şey,
söylediği cümleye uygun tavırlar ve
ameller ortaya koymasıdır. Bunu ne
kadar becerebildiğinden daha önemlisi
bunu ne kadar becermeye çalıştığıdır.
c- ‘Allah bize yeter! O ne güzel vekildir.’
diyen bir mümin, bu söze uygun
amelleri yapamadığı için söylemeyi de
terk edemez. Bütününü elde edemediğimizin
parçalarını atmamız gerekmez.
Hedefimiz en mükemmeli olur, onu elde
etmeye gayret ederiz. Eksiklerimiz
ve hatalarımız için de Allah’tan yardım
diler, affına sığınırız.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Hicretin üçüncü yılı şevval ayının üçüncü günü, Mekke müşrikleri, Bedir’deki hezimetlerinin intikamı için Medine’ye geldiler. Üç bin kişiydiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı istişare neticesinde onları Uhud’da karşılamaya karar verdiler. Toplam yedi yüz Sahabi katıldı Uhud Gazvesi’ne.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye âma Sahabi İbni Ümmi Mektum’u vekil
bıraktı. Cihad sancağını Musa’b bin Umeyr’e verdi.
Müşrikler, Bedir’de kaybettikleri itibarlarını kazanmak ve öldürülen ulularının intikamını
almak için oldukça hırslıydılar.
Ashab-ı kiram -Allah onlardan razı olsun- cihada çıkmadan önce, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin cihad plânına karşı kendi görüşlerini ısrarla ileri sürerek savaşın Uhud’da cereyan etmesine vesile oldular. Meydana çıkıldığında hatta yolda bile münafıklar döküldü.
Her halükârda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir savas plânı yaptı. Bu plâna göre İslam ordusu Uhud Dağı’nı arkasına alarak savaşacaktı. Uhud’un önündeki küçük bir tepe de yandan saldırıya karşı okçular tarafından korunacaktı.
İlk hamlede İslam ordusu müşrik ordusunu dağıttı. Savaş kazanıldı derken, ordunun yandan kuşatılmasını önlemek için görevlendirilen okçular, savaşın bittiğini zannederek görev yerlerini terk ettiler. Emirlerinin yoğun talimatı işe yaramadı. En kritik nokta boşaltıldı. Müşrikler durumu fark ettiler. O zaman Müslüman olmayan Halid bin Velid, beraberindekilerle İslam ordusunu arkadan kuşattı. Bitmis bir savaş yeniden başladı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz yaralandı. Sahabiler onu dağda gizli bir oyuğa çıkardılar. Hamza bin Abdülmuttalib ve Musa’b bin Umeyr radıyallahu anhuma şehid düştüler. Yetmiş kadar Sahabi daha şehid oldu. Geri kalan sahabiler de yara bere içinde kaldılar.
Kazanılmıştı, kaybedilmiş gibi oldu.
Bir ara ‘Muhammed öldürüldü!’ şayiası çıkarıldı. Bu şayia ashabı mahvetti.
Bedenleri kan içindeyken, beyinleri de çöktü. ‘Onun olmadığı bir dünyada ne yapalım?’ demeye başlayanlar oldu. Bazıları da ‘Onun öldüğü yolda ben de öleyim’ diyerek meydana atıldı. Tam anlamıyla bir çöküntü oldu.
Perişanlık haberi kısa sürede Medine’ye ulaştı. Kadınlar bağırmaya başladılar. Herkes Uhud’a koştu. O gün, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sevgisi ve endişesiyle doldu dünya. Bedir’deki büyük zaferden tam bir yıl sonra gelen bu acı haber çok ağır iz yaptı.
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Allah razi olsun ins...
Süphesiz ki O bize yetendir!
O bizi gören ve bilendir....
Ama acizligimiz
Ama gafilligimiz....
Siginaraktan Ya Rabbi yine bütünlügüne
Sen bize Yetersin!
Biz her ne kadar da
yaya kalmis olsak ta.....
__________________
Tas yesermez gecmis olsada nevbahar,
Toprak ol da bak ne güzel güller acar,
Tas gibi idin, cok gönül kirdin yeter,
Toprak ol, üstünde hos güller biter...
Müşrikler, Bedr’in intikamını aldıklarını düşünerek Mekke’ye doğru dönmeye başladılar. Giderken de coşkun duygularla evlerine vardılar.
Müslümanlar da Medine’ye döndüler. Medine’de tam bir matem görüntüsü vardı. Ağır yaralılarla ilgileniliyor, şehid aileleri teselli ediliyordu.
Müşrikler Medine’den geçip gittikten sonra, elerine geçmiş fırsatı tam kullanmadıklarını düşünüp, geri dönüp iyi bir katliam yapmayı planladılar.Bu düşüncelerini de şişire şişire Medine’ye ulaştırdılar. Münafıklar da Medine’de boş durmayıp, ‘Şimdi işinizi bitirecekler.’ anlamında Müslümanları korkutmaya başladılar.
Ani Karar:
Ashab tam anlamıyla revirlikti. Dedikodu da hızlı bir şekilde yayılıyordu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem durumu değerlendirdi. Dedikodu boyutunun, Uhud yarasından daha ağır olacağını anladı. Şöyle bir talimat yayınladı:
‘Dün Uhud’da bizimle beraber cihad edenler bugün düsman takibine çıkacak. Uhud’a katılmayanlar ise bu takibe çıkamayacaktır.’7
Tamamına yakını yaralı durumda olan sahabiler, Âl-i İmran suresindeki anlatılan cevabı verdiler. Dedikodu merkezleri, moral kırıcı sözlerini yaydıkça, onlar: ‘Allah bize yeter! O ne güzel vekildir.’ dediler sadece. Hiçbiri itiraz etmedi. Yarasını, şehid kardeşini bahane edip
kalmak istemedi. Uhud’da şehid olanlardan sonra sağ olarak geri kalan altı yüz otuz kişi, başlarında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere yola çıktılar. Münafıkların lideri Abdullah bin Übey, Uhud’dan geri kalışının telafisi olur diye katılmak istedi. Kabul edilmedi. Beni Abdileşhel’ den iki kardeş ağır yaralı oldukları halde onlar da orduya katıldı. Bineklerini de Uhud’da kaybetmişlerdi. Yürüyerek devam ettiler. Birinin yarası çok ağır olduğu için, yürüyemeyecek olduğu zaman diğeri onu sırtına aldı. Öylece onlar dahi geri kalmadılar.Müthiş bir teslimiyet ve muazzam bir sadakat gösterdi sahabiler. Kur’an onları ebedileştirdi:
“Onlar, yaralandıktan sonra da yine Allah’ın ve Resulünün çağrısına
uyanlardır. Onlardan iyilik yapan ve sakınanlar için pek büyük bir ödül vardır.
Onlar öyle kimselerdir ki halk onlara: ‘İnsanlar size karşı toplandı,
onlardan korkun.’ dediği zaman, bu onların imanını artırdı
ve dediler ki: ‘Bize Allah yeter! Ne güzel vekildir O!’
Sonra da kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’ın nimeti
ve lütfuyla döndüler ve Allah’ın rızasına eriştiler.
Allah pek büyük lütuf sahibidir.”
devam..
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Medine’den Mekke’ye doğru 20 km, o halleri ile düşman kovaladılar. 20 km sonra
HAMRAULESED denen yerde karargâh kuruldu. Müşrikler de biraz daha ileride karargâh kurmuş, Medine’ye saldırma planını tartışıyorlardı. ‘Bize Allah yeter! Ne güzel vekildir O!’ sloganının etki alanını çözemiyorlardı.
İslam ordusu orada üç gün kaldı. Geceleri büyük ateşler yakıldı. Müşrikler iyice umut kesip Mekke’ye geri döndüler.
Böylece Uhud’da mağlup durumda olan İslam ordusu sadece 24 saat sonra,
- Aynı orduyla,
- İlave bir takviye almadan,
- Bir gün önceki galip orduya karşı büyük bir zafer kazandı. Bir gün içinde moraller düzeldi.
Münafıkların, Müslümanların morallerini dağıtıp, perişanlığı artırma hayalleri
suya düştü.
Ashabın bu olağanüstü himmeti ve teslimiyeti Allah’ı memnun etti. Peygamberi memnun oldu.
O gün sahabiler: ‘Bize Allah yeter! Ne güzel vekildir O!’ derken bunu, kalpten dediklerini
ispat ettiler. Allah’a güvendiler, güvenlerinde samimi oldular. Allah da onlara yetti. Allah’ın rızasıyla ve zaferle döndüler.
‘Bize Allah yeter!’
Bu sözü inanarak ve uygulayarak söyleyenler sadece Uhud’dan sonra yaralanmışlıklarına rağmen Allah’ın ve Resulü’nün davetine uyan sahabiler değildir.
Onlardan önce, mancınıkla ateşe atılan İbrahim aleyhisselam yerle gök arasında iken bu sözü söylemişti.
Söylediğinin de karşılığını görmüş, düştüğü ateş güllük gülistanlık olmuştu. Yakan ateş ona selamet olmuştu. Kendisine yardım teklif eden Cebrail aleyhisselama bile el açmadan, yardım talep etmeden ‘Bana Allah yeter!’ dedi. Son sözü bu oldu.
Allah da ona yetti. Hem ne güzel yetti. O Allah’ı vekil kıldı, vekâleti iş gördü. Yanmadı.
‘Bize Allah yeter!’
Bu sözü, Firavun’un kovaladığı Musa aleyhisselam da demişti.
‘Yakalandık!’ diye endişelenen kavmine döndü de: ‘Hayır! Benimle beraber Rabbim var.’ dedi. (Şuara, 62)
‘Bize Allah yeter!’
Bu sözü, mağaraya gizlendikleri zaman müşriklerin, ayakuçlarına bakmaları halinde kendilerini yakalayacağını zanneden Ebu Bekir radıyallahu anh’a, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem demişti: ‘Korkma! Allah bizimledir.’
Bunalanlar,
Kâfirlerin kahreden iskencelerine maruz kalanlar,
Arkadan vurulanlar,
Kulluğunu eda ederken köşeye sıkıştırılmak istenenler hep şunu dediler:
“Hem, bize yollarımızı göstermis olduğu
halde ne diye biz Allah’a dayanıp
güvenmeyelim?” İbrahim Suresi, 12
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”