Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 22 (1 Kayıtlı ve 21 Misafir) bulunmaktadır.
Kapı komşusu olmamıza rağmen, onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere kenarındaki bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte kağıt oynardı.
Bir gün beni yanına çağırarak;
- gel bir çayımı iç!. dedi. Sadece selam verip geçmek olmaz.
Yanlız olduğu için gittim. El sıkışırken ;
- sigara dumanı dokunduğu için, bu tür yerlere gelemiyorum, dedim. Hem yapacak öyle çok işim var ki....
Alıngan bir insandı. Küskün bir ifadeyle:
- Doğru!. dedi. Bizim bir işimiz yok.
- esasında hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı, bu kısa ömürde kazanmak zorunda değilmiyiz?
- Haklısın!. dedi. Fakat buradan bir türlü çıkamıyorum.
Sebebini sordum.
- Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye cevap verdi. her gün mutlaka çağırıyorlar.
Parmağımla işaret ederek:
- Karşıdaki caminin müezzinini tanıyorsun değil mi? diye sordum.
- yirmi yıllık müezzini nasıl tanımam, dedi. üstelik de aile dostumuzdur. Neden sordun ki ?
- Birden aklıma geldi, dedim. O da günde beş defa camiye çağırıyor da !.
Yüzü hafifçe kızarmıştı. Başını öne eğerken :
- Ben eskiden böyle değildim, dedi. Fakat genç yaşta emekli olunca, buraya bir esir gibi bağlanıp kaldım. Artık kurtulacağımı da pek sanmıyorum.
Daha sonraki haftalarda,onu göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca:
- Çok hastaymış, dediler. Kalp krizi geçirmiş.
Hemen kalkıp ziyaretine gittim. Baygın bir durumdaydı. Oğlu beni görünce:
- İyi ki geldiniz, dedi. Babam çok ağırlaştı.
- Konuşabiliyor mu? diye sordum.
- hayır, dedi. Ama arada bir ''sanzotu'' diye sayıklıyor.
- sanzotu mu? dedim. O da neymiş ki?
- biz de anlayamadık, diye cevap verdi. Fakat iyi duyduk ''sanzotu'' diyor.
-Semizotu olmasın? dedim. Sever miydi?
- Ağzına bile koymazdı!. diye atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama...
- Herhalde bir ilaçtır, dedim. Hemen gidip bakayım.
Eczaneden elim boş döndüm. Eve geldiğimde, herkes üzgündü. Kapıyı açan çocuğu:
- Babam az önce vefat etti, dedi. Üstelik de o ilacı sayıklayarak. Acaba buldunuz mu?
- Artık önemi yok! diyerek lafı değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun iskambil oyunlarında geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.
Genç balıkçı, küçük bir adanın yanından geçerken karşılaştığı manzara karşısında büyülenmiş gibiydi. O ana kadar rüyalarında bile görmediği güzellikteki bir genç kız, rüzgarda savrulan kömür karası saçlarını deniz kabuklarından yaptığı bir bağcıkla zaptetmeye çalışıyor, bu arada yüklü bir şarkı söylüyordu. Balıkçının kulağına hafif bir meltemle ulaşan büyüleyici nağmeler, delikanlıyı bir anda aşık etmişti.
Balıkçı, eğer elinden gelse, o küçük adaya çıkmakta tereddüt etmeyecek ve bir ömür boyu sefalet çekeceğini bilse bile,hayatını en azından o kızın teneffüs ettiği havayı soluyarak geçirecekti. Ama son günlerini yaşamakta olan annesi yüzünden, av sonunda alacağı pardan vazgeçemezdi.
Genç adam, kalbini o adada bırakarak köyüne döndü.
Balıkçı, birbirini kovalayan yıllara rağmen genç kızı unutmadı. Annesinin ölmeden önce gösterdiği kızlardan hiçbir tanesi, o adadki "bitane'sinin" yerini tutmuyordu.
Delikanlı, sonunda hayalleriyle yetinmeye karar vererek evlenmekten vazgeçti.
Balıkçı,aradan geçen yirmi yıl içinde iyice olgunlaşmış ve kendi gemisini alabilecek gücü bulmuştu.Sonunda biraz borçlanıp bunu başardı. Satın aldığı teknenin okyanusu bile aşabileceği söylendiğinde, adamın aklına gelen ilk şey, sevgilisini bir kere daha görmek oldu.
Balıkçı, hazırlıklarını tamamlayıp denize açıldığında, genç kızın şarkısını söylüyordu. Ağzından çıkan melodinin, o dünya güzelinin mırıldandığı nağmelerle hiç bir ilgisi yoktu. Bunu kendisi de çok iyi biliyordu. Ama o kızı hatırlatması yeterliydi.
On gün süren bir yolculuktan sonra ada göründüğünde, adamın kalbi çarpmaya başladı. Gözleri, eskisi gibi keskin değildi. Bu yüzden de, genç kıza rastladığı yerdeki palmiye ağacını seçebilmek için, gemisini adaya yaklaştırdı.
Evet evet, ağaç işte oradaydı.
Adam, bir esintiyle nemlenen gözlüğünü silerken, ta iliklerine kadar ürperdi. Çeyrek asırdır rüyalarını süsleyen sevgilisi yine aynı yerdeydi ve güzelliğinden hiçbirşey kaybetmemiş vaziyette,kestane rengine dönüşen saçlarını tarayıp o güzel şarkısını söylüyordu.
Balıkçı, çok az bir kısmını hatırladığı melodiyi kızla birlikte tekrarlarken, onun yanına giderek konuşmayı düşündü. Yüreğini kavuran aşkını anlatınca, kız da onu mutlaka sevecekti. Belki de kurtarıcı bir prens bekliyordu. Sevgilisini alarak köyüne döner, o gelmese bile kendi kalırdı.İyi ama, hiç tanımadığı bu yabancı sularda nasıl avlanır ve gemisinin kalan borcunu nasıl öderdi?
Adam, beynini uyuşturan duygularla saatlerce boğuştu ve sonunda, tayfaların isteklerini bahane edip adadan uzaklaştı.
Balıkçı,daha sonraki yıllarda zengin oldu. Ve gösterdiği babacan tavırlarla, bütün herkesin gönlünü fethetti. Ama gönlünü çalan güzeli bir türlü unutamıyordu. Aynaya baktığında, her gün bir yenisini fark ettiği kırışıklıklar bile, ona sevgilisinin bulunduğu adayı döven dalgaları hatırlatıyordu.
Adam, "yeni bir hayat"ı özlediğinde, balıkçılığı bıraktı. Zaten av diye bir şey kalmamış ve yıllar yılı ciğerlerine işleyen poyraz, bir türlü dinmek bilmeyen öksürüğünü iyice azdırmıştı. Sonunda, doktor tavsiyesine uyarak sıcak bir ülkeye yerleşmeye karar verdive bu seyahat için de, "balık kokmuyor" dedikleri modern bir turistik gemiyi seçti.
Yaşlı adam, bir valiz eşya ile bindiği geminin en lüks kamarasına yerleşti. Teknelerin satışından elde ettiği para ile,her gittiği yerde krallar gibi yaşar, istediği eşyaları satın alırdı. Zaten hayatta hiç kimsesi yoktu. Gemideki yolcuların çoğu güvertedeydi. Ama adam, odasından çıkmadı. Bir ömür boyunca deniz gördüğü için, kamarasındaki küçük pencere yeterliydi.
İhtiyar adam, bir sabah geminin durduğunu fark ederek dışarıya baktığında, heyecandan ölecek gibi oldu. Yarım asırdan bu yana hasret duyduğu ada, elini uzatınca sanki tutabileceği bir mesafede duruyordu. Önce uzak gözlüğünü, sonra da yeni aldığı dürbünü deneyerek o palmiye ağacını aradı.
Evet evet!.. İşte tam oradaydı.
Ve aman Allah'ım!.. Altında da dünya güzeli sevgilisi...
Adam, titrek elleriyle pencereyi açınca, ada tarafından esen bahar kokulu bir esinti ile birlikte, yıllardır aşina olduğu şarkıyı duydu. Dürbünü aceleyle ayarlayıp sevgilisine yönelttiğinde, yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Altın sarısına dönüşen saçlarından başka, genç kızda hiçbir değişme yoktu.
Yaşlı adam, ceketini bile almadan kamarasından ayrıldı ve gemideki turistleri adaya götüren küçük teknelerden birine binerek karaya çıktı. Genç kızı gördüğü yer, adanın sarp kayalıklarla kaplı olan ucuydu ve bulunduğu ağacın altında da, ondan başka hiç kimsecikler yoktu. İhtiyar adam, nefes nefese kıza doğru yürüdü. Artık onu da birlikte götürmeye ve yanından ayırmamaya kararlıydı.Genç kız, adamın ayak seslerini duyup şarkısını kestiğinde, yaşlı adam:
- Sizi tam yarım asır önce gördüm!. diye kekeledi. Ve yirmi yıl kadar önce, bir kere daha. Yine buradaydınız ve aynı şarkıyı söylüyordunuz. Simsiyah saçlarınız, gitgide açılarak altın sarısı olmuş. Ama beni aşık eden güzelliğiniz, hiç bozulmamış.
Genç kız, ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra:
- Siyah saçlı kız ha!. dedi. Kendisi, kestane rengi saçlara sahip olan kızıyla birlikte şu tepede yatıyor. Ben onun turunuyum. Ve ondan öğrendiğim şarkıyı söylüyorum.
Yaşlı adam, yıkılacak gibi olmasına rağmen, son bir geyretle kızın gösterdiği tepeye yöneldi. Kır çiçekleriyle çevrelenen iki mezarın birinde, deniz kabuklarından yapılmış bir saç bağı asılıydı. Adanın kristal parlaklığındaki sularına demirlenen turistik gemi, yolcuların dönmesi için ard arda ikazlarda bulunurken, yaşlı adam bulunduğu yere yığılıp kaldı.
Geminin genç kaptanı, ihtiyaradamın dönmediğini öğrenmşti. Ama onu aramaya hiç vakitleri yoktu. Elindeki dürbünle adaya bakınırken, bir palmiye ağacının altında şarkı söyleyen ve bu arada altın rengi saçlarını tarayan o kızı gördü.
Aman Ya Rabbi!..
Yıllar boyu aradığı kızı bulmuştu.
Genç kaptan, günün birinde o adaya mutlaka dönecek ve bir anda aşık olduğu sevgilisini oradan kurtaracaktı.
-CÜNEYD SUAVİ-
HAYATIN İÇİNDEN
''Sevgi Hikayeleri''
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Bir imam ve müezzin, câmilerine getirilen bir cenâzeyi kaldırdıktan sonra, mezarcıyı da yanlarına alarak aynı kabristanda yatan bir evliyâyı ziyaret etmişler. Mezarcı, tam ayrılacakları sırada:
- Muhterem hocam, demiş. Bu fırsat, bir daha ele geçmez. Hazır dua ederken, diğer insanlarda olmayan bir şeyi isteyelim.
İmam, Allah’ın verdiği nimetlerin herkese yettiğini ve daha fazlasına göz dikmenin nankörlük sayılacağını defalarca söylemiş ama boşuna. Sonunda mezarcıyı kıramamış ve hiç kimsenin göremediği şeyleri görecek gözlere sahip olmak için Allah’a niyazda bulunmuşlar. Duaları, icâbet saatine rasgeldiği için kabul edilmiş. Ve bunu ilk farkeden de imam olmuş.
İmam efendi, o evliyâya son bir fâtiha okuduktan sonra “âmin” demek için ellerini havaya kaldırdığında bir de ne görsün? Gökyüzünde dolaşan koca bir göl, üzerlerine doğru gelmiyor mu?
Rengi bir anda sapsarı kesilen imam, anında kelime-i şahadet getirdikten sonra:
Mezarlığın yanından geçmekte olan köy öğretmeni, imamın bu telaşı üzerine başını yukarı kaldırdığında, hareket hâlindeki bulutları görüp:
- Korktuğun şey, yağmur bulutlarından başka bir şey değil be hocam, demiş. Evet, bir bakıma koca bir göldeki suyu taşırlar ama, onu bir çok yere dağıttıkları için tehlikeli olmazlar.
İmam efendi, o ana kadar hiç kimsenin görmediği şeyleri gören gözlerine mi inansın, yoksa öğretmene mi? Tabi ki hiç aldırmamış denilenlere.
İmam, yukarıdaki gölün ne kadar dehşet verici olduğunu anlatıp dururken, beli bir haftadır tutuk olduğu için ancak yere doğru bakabilen müezzin, faltaşı gibi açılan gözlerini topraktan ayırmadan:
- Üstümüzdeki şey göl müdür deniz midir bilmem ama, bir an önce yere aksa iyi olacak hocam, demiş. Bastığımız yerin aşağısında koca bir cehennem var. Belki faydası olur sönmesine.
İmam, müezzinin sözü üzerine aşağı baktığında, bu sefer de kıpkırmızı kesilmiş. Erimiş madenlerden oluşan koca bir kazan, ayaklarının altındaki incecik toprak tabakasının altında fokur fokur kaynayıp duruyormuş. Köy öğretmeni, zangır zangır titreyen imamla müezzini sakinleştirmeye çalışarak:
- Dünyanın merkezinde magma tabakası vardır, demiş. Ama ilim gözüyle görülür ancak. Siz maşallah nedense farklısınız.
Bu sözlerden de tatmin olmayan imamla müezzin, topraktan biraz olsun uzaklaşabilmek için tırmanacak yüksek bir ağaç ararken, bir korkuluk gibi hareketsiz duran mezarcıyı görüp meraka kapılmışlar. Müezzin, makinalı tüfek gibi takırdayan dişleri arasından zorlukla bir kaç kelime çıkartap:
- Yahu mübârek, demiş. Bir şey görmüyor musun ki, bu kadar tepkisizsin?
Mezarcı, derinden inleyerek:
- Keşke öyle olsaydı, demiş. Bu yeni gözlerle, üç gün sonra öleceğimi gördüm. Şimdiye kadar yüzlerce kişiyi mezara koymama rağmen, kendim için böyle birşey düşünmemiştim.
Öğretmen, hepsinin deli olduğuna karar verip ayrılmış. Mezarcı ise, gömüleceği yeri de gördüğü için, kendi mezarına fâtihalar okuyup üflüyormuş. İmam, sonunda vaziyete el koyarak:
- Anlaşılan haddimizi çok aştık, demiş. Gelin tekrar dua edelim ki normale dönelim, yoksa ömrümüzün geri kalanını akıl hastanesinde geçiririz..
Biraz önceki evliyâyı şefaatçi yaparak tekrar dua ettiklerinde, icâbet saatinin son saniyelerini yakalayıp eski hâllerine dönmüşler. Ama mezarcı:
- Sizler paçayı kurtardınız, diye ağlayıp duruyormuş. İyi ama ben ne halt yerim şimdi?
-CÜNEYD SUAVİ-
HAYATIN İÇİNDEN
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!