Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 72 (20 Kayıtlı ve 52 Misafir) bulunmaktadır.
__________________ Her kim,diniylebir yerden diğer bir yere,bir karışda olsa
hicret ederse,cenneti kendisine vacip eder vr o kişi
cennette Muhammed Aleyhisselam ile İbrahim Aleyhisselam'ın refiki, arkadaşı olur.
ALLAH'a hamd, Hz.Muhammed s.a.v efendimize ve Sair Enbiya'ya Salat-u Selam olsun..
Hak-dilaram abimiz, gerekli tespitleri yapmış durumdadır. Bizim ele almaya çalışacağımız bu yazımız, bu maraza temel teşkil eden fitnenin manası ve çıkış yolları olacaktır. Tabi ki bunu burada bir yazıda çözeceğiz gibi büyük bir iddiamız da yok.
Konuya temel teşkil eden ve masdarı "fetn" olan "fitne" ne demektir ? En baş buna değinmek , okuyucu kardeşlerimize bir nebze daha konuyu iyi anlamalarını sağlayacaktır. "Fitne" kelimesi, lügavi manası ; altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlama için ateşte eritmek masasındaki fetn kökünün türemiş halidir.
Fitne; İnanma iradesini daha da güçlendirmesi, ahlaki tezkiye'ye olanak vermesi, mü'min'e imanındaki kararlılığı ve erdemli yaşayıışı kanıtlamaya fırsat vermesi yönünden toplumun veyahut yapı taşı olan bireyin dini ve ahlaki gelişmesine katkısı olan olumlu bir imtihan ve deneme yoludur. (Bkz. Enbiya / 35; Hac /11)
Konumuzla alakası olan diğer bir merhem ise, hadis kaynaklarının "bab"lara ayrılması ve bu bablardan birisine "Kitabu'l Fiten" denmeside manidardır. Fiten başlığı altında devlet başkanına ve idarecilere karşı nasıl davranılması gerektiğini, müslümanlar arasındaki iç savaş ve kargaşa dönemlerinde takınılacak tavrı, gelecekte ortaya çıkması beklenen felaketler ve kıyamet belirtileri gibi konuları ele almışlardır. lk bakışta birbiriyle alakasız gibi görünen bu konular, sosyal barış ve toplum düzeninin korunması ortak paydasında birleşmektedirler.
İmdi, şimdiye kadar ümmet (ümmet-i davettir, zira Ümmetim 73 fırkaya bölünecek hadisinin birçok varyantına dair teviller yapan ulemdan bazıları, ümmet kelimesinin davet ve icabeti de kapsadığını belirtmişlerdir)içinde çıkmış tüm grupların,fertlerin çıkış noktası Hakk'a ulaşmak ve Hakk'ı insanlara tebliğ etmektir. Lakin bu noktada şunu belirtmek zorundayız, Hakikat kimseye verilmemiştir. Tabiiki burada kastımız ıstılah kavramıdır. Çünkü hakikat takyidi kaldırmaz ve insanın varlığı mukayyet olduğu gibir her bakımdan bilgisi de duygusu da mukayyeddir. Hakikat mutlak olandır. Biz onu kayıtlayarak behredar oluruz, olmaya çalışırız.
Hele ki Kur'an'ı hakikat yapmak ve müslümana hakikat verilmiştir geri kalan iş onu anlamaya çalışmaktır demek bize biraz yanlış geliyor. Zira Kur'an'ı Müb'in Kelamullah'tır. Herşeyden önce bir kelam yani sözdür. Bizatihi kendisinin beyanıyla ; arapça ile mukayyeddir. ALLAH ise asla hiç bir şeyle mukayyed değildir. Tıpkı ruh gibi. İşte bundan dolayı "sana ruhtan soruyorlar, de ki; O Rabbimin emrindendir" dışın bir bilgi verilmemektedir. Çünkü ruh hakkında dilin takyidini kullanmak mümkün olmamaktadır. Denilebilir ki, ALLAH kendini anlatarak, kendini kayıtlıyor da niçin ruh hakkında aynı şeyi yapmıyor ?
Cevaben; ALLAH mütealdir, ve bizden gayrıdır. Dolayısıyla mutlak anlamda örtüşmesi mümkün olmasa bile onun hakkında, tıpkı melekler cennet ya da cehennem gibi, bir tasavvur oluşturabiliriz. Hatta oluşturmalıyız da. Zaten Peygamberler (aleyhimüsselam) biz insanların ALLAH tasavvurunu oluştururken riayet edceğimiz bir takım köşebaşı yargıları bildirmek için gönderilmişlerdir. Ancak hiç bir insan ruh yani kendi özü hakkında tasavvur oluşturamaz. Çünkü "düşünen" kendi hakkında düşünmeye başlıdığı an "düşünülen olur". Unutmamak gerekir ki İslam medeniyetinde de birçok farklı tasavvur ile karşılaşıyoruz. Çok çeşitli nedenlerle bunlar arasında fikri ve siyasi mucadeleler görüyoruz. Örneklendirmek gerekirse, hak dilaram abimizin verdiği örnekler yeterince örneklik teşkil etmektedi. Şaşılacak birşey yok çünkü hakikat sabit ve değişmezdir, mutlaktır ama bizim anlayışımız ne yazık ki mukayyeddir. Hakikat bize verilmiştir, hakikat aranmaz sözü Augutinus'u tedai eyledi, o da aynı şeyi söylüyor ve " anlama için inanıyorum" diyor. Netice olarak, eleştiriler de şahsiyetlerin hedef alınmasının edebe muğayir olduğunu düşünüyoruz.
Konunun dışına taştıkmı bilmiyoruz, lakin yazdıklarımızı, kendimizce konu içinde telakki ediyoruz. Bu noktada bile bizimle aynı görüşte olmayacak kardeşlerimiz mevcut olabilir...Lakin, bu da Hakk'ı arama çabası ve kişinin kendi dirayetiyle alakalıdır.
Muvaffakiyet ALLAH'tandır.
Dua buyrun..
Selam ve dua ile...
__________________
Olayları ve düşünceleri kritik etmek için cins kafa ister, fakat taklit etmek için fazla zeki olmaya gerek yok
Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, mezhepler tarihi mevzuunda telif ettiği eserinin mukaddimesinde, müslümanların, Peygamber'lerinden sonra bir çok hususlarda İhtilâfa düştüklerini, böylece fırka ve parçalara ayrıldıklarını kayd ettikten sonra ilâve eder :
«Şu kadar var ki İslâmiyet bütün bu fırkaları sinesinde toplamakta ve hepsine de şâmil bulunmaktadır» [1][1]
Büyük imamın bu ifadesi geniş bir müsamaha zihniyeti taşımakta ve hiç bir isiâmî fırkanın tekfir edilemiyeceğini iş'ar etmektedir.
Selef mezhebinin müdafii olan Ebû Ca'fer et-Tahâvî (v. 321/933) de Akîde'sinin sonunda Müşebbihe, Mu'tezile gibi fırkaları zikreder ve onların dalâlet içinde olduklarını söylemekle yetinir [1][2]
Yine bir mütekillim ve mezhepler tarihçisi olan Abdülkaahir el-Bağdâdî (v. 429/1037), el-Fark beyne'l-fırak adlı eserinde ehl-İ sünnetin birbirini tekfir etmediğini, buna mukabil muhtelif fırkaların tekfir belâsına giriftar olduklarını kaydeder [1][3]
İmam-ı A'zam Ebû Hanife'nin (v. 150/787) el-Fıkhu'l-ekber adlı akaid risalesine güzel bir şerh yazan Aliyyu'UKaarî'nİn (v. 1014/1606) şu iki cümlesi anlatmak istediğimiz fikri hulâsa etmektedir:
«Ehl-i bid'atın kusurlarındandır ki birbirlerini tekfir ederler; ehl-i sünnetin de övülmeye lâyık meziyetlerindendir ki yekdiğerlerini olsa olsa hataya nisbet ederler, fakat tekfir etmezler» [1][4]
İbn Kuteybe ve Gazzâlî'nin yukarıda sözü edilen şikâyetlerine rağmen şunları söyleyebiliriz ki ehl-i sünnet kelâmcıları İle fukahânın çoğunluğu (cumhuru) birbirini tekfir etmediği gibi «ehl-i kıble-yi de küfre nisbet etmemiştir.
Allâme Teftâzânî (v. 793/1390) meşhur «Şerhu'l-Akaidinde bu hakikati şöyle ifadelendirmiştir:
«Ehl-i sünnetin prensiplerindendir ki ehl-i kıbleden kimse tekfir edilemez» [1][5]
Kaynaklar bu noktada hemen hemen ittifak halindedindedir [1][6] Şunu da belirtmeliyiz ki «ehl-i kıble», türkçemizde «beş vakit namazına müdavim» manasına geliyorsa da fukahâ ve mütekeilimînin ifadelerinde «Kâ'beye doğru namaz kılmanın farz olduğunu kabul eden» manasını taşır
İslâm filozoflarının tekfiri mevzuunda şiddetli bir tavır takınan Gazzâlî Tehâfutu'l-feiâsife'sinin mukaddimesinde şöyle der:
«Ben[1][7]felâsifenin görüşlerini çürütürken bazan Mu'tezile, bazan Kerrâmiyye, bazan da Vâkıfiyye mezhebinin delillerini kullandım. Kitabımda tek bir mezhebin savunucusu tavrı takınmadım, bilakis bütün fırkaları filozofların karşısında yek-vücud bir cephe halinne getirdim. Çünkü itikadî mezhepler (fırkalar) bize teferruatta muhalefet ederken filozoflar İslâmiyetin esaslarına taarruz etmişlerdir. O halde bunlara karşı yek-vücud olmalıyız; büyük musibetler karşısında ufak kırgınıklar ortadan kalkar» [1][8]
, Engin isâmî bilgisinin yanında derin bir felsefî kültüre de sahip bulunan Seyfeddîn el-Âmidî fv. 631/1233), tekfir mevzuunu etraflıca ele aldığı Ebkâru'i-efkâr adh eserinde, mütekellimîn ve fukahânın yukarıda belirtilen görüşlerini naklettikten sonra, ehl-i sünnetten bazılarının bid'at fırkalarını tekfir ettiklerini kaydeder.
Âmidî daha sonra Kaderiyye, Şîa, Havâric ve Müşebbihenin tekfir edildiği noktaları bir bir zikr ederek «bunların dışında kalan mezhep mensupları bid'ate düşüyorlarsa da kâfir değillerdir» hükmünü verir (vr. 274/b - 275/a).
Fakat Âmidî bazı bilginlerin bu tekfir görüşünü doğru bulmaz ve zikri geçen fırkaların tekfir edildiği noktalan teker teker çürütür [1][9]
Âmidî'den İki asır sonra gelen meşhur Seyyid Şetif el-Curcânî (v. 816/1413) de aynı yolu takibetmiş ve Şeru'l-Mevâkıf adlı üç ciltlik hacimli eserinde, ehl-i kıbleden Mu'tezile, Mücessİme ve Revâ-fızın tekfir edildiği noktaları, ayrıca Mu'tezilenin ehl-i sünneti tekfir ettiği meseleleri bir bir ele alarak çürütmüştür.
Yalnız Seyyid Şerif bu İzahatının sonuna şu notu koymayı da ihmal etmemiştir:
«Şunu bil ki ehl-i kıblenin tekfir edilemiyeceği hususu yukarıda da geçtiği gibi Eş'arî ve fukahânın görüşlerine uygundur.
Fakat İslâm fırkalarının akidelerini bir bir incelediğimiz takdirde kesinlikle küfrü gerektiren noktalara tesadüf edebiliriz : Meselâ, ALLAH'tan başka bir ilah'ın bulunduğunu veya ALLAH'ın bazı şahıslara hulul ettiğini intaç eden inanışlar. Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetini İnkâr eden veya onu kötüleyen, onu küçümseyen İnanışlar. Kat'î haramları halâl kabul eden veya dinî inanışları reddeden inanışlar gibi» [1][10] Seyyid Şerifin verdiği bu misaller elbette insanı küfre götüren şeylerdir.
Bu türlü inanışlara sahip bulunan şahıs veya gurupların tekfiri her halde münakaşa kaldırmayan bir husustur
[1][0] el-Eg'arî, Makalât, I, 1.
[1][1] Aktdetu't-Tahâvî, şahsi kütüphanemdeki yazttıa nüsha, vr. 8/a - 8/b.
[1][2] el-Fark beyne'l-fırak, s. 361.
[1][3] Şerhu'l-Fıkhi'l-ekber, s. 136.
[1][4] et-Teftâzânî, Şerhu'l-Akaid, s. 77.
[1][5] msl. bk. Ebu'l-Berekât en-Neeefl, el-İ'timad, vr. 99/b-190/a; et-Teftâzânî, Şerhu'l-Makasıd, n, 197; el-Curcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, in, 258-259; el-Bağdâdî, ag.e., a. 12; el-Beyâzî, İgârâtu'l-meraih, s. 51.
[1][6] el-Bağdâdî, ag.e.( a. 12-13.
[1][7] el-Gazzâlî, Tehâfut, s. 82-83.
[1][8] el-Âmidî, ag.e., vr. 275/a - 275/b.
[1][9] el-Curcânî, ag.e., III, 259-261.
[1][10] Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi, Damla Yayınevi:273-276.
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
şimdi Allah Arş'ın üstünde oturdu diyen sözünü nereye kaynaklandırıyor?
Kur'an'a
Allah mekansızdır diyen? o da Kur'an'a
bunların birbirini gavur görmesi saçma.
niye?
hakem Kur'an, Hakim Kur'an...
uhrada hesap günü niye var?
bu işler için.
bu dünyada ele tokmak alıp, birinin diğerinin tepesine bindirmesi, sahte tanrıcılık özlemidir.
der ki mesela bir alim: Allah Arş'a oturdu demek küfürdür. diyen kim? ne manada demiş? sözünü neye dayandırmış bakılır. kendince delili var mı? islama mı mal etmiş mevzuyu, şahsına mı, söyleyenin ilim düzeyi v.s bunlar incelenir.
haddizatında ehli sünnet velcemaat akidesine göre
Allah Arş'a oturdu demek küfürdür sözü yanlış değildir. şu demektir: bu söz, hakikati ifade etmiyor, gerçek değil, doğru bilgiyi perdeliyor, setrediyor. böyle itikad etmek söylemek hatadır. peygamber aleyhisselam'ın bize talim ettikleri ile örtüşmüyor.
ama
bu sözü söyleyen ibni teymiye mürteddir diyen bir tek ehli sünnet alimi bana gösterebilir misiniz?
dememişlerdir, diyemezler! neden? mürted ne, gavur ne, kafir ne... ne nerede ne manada kullanılmış bilen böyle zırzopluk yapmaz.
mürted yani hükmi küfür damgası basılan kişinin canı malı ırzı emandan çıkar.
ama mesela
ben namaz emrine inanmıyorum demek küfürdür. hem de hükmi küfürdür. yani bunu söyleyen müslümanın emanı ortadan kalkar. neden? çünkü bu inkarı dayandıracak hiçbir Nass yoktur.
bizim sıkıntımız bu gibi meselelede bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olup, irşad makamına soyunanların, üçbeş kitaptaki üçbeş ibareden müteşekkil bilgisini piyasaya arz ı endam edenlerin nelere sebeb olduğuna dikkat çekmektir.
ehli sünnet velcemaat itikadına dair 2500 mesele biliyorum. bu bilgi ile söylüyorum.
ehli kıble ile uğraşmayın. sıkıntıya sokarsınız kendinizi.
o sebeble koku geldi burnumuza bazı müslümanları zorla gavur gösterecekler
kızdık haliyle.
ehli sünnet velcemaat itikadını doğru kaynaklardan öğrenmek icab eder.
ibrahim hakkı erzurumi'nin itikad manzumesi ile hızır bey çelebi'nin kaside i nuniyesi şerhleri ile okunsun, sıkıntı kalmaz inşaallah.
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
benim alimim senin alimini, mezhebim mezhebini, meşrebim meşrebini..vs döver muhabbeti pek heyecanlıdır, kanın şevkle akışına sebep olur...
bir de üzerine ilmilik yada batılı hakk ile zayil etme kılıfı geçirilince lezzeti artar..şeytana da gün doğar..ne de olsa işinin hakkını vermeye can atmakta, zira bu görevinde de hiç bir varlıkta olmayan maharete sahip değil mi?
bu tür mevzuuların temelinde İslâm ahlakından yeterince nasiplenememek var..
meseleyi şahıs üzerine bina edelim..eğer ki bir kimse kendini beğeniyor, seviyorsa bir başka-sını (larını) sevmesi hakikatiyle mümkün değildir.Onları her daim kusurlu görüp su-i zan yapar..bitmedi, yola tecessüsle ve akabinde gıybetle devam edilir
bu durum da vahdeti arayana galebe çalar..çünkü birbirlerinin gıybetini yapan bir topluluk atalete uğramıştır, tenkid bu yöndeki tüm şevki kırar ve Nasreddim Hoca misali kendi bindiği dalı kırma çabası serdeder- ettirir.
Hülâsa Hakk ile ilgilenmek, bu yönde mesai harcamak farklıdır..bunu kuru davaya darb-ı mesel gibi örtüştürmek farklıdır.
yazıların bir yerlerinde Hilafet müessesinin yokluğunun bunlara sebep teşkil ettiği gibi bir yorum vardı sanırım..(yanlış hatırlıyor olabilirim de) şayet böyle bir yorum var ise sormam gerekecek,
bu müessese bir şekilde teşkil edilse dahi kime hitap ve hizmet edecek...laiklik sendromuna yakalanmış toplumlara mı, ülke kaynaklarını kendi zimmetlerine geçirip şaşalı hayat süren sözümona şeyh ve krallara mı....hiç bir meselede ortak bir paydada buluşamayan adı İslam, içi hüsran olan bilumum dünyaya mı?
hayal ötesi ütopya bu maalesef..
(bilerek ve bilmeyerek bu melun oyuna bir yerlerde bir katkım oldu ise Allah affetsin )
__________________ Her kim,diniylebir yerden diğer bir yere,bir karışda olsa
hicret ederse,cenneti kendisine vacip eder vr o kişi
cennette Muhammed Aleyhisselam ile İbrahim Aleyhisselam'ın refiki, arkadaşı olur.
belki bu hususlardaki duruşumuzu daha da netleştirecek bir soru yöneltmek istiyorum.
bu soruyu müslümanlardan birbirleri hakkında küfr ve şirk isnad edenler cevaplarlarsa daha net bir noktaya geliriz inşaallah.
faraza -bir faraziye-
kabe- muazzama giriş çıkış, bugün itibarıyla sizin kontrolünüzde olsa,
harem bölgesine gayrımüslimler giremeyeceğine göre
ibni teymiye -görüşleri üzerinde sabit iken- mesela hac yapmak istese, Allah'ın beytini ziyaretten engeller miydiniz?
şia'ya giriş yasağı koyar mıydınız?
hac için Kabe'ye gelmiş ehli sünnet olmayan müslümanlara, ehli sünnet akidesine bağlı olma kriterleri oluşturup, girişte form mu doldurturdunuz, formda -ehli sünnete göre küfür sayılan hususları beyan edenlere - kabe yasağı mı koyardınız?
tabiidir ki, ayet ve hadislere tamamen zıd görüş sahibi olanlar da vardır. haddizatında Nassları inlar edenlere dair değil sözlerimiz.
fasid görüşlerini Nasslara dayandıranlara duymamız gereken merhamet...
bir ilim ehli, eğer ehli sünnet velcemaat'a uymayan görüşünü Nass'a dayandırmışsa, onun hakkında gavur muamelesi yapmak uygun olmuyor.
bu sebeble gayet müşahhas bir misal vermek istedim:
Kabe'nin giriş çıkışı bizim kontrolümüzde olsa, ehli sünnet velcemaat olmayan fırkalara girme yasağı mı uygulayacağız?
öyle ya, filan sözü söylemek küfür ise, adam çekinmiyor söylüyor ve sözünü de kendince o da Nasslara dayandırıyor.
eğer bu kafir ise, Kabe'ye bir kafiri nasıl alacaksınız?
almamalısınız!
yok eğer bunu Kabe'ye alıyor iseniz, gavur muamelesi yapmayacaksınız.
şahıslardan meseleleri soyutlarsak, daha dengeli münazaralar olur ve ithamlardan sakınmakta da faydalar var.
ulemanın kafir/küfr sözlerini hangi anlamda kullandığını bilenleri konuşturmak faydalıdır. aksihalde önümüze gelen ibarelerle tekfir etmeyeceğimiz kimse kalmayabilir.
merhamet en çok bizim kendi aramızda olması gereken mefhumdur. cümlelerimizde birbirimize merhametli olalım.
sevgilerimle
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
Bu dunyada kim, kime, ne ile, ne maksat guderek, neye ulasmayi hedefleyerek, nasil muamele ederse; Allah Teala, yarin ruz-u mahserde ona, muadiliyle muamele edecektir.
Borcu var sana, odeyemedi. Merhamet ettin, muhlet verdin veya affettin. Bunu sen ciliz bunyenle, tahammul ve sefkatinle yaptin da O celle ve ala, sana fevkinde olani yarin yapmaz mi sandin!
Haksizliga ugradin, sabrettin, eza edene dua ettin, ezasina tahammul ettin ve hatta eza sahibini afuv ettin, intikam gutmedin. Bunu sen zayif ruhunla dusundun ve yaptin da, O, senin O'nun karsisindaki ezik haline karsi, alasini yapmaz mi sandin!
Bunun gibi butun fiil ve niyetlerimizi, Onun huzurunda olacagimiz o anlarda, hangi yuzumuz ve hukukumuzla merhametini umacagimizi dusunerek duzenlemeye bakalim.
Vurmak, almak, kizmak, bagirmak kolaydir.. Almamak, vaz gecmek, tahammul, vefa, feda zordur ve zoru yapan niyeti ve yapmakligi ile muadil karsiligini elbet gorecektir.
Bir nefesin hesabini O'na vermekten aciz insanoglunu, O'nun huzurunda rahatlatacak tek sey, O'nun sifatlarindan hayatina uyarladiginin nasibincedir..
Hak gordugunu alan, yarin hakkindaki hukme razi olsun...
Adalet istemeyelim.. Merhamet dilenelim...
Dinin ozu dahi aslinda sadece budur ....
Insanoglunun en buyuk payesi beser olmasidir. Onu meleklerden ustun kilacak olan bu vasfidir. Hata yapacak; ama donmeyi bilecek. Donusundeki samimiyetce mukarreblik kazanacak.
Ben hata yapmiyorum, hatasizligi hedefliyorum, hatadan uzagim diyen her kisi ne ile yuzlesecegini bilmeli.
Hele hele Mumin bir kardesi hatasini usuluyle soylediginde ona karsi kibirlenip 'hadi oradan sendecilik' yapan neyi idda ettigini iyi idrak etmeli.
Allah, sirki en buyuk gunah ilan etmistir.
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!