Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 33 (5 Kayıtlı ve 28 Misafir) bulunmaktadır.
3-) Şîa: Bunlarda kendi aralarında 22 fırkaya ayrılmışlardır. Bu mezhebin bazı mensupları, Hz. Ali (r.a)'yi peygamber ve bazıları onu ilah kabul etmişlerdir. Şia'nın bir kısmı Kur'an-ı Kerimin açık hükümlerine ters düştüğü için müslüman sayılmazlar. Bunlar Kur'an-ı Kerimin bir kısmını Hz. Peygamber (a.s.v)'e bir kısmını Hz. Ali (r.a)'ye indiği inancındadırlar. Mesela beş vakit namaz ile Ramazan orucunu inkar eden bir kısım Rafızilerle peygamberliğin Hz. Muhammed (a.s.v)'e değil, Hz. Ali (r.a)'ye geldiğini ve Hz. Aişe (r.a)'nin, Hz. Muhammed (a.s.v)'e ihanet ettiğine inanan, Hindistan da ve Pakistan da bulunan İsmailiye fırkası gibi.
Şia'nın diğer bir kısmı ehl-i bid'at olsalar da müslüman sayılırlar. Mesela yemende bulunan zcydiyyce fırkası Hz. Ali'nin, imamete daha müstahak olduğuna, bununla beraber üst varken astında halife olabileceğine inandıkları için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.anhum)'in hilafetini reddetmiyorlar. Şiiler arasında ehl-i sünnete en yakın bu fırkadır.
Başka bir alıntıda ise:
(62) (5998)- İbnu Abbas (radıyALLAHu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Bu ümmette iki sınıf vardır, onların İslam'dan hiçbir nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiyye."
Mürcie kelimesi bir görüşe göre dilimize de girmiş olan irca yani geri bırakma kökünden gelir. Mürcie lügat olarak geri bırakan demektir. Istılah olarak İslâm cemiyetinde zuhur eden sapık bir fırkanın adıdır. Bu fırkaya göre günah işleyenin hükmü dünyada bilinemez. Cennetlik veya cehennemlik olacağı ahirette belli olacaktır. İşte bu te'hir sebebiyle onlara mürcie denmiştir. Diğer bir izaha göre, mürcie, reca yani ümidden gelmektedir. Zira bunlar, uhrevî kurtuluş hususunda mü'mine ümid vermektedirler. Şöyle ki: Bu fırka mensuplarına göre, kâfire hayırlı amel fayda vermeyeceği gibi, mü'mine de işlediği günahların bir zararı olmayacaktır, kişinin uhrevî kurtuluşu için iman yeterlidir, amel eksikliğinin zararı yoktur.Bu zümrenin ilk nüvesini, Hz. Osman şehid edilince ne Hz. Ali'yi imamete layık görerek ona taraftar olanlara, ne de Hz. Osman'ı mazlum sayıp onun yakınlarını iltizam edenlere katılmayıp "Bunlar hakkındaki hükmü ALLAH verecektir" diye her iki tarafa yakınlık gösterenler teşkil etmiştir. Sonradan Kur'an'a ve sünnete uymayan iddialar geliştirmişler ve birkısım kollara ayrılmışlardır. Bu üçüncü fırkanın Mu'tezile'nin aslı olduğu da söylenmiştir. Mürcie ile ilgili başka yorumlar da var, ancak teferruat bizi ilgilendirmez.Kaderiyye fırkası ise kaderi inkar eder ve kulun tam irade sahibi olduğunu iddia eder, kaderin olmadığını söylemekte ısrarlı davranırlar. Mantıken, hadiselerde kulun iradesinin değil, İlahî takdirin esas olduğunu iddia edip kula hiçbir pay tanımayan Cebriye zümresine Kaderiye denmesi daha muvafık olduğu halde, kaderin olmadığı konusunu fazlaca ele aldıklarından kendilerine Kaderiye denmiştir.Sadedinde olduğumuz hadisin zahiri, bu iki fırka mensuplarını küfre nisbet ediyor gözükmektedir. Ancak mesele üzerine tedkiki derinleştiren İslam uleması, başka nassların delalet ve sarahatine dayanarak Kur'an-ı Kerim'i esas alarak sünnete uymayan te'villerde bulunanları küfre değil "bid'a"ya nisbet etmişlerdir. Yani, Ehl-i Sünnet dışında kalan itikadî fırka mensuplarına "kâfir" demekten kaçınıp ehl-i bid'a demişlerdir. Böylelerine daha umumi bir tabirle ehl-i kıble denir ve tekfir edilmezler. Her ne kadar onlar, kendi dışlarında kalanları tekfir ederlerse de. Bazı alimler bunları içtihadında hata yapan müçtehid veya hakikatı bilmeyen cahil olarak görür, insaflı nazarda bulunur. Şu da var ki, bunlarda tekfirlerini gerektiren saplantılara düşenler de olmuştur. O takdirde tekfir edilmişlerdir. Zaruriyat-ı diniye dediğimiz, sarih nasslarla sabit olan açık hükümlerden birini inkar gibi. Daha önce de açıkladığımız gibi Hattabiye fırkası bunun en güzel örneğidir. Keza Şiîlerin Rafizî denen aşırı takımı gibi ki, bunlar Cebrail'in, vahyi yanlışlıkla Hz. Muhammed'e getirdiğini, ALLAH'ın Hz. Ali'ye hulul ettiğini, Kur'an'da eksiklikler olduğunu vs. iddia ederler. Bu iddiaların Kur'an'a ne kadar zıt olduğu açıktır.
Şu halde, "İslam'dan nasipleri yoktur "tabirini onların fasık olmaları, şahidliklerinin makbul olmayacağı şeklinde anlamak gerek. Nitekim ulema ehl-i bid'a hakkında öyle hükmetmiş, tekfirden kaçınmıştır
Kaynak: İbni Mace'nin Ziyade Hadisleri
277. . [1:295 Hadîs No: 475]
Ibnı Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Bir kişi din kardeşini küfürle itham ettiğinde o küfür ikisinden birine döner.
Yukarıdaki hadîste de belirtildiği gibi, dinimizde bir Müslümanı küfürle itham etmemek gerektiği bildirilir, böyle yapmanın büyük bir mes'uliyeti gerektirdiği ifâde edilir. Kur'ân-ı Kerimde, "Size selâm verenlere 'Sen Müslüman değilsin demeyin" buyrularak bir İslâm şeâiri olan selâmı verenlerin küfürle itham edilmemesi gerektiğine dikkat çekilir. Peygamber Efendimiz de îman esaslarından üç
şeyi sayarken bunlardan birisinin de "Lâ ilahe illALLAH diyenleri tekfir etmemek" okluğunu söyler.
Hatta kendisini küfürle itham edeni dahi küfürle itham etmemek gerekir. Hz. Ali'nin kendisini küfürle itham eden Haricîlerin kâfir olup olmadıklarını soranlara "Tekfirden sakınınız" cevabını vermesi, bu hususta gösterilebilecek güzel bir örnektir.
İmam-i Gazalî Hazretleri de bir Müslümanı küfürle itham etmenin büyük mes'ûliyet getirdiğini ifâde eder ve şöyle der:
"Bir kimseye küfür isnadında bulunmanın mânâsı, o şahsın öldürülmesinin mubah olmasına ve âhirette ebedî olarak Cehennemde kalacağına hükmedilmesi demektir. Bu sebeple bir insanın kâfir olup olmadığında tereddüt varsa, tekfîr etmeyip duraklamak gerekir."
Bediüzzaman Hazretleri de küfürle itham etmeye çabuk cüret edilmemesine dikkat çekmiş; ALLAH'ın "filan kimseye niçin kâfir demedin?" diye sormayacağını, fakat Müslümana kâfir demenin insanı büyük bir mes'ûliyet altında bırakacağını bildirmiştir
Bediüzzaman Hazretleri mümkün olduğu kadar insanları küfürle itham etmekten sakınır, hattâ bir adamda zahiren küfrünü gerektirecek bir durumu görse bile tevile çalışır, ona kâfir demekten kaçınırdı.[32]
Öyle ise Müslümanları hemen küfürle itham etmek, doğru değildir, büyük bir mes'ûiiyeti gerektirir.
Son olarak İmam-ı Suyuti ks. den
Kaynak: Camius Sağir
“Tekfire yeltenmek, kendini beğenen cahil kişilerin işidir”
Hala beni cahillikle suçlayan varsa son olarak şunlarıda aktarıyım.
İmam-ı Rabbani k.s. der ki
“Hak teâlâ, zarar ziyân içinde olan bizleri, doğru oldukları müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin bildirdikleri îtikata kavuştursun! Beğendiği işleri yapmakla şereflendirsin! Bu iyi işleri yapmaktan hâsıl olan hâlleri de ihsân buyursun! Kendi mukaddes makamına çeksin! Fârisî mısra’ tercümesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir.
Çünkü, bu kurtuluş fırkasının îtikadı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler, istidrâcdan başka birşey değildir. İnsanı haraplığa, felakete sürüklerler. Bu kurtuluş fırkasına uymak nîmetine kavuştuktan sonra, her ne verirlerse seviniriz, Şükrederiz. Râzı oluruz. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl ve sekr kapladığı zaman, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar. Kıyâmette, bunlar için sorguya çekilmemeleri umulur. Bunlar ictihâdında yanılan müctehidler gibidirler. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, birbirlerine uymıyan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Çünkü bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Bu bilgiler, kesinlikle doğru olan vahy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, keşf ve ilhâm ile anlaşılmaktadır. Keşf ve ilhâm, kesinlikle doğru olamaz. Keşf ve ilhâmın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış oldukları anlaşılır. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilindikten sonra, buna uymıyan keşflerin, dalâlet, sapıklık oldukları anlaşılır. ALLAHü teâlâ, bizi ve sizi, zâhirimizi, bâtınımızı, îtikatımızı, ibâdetlerimizi, Peygamberlerin efendisine uygun eylemekle şereflendirsin! Size ve doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.”
Peki ehli sünnet alimleri tekfirden kaçınırken size ne oluyor. Siz kimsiniz ki böyle ciddi bir konuda yorum yapabiliryorsunuz. Siz ictihad makamındamısınız ki tekfir ediyorsunuz insanları. İçtihad eden içtihadında yanılabilir bizim tavrımız ihtiyatlı olmaktır.
iktiba. kuzucuk
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
Her nekadar böylesi bir başlığı açmaktan haya ve tevakkuf etsekte, böyle bir konunun ehil bir kimseden (İmam gazzali) iktibasla okunmasının gerektiği kanaati de bizlerde hasıl olduğu için bu başlığı açmakta elzem olmuştur. İslam ile ve İslam'la birilerinin kurtuluşuna vesile olmaya çalışırken, tekfir kurumunun, hele hele bu dönemlerde ikide bir önümüze temcit pilavı gibi sürülmesi hakikaten taaccub ile karşılanacak bir durumdur. Müsteşriklerin ve yandaşlarının (modernistler) gayretiyle gündemimize oturtulan ve birçok yönden manüpüle edilen "Farz-ı misal İslam ümmeti", dünya sahnesindeki vakarını ziyadesiyle kaybetti ve gücünü de iyice kaybetmektedir. (Yeiste değiliz). Fakat güzide şahsiyet İmam Gazali'nin de buyurduğu gibi ; "zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir...." fehvasınca hareket etmek , uhuvveti islami tesis etmek gündemimizden düşürüldü.
Ne gariptir ki, dikkat ettiğimiz ve bazı isimlerce ileri sürülen başlıkların hepsi tekfir içerikli. islam ümmeti kan ağlarken, birbirlerine kırdırılırken, isimleri toplumca duyulmamış, hatta varlıklarından bihaber olunan kişilerin gündeme getirilerek, insanların kafasına şüphe tohumları ile bu kişileri incelemeye yönlendirmekte pek akıllı bir iş olmasa gerek ve bu büyük bir handikaptır, kendi açımızdan. Zira bir kişiyi yanlışa yönlendirmek istiyorsanız, ona o yanlışın varlığından haberdar etmeniz yeterlidir. Bu kadar sahih rivayet varken, mevzu rivayetlere ne hacet. Bu kadar salih zat varken, paradoks isimlere gündeme getirmeye ne hacet.. ALLAH sonumuzu hayr eylesin, seyyiatlarımız mahfeylesin..
Bu yazımız ne Vehhabileri vb. fırkaları aklar ve onların yanlışlarını tasdik eder manadadır, ne de birilerini yalanlar manadadır. "El-aczu an derki'l-idrak idrakun" fehvasınca bazı iktibaslarda bulunmak istiyoruz.
İmam El- Gazzali'ye ait olan ve itikadi fırkalardan tekfir edilecek ve edilemeyecek olanlarına dair bir iktibası "El-iktisad fi'l itikad" adlı eserinden yapmak istiyoruz.
Felsefeciler dışında kalan Mu'tezile, müşebbihe ve diğer bütün fırkalar. Bunlar, tasdik ehlidirler ve bir maslahat sebebiyle olsun olmasın, yalanı (nasslarla bildirilen hususları tekzip etmeyi) cazi görmez, tekzib maslahatı uğruna (nassların) ta'liliyle iştigal etmezler. Yaptıkları te'vilden ibarettir; ancak te'villerinde hatalıdırlar. durumları içtihad sahasına girer. Haklarında hüküm verme durumunda olan kişinin, tekfir edilmemelerine bir yol bulduğu sürece onları tekfirden sakınmaya meyletmesi uygundur. zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir....
"Bize göre, tevilde yapılan hatanın tekfiri gerektirdiği sabit değildir. Böyle bir hatanın tekfir gerektirdiği konusunda delil gösterilmesi şarttır. (Buna mukabil) tasdik ehlinin kanının korunmuşluğu (dokunulmazlığı) ise "La ilahe illallah" demesiyle kesin bir şekilde sabittir. Bu delil, ancak "kesin" bir delile ile geçersiz kılınabilir.
"Bu söylediklerimiz, tekfirde aşarı gidenin aşırılığının bürhan (kesin delil)'dan kaynaklanmadığı konusuna dikkat çekmek için yeterlidir. Zira bürhan ya bir asıl veya bir asla dayanan kıyas olabilir. Burada (bir kimsenin tekfiri için gerekli olan)asıl, nassların açık bir şekilde yalanlanmasıdır. Nassları yalanlamayan kimse(nin takındığı herhangi bir tavır) ise "yalanlama" anlamına kesinlikle girmez. Bu itibarla, şehadet kelimesini söyleyen kimse, umumi ismet (kanının ve malının korunmuşluğu/dokunulmazlığı) zırhı altında kalmaya devam eder.
"Nassları açık bir şekilde tekzib etmeyen, ancak Hz.Peygamber (sav)'den tevatüren, malum olan Şer'i asıllardan birsini inkar edenlerdir. Bir kimsenin "Beş vakit namaz farz değildir" demesi, kendisine Kur'an ve hadisler okundğu zaman, "Bunun hz. Peygamber (sav)'den sadır olup olmadığını bilmiyorum; belki de hata ve tahriftir" demesi, keza bir kimsenin, "Ben hacc'ın farziyetini itiraf ediyorum; fakat mekke'nin ve Kabe'nin nerede olduğunu ve insanların namazda yöneldikleri ve haccettikleri memleketin, Hz.Peygambe (s.a.v)'in haccettiği ve Kur'an'ın tavsif buyurduğu belde olup olmadığını bilmiyorum" demesi böyledir. Bu kimsenin de küfrüne hükmedilmesi gerrekir. Çünkü o, (aslında nassları) tekzip etmekte, ancak bunu açıkça söylemekten kaçınmaktadır. Yoksa mütevatir tariklerle sabit olan hususların anlaşılmasında avam ve havass müşterektir.
"Bu durumdaki kimsenin söylediğinin butlanı, Mu'tezile mezhebinin butlanı gibi değildir. Zira Mu'tezile'nin kabul etmediği mütevatir hususların idraki, araştırma ve basiret ehli kimselere mahsustur. Şu kadar var ki, söz konusu şahıs eğer yeni müslüman olmuş ve bu sebeple (kabul etmediği) hususlar onun nezdinde henüz tevatüren sabit olmamış ise, kendisine, bu konulardaki tevatür, nazarında sübut bulana kadar mühlet verilir . (burada bir parantez açaraktan şunu belirtmek istiyorum ki; tevatür hususunda da mezhebler arasında ihtilaf mevcuttur. Zira, hanefi mezhebinin tevatür anlayışı; ashabın tamamının uygulayıp, aktardığı uygulamalar tevatüre girmektedir ki, buna örnek ; namazın beşvakit kılınması, orucun başlangıç ve bitiş saatleri. Bunlar mütevatir hükmündedir, fakat nüzul-i isa mevzusundaki rivayetleri ise İsa bin Eban'ın mütevatir anlayışına göre meşhurdur D.E) Biz böyle kişiyi, tevatürle malum olan bir hususu inkar ettiği gerekçesiyle tekfir etmeyiz.
"Eğer bir kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in gazvelerinden birisini veya Hz.Ömer (ra)in kızı Hz. Hafsa (r.anha) ile evlendiğini, yahut Hz.Ebu Bekr (r.a)'in varlığını ve hilafetini inkar ederse, bu sebeple tekfir edilmesi gerekmez. Çünkü bu, din'in asıllarından olup, tasdik edilmesi gereken herhangi bir aslı tekzip değildir. Ancak hacc, namaz ve İslam'ın diğer rükünları böyle değildir...."
"Nassaları açıkça tekzip etmeyen ve din'in asıllarıyla ilgili olan ve tevatüren malum bulunan bir hususu yalanlamayan, ancak sıhhati sadece icma ile bilinen bir hususu inkar edenler..
"Ben bu konuda hemen hüküm verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira icma'ın hüccet olduğu konusunda birçok problem mevcuttur ve bunlar, neredeyse icma ile sabit olan hususları inkar eden kişiye özür teşkil edebilecek durumdadır. Ancak ybu kapı bir kere açılacak olursa, birçok çirkin durumlaa yol açar.
"Mesela bir kimse "Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)'den sonra bir resul gönderilmesi caizdir" diyecek olursa, bu kimsenin tekfirinde tevakkut etmek normal karşılanamaz. Böyle bir hususun imkansızlığının dayanağı, araştırıldığında kaçınılmaz olarak İcma'dan istinat bulacaktır. Zira akıl, Hz.Peygamber (sav)'den sonra bir resulün gönderilmesini imkansız bulmaz.
"Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen, "Benden sonra nebi yoktur" sözü ve Yüce ALLAH'ın Hz.Peygamber (s.a.v) hakkında "Nebilerin sonuncusu" buyurmuş olması, bu görüş sahibii tevilden aciz bırakmaz. bu gibi ayet ve hadisler karşısında o kişi şöyle diyecektir: "Bu ayetteki "nebiler" ifadesinden kasıt, resuller içinde ulul azm olanlardır." Buna karşı "Buradaki "nebiler" kelimesi umum ifade eder" denirse, o da "umum ifadenin tahsisi"ni gündeme getirir. Keza bu kimse, Hz.Peygamber (sav.)'in "Benden sonra nebi yoktur" sözü ile kastedilenin de "Resuller" olmadığını, "nebi" ile "Resul" arasında fark olduğunu söyleyecek, "nebi"nin mertebe olarak "resul'den daha yüksek olduğunu söyleyecek ve buna bene hezeyanlar ileri sürecektir"...(El-GAZZALİ, Ebu Hamid Muhammed b.Muhammed "El-iktisâd Fi'l-İ'tikâd", Dârul-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut-1403/1983 ;s.155 vd.)
İktibas burada bitti...
Selam ve dua ile
DarulErkam
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretlerinin; Camiu'l-Mütun Fi Hakki Envai's-Sıfati'l-İlahiyye ve Elfazi'il-Küfri ve Tashihi'l-A'mali'l-Acibiyye adlı eserinde elfaz-ı küfr aktarılır.
burada der ki mesela
Hariciler :
Bunlarında tekfir edilmesi vacibdir.. hazreti Osman, hazreti Ali, hazretiTalha, hazreti Zübeyr, Hazreti Aişe ve kendilerinin dışındaki bütün müslümanlara kafir dedikleri için küfre gitmişlerdir.
bu örneklemeyi şunun için aldık:
buradaki kafirdir ibaresi kesinlik ifade eden ibareler değil.
ahmed ziyaeddin rahimehullah cumhurun sözünü almamış. sebebi korkutmak olabilir. iyi de yapmış olabilir ama bakın sadece bir örnek olsun diye aktarayım.
yukarda hariciler kafirdir deniliyor ya
ziyadeeddin hazretlerini destekleyen söz şudur::
hafız ibnu hacer diyor ki: imam rafii ve ardınca giden imam subki dediler ki: havarici mürted hükmündedir. zira hadis i şerifte '.. dine girip çıkacaklar. bir daha dine dönmezler...' buyrulmuştur.
ama hattabi diyor ki: ehli sünnet, haricilerin, müslümanlardan bir taife olduğuna hükmettiler.
imam münavi diyor ki: öyle ise, küfür kelimesini kullanmak ve tekfirden sakınmak ihtiyattır.
etteferruka adlı eserinde imam gazali diyor ki: haricilerin küfrüne mutlak olarak hükmedilmez.
ibnu battal dedi ki: cumhuru ulemaya göre, havarici, büsbütün islam dininden çıkmazlar. zira bir kimsenin yakin üzere müslümanlığına hükmedildiği gibi, mürtedliğine de yakin üzere hükmedilir. çünkü hazreti ali havariciden sorulduğu zaman, dedi ki: bunlar küfürden kaçtılar; büyük hataya girdiler.
amma havarici olsun olmasın, islam şeriatını, zamanına kifayetsiz gören yahud şer'i bir hükmü hafife alan yahud şeriattan bir hükmü inkar edenin küfründe ihtilaf yoktur.
mesele öyle kestirilip atılacak bir mesele değildir yani. ilim tahkiktir.
kaynak: tabakatu ibn-i subki c.1 s.45 , el farku beyn-el firak s.24-124 arası seçmeler. irşad-us-sari c.10 s.80-90 arası seçmeler. feth ul bari c.12 s.150 ve devamı, şerh-ul mevakıf s.661-622, el milelu vennihal c.1 s.157 ve devamı, makalat-ul islamiyyin c.1 s.141, el fisalu beyn el mileli velehvali vennihal c.5 son kısımdan, en nihaye c.2 s.268, teysir ul vusul c.2, s.52, c.4 s.38, feyz ul kadir c.4 s.127 umdet ul kari c.11 s.241, mucem ul mufehrest li elfaz il hadis c.6 s.203-204, tarih ul hulefa s.174, feyz ul bari c.4 s.473, şezerat c.1 s.44-50
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
Günümüzdeki problemlerimizden biri de bazi sebepler öne sürerek baska müslüman kardeslerimizi tekfir etmeye egilim göstermemizdir. Halbuki tekfir çok agir, çok mesuliyetli bir is... Çünkü bir sahis için o kafirdir dedigimizde onu kendi gözümüzde Islam dairesinden çikarmis, nikahini düsürmüs, ebedi azaba aday olmus görüyoruz demektir.
Bu konuda merhum ibn-i Teymiyye, ehli sünnetin tavrini asagida gayet ilmi bir sekilde açikliyor. Müslümanlara müthis zararlar vermis bir firka bile tekfir edilmezken, ulu orta baskalarini tekfir etmenin ne büyük bir hata olacagi, bu yazi okunduktan sonra daha iyi anlasilacaktir.
Asagidaki satirlar, Hafiz Zehebi'nin el-Mukiza adli kitabina dipnotlariyla güzel açiklamalar yapan Abdulfettah Ebu Gudde'nin kitabin sonuna ekledigi iktibaslardan (147-165 sayfalar) ibn-i Teymiyye'ye ait bir kismin Türkçe tercümesidir.
Faydali olmasi dilegiyle...
Muaz Özyigit
Abdulfettah Ebu Gudde'den:
Seyh, imam, hafiz, seyhülIslam ibn-i Teymiyye Minhac-us-sünnet-ün-nebeviyye'de 3:27,60-62 sayfalarda içtihadda isabet edildiginde iki ecir, hata edildiginde bir ecir alma konusundan bahsederken söyle diyor:
Imam olsun, hakim, alim veya bir idareci ya da benzeri veya bir müftü olsun delillere dayanarak içtihad eden kimse, içtihadinda Allah'dan gücü yettigince takva ederse iste bu, Allah'in onu mükellef kildigi seydir. Iste o zaman Allah'a itaat etmis ve sevaba hak kazanmis olur. Cebirci cehmiyyenin görüsünün aksine, süphesiz Allah onu bundan dolayi ikab etmez. Böyle biri Allah'a itaat açisindan dogru hareket etmis demektir.
Bununla birlikte müctehid dogruyu bulabilir de, bulmayabilir de. Bunun hilafina olarak kaderiyye ve mutezile söyle derler: Her kim elden geldigi kadar çaba gösterirse dogruya erisir. Halbuki bu görüs batildir. Bilakis kim elden geldigince çaba gösterirse sevaba hak kazanir. Bu konu iki meseleye dayanmaktadir:
Günah, sahibinin küfrünü gerektirmez. Hariciler ise gerektirdigini söyler. Halbuki ateste ebedi kalmayi gerektirmez. Mutezilenin dediginin aksine günah, sefaatten mahrum kalmayi da gerektirmez.
Bir kimse Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) uymak maksadi ile içtihad ederek yanlis bir tevile ulassa, bu kimse ne küfür ile, ne de fisk ile itham edilmez.
Aslinda bu nokta ameli meselelerde halk arasinda yaygin olarak bilinir. Akaid meselelerinde ise çoklari hata yapanlari tekfir etmislerdir.
Halbuki ne sahabeden ne de onlara güzelce uyan tabiinden böyle bir görüs bilinmemektedir. Ne de müslümanlarin imamlarindan böyle bir sey duyulmustur.
Bu görüs aslinda hariciler, mutezile ve cehmiyye gibi kendilerine muhalefet edenleri tekfir ederek bid'ate düsen firkalarin görüsüdür.
Bu tutum malikiler, safiiler, hanbeliler ve diger imamlara tabi olanlarin çogunda da görülmüstür. Bunlar da tekfirde bu yolu tutabilirler. Bazilari bütün bid'at ehlini tekfir eder. Sonra bu görüsünden farkli düsünenleri bid'atçi olmakla itham eder.
Halbuki bu, aynen haricilerin, mutezile ve cehmiyyenin görüsüdür.
Bu görüs, yani her bid'atçiyi tekfir etme, ne dört mezheb imaminda, ne de diger ulemada bulunmaz. Onlarin içinde her bid'atçiyi tekfir eden kimse yoktur. Bilakis onlardan yapilan sarih nakiller bunun aksinedir. O imamlardan bazen bazi sözleri söyleyenlerin tekfiri naklolunmussa da bununla o sözün küfür oldugunu, kaçinilmasi gerektigini kasdetmislerdir.
Bilmeyerek ve tevil ile küfür sözü söyleyen herkesi tekfir etmek de gerekmez. Belirli bir sahisda küfrün sübut bulmasi onun hakkinda ahirette cezanin sübut bulmasi gibidir ki baska yerde genisce açikladigimiz gibi bunun sartlari ve engelleri vardir.
Eger bir insan kafir olmazsa münafik da olamaz. Ancak mümindir. Onun için istigfar edilir, merhamet duyulur. Bir müslüman "Rabbimiz bize ve imanda bizden önce geçmis kardeslerimize magfiret et" [1] dedigi zaman, kendinden önceki asirlarda yasamis ümmeti kasdetmektedir. Eger bir mümin yanlis bir tevilde bulunsa, sünnete aykiri düsse, günah islese bile yine de imanda önceki kardeslerimizdendir ve ayetteki genel mananin çerçevesine girer.
Bir kisi 72 (sapik) firkadan olsa bile bu firkalarin çogu da kafir degil bilakis mümindirler.
Nasil ki günahkar müminler Allah'in tehdidine muhatab iseler o firkadakiler de dalalet ve günahlari sebebiyle cezaya müstahak olacaklardir.
Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlari Islamdan çikarmadi, bilakis ümmetinden saydi. Onlarin ateste ebedi kalacagini da söylemedi. Iste bu, gözetilmesi gereken büyük bir prensiptir. Sünnete intisab edenlerin çogunda rafizi ve haricilerin bid'atleri türünden bir bid'at bulunmaktadir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem.)in ashabi, Ali b. Ebi Talib (radıyallahu anh) ve digerleri kendileriyle savasan haricileri tekfir etmediler. Bilakis onlarin Harura'da çiktiklari, taatten ve cemaatten ayrildiklari davalarini tevil ettiler. Ali b. Ebi Talib (radıyallahu anh.) onlara söyle demisti: Sizleri mescidlerimizden men etmeyiz, feydeki hakkinizdan mahrum birakmayiz. Sonra onlara ibn-i Abbas'i gönderdi. Ibn-i Abbas (radıyallahu anh.) onlarla münazara etti. Bunun üzerine haricilerin yaklasik yarisi geri döndü. Sonra Hz. Ali digerleri ile savasti ve onlari yendi.
Bununla birlikte ne onlari köle yapti, ne onlardan ganimet aldi, ne de sahabenin Müseylemet-ül-kezzab ve benzeri mürtedlere yaptigi muameleyi yapti. Aksine Hz. Ali'nin ve sahabenin haricilere muameleleri, sahabenin mürtedlere yaptigindan farkli idi. Sahabenin hiç biri de Hazreti Ali'nin bu uygulamasini inkar etmedi. Bundan haricilerin Islam dininden dönmediklerine dair sahabenin ittifak içinde olduklari anlasilir.
Ishak dedi ki: Veki bize Ebu Halid'den tahdis etti, o da Hakim b. Cabir'den, dedi ki: Nehrevan taifesini [Hariciler - M. Ö.] öldürdügünde Hazreti Ali'ye soruldu:
Onlar müsrik mi idiler?
Hazreti Ali: Onlar sirkten kaçtilar.
Peki Münafik mi idiler?
Hazreti Ali: Münafiklar Allah'i çok az zikrederler.
Peki o zaman ne idiler?
Hazreti Ali: Bizimle harb eden bir gurup. Biz de onlarla harbettik. Bize karsi savastilar, biz de savastik. [2]
Derim ki [yani ibn-i Teymiyye -- M. Ö.] ilk hadisde ve bu hadisde nebi (s.a.v) in bir çok hadislerinde zemmettigi ve savasmayi emrettigi Nehrevan'daki Harura haricileri hakkinda Hz. Ali'nin bu sözü söyledigi açiktir. Ki o hariciler Osman'i, Ali'yi ve onlari sevenleri tekfir ederler. Onlara göre kim onlarla beraber olmazsa kafirdir! Yurtlari da dar-ul-küfürdür. Ancak kendi yurtlari dar-ul-Islamdir.
Sahabe ve onlardan sonraki ulema haricilerle savas etme üzerinde ittifak etmislerdir. Hariciler kendi mezheplerine uyandan baska bütün müslümanlara asidirler. Müslümanlara karsi savasi baslatan onlardir ve serleri ancak savas ile defedilebilmektedir. Müslümanlar için yol kesen eskiyadan daha zararli oldular. Yol kesenin maksadi mal ve paradir. Verildi mi öldürmezler. Insanlarin bazisina zarar verirler. Halbuki hariciler insanlarla din üzerine, kitab, sünnet ve sahabe icmai ile sabit olan yoldan, kendi bid'atlerine, batil tevillerine ve Kur'an'i fasid anlayislarina dönene kadar savas ederler. Bununla birlikte Ali (radıyallahu anh.) onlarin kafir degil, münafik degil, mümin olduklarini belirtmistir.
Bu, Ebu Ishak el-isferayini ve ona uyanlar gibi bazilarinin görüslerinin hilafinadir. Onlar derler ki: Ancak bizi tekfir edenleri tekfir ederiz. Halbuki tekfir onlarin degil Allah'in hakkidir.
[Abdulfettah Ebu Gudde burada söyle bir not düsüyor: Allah rahmet eylesin Ebu Hanife'nin gögsü ne genis, insafi ne olgun! Kendisini tekfir edene kafir deyip demeyecegi soruldugunda söyle demistir:Beni tekfir edene kafir demem, yalan söylüyor derim. Bu ifade el-alim vel-müteallim kitabindadir.
Ebu Mukatil Hafs ibn-i Selm es-semerkandi ondan sayfa 62-67 de söyle rivayet eder:
"Dedim ki: sana kafir diyen hakkinda ne dersin?
Dedi ki [yani Ebu Hanife -- Çeviren]: Onun yalanci oldugunu söylerim. Ona kafir demem. Fakat yalanci olarak isimlendiririm. Çünkü ihlal edilmesi haram kilinmis haklar ikidir: Biri Allah'la ilgili, öbürü ise kullarla ilgilidir. Allah'la ilgili hakkin haram olan ihlali, ona sirk kosmak, onu tekzib etmek ve küfürdür. Kullarla ilgili olarak ihlal edilmesi haram kilinmis seyler de aralarinda meydana gelen çesitli haksizliklardir. Allah'a karsi yalan söyleyenle bana karsi yalan söyleyenin ayni olmasi yarasmaz. Çünkü Allah ve rasulunu yalanlamak, diger bütün insanlar hakkinda yalan söylemekden daha büyük bir günahtir. Benim kafir oldugumu söyleyen benim nazarimda yalancidir. Benim hakkimda yalan söyledi diye benim de onun hakkinda yalan söylemem helal olmaz. Çünkü Allah teala söyle buyurdu: 'Bir kavme olan garaziniz sizi adaletten alikoymasin. Adalet ediniz, bu takvaya en yakin olandir.' [3] Dedi ki: (yani) bir kavme olan düsmanliginiz sizi onlara adil davranmaktan vazgeçmeye sevketmesin." Ebu Hanife'nin (r.aleyh) sözü ve Ebu Gudde'nin notu burada bitti. -- M. Ö.]
[Ibn-i Teymiyye devamla söyle diyor -- M. Ö.:]
Insana kendini yalanlayan hakkinda yalan söylemesi veya kendine karsi çirkin hareket edene çirkin hareketle karsilik vermesi yakismaz.
Sahabenin haricileri tekfir etmemelerine bir baska delil de onlarin haricilerin arkasinda namaz kilmalaridir. Abdullah b. Ömer (r.a.) ve baska sahabiler Necdet-el-haruri'nin arkasinda namaz kilarlardi. Sahabiler onlarla bir müslümanin müslümanla konustugu gibi konusur, fetva verir, hutbe söylerlerdi. Ayni sekilde Necdet-el-haruri mesele sormak için adam gönderdiginde, Abdullah b. Abbas cevaplandirirdi.
Yine Buhari'deki hadisde [4] Nafi b. el-ezrak'i meshur meselelerde cevaplandirdigi gibi. Nafi onunla Kur'an'la ilgili konularda iki müslümanin yaptigi gibi münazara ediyordu. Müslümanlarin tavri hala böyledir. Rasulullah (s.a.v.)in sahih hadislerde onlarla savasmayi emretmesi ile birlikte müslümanlar, haricilere, (Ebu Bekir) es-siddik (r.a.)in savastigi mürtedler gibi bakmadilar.
Onlarin yeryüzünde öldürülenlerin en serlisi oldugu, onlari öldürenlerin en hayirli savasçilar olduguna dair hadis Ebu Umame tarafindan Tirmizi ve baskalarinca rivayet edilmistir. Bunun manasi onlarin müslümanlara karsi baskalarindan daha serli olmasidir. Yani kimse müslümanlara o kadar serli olmamistir. Ne yahudiler, ne de hristiyanlar... Çünkü hariciler kendilerine uymayan her müslümanin öldürülmesine, kanlarinin, mallarinin ve çocuklarinin katlinin helal kilinmasina içtihad etmis, onlari tekfir etmislerdi. Sapik bid'atlerinin ve cehaletlerinin büyüklügünden ötürü bu sekilde inaniyorlardi.
Bununla birlikte sahabe ve onlara güzelce uyan tabiin, onlari tekfir etmediler, mürted saymadilar. Onlara karsi ne sözde, ne fiilde asiri gitmediler. Aksine o konuda Allah'dan takva ettiler ve böylece adil bir tavir içinde oldular. Sia, mutezile ve sair bid'at ve heva ehli için de ayni sey söz konusudur.
Kim 72 firkanin hepsini tekfir ederse, kitaba, sünnete, sahabe icmaina ve onlara güzelce uyan tabiine muhalefet etmis olur. Her ne kadar bu "72 firka" hadisi Sahihayn'da yoksa da, ibn-i Hazm ve baskalari "zayif" dedilerse de Hakim gibi digerleri "hasen", yahut "sahih" demislerdir. Sünenlerde çesitli yollardan rivayet edilmistir.
"72 firka ateste ve bir firka cennettedir" sözü, "yetimlerin mallarini haksiz yere yiyenler, karinlarina ancak ates dolduruyorlar ve sonra da çilgin bir atese gireceklerdir" [5] ayetinden veya "Kim bunu zulmen veya düsmanca yaparsa onu atese sokacagiz. Bu Allah'a kolaydir" [6] ayetinden daha büyük degildir. Daha bunun gibi kim söyle yaparsa atese girecektir türünden baska nasslar da vardir.
Bununla birlikte birisi için mutlaka atese girecektir diyemeyiz. Belki tövbe edecektir, belki hasenati seyyiatini giderecek kadar çoktur veya basina gelen musibetler Allah tarafindan günahina keffaret sayilmistir vs.
Bilakis, Allah'a ve rasulune zahiren ve batinen iman etmis, rasulden gelenle hakka uymaya niyet etmis bir kisi, hakki bilmeyip hata ettiginde, Allah'in onu mazur görmesi, bilerek, kasden günah isleyene kiyasla daha evladir. Bildigi halde kasden günah isleyen süphesiz azaba müstahakdir. Ama öbürü kasden degil, hataen günah islemistir. Allah teala ise bu ümmetin kasitsiz hata ve unutmasini cezalandirmayacaktir...
[1] Hasr 10
[2] Arapça metinde, bu noktada ayni manada, farkli senette üç hadis veriyor ibn-i Teymiyye. Manalar ayni oldugundan çeviriyi kisaltma amaciyla ilk ikisi alinmadi.
[3] Maide 8
[4] Abdulfettah Ebu Gudde bu hadisin Buhari'de degil, Müslim de oldugunu, ibn-i Teymiyye'nin yanlis hatirladigini belirtiyor.
[5] Nisa 10
[6] Nisa 30
Tekfir Meselesi *** Yazar: İslam Fıkhı Ansiklopedisi
Fıkıh kitaplarımızın "Elfâz-i Küfür" başlığı altında verdikleri ve çok basit fiilleri dahi küfür sayan ifadelerle; "bir kimsenin doksan dokuz işi kâfirce, biri müslümanca olsa onu yine müslüman saymalıyız" kanaatini nasıl bağdaştıracağız? Bir kimseyi kâfir sayabilmemiz için ne yapmış olması gerekir?
Bir çok yönü olan ve pek çok izahlar gerektiren bu meselenin bazı yönlerini belirtip, bir-iki ölçü vermeye çalışacağız:
Öncelikle insan için en büyük olayın ve varlığın "iman" en korkunç şeyin de "imansızlık" olduğunu bilmek gerekir. "Bir kişinin imanına vesile olabilmek, insan için üzerine Güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır" buyurulmuştur. Müslümanlar, olabildiğince çok kişinin iman nimetine kavuşmasını ve küfür karanlıklarından kurtulmasını arzu ederler. Esasen o bunun için yaşar, bunun için yaşamalıdır.
"Her günahta küfre açılan bir kapı vardır" denmiştir. Küfür ise insanın bütün iyi amellerini götürür. Bu kadar korkunç bir uçuruma düsülmemesi için âlimlerimiz âdeta titremişler ve küfre açılan her kapıyi küfür diyerek kapamak istemişlerdir. "Elfâz-i küfür" denilen sözlerin çoğu bununla beraber aynı zamanda "uluhiyyet" dairesine tecavüz sayılabilecek anlamlar taşırlar.
Meselâ: Ben onunla Cennet'e dahi girmem" ifadesinde dolaylı olarak Allah'ı reddetme anlamı vardır. Eğer o Cennet'e girerse, onu oraya koyacak olan Allah'tır ve yaptığını bilerek yapmıştır (Alîm'dir), yaptığı yerli yerindedir (Hakîm'dir). Bu sözü söyleyen adam sanki: "Bu, Cennet'e girmeye layık değildir, oraya konulursa isabetsizlik yapılmış olur" demiş gibidir. Bu da Allah'â hata nisbet etmektir ki küfürdür. Bu söz de dolayısı ile küfür olmuş olur. Ancak -Allah'u a'lem- bunu şöyle anlamak gerekir: Bu söz, dolaylı olarak ifade ettiği mânâ ile küfür anlamı taşır. O dolaylı mânâyı ancak kâfirler öyle düşünebilirler. Müslüman öyle düşünemez, düşünmemelidir.
Yoksa; "Bu sözü söyleyen hüküm bakımından kâfir olmuştur. Yani, bütün amelleri boşa gitmiştir, karısı boş olmuştur, katli gerekmiştir, mirastan mahrum olmuştur... vb." demek doğru değildir.
Belki; "Böyle tehlikeli bir zemine götürecek bir adım atmıştır, Islâm bağına küfür ormanının dikenini dikmiştir. Derhal tevbe etmeli ve papatyaları kurutacak bu dikeni oradan söküp atmalıdır biçiminde anlamalıdır. Bu ifadenin sahibi bununla bizzat küfrü (Allah'ı kabullenmemeyi) kastetmiş olmadıkça kâfir sayılmaz (Karafi, el-Furuk, IV/295). "Elfaz-i küfür" denilen bu sözlerin pek çoğu ile de "küfür" fetvası verilemez denilmiştir.( Tekmiletül-Furuk, 22)
Diğer söze gelince: Halk arasında böyle söyleniyorsa bu yanlıştır. Çünkü "yüz amelinden birisi müslümanca olmayan" hiç kimse düşünülemez. En katmerli kâfirlerde bile, merhamet, cömertlik, iyilik severlik, büyüge saygı... vb. müslümanca bir davranış mutlaka bulunur.
Bu takdirde kimseye kâfir denilememesi gerekir. Oysa bu söylentinin aslı şudur: "Bir kimsenin küfür mü, değil mi, diye tereddüt edilen bir işi, ya da sözü, doksan dokuz ihtimalle küfre yorulsa (hamledilse), bir ihtimalle de imana hamletme imkânı bulunsa biz onu imana hamleder ve o iş ya da sözüyle ona kâfir denilemeyeceğini söyleriz."
Bu gerçeği Ö.N. Bilmen merhum şöyle anlatır: "Herhangi bir müslümanın sözünü güzel bir vecihle tefsir ve tevil kâbil oldukça fena bir cihete hamletmek, ona göre fetva vermek câiz değildir. Hatta bir hususta küfrü müstelzim (gerektiren) bir çok vecihler bulunduğu halde küfre münafi (zıt) yalnız bir vecih bulunsa, bu bir veche göre fetva verilmesi muvafık olur. Hakikat-i halin (işin gerçeğinin) neden ibaret olduğu ise ilm-i ilahîye havale olunur.(Bilmen, IV/8 (ed-Durru'1-Muhtâr, Hindiye ve Kâdihândan))
Yoksa Islâm'dan olduğu açıkça (bedihî olarak) bilinen bir esası inkâr eden birisi, yüz işinin doksandokuzu müslümanca olsa dahi maalesef, kâfirdir.
"Müslümanın her fiili müslümanca olmayabilir. Müslüman kâfire ait fiiller de işleyebilir. Kâfirin de her fiili kâfirce olmayabilir. Onda da müslümana ait meziyetler bulunabilir" mealinde bir söz vardır.
Fıkıh, ya da akâid kitaplarında zikredilen "Elfaz-i küfür" (küfür sözler)'in anlaşılmasına bu söz de yardımcı olur. Yani bu sözler kâfire ait fiillerdendir. Bunu müslüman yaparsa, kâfire ait bir vasfı üzerinde taşımış olur. Ama sırf bununla zahiren onun kâfir olduğuna hükmedilemez. Içini ise ancak Allah bilir.
Tıpkı: "Münafıkın alameti üçtür: Konuştugunda yalan söyler, vadettiğinde cayar, emanet edildiğinde hiyanet eder" hadis-i şerifinde olduğu gibi. Yalan, hulf ve hiyanet münafık işidir.
Ama bir müslüman bunları sırf yapmakla münafik olmuş olmaz, bir münafik işi yapmış olur. Bu konuda Ibn Nüceym der ki: Küfür sözlerin çoğu ihtilâflıdır. Böyle ihtilafli sözlerle insanlar tekfir edilemez. Ben böyle bir fetva vermemeye kesin kararlıyım".(Ibn Abidîn, NI/285 (Amira))
Bizim ilk imamlarımızın koyduğu ölçü şudur: "Kişiyi imandan çıkaran şeyler ancak onu imana sokan şeyleri inkâr etmektir." Ibn Âbidîn "Câmiul-Fusûleyn"de bunun bir ölçü olarak kaydedildiğini söyler.(agk) Ayrıca: "Müslümandan küfür ithamini kaldıran her söz, zayıf olsa bile tercihe daha layıktır".(Ibn Abidîn, Resmü'l-Müfti, 34)
Mes'elenin fıkıh usulü kitaplarımızı ilgilendiren yönü de vardır. Meselâ farzları inkâr etmenin küfr olduğu söylenir ama hemen şu ölçüye dikkat çekilir: "Farzların bedihi (apaçık) olanları vardır ki, bunları her kim inkâr ederse kâfir olur. Iman, namaz, hac, zekât... gibi. Buna göre meselâ, namaz, dua demektir, böyle yatıp kalkmak diye bir şey yoktur diye te'vil eden dahi kâfir olur. Ya da meselâ, erkek kardeşim babamın mirasından iki alırken ben bir almayı kabul etmem; böyle şey olmaz diyen kadın kâfir olur. Çünkü bu bedihidir. Ama arkada kızını ve oğlunun kızını bırakan varisin kızı mirasın yarısını değil de tamamını istese ve diğerinin hakkını reddetse kâfir olmaz. Çünkü bu bedihi değildir. Bunu çoğu hocalar bile bilemezler. Böyle bedihi olmayan farzları inkâr eden te'vil ederek inkâr ediyorsa kâfir olmaz. Kesin delillerle sabit olmuş böyle bir farzı tutarsız te'villerle dahi te'vil eden ve farzıyetini kabul etmeyen kâfir olmaz, fasık olur (Mevlana Muhammed Emin el-Lüknevî, Kamerul-Ekmâr, I/293).
Ayrıca bir de ictihâdi farzlar vardır. Meselâ Hanefilere göre erkeğin diz kapağı ile göbeği arasını kapatması, gusülde ağzına-burnuna su vermesi farzdır. Birincisi Malıkî, diğeri Şafiî mezhebinde farz değildir. Bunlardan birisini benimseyenin, diğerinin farz dediğini inkâr etmesi küfür de değildir, fisk da değildir.
Bunun gibi, zannî delillerle sabit olan vacipleri (amelî farzları) zannî oldukları için inkâr edenler de kâfir olmazlar. Meselâ, kurban kesme hakkında dalaleti kesin bir delil yoktur, onun için ben kurban diye bir şey kabul etmiyorum ve kesmiyorum, diyen birisi kâfir olmaz, ama fasık olur. Ancak bunu böyle değil de, "kurban kesme, caniyâne bir şey. Ben öyle bir ibadet kabul etmiyorum" diye delilinin zanîliğine bakmaksızın küçümsemek küfürdür.
Bir de İslam'ın duyurulmadığı bir ülkede herhangi bir farzı bilmediği için reddeden, ama Islâm'dan olduğu söylendiğinde kabul eden birisi de (Allah'u-a'lem) kâfir olmaz. Hatta İslam'ın duyurulmuş olduğu yerlerde bile bedihî (apaçık) olmayan farzlar için de aynı şey söylenebilir.
Görüldüğü gibi, küçük bir söz ya da fiilden dolayı müslümanları tekfir etmek, müslümanca bir davranış değildir. Rasulüllah (sav) hiç böyle yapmamıştır. Ashabı arasına giren ve kimliklerini tanıdığı münafıkları dahi ifşa etmemiştir. Onun ashabı, tabiîn ve tebe-i tabiîn de tekfirden siddetle kaçınmışlardır. Bu işi daha çok H. 8. asırdan sonra, yaygın bir hastalık haline gelmiştir.(Cemaleddin Kâsimî, el-Cerh vet-Tâdil, 39 vd.)
Imam Ebu Hanife oğlu Hammâd'ı itikadî konuları tartışmaktan yasaklarken, oğlunun, kendisinin de konuştuğunu hatırlatması üzerine: "Biz tartışırken, aman karşı tarafı küfre nispet ederiz endişesiyle, kafamızda kuş varmış da uçacakmış gibi konuşuyoruz, oysa siz, pervasız davranıyorsunuz" cevabını vermiştir.
Aliyyu'1-Kâri der ki: "Bid'at ehlinin kötü taraflarından biri, birbirlerini tekfir etmeleridir. Ehli sünnetin güzel yönlerinden biri ise tekfir etmeyip, hatalı saymalarıdır".(Serhii 1-Fıkhı 1-Ekber, 243) Onun için ehli sünnet olarak bizler itikaden bozuk mezhepleri bile kâfir değil, batıl mezhepler olarak vasıflandırırız.
Bu yüzden: "Bir kâfiri müslüman sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir" denmiştir.
Böyle hassas ve tehlikeli bir konuda Rasûlullah'ın şu öğütlerini göz önünde bulundurmak gerekir:
"Bir mü'mini küfr ile itham eden onu öldürmüş gibi olur" (Buharî, Iman 7; Tirmizî, Iman 16)
"Bir kimse müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner."(Müslim, Iman 26; Müsned, N/142)
"Her hangi bir müslüman diğer bir müslümanı tekfir ettiğinde o kâfirse kâfirdir, değilse kendisi kâfir olur."(Ebu Davûd, Sünnet 15)
Kaynak: İslam Fıkıh Ansiklopedisi
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
reddül muhtarda nakşi hulefasından allame ibni abidin şöyle nakil etmektedir bağiler babında.
Muhît'te zikredilmiştir ki;
bazı fukahâya göre, bidat ehlinden hiç bir kimse küfre nisbet edilmez. Bazı fukahâya göre, bidatçı bidatıyla kesin delile muhalefet ederse, küfre nisbet olunur.
Bu kavil, Ehl-i sünnet fukahâsının ekserisine nisbet edilmiştir.
Fakat doğru olan kavil, bidat ehlinden hiç bir kimsenin küfre nisbet edilmemesidir.
Evet, mezheb ehlinin kelâmında bir çok küfre nisbet edilme mevcuddur. Fakat bu, müctehid olan fukahânın sözü olmayıp, müctehid olmayan fukahânın sözüdür.
Müctehid olmayan fukahanın sözüne itibar yoktur.
Müctehidlerden nakledilmiş olan ehl-i kıbleden hiç bir kimsenin küfre nisbet edilmemesidir.
İbn-i Münzir müctehidlerin mezhebinin naklini çok iyi bilendir.
= Müctehid olmayan fukahânın sözüne itibar yoktur =
İbn-i Hümam Müsayere isimli kitabında zikretmiştir ki;
âlemin kıdemine inanmak haşr-i ecsâdı ve Allah Tealâ'nın cüzleri bildiğini inkâr etmek gibi dinin usûl ve zarurundan olan her hangi bir şeye muhalefet eden kimsenin kâfir olacağında ittifak vardır.
Ancak ihtilâf, AllahTeâlâ'nın sıfatlarını, iradesinin umumî olduğunu inkâr etmek ve Kur'ân-ı Kerim'in mahlûk olduğunu söylemek gibi dinin usûl ve zarurundan olmayan herhangi bir şeye muhalefet eden kimsenin kâfir olup olmamasındadır.
iktibas: attar
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!