13 Şevval 1429
13 Ekim 2008, Pazartesi
13 Şevval 1429
13 Ekim 2008, Pazartesi
Ayet
Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
hadis
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 15 (2 Kayıtlı ve 13 Misafir) bulunmaktadır.

Online   adımmaviş



Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » RİSALE-İ NUR » Sözler


 
Seçenekler
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.549 kere
kucult  büyük
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ
وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ

Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz.

Evet, herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u İlâhînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsanât-ı külliyye-i İlâhiyyenin birer ma'kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl'e o vakitlerde daha ziyâde tesbih ve tâzim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için �Beş Nükte�yi nefsimle beraber dinlemek lâzım...


BİRİNCİ NÜKTE:

Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yâni, celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdîs etmek. Hem kêmaline karşı, lâfzan ve amelen Allahü Ekber deyip tâzim etmek. Hem cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir. Demek Tesbih ve Tekbir ve Hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler.

Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu Kelimât-ı Mübâreke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.


İKİNCİ NÜKTE:


İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rubûbiyyetin ve Kudret-i Samedâniyyenin ve Rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.

Yâni, Rubûbiyyetin saltanatı, nasılki ubûdiyyeti ve itaati ister; Rubûbiyyetin kudsiyyeti, pâklığı dahi ister ki; Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve Kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu; Tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.


Hem de Rubûbiyyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki; abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle Kudret-i Samedâniyyenin âzamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber deyip huzû ile rükûa gidip Ona iltica ve tevekkül etsin.


Hem, Rubûbiyyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki; abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in'âmatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin. Demek, namazın ef'âl ve akvali, bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz'edilmişler.


ÜÇÜNCÜ NÜKTE:


Nasılki insân, şu âlem-i kebirin bir misâl-i musağğarıdır ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur'an-ı Azîmüşşân'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şamil bir fihriste-i nurâniyyedir ve bütün esnâf-ı mahlûkatın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyyedir.


DÖRDÜNCÜ NÜKTE:


Nasılki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de; Cenâb-ı Hakk'ın bir saat-ı kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insân ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem, birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar.


Meselâ:

Fecir zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insânın rahm-ı mâdere düştüğü âvânına, hem Semâvat ve Arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyyeyi ihtar eder.


Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-ı insân devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyûzât-ı nimeti hatırlatır.



Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem Âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Asr-ı Saadetine benzer ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyyeyi ve in'âmat-ı Rahmâniyyeyi ihtar eder.


Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlûkatın gurubunu, hem insânın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harâbiyyetini ihtar ile, tecelliyât-ı Celâliyyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.


İşâ' vakti ise, âlem-i zulûmat, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insânın bâkiyye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhâr-ı Zülcelâl'in celâlli tasarrufatını ilân eder.


Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer Rahmet-i Rahmân'a ne derece muhtaç olduğunu insâna hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkâz eder ve bütün bu inkılâbat içinde Cenâb-ı Mün'im-i Hakikî'nin nihayetsiz ni�metlerini ihtar ile ne derece hamd ve senaya müstehak olduğunu ilân eder.


İkinci sabah ise, Sabah-ı Haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat'î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; Kudret-i Samedâniyyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyyesinin işaretiyle, hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu'cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır.

Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.


BEŞİNCİ NÜKTE:


İnsan fıtraten gayet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem, gayet âcizdir. Halbuki, belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem, gayet fâkirdir. Halbuki, ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem, tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki, hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insânîyyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki, sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâki meyveler gösteriyor.

Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in Dergâhına niyaz ile namaz ile müracaat edip arzuhal etmek, tevfik ve meded istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinad olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevale meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğılin tazyikından muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyâc vakti ve in'âmât-ı İlâhiyyenin tezahür ettiği bir andır.


Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyum-u Bâki olan Mün'im-i Hakikî'nin Dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn ni�metlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek ve celâl ve âzametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve Kemâl-i Bîzevaline ve Cemâl-i Bîmisâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insân, insân değil...
Asr vaktinde, ki o vakit, hem güz mevsim-i hazînanesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır.


Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi Niam-ı İlâhiyyenin bir yekûn-u azîm teşkil ettiği zamanı, hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle; insân bir misafir memur ve her şey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır.


Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-u insân, kalkıp abdest alıp şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâki ve Kayyum-u Sermedî'nin Dergâh-ı Samedâniyyesine arz-ı münâcat ederek, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesabsız ni�metlerine karşı şükür ve hamd ederek, İzzet-i Rububiyyetine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyyet-i Ulûhiyyetine karşı mahviyyetkârane secde ederek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh bulup huzûr-u Kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyyet olmak demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu; insân olan anlar.



Mağrib vaktinde, ki o zaman, hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlûkatının vedâ-i hazînânesi içinde gurub etmesinin zamanını andırır. Hem insânın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firak-ı elîmane içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır.


Hem dünyanın zelzele-i sekerat içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır ve zevâlde gurub eden mahbublara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir zamandır.


İşte akşam namazı için böyle bir vakitte, fıtraten bir Cemâl-i Bâki'ye âyine-i müştak olan ruh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Layezal'in arş-ı âzametine yüzünü çevirip bu fânilerin üstünde Allahü Ekber deyip onlardan ellerini çekip hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp Dâim-i Bâki'nin huzurunda kıyam edip Elhamdülillâh demekle; kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü sena edip


اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ demekle, muinsiz Rububiyye-tine, şeriksiz Ulûhiyyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubudiyyet ve istiâne etmek, hem nihayetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve âcizsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle, سُبْحَانَ رَبّىَ الْعَظِيمِ deyip Rabb-ı Azîm'ini tesbih edip; hem zevalsiz Cemâl-i Zâtına; tagayyürsüz Sıfât-ı Kudsiyyesine, tebeddülsüz Kemâl-i Sermediyyetine karşı secde edip hayret ve mahviyyet içinde terk-i mâsiva ile muhabbet ve ubûdiyyetini ilân edip, hem bütün fânilere bedel bir Cemil-i Bâki, bir Rahîm-i Sermedî bulup,
سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلَى demekle zevalden münezzeh, kusurdan müberra Rabb-i A'lâsını takdis etmek; sonra teşehhüd edip, oturup bütün mahlûkatın tahiyyat-ı mübârekelerini ve salavat-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemil-i Lemyezel ve Celil-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekrem'ine selâm etmekle biatını tecdid ve evâmirine itaatını izhar edip ve îmânını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizâm-ı hakîmanesini müşahede edip Sâni-i Zülcelâl'in Vahdâniyyetine şehadet etmek; hem Saltanat-ı Rubûbiyyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyyâtı ve Kitab-ı Kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risâletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar lâtif, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyyet, ne kadar ciddî bir hakikat ve bu fâni misafirhanede bâkiyane bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!



İşâ vaktinde ki o vakit, gündüzün ufukta kalan bâkiyye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinatı kaplar. مُقَلِّبُ الَّيْلِ وَ النَّهَار olan Kadîr-i Zülcelâl'in o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki Tasarrufat-ı Rabbâniyyesiyle yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَ الْقَمَرِ olan Hakîm-i Zülkemâl'in icraat-ı İlâhiyyesini hatırlatır.


Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bâkiyye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlık-ı mevt ve hayatın şuunat-ı İlâhiyyesini andırır. Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harab olup, azîm sekeratıyla vefat edip, geniş ve bâki ve âzametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semâvatın Tasarrufat-ı Celâliyyesini ve Tecelliyat-ı Cemâliyyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.

Hem şu kâinatın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakikîsi, Mâbud ve Mahbub-u Hakikîsi o zât olabilir ki; gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sahifeleri gibi sühuletle çevirir, yazar bozar, değiştirir..




Bütün bunlara hükmeder bir Kadîr-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaziyettir. İşte nihayetsiz âciz, zaîf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbâl zulümatına dalmakta, hem nihayetsiz hâdisat içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâ'da İbrahimvari لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِين deyip Mâbud-u Lemyezel, Mahbub-u Layezal'in dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâki-i Sermedî ile münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiyye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbabının firak ve zevalinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîm'in iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidâyetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife-i ubûdiyyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâte kıyam etmek, yâni bütün fâni sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbub-u Bâki'nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr-i Kerim'in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm'in huzuruna çıkmak..





Hem Fatiha ile başlamak, yâni, bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnettarlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Rahîm-i Kerim olan Rabb-ül Âlemîn'i medh ü sena etmek; hem اِيّاكَ نَعْبُدُ  hitabına terakki etmek, yâni, küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmiddin'e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedâr makamına girip,  اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَس اِيّاكَ  demekle bütün mahlûkat nâmına kâinatın cemâat-ı kübrâsı ve cem'iyyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istianatı Ona takdim etmek.


Hem, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ demekle, istikbal karanlığı içinde Saadet-i Ebediyyeye giden, nuranî yolu olan Sırat-ı Müstakime hidâyeti istemek..


Hem, şimdi yatmış nebâtat, hayvanat gibi gizlenmiş Güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl'in Kibriyâsını düşünüp Allahü Ekber deyip rükûa varmak.


Hem, bütün mahlûkatın secde-i kübrâsını düşünüp, yâni şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her asırdaki enva'-ı mevcûdât, hattâ Arz, hattâ Dünya, birer muntâzam ordu, belki birer mutî nefer gibi vazife-i ubûdiyyet-i dünyeviyyesinden Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile terhis edildiği zaman, yâni Âlem-i Gayba gönderildiği vakit, nihayet intizâm ile zevalde gurub seccadesinde Allahü Ekber deyip secde ettikleri; hem Emr-i كُنْ فَيَكُونُ den gelen bir sayha-i ihya ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip, kemerbeste-i hizmet-i mevlâ oldukları gibi, şu insâncık onlara iktidaen o Rahmân-ı Zülkemâl'in, o Rahîm-i Zülcemâl'in bâr-gâh-ı huzurunda hayret-âlûd bir muhabbet, beka-âlûd bir mahviyyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde Allahü Ekber deyip sücuda gitmek, yâni, bir nevi Mîraca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münâsib bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladn..




Demek şu beş vakit, herbiri, birer inkılab-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesîme-i Rabbâniyyenin emâratı ve in'amât-ı Külliyye-i İlâhiyyenin alâmatı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir...




سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَ الْعُبُودِيَّةَ لَكَ وَ مُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَآئِكَ وَ تَرْجُمَانًا ِلاَيَاتِ كِتَابِ كَآئِنَاتِكَ وَمِرْآتاً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ آمِينَ بِرَحْمَتِكَ
يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
__________________
Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit,Sahrada Mecnun Değilsen,Ne Leyla`yı Çağır,Ne Çölü İncit..


Asla üç sey olma. Ümitsiz olma.Sükürsüz olma. Sabirsiz olma.

Konu Ummu Seleme tarafından (21.04.2008 Saat 21:48 ) değiştirilmiştir..
eski 21.04.2008, 21:43 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #11
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 6 üye:
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.549 kere
kucult  büyük
Onikinci Söz sözler 12. söz


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَمَنْ يُؤْتَ اْلحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا

[Kur'an-ı Hakîm'in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen müvazenesi... Hem hikmet-i Kur'aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimâiyesine verdiği ders-i terbiyenin gâyet kısa bir fezlekesi... Hem Kur'anın sâir Kelimât-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüchaniyetine bir işarettir. İşte bu sözde "Dört Esâs" vardır.]

BİRİNCİ ESAS: Hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak:

Bir zaman, hem dindar, hem gâyet san'atkâr bir Hâkim-i Namdar istedi ki: Kur'an-ı Hakîm'i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz-nümâ kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o Nakkaş Zât, Kur'anı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için Bâzı mücessem hurufâtını elmas ve zümrüt ile: ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla: ve bir nev'ini altun ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatın nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gâyet parlak güzelliğin ve gâyet şirin tezyinatın îşâratı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur...


(Orjinal Sayfa: 137)

Sonra o Hâkim, şu Mûsannâ ve murassa Kur'anı, bir ecnebi feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfat için emretti ki: "Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız." Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, Ona dair birer kitab te'lif ettiler. Fakat feylesofun

kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve târifatından bahseder. Mânâsına hiç ilişmez. Çünki o ecnebî adam, arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'anı, bilmiyor ki bir kitabdır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki Ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mâhir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.

Amma müslüman âlim ise, Ona baktığı vakit anladı ki: «O, Kitab-ı Mübin'dir, Kur'an-ı Hakîm'dir.» İşte bu hakperest zât, ne tezyinat-ı zâhiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği mes'elelerinden daha âlî, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha câmi... Çünki, Nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrârından bahsederek gâyet güzel bir tefsir-i şerif yazdı. Sonra ikisi, eserlerini götürüp o Hâkim-i Zîşan'a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki: O hodpesend ve tabiatperest adam çok çalışmış, fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünki: O menba-ı hakaik olan Kur'anı, mânâsız nukuş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan, o Hâkim-i Hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı...

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki: Gâyet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gâyet hakîmane, mürşidane bir te'liftir. "Âferin, bârekâllah" dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecavüz etmiş bir san'atkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak; herbir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden "On altun verilsin" irade etti.

Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatın yüzünü de gör:


(Orjinal Sayfa: 138)

Amma o müzeyyen Kur'an ise, şu Mûsannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelî'dir. Ve o iki adam ise, birisi yâni ecnebisi; ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'an ve şâkirdleridir. Evet Kur'an-ı Hakîm, şu Kur'an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet o Furkan'dır ki: Şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcûdata «Mânâ-yı Harfî» nazarıyla, yâni onlara Sâni hesabına bakar, «Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir Sûrette Sâniinin cemâline delâlet ediyor» der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor. Amma ilm-i hikmet

dedikleri felsefe ise; hurûf-u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış... Şu kitab-ı kebîrin hurûfâtına «Mânâ-yı Harfî» ile, yâni Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip «Mânâ-yı İsmî» ile, yâni mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir...

İKİNCİ ESAS: Kur'an-ı Hakîm'in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıyye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin müvâzenesi:

Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firâvundur. Fakat menfâati için en hasis şeye ibâdet eden bir firâvun-u zelildir. Her menfaatli şey'i kendine «Rab» tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-ı hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir... Hem o dinsiz şâkird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zâtında gâyet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur... Hem o şâkird, menfaatperest hodendiştir ki: Gaye-i himmeti, nefs ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-ı şahsiyesini, Bâzı menfaat-ı kavmîyye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.

Amma hikmet-i Kur'anın hâlis tilmizi ise; bir abd'dir. Fakat âzâm-ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem cennet gibi âzâm-ı menfaat olan bir şey'i, gaye-i ibâdet kabûl etmez bir abd-i azizdir. Hem hakikî tilmizi mütevâzidir; selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrı-

(Orjinal Sayfa: 139)

na, daire-i izni haricinde ihtiyârıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerim'i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir... Hem, yalnız livechillah, rızâ-i İlahî için, fazilet için amel eder, çalışır... İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin müvâzenesiyle anlaşılır...

ÜÇÜNCÜ ESAS: Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinâdı, «Kuvvet» kabûl eder. Hedefi, «menfaat» bilir. Düstur-u hayatı, «Cidal» tanır. Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Semerâtı ise, «Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid»dir. Halbuki: kuvvetin şe'ni, «Tecavüzdür.» Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde «Boğuşmaktır.» Düstur-u cidâlin şe'ni, «çarpışmaktır». Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»... İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinâdı, kuvvete bedel «Hakk»ı kabûl eder.

Gayede menfaate bedel, «Fazilet ve Rızâ-yı İlahî"yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidal yerine.

«Düstur-u teâvün»ü esâs tutar. Cemâatlerin rabıtalarında; unsuriyyet, milliyet yerine «Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî» kabûl eder. Gayâtı; hevesât-ı nefsâniyyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyyât-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insâniyyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni, «İttifaktır» Fazîletin şe'ni, «Tesânüddür.» Düstur-u teavünün şe'ni, «Birbirinin imdadına yetişmektir.» Dinin şe'ni, «Uhuvvettir» «İncizabdır». Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu Kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, «Saadet-i Dareyndir»...

DÖRDÜNCÜ ESAS: Kur'anın, bütün kelimât-ı İlahiye içinde cihet-i ulviyyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dâir, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat-ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet-i kübrâ namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla bir elçisiyle veya


(Orjinal Sayfa: 140)

büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla mükâlemedir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziya alır. O nisbetle Güneşle münasebettâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hal ile böyle minnettarane bir sohbet eder. Der: «Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdârı olan nâzenin güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.» Halbuki; âyine sahibi böyle diyemez. O kayıd altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduddur. O kayda göredir... İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur'ana bak... Tâ ki: İ'cazını göresin ve kudsiyetini anlayasın...

Evet Kur'an der ki: «Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb-ı Hakk'ın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.» Şimdi şu nihayetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ana verilmesinin sebebi şudur ki: Kur'an, İsm-i A'zamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın ilâhı ünvanıyla Allah'ın fermânıdır. Hem Semâvat ve Arz'ın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitabdır. Hem Rububiyyet-i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem Saltanat-ı Amme-i Sübhaniye hesabına bir «Hutbe-i Ezeliyedir.» Hem rahmet-i vâsia-i muhita noktasında, bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyyedir. Hem ulûhiyetin âzamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bâzan şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır. Hem İsm-i A'zamın muhitinden nüzul ile Arş-ı A'zamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir «Kitab-ı Mukaddestir.» İşte bu sırdandır ki, Kelâmullah ünvânı kemâl-i liyâkatla Kur'ana verilmiş...

Amma sâir Kelimât-ı İlahiye ise: Bir kısmı, has bir îtibar ile ve cüz'î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz'î tecellisi ile; ve has bir Rububiyyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan kelâmdır. Husûsiyyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamât bu kısımdandır. Fakat derecatı çok


(Orjinal Sayfa: 141)

mütefâvittir. Meselâ, en cüz'îsi ve basiti, hayvânatın ilhâmatıdır. Sonra, avâm-ı nâsın ilhâmâtıdır. Sonra, avâm-ı melâikenin ilhâmâtıdır. Sonra, evliya ilhâmâtıdır. Sonra, melâike-i îzam ilhâmâtıdır. İşte şu sırdandır ki: Kalbin telefonuyla vasıtasız münacât eden bir velî der: حَدَّثَنىِقَلْبىِعَنْرَبِّى Yâni: «Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.» Demiyor: «Rabb-ül Âlemîn'den haber veriyor.» Hem der: «Kalbim, Rabbimin âyinesidir, arşıdır.» Demiyor: «Rabb-ül Âlemîn'in arşıdır.» Çünki: kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların nisbet-i ref'i derecesinde mazhar-ı hitab olabilir. İşte bir padişahın saltanat-ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermânı, âdi bir adamla cüz'î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âlî ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifâde, âyinedeki aksinin cilvesinden istifâdeden ne derece çok ve fâik ise; Kur'an-ı Azîmüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitabların fevkindedir.

Kur'andan sonra ikinci derecede Kütüb-ü Mukaddese ve Suhuf-u Semâviyyenin dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedârdırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur'andan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur'anın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. Eğer Kur'anın İsm-i A'zamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen: Âyet-ül Kürsî ve âyet-i وَعِنْدَهُمَفَاتِحُالْغَيْبِ

ve âyet-i قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ اْلمُلْكِ

ve âyet-i يُغْشِى اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِve âyet-i يَآ اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى

ve âyet-i تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ

ve âyet-i مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ


(Orjinal Sayfa: 142)

ve âyet-i اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاْلجِبَالِ

ve âyet-i يَوْمَ نَطْوِى السَّمَآءَ كَطَىِّ السِّجِلِّلِلْكُتُبِ

ve âyet-i وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِve âyet-i لَوْ اَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ

gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifadelerine bak...

Hem başlarında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ veyahut سَبَّحَُ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et. Tâ, bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem آلم lerin ve آلر larınve حم lerin fatihalarına bak; Kur'anın, Cenâb-ı Hakk'ın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu «Dördüncü Esâs»ın kıymettar sırrını fehmettin ise; Enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir veli, hiç bir nebînin derecesine yetiâmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'anın âzametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i'câzının sırrını anlarsın. Hem Mi'racın sırr-ı lüzûmunu, yâni tâ Semâvâta, tâ Sidret-ül Müntehâ'ya, tâ Kab-ı Kavseyn'e gidip, اَقْرَبُاِلَيْهِمِنْحَبْلِالْوَرِيدِ olan Zât-ı Zülcelâl ile münacât edip, tarfet-ül ayn'da yerine gelmek sırrını anlarsın... Evet şakk-ı kamer, nasılki bir mu'cize-i risâletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de: Mi'rac dahi, bir mu'cize-i ubûdiyyetidir: Habibiyyetini, ervah ve melâikeye gösterdi...

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى اَلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ آمِينَ

__________________
Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit,Sahrada Mecnun Değilsen,Ne Leyla`yı Çağır,Ne Çölü İncit..


Asla üç sey olma. Ümitsiz olma.Sükürsüz olma. Sabirsiz olma.
eski 24.06.2008, 12:29 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #12
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
ONURSAL ÜYE
 
leys - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.692




Teşekkür etti: 3.318
Teşekkür aldı: 1.478 konuda 5.665 kere
kucult  büyük
Ümmü, orjinal sayfadan kasıt ne?
__________________
-DİPSOMAN-
eski 25.06.2008, 10:55 leys isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #13
leys isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.549 kere
kucult  büyük
Mütalaa ediliyor ekleniyor ya ablam bazı yerlerde direk Risaleden aktarma diye biliyorum bende..
__________________
Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit,Sahrada Mecnun Değilsen,Ne Leyla`yı Çağır,Ne Çölü İncit..


Asla üç sey olma. Ümitsiz olma.Sükürsüz olma. Sabirsiz olma.
eski 25.06.2008, 11:01 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #14
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
ONURSAL ÜYE
 
leys - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.692




Teşekkür etti: 3.318
Teşekkür aldı: 1.478 konuda 5.665 kere
kucult  büyük
orjinal Risale-i Nur dan mı ekliyorsun acaba diye düşüdümdü..
tamam devam
__________________
-DİPSOMAN-
eski 25.06.2008, 11:03 leys isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #15
leys isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
fey-i zeval
(Konuyu Başlatan)
 
azadeyim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.06.2008
Mesajlar: 1.931




Teşekkür etti: 753
Teşekkür aldı: 488 konuda 2.207 kere
kucult  büyük
Onüçüncü Söz sözler 13. söz



بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ { وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ

Kur'an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın bütün kâinattaki âdiyat nâmıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin Beyânâtıyla yırtıp, o hakaik-i acîbeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu'cizât-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi' bir mu'cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâyakdlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ: En lâtif ve umumî bir mu'cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntâzam iâşelerini âdi görüp, küfran


perdesini üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hâzır balıkçıları ağlatmak ister (Hâşiye). İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve mârifet-i İlâhiyye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet-i Sâni' cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki: Kur'an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi' olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnidir. Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın i’câz derecesindeki Kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san'atı, muntâzam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'an içinde binler Kur'an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki Yirmibeşinci Söz'de Beyân edildiği gibi; Sûre-i İhlâs içinde otuzaltı Sûre-i İhlâs mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tâzammun ediyor. Evet nasılki semâda olan intizâmsız yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcûdat beynindeki nisbet-i hafiyyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil! Hem âyet-i وَمَايَنْبَغِىلَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur'anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gâyet küçük ve sönük kalır. Meselâ: يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ { يُغْشِى اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا

اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi hadsiz hakikatları buna şahiddir. Kur'anın herbir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i’câz ve hidâyet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur'anın lisan-ı ulviyesinden يُسَبِحُِللّهِمَافِىالسَّموَاتِوَمَافِىاْلاَرْضِاْ لمَلِكِالْقُدُّوسِالْعَزِيزِاْلحَكِيمِ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem يُسَبِحُsadasıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkât, تُسَبِّحُلَهُالسَّموَاتُالسَّبْعُوَاْلاَرْضُ sayhasıyla işitenlerin nazarında; gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisan; ve bütün hayvanat ve nebâtat birer kelime-i tesbih-feşan Sûretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamânâ bakmakla, mezkûr zevkin dekaikını göremezsin. Evet o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirat-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'anın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i'câz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve bir çok enva'-ı i'câzı içinde bu nev-i i'câzını zevk edemezsin. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın en yüksek bir derece-i i'câzına bakmak istersen, şu temsili dinle, bak.

Şöyle ki:

Gâyet yüksek ve garib ve gayetle yayılmış acib bir ağaç farzedelim ki; o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Mâlûmdur ki: Bir ağacın, insanın a'zaları gibi; onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenâsüb, bir müvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir Sûret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir a'zâsına mukabil birer resim çekse, birer hudud çizse, dalından meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble bir Sûret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve Sûretini gösterecek muvafık tersîmatla doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşina nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
...
__________________
Neylesin can âlemde yok ise canan...
eski 01.07.2008, 11:53 azadeyim isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #16
azadeyim isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.549 kere
kucult  büyük
Ondördüncü Söz sözler 14. söz


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

آلرَ كِتَابٌاُحْكِمَتْآيَاتُهُثُمَّفُصِّلَتْمِنْلَدُنْح َكِيمٍخَبِيرٍ


[Kur'an-ı Hakîm'in ve Kur'anın müfessir-i hakikîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatların bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet Beyân edilecek.


O hakikatlardan Haşir ve Kıyametin nazîreleri, Onuncu Söz'de, bilhassa Dokuzuncu Hakikatında zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlardan nümune olarak "Beş Mes'ele" zikrederiz.]

Birincisi: Meselâ: خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ

"Altı günde gökleri ve yerleri yarattık" demek olan; hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı Kur'aniyye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşıyacağına işaret eden hakikat-ı ulviyyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâl'in halkettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları; nazar-ı şuhûdâ gösteriyoruz.


Evet güyâ insanlar gibi dünyalar dahi, birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl'in emriyle âlem dolar, boşanır.




(Orjinal Sayfa:171)

İkincisi: Meselâ: وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلآَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلآَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri ki: "Bütün eşya, bütün ahvâliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor." demek olan hakikat-ı âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelâl, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntâzam mahlûkatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desâtir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde mânevî bir Sûrette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, mânevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl-i intizâm ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz.


Güya her bir bahar, birtek çiçek gibi, gâyet muntâzam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemil ve Celil'in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor. Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki: Kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuz'un yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san'at-ı Rabbâniyye olup, ehl-i gafletin lisanında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyyeyi, bu nakş-ı san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. اَيْنَالثَّرَامِنَالثُّرَيَّا Hakikat nerede...


Ehl-i gafletin telâkkileri nerede...

Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık'ın tasvir ettiği, meselâ: kırkbinler başlı, herbir başta kırkbinler lisan ve her lisanda kırkbinler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizâm ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyyetlerini ifâde eden hakikata çıkmak için, şuna dikkat et ki:




Zât-ı Zülcelâl تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ سَخَّرْنَا اْلجِبَالَ مَعَهُيُسَبِّحْنَ

(Orjinal Sayfa:172)

اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاْلجِبَالِ

-gibi âyetlerle tasrih ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve âzametine münâsib bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.


Evet bir bahr-ı müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyyesi; hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrının da ve göklerin herbir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.


Şu binler başları olan zeminin her başında yüzbinler lisanlar bulunan ve her lisanda yüzbin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

Evet müteaddid eşya bir Cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbîhîyyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.


İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör:


Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun ve muntâzam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, Emr-i كُنْفَيَكُونُ e mâlik Sâni'-i Zülcelâl'ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.

Dördüncüsü: Meselâ: اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(Orjinal Sayfa:173)

تَعْرُجُ اْلمَلاَئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-ı ulviyyesine ki, Kadîr-i Mutlak o derece sühûlet ve sür'atle ve mualecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor.


Hem o Sâni'-i Kadîr nihayet derecede masnûata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gâyet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor. İşte bu hakikat-ı Kur'aniyyenin vücuduna, mevcûdâtta meşhud sühûlet-i mutlak içinde intizâm-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir.



Meselâ:وَلِلّهِاْلمَثَلُاْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl'in Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikatı fehme takrib eder. Şöyle ki:

Güneş ulviyyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde; o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar.


Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyet dâva edemezler. Hem o Güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmiş ise orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre Güneşin aksi ve bir nevi timsâli görünmesiyle anlaşılır.


Hem Güneşin âzamet-i nûraniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nûrâniyyet âzametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek âzamet-i kibrîyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nuraniyyet sırrıyla harice atmak değil; bilâkis daire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fâil-i muhtar farzetsek, o derece sühulet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden katreden deniz yüzünden seyyârata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir.


Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsavâdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir. İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak'ın Nûr isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu haki-

(Orjinal Sayfa:174)

katın üç esâsının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورَالنُّورِمُنَوِّرَالنُّورِمُقَدِّرَالنُّو رِ olan Zât-ı Zülcelâl, herşey'e, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hâzır ve nâzır ve eşya Ondan gâyet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür'at ve sühûletiyle îcad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î-küllî, küçük-büyük, daire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şuhud derecesinde bir yakîn-i îmanî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.

Beşincisi: وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ

den tut, tâ وَاعْلَمُوآ اَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ اْلمَرْءِ وَقَلْبِهِ ye kadar.. hem اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ den tut, tâ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ e kadar.. hem خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ dan tut, tâ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ e kadar.. hem مَاشَآءَاللَّهُلاَقُوَّةَاِلاَّبِاللَّهِ den tut, tâ وَمَاتَشَآؤُنَاِلآَّاَنْيَشَآءَاللَّهُ ya kadar hudud-u âzamet-i rubûbiyyeti ve kibriyâ-i ulûhiyyeti tutmuş olan Ezel ve Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zaîf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez benî-âdeme karşı şedid şikâyat-ı Kur'aniyyesi ve azîm tehdidatı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir?.


Ne Sûretle münâsib düşer?. demek olan derin ve yüksek hakikata kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:

(Orjinal Sayfa:175)

Birinci Temsil: Meselâ; şâhane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedâr ve çiçekdar masnu'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tâyin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı.


O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit Hâlık'ın san'at-ı Rabbâniyyesinden ve Sultân'ın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvaya hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.

İkinci Temsil: Meselâ; cesîm bir sefine-i Sultaniyyede, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve Bâzı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sahibi ondan şedid şikâyet eder. Kusur sahibi ise, diyemez ki: "Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değildim." Çünki tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder.


Fakat vücud kendine göre semere verir. Çünki bir şeyin vücudu, bütün şerâit ve esbâbın vücuduna mütevakkıf olduğu halde; o şeyin ademi, intifası, tek bir şartın intifâsıyla ve tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: "Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu" bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.


Mâdem küfür ve dâlâlet, tuğyan ve mâsiyet esâsları, inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücudlu görünse de, hakikatta intifadır, ademdir. Öyle ise cinâyet-i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi Esmâ-i İlâhiyyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.

İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdat namına o mevcûdatın sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi, ayn-ı hikmettir ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâşübhe sezâdır.

* * *


(Orjinal Sayfa:176)



Hâtime

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ


[Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalb eder.

Meselâ; şu karyede (yâni Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse "Oraya git", sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı, ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar.

Burada kalan bir-iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme. Merdane kabre bak,

(Orjinal Sayfa:177)

dinle ne taleb eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.

Ey nefsim! Deme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur." Çünki: Ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peyda ediyor.

Hem deme: "Ben de herkes gibiyim." Çünki herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esâssızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şey'i nizâmsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisat-ı kevniyye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtat ve hayvanat enva'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gâyet muntâzam ve gâyet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gâyet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Haşiye) mevt-âlûd hâdisat-ı hayâtiyyesini; bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiatını bedelsiz hebâen-mensur gösterip, müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in emriyle ehl-i îmânın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara keffarettir. Nasılki bir gün gelecek, şu müsahhar zemin yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın emriyle ehl-i şirki Cehennem'e döker. Ehl-i şükre "Haydi, Cennet'e buyurun" der.


(Haşiye): İzmir'in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.

* * *


(Orjinal Sayfa:178)


Ondördüncü Sözün Zeyli


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَآ وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ...

Şu sûre kat'iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bâzan da titriyor.

[Mânevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münâsebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı yine mânevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç def'a niyyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.]

Birinci Sual: Bu zelzelenin maddî musibetinden daha elîm mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?

Yine mânevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde Kemâl-i neş'e ve sürur ile sarhoşçasına gâyet heveskârane şarkıları ve bâzan kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedârane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare müslümanlara iniyor?


Elcevab: Büyük hatâlar ve cinâyetler te'hir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinâyetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek ehl-i îmanın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir.(Haşiye)

(Haşiye): Hem Rus gibi olanlar, mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretulla