Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.
Hucurat-12
Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar.
Camiu’s-Sağîr
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 56 (21 Kayıtlı ve 35 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Konumuz Risaleler başlığı altında açılmış. Benim sözlerim bu kıymetli esere karşı söylenmiş sözler değildir. Kesinlikle saygılıyım.
İkinci olarak; Vahhabilikle ilgili benim de itirazım olan konular vardır. Sadec Vahhabi oldukları için karşı olmak gibi bir durumum olmadığını belirtmek istedim sadece...
insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan derecesine indirmişler.
Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp, gayrete gelerek,
o devri esir devrine çevirmişler;
yani, memlûkiyetten kurtulup,
fakat "El Hükmül Galib" olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zaiflerine esir muâmelesi yapmışlar.
Sonra, ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâplarla,
o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş.
Yani, zenginler olan havas tabakası,
avâmı ve fukarâyı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihaz etmesi,
yani sermaye sahipleri ehl-i sa'yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir.
Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki,
bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde;
bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte'l-arz mâdenlerde çalışıp, kût-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor.
Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti.
Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya'yı zîr ü zeber edip, geçer Harb-i Umûmiden istifade ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizm perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fıkrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
İkinci Esas:
Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü.
Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar.
Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur.
Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise
ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır.
Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır.
Onun ehli, ehl-i bid'a ve dalâlet olur.
İşte bu kâideye binâen, Âlem-i İslâmdaki ehl-i bid'a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, herbiri bir hakka istinad edip gitmiş. Fakat, menfî ciheti ya garaz, ya inat gibi bir sebeple, o mesleğin âsârı dalâlet hesâbına çalışmıştır.
Meselâ, Şîalar Kur'ân'ın emrine imtisâlen Ehl-i Beytin muhabbetini esas tutup, sonra intikâm-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek, meşrû muhabbet-i Ehl-i Beytin âsârını zapt ederek;
Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna binâ edip, âsâr göstermişler;
Hazret-i Ali sevgisinden dolayı değil, bilâkis, Hazret-i Ömer kızgınlığından.
olan darb-ı meseline mâsadak olmuşlar.
Hem meselâ, Vehhâbiler ve Hâricîler ise, nusûs-u Şeriate ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdise istinad ederek hâlis Tevhîde münâfı ve sanemperestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kâide tutmuşlar.
Fakat, birinci nüktedeki üç esasta beyân edilen sebepler cihetinden gelen menfî garazlar, onları haktan çevirip, dalalete saptırmış ki,
ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar.
Ve hâkezâ, Cebriye olsun, Mûtezile olsun, hangi fırka olursa olsun,
böyle bir hakîkati, mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise... Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Bu binâen, sâdattan olan şerif-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden,
ehl-i bid'attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden,
şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir.
Esbab tahtında vücuda gelen hâdiseler, o esbâbın hâlis malı değil. Belki asıl o hâdisenin hakîki sahibi kaderdir.
Kader ise hikmet-i İlâhiye ile hükmeder.
Öyle ise, bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız.
Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnete taslît etmiş.
Vehhâbiler zulmeder; çünkü, hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için, cinâyet ediyorlar.
Fakat, kader-i İlâhî, üç sebebe binâen adâlet eder:
Birincisi:
Hadîs-i sahîh ile sabih olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer'iye sû-i istimâl edildi, gayr-i meşru hâdiseler zuhura geldi. Husûsan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise,
mânâ-yı harfî cihetiyle kalmadı, mânâyı ismî derecesine çıktı.
Yani, sırf Cenâb-ı Hak hesâbına makbul bir abdi olduğuna ve şefaatine ve mânevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde;
o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip, âmiyâne, câhilâne takdîs edildi. Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu.
İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki,
o muharribi onlara musallat etsin.
Fakat, o muharrib dahi, onları tâdil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit edip köküyle kesmeye başladı.
Elbette,
Zalim, Allah'ın kılıcıdır; onunla başkalarına ceza verir, sonra da döner onun cezasını verir.
kâidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
İkincisi:
Şu asırda maddî fikir galebe çalmış.
Esbâb-ı zâhiriye, hakîki telâkkî ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor.
Eğer esbâb-ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp nazar-ı dikkati kendisine celb etse, Tevhîd-i hakîkîye münâfı olur.
İşte, şu gâfıl maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sanılmalarına hikmet-i şer'iye müsaade etmiyor.
İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine birer mukaddes ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer'iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
Üçüncüsü:
Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler.
İşte ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve bu mağrur ehl-i enâniyet nazarında kıyâs-ı binnefs olarak,
eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını, hâşâ enâniyetle ittiham ettiklerinden,
hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah'ı tanımadıkları için,
çok şeylere, çok zâtlara birer nevî rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanemperestliğin, başka bir nevi olan heykelperestlerin ve sûretperestlerin gâyet müthiş bir riyâkârlık mânâsında olan şan ve şeref peşinde koştukları bir zamanda, eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri,
Aslında dikkat çekmek arzu ettiğim mesele Vahhabiler'in tatbikleri değil,
buna keza.. onların ehl-i bid'a olmaları vs hiç değil..
Bugünkü Alevilerin.. Vahhabi ve de Haricilerin etkisinde kalıp,Ehl-i sünnete karşı düşmanlık beslemeleri.. bu fikriyatın alabildiğine körüklenmesi.. Belki Bediüzzaman Hazretlerinin "menbaı hariçte olsa çok düşündürecekti" ifadesine rağmen.. menbaı kullanan Harici mihraklardan bahseylemek..
(Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretlerinin de buyurduğu gibi, beğenmediğimiz belki de tekfire niyet edip, söylendiklerimize,
kaderin eliyle nasıl da Ehl-i Sünneti mahkum edip, her Hac mevsiminde mübarek topraklarda farizayı onların gözetiminde yapmamızdır.
Bizim iifrat ettiğimiz tatbikatlarımızda.. onların hazırladığı şartlar ile itidalli davranmak zorunda oluşumuzdur..
cidden ilginç..)
aslına bakarsak, Alem-i İslâm'da on dört asırdır ehl-i hakikatin içini sızlatan,
iç muharebelerden bahsederek düşmanlıkları beslemek,
ehl-i imana tahammülsüz elemler veriyor.
Bundan dolayıdır ki, ulema Müslümanlar içindeki o eski fitneyi karıştırmayı caiz görmüyorlar.
Ehl-i Beyt'in ise dünyadaki geçici sıkıntılarına mukabil sınırsız rahmete mazhar olduklarını belirtir.
Bundan dolayı geçmişte Ehl-i Beyt'e zulmetmiş bir kişiyi, zemmetmenin Ehl-i Beyt'e bir yararı yok.
Ayrıca "zem ve tekfir eğer haksız olsa büyük zararı var, eğer haklı ise hiç hayır ve sevap yok."
Bu hakikat ölmüş insanları boş yere kötülemenin anlamsızlığını ortaya çıkarıyor.
Bu açıdan, ilm-i kelamın büyük allamesi Sadeddin-i Taftazani,
"Yezide lanet caizdir" demiş, fakat "lanet vaciptir, hayırdır ve sevabı vardır" dememiş!
İşte Ehl-i sünnet alimlerinin ve On İki İmamın bu yaklaşımı Bediüzzaman'ın o zaman vukua gelen savaşlara bakışında temel ekseni oluşturmuş.
Bu bakış açısında istenilen yaklaşım, ihtilaf ve düşmanlıkları artırıcı zem ve küfürlerden kaçınmaktır.
Bugünün söylemleri dünden farklı değil.. Çeki düzen vermek lazım alabildiğine.