Bu hatıramı
“Şu Bizimkiler” adlı kitabımdan alıntı yaparak anlatacaktım. Ancak baktım ki buraya sığmayacak. Onun için kısaca yazıyorum.
44 sene önceydi. Ben mahkûm koğuşlarından ayrı “Doktor Odası” denen küçücük bir koğuşta yatıyordum.
Sabahleyin kapı açıldı. Altı kişinin katili Çankırılı Hüseyin Canik, elinde bir Milliyet gazetesiyle içeriye girdi ve bana,
“Başın sağolsun” dedi.
Anam İstanbul’da 7’inci kanser ameliyatını geçiriyordu.
“Anam mı ölmüş?” dedim.
“Yok yok, Bediüzzaman Hazretleri dünyayı değişmiş” dedi.
Gayriihtiyarî,
“Keşke anam ölseydi” demişim.
O günlerde,
Hz. Üstad, Risale-i Nur’un parasından her ay bana 25, anama da 25 lira gönderilmesini söylemişti.
İlk 25 lira bana geldi. Geldi ama, sanki kollarıma kelepçe oldu.
Biz, Üstad Necip Fazıl’ın talebeleriydik. Para kıymeti bilmezdik. Cömertliğin ötesinde müsriftik. Muhtaç birini gördük mü, mutlaka cebimizdekini az-çok onunla paylaşırdık.
Halbuki Risale-i Nur’un parasını harcayamıyordum. Kimseye de veremiyordum. Cimri, pis bir herif olmuştum. Buna dayanamıyordum.
Tuttum, Bediüzzaman Hazretleri’ne bir mektup yazdım. Parayı kesmesini ısrarla istiyordum. Sözlerimi şu cümleyle bitirmiştim:
“Üstadım, bugün sizin için canını verebilecek, belki binlerce insan vardır. Onlar sizden aşk alıyorlar, feyz alıyorlar. Onların, uğrunuza canlarını feda etmesi kolaydır ve normaldir. Sizin için ben de canımı veririm. Bunun ayrı bir anlamı vardır. Ben sizden ne aşk, ne feyz alıyorum. Allah ve Resûlü aşkına, bana artık para göndermeyin” demiştim.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra bir gece sabaha kadar anlatılmaz acılar çektim. Ne başım, ne dişim ağrıyordu. Sanki bütün sinirlerim iplik iplik cımbızla çekiliyordu. Görülmemiş bir işkence çekiyordum.
Tabir caizse ben o gece ‘Azabün Elim’i yaşadım.
Ne acım diniyor, ne sabah oluyordu.
Tarih 24 Mart 1960’tı. İşte o meş’um gecenin sabahında, elinde Milliyet gazetesiyle Hüseyin Canik,
Bediüzzaman Hazretleri’nin dünyayı değiştiğini haber veriyordu.
Hemen aklıma, önceden yazdığım
“Ben sizden aşk ve feyz almıyorum” sözü geldi.
Demek ki, o güne kadar Ehlullah’ın himmet kanatları altındaymışız. O gece bizi kendi halimize bırakmışlar. Sanki yeşil bir çadır altındaymışız da... O çadır yırtılmış. Daha önce yağan belâ yağmurları, şimşekler, dolular, o çadırın dışında kalıyormuş. O gece hepsi başıma yağmış.
Bunları düşünür düşünmez, secdelere kapandım. Gözyaşları içinde Rabbime yalvardım;
“Ben cahilim, gafilim... Ehlullah’ın himaye himmet kanatlarını üzerimden eksik etme Allah’ım! Yoksa ben bu ‘Azabün Elim’e katlanamam” diyordum.
Bugün de aynı duayı yapıyorum.
Allah bizi onların dua ve himmetlerinden mahrum etmesin.
Dünyada ve Ahiret’te bizleri sevdiklerinden ve sevenlerinden ayırmasın.
Bediüzzaman Hazretleri, 23 Mart 1960 günü Hakk’a yürümüştü.
Biz haberi 1 gün sonraki gazetelerden öğreniyorduk.
İdamlar, müebbet hapis cezaları bana vızgeliyordu. Hapishanede, “İmtihan kapısındaki bir talebe gibiydim.
‘Bugün yarın çıkacağım. Henüz kendimi yetiştiremedim. Medrese-i Yusufiye’den gerektiği gibi istifade edemedim” diyordum.
Demek ki, asıl hapishane o imiş. Bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum:
“Hapishanede 10 sene kaldım. Sadece 1 gece yattım.”
Risale-i Nur’un bereketi, bugün bütün yeryüzünü bir Medrese-i Yusufiye’ye çevirmiş bulunuyor.
Zerre kadar emeği geçenlerden Allah binlerce defa razı olsun. Bizi de Dergâh-ı İzzeti’nden ve sonsuz rahmetinden mahrum etmesin. 