| eN aCiZ
Üyelik tarihi: 27.02.2008
Mesajlar: 323
Teşekkür etti: 902
Teşekkür aldı: 279 konuda 1.053 kere
|
Her Suâle Cevap Verilir...
--------------------------------------------------------------------------------
Her suâle cevap verilir
Bediüzzaman, İstanbul'a gelişinden altı ay sonra kaldığı Şekerci Hanı'ndaki odasının kapısına "Burada her müşkil halledilir, her suâle cevap verilir. Fakat suâl sorulmaz" diye bir levha astı. Bundan sonra İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup gelerek suâl sordular. Sâid Nursî onların pekçok suâllerini cevaplandırdı. Genç yaşta istisnasız böyle her suâle ikna edici cevap vermesi, takdirle karşılanarak "Bediüzzaman" lakabı kendisine lâyık görüldü. Onun böyle bir levha asmaktaki maksadı "Kendini tanıtmak değil" Doğu Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetlerini nazara vermekti. Bediüzzaman Lem'alar isimli eserinde bunu şöyle ifâde eder:
"Hürriyetten [II. Meşrûtiyetin ilânından] altı ay evvel İstanbul'da hem hem ulemâyı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevap veren...."
Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman'ın kardeşi Abdülmecit Nursî de Hatıra Defterine şunları yazmıştır:
"Hazret-i Üstad Ferik Ahmet Paşanın evinde mütecâhilen [bilmezlikten gelerek] bir müddet kaldıktan sonra, Şekerci Hanı'na gider, orada ikâmet etmeye başlar. Orada odasının kapısına şöyle bir ilân asar:
"Mektep, medrese mensuplarından ve feylesoflardan, dinsiz ve dindarlardan her kimin bir suâli varsa, hangi ilimden ve fenden olursa olsun benden sorabilir. Sizden suâl, benden cevap. Fakat ben hiç kimseye suâl sormam."
"Bu acip ilân üzerine Bediüzzaman, İstanbul uleması ve talebelerinin istila ve hücumuna uğradı. Fakat o, sorulan hiçbir suâli cevapsız bırakmadı. Günlerce, haftalarca başarıyla devam eden bu yüce imtihan neticesinde...."
Bediüzzaman'ın "Her suâle cevap verilir" levhası astığına bizzat şahit olan pek çok değerli ilim adamı vardır. Şimdi bunlardan bâzılarının hâtıralarına yer verelim.
Cumhuriyet yıllarında Diyanet İşleri Müşavere Kurulu azalığı yapan Hasan Fehmi Başoğlu o günleri şöyle anlatıyor: "Ben zaman-ı Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken Bediüzzaman adında bir gencin [Bediüzza-man o sırada 32 yaşlarında idi] İstanbul'a gelip bir handa yerleştiğini ve hatta odasının kapısına: 'Burada her müşkül hallolunur, her meseleye cevap verilir. Fakat suâl sorulmaz' diye levha astığını işittim. Böyle bir iddia sahibinin ancak bir mecnun [deli] olabileceğini düşündüm. Bediüzzaman Hazretleri hakkında tevali edile gelen [uzayıp giden] sitayişkâr tavsiyeler ve cemaatlerle ulemâ ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işittikçe, bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Ve kat'i karar verdim ki, en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece ilahiyat ilimlerinden bahseden gayet derin ve birkaç kitapta ifâde edilebilen bâzı mevzular seçerek suâl halinde hazırladım. Ertesi gün kendisini ziyarete gittim. Aldığım cevaplar çok acayip ve harika olmuştu. Sanki o akşam beraber imişiz ve kitaba beraber bakıyormuşuz gibi suallerimin cevaplarını tam olarak verdi. Ben tamamen mutmain oldum ve yakînen anladım ki, onun ilmi bizim gibi vehbî değil, kesbîdir [çalışarak kazanılan bir ilim değil, Allah vergisidir].
"Sonra bir harita çıkararak Şarkta dâru'l-fünun açılması icâbettiğini ve bunun ehemmiyetini izah etti. O zaman Şarkta Hamidiye Alayları vardı. O suretle idare ediliyordu. Şarkın bu şekilde idare tarzının nok-saniyetlerini ifâde ile, maarif, sanat ve fen noktasından Şarkın [Doğnun] uyandınlması lâzım geldiğini muknî olarak bize izah ile, bu gayenin tahakkuku için İstanbul'a geldiğini anlattı ve diyordu ki: 'Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünûn-u medeniyedir.' [Vicdan din ilimleri ile ışıklanır. Akıl da fen ilimleriyle nurlanır.]"
Bediüzzaman'a suâl soranlardan birisi de, Dehrî lakabıyla bilinen Hüseyin Kâmi Dehri (18781912) isimli, âlimlerle yaptığı münazaralarla tanınan bir zâttı. Bu zât Bediüzzaman'a sorduğu suâllerden tamamına istisnasız cevap vermiştir. Münazara sonunda da, "Ya şimdi Bediüzaman da bana bir suâl sorarsa ben ne yaparım?" diye telaşa kapılmış, onun suâl sormasına fırsat vermeden müsaade isteyerek oradan uzaklaşmak isterken Bediüzzaman kendisine hitaben şöyle demiştir:
"Kardeşim sen talebe misin, yoksa hoca mısın?"
Dehrî Efendi o telaş içerisinde, "Efendim ben talebeyim" demiş ve sür'atle oradan ayrılmıştır.
Abdullah Enver Efendi ise Fatih Dersiamlarından Harbizâde Tavash Hasan Efendiden naklen şunlan anlatmıştır:
"Fatih dersiamlarından Harbizâde, Tavaslı Hasan Efendi, âlim ve muhterem bir zâttı. Doksan yaşlarına kadar ömür sürdü. Hayatının son günlerine kadar ders okuttu. Bir gün bile vazifeye gitmediği, derse gelmediği görülmeyen bir kimse idi. Bu zât bütün hocalık hayatında bir gün derse gidememişti. İşte o gün Hasan Efendi talebelerine hitaben: 'Bugün derse gelemeyeceğim. Çünkü Şarktan Bediüzzaman lakabıyla anılan bir zât gelmiş. Onun ziyaretine gideceğim' diyerek medreseden ayrılır. Ve Şekerci Hanı'n-da Bediüzzaman'ı ziyaret eder. Ziyaretten sonra medresesine döndüğü zaman talebelerine 'Böylesi görülmemiştir. Böyle bir zât nâdire-i hilkattir. Bu zat gibisi henüz gelmemiştir' diye hayret ve muhabbet [sevgi] hislerini ifâde eder."
Eski temyiz reislerinden Ali Himmet Berkî de o günleri şöyle anlatır:
"Ben o yıllarda Medresetü'l-Kuzat'ta talebe idim. Talebe arkadaşlar arasında ileri bir derecemiz vardı. Bütün İstanbul'a Bediüzzaman'ın ismi ve şöhreti yayılmıştı. Bütün ilim muhitlerinde herkes ondan bahsediyordu.
"Fatih'te bir handa misâfireten kalıyormuş, 'Herkesin her çeşit sualine cevap veriyormuş' diye hakkında çok rivayetler duyuyorduk. Talebe arkadaşlarla gidelim diye karar verdik. Bir grup arkadaşla bu meşhur zâtı ziyarete gittik.
"O gün Fatih'te bir çayhanede olduğunu, sorulan suallere cevap verdiğini işittik. Hemen oraya gittik. Çok kalabalık bir meclisi ve sırtında çok garip bir elbisesi vardı. Bir hoca kisvesi [elbisesi] yoktu. Şarkın mahalli kıyafeti ile oturuyordu.
"Biz yanına vardığımızda Bediüzzaman kendisine sorulan suallere cevap veriyordu. Etrafındaki ilim sahipleri, derin bir sessizlik ve hayranlık içinde dinliyorlardı kendisini. Herkes verdiği cevaptan memnun ve tatmin oluyordu.
"Felsefecilerden, sofistlerin iddia ve fikirlerine cevap veriyordu. Aklî, mantıkî delillerle onların görüşlerini çürütmüştü."
Hafız Ali Rıza Sağman ise, Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar isimli eserinde o günlerle ilgili hatıralarını şöyle yazar:
"1907 kışı idi, sanıyorum; İstanbul'un ilmî mahfillerinde, hele medrese bucaklannda birden bire manâlı bir fısıltı, ilgilendirici bir dedikodu hâsıl oldu ve elektirik hızıyla ağızlara yayıldı, kulakları doldurdu:
"Kürdistan'dan bir adam gelmiş. Yaşça pek genç olduğu halde ilimce kendisine karşı çıkan yokmuş. Bu yaşta bu kadar geniş ilim, ancak vehbî [Allah vergisi] olabilirmiş. Bu zâtın kılığı, kıyafeti de dikkat ve hayreti çekici imiş; çenesinde sakal, başında sarık, sırtında cübbe, ayaklarında şalvar yokmuş. Bu adam harika imiş. Adı Said, lâkabı Bediüzzaman imiş."
"O tarihte biz çocuk idik. Hakkında tılsımlı haberler duyduğumuz bu zâtı görmek sevdasının zebunu olduk. Fakat yine işitmiştik ki, hafiyeler, bu zâtı göz hapsine almışlar. Her yerde serbest gezemiyor-muş. Çemberlitaş tarafında bir han odasında oturu-yormuş, filan."
Bediüzzaman, Ömer Nasuhi Bilmen ve diğer bâzı mühim zâtlarla Fatih Medresesinde temaslarda bulunan Hafız H. Hasan Sankaya ise o günleri şöyle anlatıyor:
"Birgün ulema Fâtih Camiinin avlusunda bir mevzuu münakaşa ediyorlardı. Fakat bir türlü birbirlerini tatmin edip meseleyi halledemiyorlar, mevzuu sarahate ve vuzuha kavuşamıyordu. Münazara devam edip gidiyordu. Tam o sırada, başında külahı, üzerinde şaldan bir elbise, basit bir kıyafetle Bediüzzaman oraya geldi. Ben kendisini tanıyor, ilmî meselelerdeki vukufıyetini biliyordum. O şekilde durumu temaşa edip dinledim.
"Bediüzzaman ulemaya; 'Nedir bu mevzu, ben de bileyim, bana da anlatır mısınız?' dedi.
"Üzerindeki basit kıyafeti gören ulema, 'Çoban efendi, senin aklın bu işlere ermez. Sen geç işine bak' dediler.
"Bediüzzaman bu cevaba hiç aldırmadı. Mevzuyu ele alıp âyet ve hadislerle öyle güzel izah edip halletti ki, herkesin ağzı hayretten açık kaldı. Bütün ulema o mesele hakkında tam bir kanaat sahibi oldular. Âyetleri o kadar güzel izah ediyordu ki, sanki o âyet indiğinde Bediüzzaman, Resulü Ekremin (a.s.m.) yanı başında idi. Bu izah üzerine âlimler, 'Yaşta küçük, ilimde büyüksün, elini öpelim' dediler.
"Bediüzzaman da, 'Lüzum yok' deyip, gayet mütevâziyâne oradan ayrıldı."
Hafız H. Hasan Sankaya'nın o günlerle ilgili bir başka hatırası ise şöyle:
"Bir gün Şeyhülislam bir mesele hakkında yanlış bir fetva verir. Bunu duyan Bediüzzaman hemen Me-şîhat Dairesine gider. O zaman Şeyhülislâmı görüp ziyaret etmek bir hayli merasime tâbi idi. Bediüzzaman aşağıda kapıda bekleyen nöbetçilere, 'Bana Şeyhülislâmı gönderin' der.
"Nöbetçiler de, "Oğlum, git işine, başımıza belâ olma. Şeyhülislâmı görmek için daha on yerden geçmen lâzım. Sen tutmuş Şeyhülislâmı ayağına istiyorsun' demişler.
"Bu sırada Şeyhülislam pencereden Bediüzzaman Hazretlerini görüyor. Ve telaşa kapılıp, 'Yine bir yanlış iş yaptık galiba' deyip aşağı iniyor. Ve Bediüzzaman'a hürmet edip kendisini yukarı götürüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yanlış fetvası için kendisini ikaz ediyor ve meseleyi açıklıyor. Bu ikaz üzerine Şeyhülislâm fetvayı düzeltip özür diliyor.
"Bu durumu gören kapıdaki müstahdem ve nöbetçiler hayrette kalıyorlar."
Bediüzzaman ne diyor?
İstanbul'da her hangi bir sınır belirlemeksizin, "Kim ne isterse sorsun" şeklinde, Mahir tz'in tabiriyle bütün âlimlere "Hodri meydan" diyerek meydan okuyan,11 Bediüzzaman, her suâle nasıl cevap verebildiği ile ilgili olarak bir değerlendirmede bulunur. Bu değerlendirme aynı zamanda onun tevazünü da gösterir. Bediüzzaman'ın değerlendirmesi şöyledir:
"Ben Hürriyetten evvel İstanbul'a gelirken, yolda bir iki ilm-i kelama âit kitaplar elime geçti. Dikkatle mütalaa ettim. İstanbul'a geldikten sonra, sebepsiz [zahiren sebepsiz] olarak hem ulemayı, hem mektep muallimlerini münazaraya, 'Kim ne isterse benden sorsun' diye ilân ettim. Medar-ı hayrettir ki; münazaraya gelenler, bütün sorduklan suâller, yolda mütalaa ettiğim ve hafızamda kaldığı meselelerdi. Hem feylesofların sordukları suâller, hafızamda bulunan meselelerdi.
"Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden zok ziyâde o hodfuruşluk ve manasız izhar-ı fazîlet [fazileti açığa vurma] ise, ileride Risâle-i Nurun İstanbul'ca ve ulemaca makbuliyetine ve ehemmiyetine zemin ihzar etmek imiş [ha-zırlamakmış].
Konu barla_21 tarafından (14.03.2008 Saat 23:34 ) değiştirilmiştir..
|