Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir.Bunlardan dördü haram aylardır.İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur.Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.
Tevbe-36
Recebin 1.gününde oruç tutmak üç senelik, 2.günü oruçlu olmak iki senelik ve yine 3.günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.
Camiu-s sağir
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 50 (15 Kayıtlı ve 35 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Bir akşam Mistik Şair, Rasim Us'a teklifte bulunuyor:
- Gel seninle hapishaneye kadar gidip Nâzım Hikmet'i ziyaret edelim!
- Vakit geç... Bırakmazlar...
- Gazeteci olduğumuzu söyler, kim olduğumuzu belirtir, girer ve görürüz.
Gittiler, hürmetle karşılandılar ve tel örgünün arkasında Nâzımla karşılaştılar:
- Nâzım, dedi Mistik Şair; benim rejimim olsaydı seni asardım ve bu, adaletin ta kendisi olurdu. Fakat hiçliğin rejiminden gördüğün mesnetsiz zulmü asla kabul edemeyeceğim için seni görmeye geldim!
Nâzım Hikmet, parmakları bir maymun kavrayışiyle tel örgünün deliklerinde, çivit rengi gözleri yaş dolu, şu cevabı verdi:
- Benim rejimim de olsa, ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta "eski"nin en yükseği olmandaki değeri inkâr etmezdim.
ÜSTAD anlatıyor:
Sınıfın sessizliği......
Bir aralık Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalığım oldu. Kültür dersi hocalığı. Girdim sınıfa. Sınıfım gayet enteresan, hepsi kibarzade Galatasaray mezunu malum tipler. Karşılıklı oturduk. Talebede usuldür, hocasını imtihan eder. Hoca da talebesini. İki taraf evvela bir göz düellosu yapar. Konferanslarda da aynı şeydir. Evet; sınıf konuşmamı bekliyor, sesime kadar merakta. Şöyle bir yoklama yaptım; döndüm dedim ki: “Çocuklar garibinize gidecek ama sorayım; İslâm’ın kaç mezhebi vardır? Bunu bana söyleyecek var mı?” “Tıss.” “Hayret” dedim. Yahu fenalaşıyorum, hepiniz Müslüman çocuğusunuz; hepsi mezhep ismi istiyorum o kadar. Bir müddet sonra –şimdi gülenler ağlasın- bir delikanlı kalktı: “Efendim müsaade ederseniz ben söyleyeyim!” dedi. “Şimdiye kadar niçin söylemedin?” diye mukabele ettim. “Sebebi var efendim!” “Söyle!” dedim. Söyledi kek tek. Sordum: “İsmin ne?” “Dimitro” Buyurun! Hayasından da önce Müslümanların cevabını bekliyor. Bakın inceliğe. “Tüh suratınıza” dedim; “Utanmazlar!”
Üstada Abdulahmid ile ilgili sorulan kısa ama manada derinlik sahası çok geniş bir yaklaşım:
-Sultan Abdulhamid'in piyano çaldığı gibi bir iddia var, siz ne dersiniz?..
-(üstad): Yani Abdulhamid'in müzikle uğraştığı mı kast ediliyor? Oymacılık gibi şeylerle uğraştığı da bilinir.Müziği severdi ama, şahsen meşgul olduğunu bilmiyorum...Bu ne manada? Bir günahı irtikap ediyor manasına mı?
- Yani, dini yönden müzik hoş karşılanmıyor diyerek...
-(üstad): Dini yönden...Bu da yanlış bir telakki... Şunu aynen yazın:
Müzik ilahi tefekküre yaklaştığı kadar mübaha yaklaşır. Fitneye ve kötülüğe iltifat ettiği kadar da harama yaklaşır. Yoksa asla yasak değil!..
Bu bir fıkhi mesele midir? O zaman Mevlevilere tekfir etmek lazım gelir. Yani nefsani olduğu mertebede yanlıştır. Abdulhamit ise, en büyük diyanet perver padişh olduğuna göre, böyle bir şeyi irtikap etmez!..
Bediüzzaman’ın İstanbul muhakemesi sırasında bende kendini yakından görmek ve
İslâm yolunda çırpınan bu muhterem mücahidi göz ve kulak planında tanımak arzusu doğdu. Otel, kapısından itibaren Nur talebeleriyle doluydu. Kendimi haber verdim. Beni yukarı kata çıkardılar. O katta da hizmetine bakan talebeler… Bu gençlerin yüzlerinde ziyaretimden memnunluk duyduklarını ilan eden mânâlar… Beni, içinde, dar ve tek kişilik bir karyola bulunan bir odaya aldılar ve:
-İşte Necip Fazıl!;
Der gibi bir eda ile huzuruna çıkardılar.
Derinlerden bakan hummalı gözlerin hâkim olduğu sakalsız bir çehrede, içine kapanık
bir hâl… Heybet hissinden ziyade, davasına teslim olmuş çilekeş bir insan intibaını aldım.
Beni “Büyük Doğu” faaliyetimle tanıyorlar ve o tarihlerde henüz başlarında olduğum
hapislerimi biliyorlardı.
Bana iltifat ettiler ve aynen şu kelimeleri söylediler:
“-Seni Nur Risalesine 40 yıl hizmet etmiş (sene sayısını tam hatırlamıyorum; daha az
veya daha çok olabilir) kabul ediyorum!”
Kendi kıymet hükümlerine göre bu gayet cömert iltifata teşekkürle mukabele edip
huzurlarından ayrıldım ve ondan sonra kendilerini bir kere daha görmek fırsatına eremedim.
İtiraf edeyim ki, beni 20 veya 40 yıl Nur Risalesine hizmet etmiş kabul etmelerindeki
tevcih (sözle işaret etmesi) biraz garibime gitmişti. Ben Nur talebesi değildim ve olmama imkan yoktu. Benim kendisinde taktir ettiğim tek nokta küfre karşı mücadelesi ve düşman kutuplar üzerindeki iştirakimizdi. İslâmî kemâl davası ayrı mesele…
Ey, Allahın Resulü!.. Resuller Resulü!.. Yaradanın Sevgilisi!.. Varlığın Tacı!.. Hilkatin Nuru!.. İnsanlık ehramının zirvetaşı!.. Kâinatın Efendisi!.. Gaye İnsan ve Ufuk - Peygamber!.. Yaratılış sebebi!..
Seni kelimelere ısmarlamak, durgun suda mehtabı balık kepçesiyle yakalamaya davranmak gibidir.
Evet ey var oluşun Hikmeti!.. Ölümsüzlük Rehberi!.. Gerçek hayatın kurucusu!.. Yıkılmaz çatının Mimarı!.. Bastığı kum tanesine en büyük insanın denk olamayacağı büyüklük!.. Dışı nebîlikte, içi velilikte Son Had!.. Hakikatinde kulun bitip Allahın başlamadığı üstün mahlûk!.. Âlemlere Rahmet!.. Haberci, Müjdeci, Kurtarıcı, Erdirici!.. İçimde bu mânalardan bir çağlayan, mukaddes Ravza'yı halkalayıcı parlak, sarı parmaklığın bir birbuçuk metre yakınında, yine içimden çığlığı basmaktayım:
Peygamber Mescidinin Kabe'ye doğru sol duvarı üstünde "Şebeke-i Saadet: mes'ut noktalar manzumesi"ne yol verici kapıdan nasıl girebildik, ayakkabılarımızı nasıl çıkarabilip kime ve nereye teslim edebildik, kalabalığa nasıl katılabildik, nasıl adım atabildik, girişe göre mukaddes çerçevenin sağından yürüyüp ve cephesinden kıvrılıp, Kabe'ye bakan öbür tarafına, cepheden sağ tarafına, mukaddes başın hizasına nasıl gelebildik, bilemem, anlatamam!
Buradaki vıcık vıcık insan kıymasına hiçbir yerde rastlamadım. Büyük sahaların hiçbirinin ezici kalabalığına karşı, aynı kalabalıktan küçük bir parça da olsa, nispetsiz mikyasta küçük bir sahada nasıl bir manzara doğacağını düşünün!
Ezadan kurtulmak için kendimi hayalî bir (narkos-his iptali) tesirine bıraktım ve yürümeye çalıştım. O ânadek ziyaret ettiğim ulvî yerlerin verdiği mücerret heybet ve haşyet, burada, bu Arş ve Kürsiden üstün yerde, müşahhas ve büsbütün yakıcı ve eritici bir duyguya inkılâp etmişti. Burada, bu Arş ve Kürsiden faziletli yerde, toprak altında, yüzü Kabe istikametinde, hayy (diri) olarak her şeyi ve beni seyrettiğini bildiğim Allah'ın Sevgilisi ve benim aşk sermayemin topyekûn sahibi yatıyordu. Bana öyle geldi ki, o kalabalık içinde bomboş bir düzlükteyim... Ne eşya, ne insan... O, yere uzanmış, sağ elini sağ yanağına dayamış, beyaz aydınlığa "sön!" emrini veren siyah aydınlık gözleri ve bir hayâl edilemez güzelliğiyle bana bakıyor.
Çıldıracak gibi oldum; fakat kimse, gözlerimden boşanan soğuk yaşlardan başka bir şey göremedi.
Arap Bedevi, o da dua ve hitabı içinde kendinden geçmiş, sesini yükseltirken, ben içimden yalvarıyorum:
- Peygamberim, Peygamberim, yüzü-suyu hürmetine hayat kazandığım Sevgili Peygamberim!.. Seni seven Allahtan iste: Bana ve müminlere sıhhat ve kuvvet versin!.. Kıyamet Gününe kadar baki dininin zaferini veya zafere doğru yol buluşunu dünya göziyle görmeden ruhumu kabzetmesin! Bunalımdan bunalıma sürünen ve keşfettiği madde oyuncaklarından teselli ararken büsbütün buhrana düşen insanoğlunun tek ve mutlak mizan olarak iyilik, doğruluk ve güzellik mizanı olarak İslâmı seçeceği günden bir şafak pırıltısı... İslâmın içe doğru tasfiyesi ve dışa doğru tabiyesi... Duamız bu; bunu istiyor ve bu duanın kabulü için muazzam ruhaniyetine yapışıyoruz! Dile Allahtan, sana "sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım!" diyen Allahtan dile!..
Birkaç adım sonra mübarek başı Resuller Resulünün omuz aşağısında, güneş ışık vermeye başladı başlayalı gelmiş ve geçmiş peygamber bağlılarının en büyüğü, pazarlıksız bedahet imanının timsali Hazret-i Ebûbekir... Biraz daha aşağıda da, İslâm celâdet, adalet, dirayet ve şecaatinin nuranî âbidesi, Resuller ve nebîlerden sonra âlemde ikinci büyük insan Hazret-i Ömer...
Delil Arap Bedevi, onlara da lâyık oldukları sıfatlarla hitap ederken, ben, yine içimden çırpındım, yırtındım, kavruldum; ve can çekişen bir insan toniyle:
Girdiğimiz kapıya (Cebrail kapısı) geldik. Ayakkabılarımızı nasıl bulup nasıl giyebildiğimizi, nasıl yürüyebilip nasıl istikamet tutabildiğimizi bilmeden otelimizin maroken koltuklarına çöktük.
Gece... Medine'nin semasında, içinde yıldızları Öğüten bir huniden boşalırcasına bir nuranîlik...
Necip Fazıl!.. Meğer bu günü görmek için dünyaya gelmişsin!.. Secdeye kapan ve hamdet!..