Bayrak
21 Recep 1429
24 Temmuz 2008, Perşembe
21 Recep 1429
24 Temmuz 2008, Perşembe
Ayet
Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.
Hucurat-12
hadis
Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar.
Camiu’s-Sağîr

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 39 (7 Kayıtlı ve 32 Misafir) bulunmaktadır.

Online  ayşe, aşkınsonhecesi, ebu mus'ab, hafsa, yolcu mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » GENEL » Tarih » İslam Tarihi » Kerbela


Cevapla
 
Seçenekler
FIRAT
Gast
 
Mesajlar: n/a

 
Kerbela

kerbela

Yezit, babası tarafından Müslümanların başına halife tayin edildiği günden itibaren İslam dini kökünden ciddi bir şekilde tehlikeye maruz kaldı. Muaviye, Hicretin 95. yılında oğlu Yezit’i kendisinden sonra halife olarak tayin etmeye karar vermişti. Bu işi kesin şekilde yerine getirmek için daha hayatta olduğu sırada Yezit için biat topladı ve kendisi de ona biat etti.

İbn-i Sa’d, Tabakat isimli eserinde şöyle yazıyor:

“Hüseyin bin Ali, Yezid’e biat etmeyenlerden biriydi. Muaviye hicretin 60. yılında öldüğünde oğlu Yezit hilafet makamına oturdu, halk da ona biat etti. Sonra Yezit Medine’nin hakimine şöyle bir mektup yazdı: “Halkı çağırarak onlardan biat al. İlk önce Kureyiş’in büyüklerinden başla; onların ilki de Hüseyin bin Ali olsun.” [1]

Medine’nin hakimi, İmam Hüseyin’den biat almak isteyince, İmam Hüseyin (a.s) cevabında şöyle buyurdular:

“Biz, nübüvvet ailesi ve risalet madeniyiz. Yezit ise fasık, şarap içen ve adam öldüren birisidir. Benim gibi birisi öyle bir insana biat etmez...”[2] İmam (a.s) başka bir sözünde de şöyle buyuruyor: “Artık İslam’la vedalaşmak gerekir; çünkü ümmet Yezit gibi bir yöneticiye duçar olmuştur ...”[3]

Tanınmış İslam tarihçilerinden Mes’udî şöyle yazıyor:

“Yezit, ayyaş birisi idi; köpek, maymun ve avcı kuşlar besliyordu; içki içiyordu ... Onun zamanında, Mekke ve Medine’de şarkı ve haram müzikler yaygınlaşmış, halk açıktan açığa içki içmeye başlamıştı.

Firavun, halkın işi hususunda ondan daha adil, yakın ve uzak insanlar hakkında ise ondan daha insaflı idi.” [4]

* * *

İmam Hüseyin (a.s), Medine’nin durumunu karışık görünce, o şehirde kalmayı doğru görmeyip hicretin 60. yılı Recep ayının sonuna iki gün kala pazar günü ailesi ve dostlarıyla birlikte Mekke’ye doğru hareket etti.[5]

İmam Hüseyin (a.s), hareketinin hedefini, kardeşi Muhammet bin Haneffiye’ye yazdığı bir vasiyette şöyle açıklamıştır: “Ben azgınlıktan, makam sevdasıyla, fesat çıkarmak ve zulüm yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali bin Ebi Talib’in yolunda hareket etmek için o şehirden ayrıldım...”[6]

İmam Hüseyin (a.s), Şaban ayının üçüncü gününün Cuma akşamı (yani beş gün sonra) Mekke’ye vardı.[7]

* * *

Kufe halkı, Muaviye’nin ölümünü ve İmam Hüseyin (a.s)’ın Yezid’e biat etmekten kaçındığını öğrenince pek çok mektuplar yazıp imzalayarak İmam Hüseyin’i Kufe’ye davet ettiler.[8]

Onlar mektuplarında İmam Hüseyin’e (a.s) şöyle yazdılar: “Biz senin yolunu bekliyoruz, kimseye biat etmemişiz. Senin yolunda can vermeye hazırız. Senin için onların Cuma ve cemaat namazlarına katılmıyoruz.” [9]

İmam Hüseyin (a.s), Kufe halkının isteklerine olumlu cevap vererek, Ramazan ayının yarısında, Muslim bin Akil’i Kufe’ye gönderdi. İmam Müslim’e şöyle dedi: “Kufe halkına git, eğer yazdıkları doğruysa, sana kavuşmamız için bize haber gönder.”[10]

Muslim, Şevval ayının beşinci günü Kufe’ye vardı. Onun Kufe’ye geliş haberi şehirde yayılınca on iki bin kişi, (bir başka rivayete göre on sekiz bin kişi) onun aracılığıyla İmam Hüseyin’e (a.s) biat ettiler. O bu durumu İmam Hüseyin’e bildirerek İmam’ın Kufe’ye gelmesini istedi.[11]

Kufe’de yaşanan olayların haberi Yezid’e ulaşınca, ilk iş olarak Kufe’nin hakimi olan Numan bin Beşir’i azledip Ubeydullah bin Ziyad’ı onun yerine atadı.[12] Muslim bin Akil’in de yakalanıp öldürülmesini emretti.[13] Diğer taraftan da, İmam Hüseyin’i (a.s), Mekke’de gafil avlayıp öldürmek için kendi adamlarını seferber etti.

İmam Hüseyin (a.s) bu komplodan haberdar olunca, Allah’ın (c.c.) evi Kabe'de kan dökülmesini engellemek ve o yüce mekanın hürmetini korumak için, hac amellerini aceleyle bitirdi ve hicretin 60. yılı Zilhicce ayının sekizinci günü Mekke’den ayrılarak Irak’a doğru hareket etti.[14]

İbn-i Abbas, Kerbela vakıasından sonra bir mektubunda şöyle yazıyor:

“Şunu hiçbir zaman unutmayacağım ki, sen Hüseyin bin Ali’yi Peygamberin hareminden (Medine’den) Allah’ın haremine (Mekke’ye) sürdün, orada da onu gafil avlayıp öldürmek için, bazı adamlarını gizlice gönderdin. Sonra onu Allah’ın hareminden Kufe’ye sürdün. Hz. Hüseyin, Batha’nın (Mekke’nin) en aziz insanı olmasına rağmen üzgün bir şekilde Mekke’den ayrıldı. Eğer Mekke’de kalarak orada kan dökülmesini isteseydi, Mekke ve Medine halkının tümünden daha çok taraftarı olurdu. Ama o, Allah’ın evi ve Rasulullah’ın hareminin saygınlığnı ve kutsallığını korudu. Sen ise onların hürmetini ve saygınlığını korumadın. Çünkü sen, haremde onunla savaşmak için adamlarını Mekke’ye göndermiştin.”[15]

Ubeydullah, Muslim bin Akil’i ve ona sığınak veren Hani bin Urve’yi Kufe’de yakalayıp feci bir şekilde şehit etti.[16]

Ubeydullah, İmam Hüseyin’in (a.s) Kufe’ye geldiğini öğrenince, İmam’ın ordusunu gözetimi altında tutmak için, Hür bin Yezid-i Riyahi’nin komutasında bir orduyu “Kadisiyye” bölgesine gönderdi. Hür Bin Yezid, “Şeraf” denilen bir bölgede İmam Hüseyin’le (a.s) karşılaştı, aralarında bazı konuşmalar geçti. İmam (a.s), Kufe’lilerin iki heybe dolusu mektuplarını Hür bin Yezit’e gösterdi ve kendisini onların davet ettiklerini söyledi. Sonra yoluna devam etti...

Hicretin 61. yılı Muharrem ayının ikinci günü İmam Hüseyin’in (a.s) kervanı “Neyneva” bölgesine varmıştı. Bu bölgede bulundukları sırada İbn-i Ziyad’ın elçisi, Hür bin Yezid’e bir mektup getirdi. Mektubun içeriği söyleydi: “Bu mektubum sana ulaşır ulaşmaz ve elçim senin yanına gelir gelmez, Hüseyin’i sıkıştırıp onu suyu ve sığınağı olmayan bir çöle sür.” [17]

Hür bin Yezid, İbn-i Ziyad’ın emri doğrultusunda İmam Hüseyin’in (a.s) kafilesini “Kerbela” denilen bölgede durdurdu. Ertesi gün Ubeydullah bin Ziyad’ın elçisi olan Ömer bin Sa’d da dört bin savaşçıyla Kerbela’ya geldi.[18]

Söylemeden geçmeyelim ki Hür bin Yezid, İmam Hüseyin’in şahadetinden önce yaptıklarına pişman olup tövbe etti ve İmam’ın (a.s) safında savaşırken şahadete erişti.[19]

Ömer bin Sa’d, Aşura gününe üç gün kala, İmam Hüseyin’in (a.s) kafilesinin suya ulaşamaması için beş yüz süvariyi Fırat nehrini korumaları için görevlendirdi.[20]

Muharrem ayının dokuzuncu günü (Tasuâ), İmam Hüseyin (a.s) ve ashabı, tamamen düşman tarafından ablukaya alındılar; öyle ki düşman, İmam’ın (a.s) yardımına hiç kimsenin gelmeyeceğine emin olmuştu.[21]

Tasuâ akşamı, düşman tarafından savaşın başlaması için saldırı emri verildi. İmam Hüseyin (a.s), düşmanın hareketini görünce kardeşi Abbas bin Ali’ ye şöyle buyurdu:

“Kardeşim, -canım sana feda olsun- atına bin de onlara doğru git ve onlara; sizin amacınız nedir, ne yapmak istiyorsunuz? diye sor.”

İmam Hüseyin (a.s)’ın kardeşi Hz. Abbas, onlarla görüşüp konuştu. Sonuçta saldırıyı yarına ertelemeyi kabul ettiler.[22]

* * *

Nihayet “Aşura” günü yetişti... Ömer bin Sa’d, otuz bin savaşçıyla saldırıyı başlattı.[23] Otuz iki süvari ve kırk piyadeden oluşan[24] İmam Hüseyin’in (a.s) ordusu, onların saldırıları karşısında korkusuzca direnip, yiğitçe savaştılar. Hem şehit verdiler ve hem de onlardan bir kısmını öldürdüler. İmam’ın (a.s) askerlerinden biri şehit olunca yeri boş kalıyordu, halbu ki düşmanın ordusundan bir kişi öldüğünde yerini hemen bir başkası dolduruyordu.

İmam Hüseyin’in (a.s) ashabının hepsi şehit olunca, sıra İmam’ın (a.s) kendi ailesine geldi. Çünkü İmamın ashabı, biz yaşadıkça sizin ailenizin savaş meydanına gitmesini kabullenemeyiz, diye İmamın ailesinin meydana gitmesini engellemişlerdi. İmamın ailesinden savaş meydanına ilk ayak basan aziz oğlu Ali Ekber oldu.[25] Ondan sonra, İmam Ali’nin (a.s), İmam Hasan’ın (a.s), Cafer-i Tayyar’ın ve Akil’in evlatları savaş meydanına çıktılar. Birer birer yiğitçe savaştıktan sonra onlar da şahadet şerbetini içtiler. Hz. Abbas bin Ali’de (a.s) İmam Hüseyin’in evlatlarına su getirmek için gayret gösterdiği bir sırada, düşmanın kalleşçe saldırısı neticesinde, savaşarak canını İmam Hüseyin (a.s) ilahi kıyamı yolunda feda etti.

Aşura gününün en hassas zamanı, Peygamber’in ciğer paresi ve sevgili kızı Fatıma’nın aziz oğlunun yardımcısız kaldığı zaman idi. Düşman ordusu, İmam’ı yalnız gördüğü için her taraftan ona saldırıyordu ...

Aşura günü orada bulunan Haccac bin Abdullah şöyle diyor:

“Allah’a ant olsun ki, oğlu, kardeşi, kardeş oğulları, akrabaları ve yaranları öldüğü halde onun (İmam Hüseyin) gibi dirençli, sebatlı, şecaatli ve yiğit birisini görmedim. Allah’a ant olsun ki ondan önce ve ondan sonra onun gibi birisini görmedim. İmam Hüseyin (a.s) düşman ordusuna saldırdığında, onlar kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi, İmam’ın sağ ve solundan kaçışıyorlardı... Allah’a ant olsun ki, Fatıma’nın kızı Zeynep, İmam’a taraf yaklaştı... Bu esnada Ömer bin Sa’d da İmam’ın yanına yaklaşmıştı, Zeynep, İbn-i Sa’d’a hitaben şöyle dedi: “Ebu Abdullah (İmam’ın künyesi) öldürülüyor ve sen durup bunu seyrediyor musun?!”

Devamında şöyle diyor:

Ömer bin Sa’d’ın göz yaşlarının yüzüne ve sakalına aktığını ve Zeynep’ten yüz çevirdiğini adeta görür gibiyim …’’

Nihayet İmam Hüseyin’de (a.s) o zalimlerin eliyle feci bir şekilde şehit edildi ve bu inanların yüreklerinde ebede kadar sönmeyecek bir hüzün ateşi yaktı.

------------------
[1] - Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.10, s.164.

[2] - Musir’ul- Ahzan, s.24.

[3] - A.K. s.25.

[4] - Müruc’uz- Zeheb, c.3, s.77.

[5] - İrşad, c.2, s.34.

[6] - Bihar’ul- Envar, c.44, s.329.

[7] - İrşad, c.2, s.35.

[8] - A.K. c.2, s.36.

[9] - Müruc’uz- Zeheb, c.3, s. 64.

[10] - A.K.

[11] - A.K.

[12] - A.K.

[13] - Tarih-i Taberi, c.4, s.258.

[14] - İrşad-ı Mufid, c2, s.66.

[15] - Tarih-i Yakubi, c1, s.221.

[16] - Tarih-i Taberi, c.4, s.300.

[17] - A.K. c.4,s.302-308.

[18] - A.K. s.310.

[19] - A.K. s.325.

[20] - A.K. s.311.

[21] - Kafi, c.4, s.147.

[22] - Tarih-i Taberi, c.4, s.314.

[23] - Emali-yi Saduk, s.111 ve 374.

[24] - Kamil-i İbn-i Esir, c.2, s.560.

[25] - Tarih-i Taberi, c.4, s.341.

Konu FIRAT tarafından (14.11.2006 Saat 05:33 ) değiştirilmiştir..
eski 14.11.2006, 05:31  
Alıntı ile Cevapla   #1
Tecrübeli Üye
 
tamara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.10.2006
Mesajlar: 149


 
 
Teşekkür etti: 51
Teşekkür aldı: 37 konuda 78 kere
“Artık İslam’la vedalaşmak gerekir; çünkü ümmet Yezit gibi bir yöneticiye duçar olmuştur ...”

yarabbı ehlı beytten bırıne bu zulum
Allah razı olsun kardesım.cok onemlı bır yazıydı....[/
__________________
Gelse celâlinden cefâ
Yahut cemâlinden vefâ
İkisi de cana sefâ
Lütfün da hoş, kahrın da hoş.

İbrahim Hakkı
eski 31.12.2006, 19:47 tamara isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
Yeni Üye
 
Üyelik tarihi: 16.02.2008
Mesajlar: 9


 
 
Teşekkür etti: 11
Teşekkür aldı: 12 konuda 43 kere
Nihat Hatipoğlu'nun Anlatımıyla KERBELA:

YouTube - Nihat hatipoğlu'nun nefis Anlatımı
2You need to upgrade your Flash Player2
---
KERBELA
Hicretin dördüncü yılı.
Birer yıl arayla Medine’de iki doğum,
İki bayram, iki ay parçası…
Yeryüzünün en hayırlı dedesinin gözbebekleri doğuyor.
Rasûl-üs Sakaleyn’in kokladığı reyhanları
Fatıma’t-üz Zehrâ’nın körpecik fidanları
Ali’yi Mürteza’nın eşsiz kahramanları doğuyor.
Cennet gençliğinin iki seyyidi.
Ehl-i Beyt’in ilk nazlı çiçekleri…
İki ay parçası, “merhaba” diyor o incecik sesiyle
İsimlerini Rahman koyuyor, Cebrail nefesiyle
Siz onlara Allah’ın iki lütfu diyin;
Birinin adı Hasan; diğerinin Hüseyin.
Zaman, saadetli günleri yaprak yaprak okurken
Onlar peygamber dizinde büyüdüler
Ve zaten onlar semada büyüktüler
.

Bir gün peygamberlerin incisi oturuyorlar.
Hasan’la Hüseyin
Birbirlerini yakalama oyununda…
Buyurdular;
“Ha Gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin’i.”
Hz. Ali; “Ya Rasulallah!” diyor,
“Hüseyin’den taraf olmanız gerekmez mi?
Hüseyin daha küçük.”
Rasulullah buyuruyorlar;
“Baksana! Cebrail de Hüseyin’i tutuyor;
Ha gayret Hüseyin! Göreyim seni diyor.”

Yine birgün,
Efendimiz, ashabıyla yürüyorlar.
Hz. Hüseyin çocuklarla oynuyor.
Peygamberimiz, ellerini açıyor;
Tutmak için Hüseyin’i…
Hz. Hüseyin, bir oraya bir buraya kaçıyor.
Ve gülerek yakalıyor onu, Nebiler serveri.
Bir elini kafasının arkasına,
Öbür elini, çenesinin altına koyup öpüyor, kokluyor, öpüyor.
Sonra zamana ve mekâna sesleniyor;
“Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim!
Allah’ı seven Hüseyin’i sever!
Hüseyin, torunlardan bir torundur.”
Ve bir gün Cebrail bir haberle gelir;
Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir.
Orası, üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir.
Kerb-ü beladır!
Orası Kerbeladır!


Hicretin altmış birinci yılı.
Aylardan Muharrem…

Kan renginde Fırat
Kan renginde yakamoz.
Ve dudaklar susuz,
Yürekler susuz…
Kerbelada bir oğul var,
Yoluna oğullar feda.
Bir torun, Kerbelada…
Dedesinden elli yıl uzakta.
Onun gibi bembeyaz giyimli
Bembeyaz yüzlü.
Atının üzerinden sesleniyor
Kalpleri mühürlü olanlara
Merhametten yoksun olanlara;
“Ben Peygamberiniz Aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim?
Ben Hz.Muhammed Mustafa’nın torunu değil miyim?
Şehitler seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?”

Kerbelada bir oğul var,
Çevresinde Yeminler ediliyor şahadete.
Ve bir bir toprağa düşüyor yiğitler
Ehl-i Beyt’in solan ilk çiçeği Aliyyül Ekber’di.
Sonra sıra sıra soldu civanlar;
Avn b. Abdullah b. Cafer,
Muhammed b. Abdullah b. Cafer,
Abdurrahman b. Akîl,
Cafer b. Akîl…
İşte bakın, biri daha yürüyor ölüme;
Hz. Hasan’ın oğlu Kâsım!
Onun da yüzü ay parçası.
Elinde kılıç, üzerinde gömlek ve pelerin.
Ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş.
Başına bir kılıç iniyor,
Ve “Amca!” diyerek yüz üstü düşüyor kerbela’ya.

Kerbela’da bir oğul var
Bir şahin var.
Kucağında üç yaşında bir seyyid;
Adı Abdullah!
Ve bir ok, Abdullah’ı boğazından vuruyor
Hz. Hüseyin, kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor
“Yâ Rab!” diyor.
“Bize göklerden yardım etmeyeceksen,
Hakkımızda ondan daha hayırlısını ihsan et.”

Hicretin altmış birinci yılı
Muharrem ayının onu…
Bir şehit var Kerbela’da
Tam otuz üç mızrak yarası,
Otuz dört kılıç yarası
Ey Muhammed’im nerdesin nerde?
Hüseyin’in başı bir yerde; gövdesi bir yerde!
Bu Hz. Zeyneb’in feryadıdır dedesine;
“Ey Muhammed’im! Ey Muhammed’im!
Sana göklerdeki melekler salat-ü selam getiriyorlar.
Hüseyin ise şu otsuz bozkır çölde
Tozlara, topraklara, kanlara bulanmış,
Azaları kesilmiş yatıyor.
Ey Muhammedim! Senin kızların esir edilmiş,
Zürriyetin hep öldürülmüş.
Sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor.”


Abdullah bin Abbâs da, o gün Medinede
Rasulullah aleyhisselam’ı görür rüyada
Yanında içi kan dolu cam bir bardak vardır,
Ve şöyle buyurur:
“Benden sonra Ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?
Hüseyin’i şehit ettiler.
Bu, Onun ve ashabının kanlarıdır.
Bunu Allah’a sunacağım.”

Ya Rasulallah!
Biz asırlar sonra geldik.

Eğer o gün olsaydık Kerbela’da
Allah’a kasem olsun ki
Ashabının seni koruduğu gibi
Korurduk Ehl-i Beyt’ini
Ya da o uğurda verirdik canımızı.
Bu sözümüzün bir isbatı olarak
Bu gün biz senin kapındayız.
Taşıdığımız ehl-i beyt isimleri.
Kimimiz Ali, kimimiz Fatıma
Kimimiz Hasan ve Hüseyin.
Ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz.
Allah ruhumuzu senin kapında
Ehl-i Beytine layık olduğumuz bir anda alsın.
Aliyi Asğar’la, Zeynelabidin’le
her asırda hüseyni çiçekler açarken
Yanaklarında peygamber busesi,
Ve her biri senden bir koku taşırken çağlara.
Allah, bizi onlardan ayırmasın.
Bizi senden ve rızasından ayırmasın.


Dursun Ali Erzincanlı
__________________
"Hanedan-ı Ehl-i Beyt-i Mustafayı Sevmeyen Esfel-i Süfliyete Nadan Gelir Nadan Gider..."
eski 10.03.2008, 01:27 es'elüke isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
es'elüke isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
Hüzün-Bâz
 
ŞüHeDa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.01.2008
Nerden: İzmir
Mesajlar: 3.809


6 Albümü var
Yarışma Puanı: 1520
Teşekkür etti: 12.517
Teşekkür aldı: 2.950 konuda 7.545 kere
Blog-Yazıları: 5



Kerbela Faciası


İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem(A.S.)’dan bu yana 10 Muharrem günü İslâm ümmetleri için hep sevinç günü olmuştur. Pek çok peygamber bu mübarek günde tehlikelerden kurtulmuş, düşmanları da helak edilmiştir. Yalnız bir istisna yıl var ki, işte o sene yüreklerin tâ iç kısmına kan damlamıştır.
Cihâna doğan İslâm güneşinin üzerinden henüz üç çeyrek asır bile geçmemiştir. Hâtemü’n-Nebi vefat edeli sadece yarım asır olmuştur. O nur deryasından feyz alan sahabelerin bir kısmı henüz hayattadır. Lâkin, hilâfet merkezinin başında bir zalim bulunmaktadır.


Müslüman bir idareci olarak ilk defa namazı terk eden ve içki içen bu Yezid, hakkı olmayan bir makamda zulmetmektedir...


Hz. Ömer (R.A.)’un Müslüman olmasıyla kırk sayısına ulaşan Sahabe-i Kiramdaki samimiyet, ihlâs, sadakat öyle bir derecede idi ki, aradan sadece kırk sene geçtiğinde Asya, Avrupa ve Afrika topraklarında kırk devlet İslâm’ın hâkimiyeti altına girmişti. Horasan’dan Endülüs’e kadar geniş bir coğrafyada gümbür gümbür Kur’an okunur olmuştu. Lâkin, bu arada yeni yeni kavimler Müslüman olmuşlar, dini hiç bilmeyen insanların sayısı hızla çoğalmıştı. Rabbimizin “imtihan” kanunu çalışıyordu. “Siz nasılsanız, öyle idare olunursunuz” hükmü orada da geçerli idi. Ekseriyet dinde cahil olunca, sırf Allah rızası için hareket yerine, dünyevî niyetler işin içine karışınca; devletin başına da Yezid gibi bir zalim geçmişti.


Medine’de bulunan birkaç sahabiden başka, istemeyerek de olsa Müslümanlar Şam’ın yeni halifesi olan Sultan Yezid’e biat ettiler. Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmeyen sahabilerdendi. Onunla beraber biat etmeyenler, Yezid’in bu işe layık olmadığını söylüyorlardı. Ne var ki onlar, biat etmedikleri gibi, bu konuda bir karşı eyleme de girişmediler. Hz. Hüseyin’in tavrı ise başka oldu. O; biat etmeyişini eyleme dönüştürdü ve baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye hariç bütün aile fertlerini yanına alıp Mekke’ye doğru yola çıktı.

Hulefâ-i Râşidîn devrini gören insanlar bu zulümden rahatsız oluyorlardı. Bir çıkış yolu arıyorlardı. Hz. Ali (K.V.) devrinde başşehir yapılan Kûfe şehrinin ahalisi de hemen hemen topluca imzalı mektuplar göndererek, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in muazzez torunu Hz. Hüseyin (R.A.)’yu davet ettiler. O’nun halife olmasını istediler. Hz. Hüseyin’in Yezîd’e biat etmeyip Mekke’ye gittiğini haber alan Kûfeliler’den bilhassa Şebes b. Rib’î ve Süleyman b. Surad gibi bazı ileri gelenler onu hilâfete getirmek için kendisine davet mektupları yazdılar. Ayrıca, Ebu Abdullah el-Cedeli başkanlığında bir heyet gönderdiler. Kûfeliler bu davetIerini yaparlarken, Yezid’i tanımadıklarını, Hz. Hüseyin’e halife olarak biat etmek islediklerini yazıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, durumu yerinde incelemesi için amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye yolladı. 5 Şevval 60 (9 Temmuz 680) tarihinde şehre ulaşan Müslim b. Akil, Muştan b. Avsece’nin evine indi ve Hz. Hüseyin adına biat almaya başladı. İlk aşamada 12-30.000 kişinin biat ettiği ve hatta Müslim’in Kûfe Mescidi’nde açıkça bir konuşma dahi yaptığı rivayet edilmektedir.

Yezid, Müslim’in bu faaliyetini öğrenince Valisi Numân b. Beşîr el-Ensâri’yi görevden alarak yerine Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti ve ondan Müslim’i şehirden çıkarmasını veya öldürmesini istedi. Ubeydullah’ın Hz. Hüseyin taraftarlarını ürküten tedbirler alması üzerine Müslim daha nüfuzlu bir kişi olan Hâni b. Urve el-Murâdî’nin evine yerleşti ve halkı ayaklanmaya çağırdı; hatta Ubeydullah’ın köşkünü kuşattı. Ancak Ubeydullah’ın safında yer alan Kûfe ileri gelenlerinin nasihat ve tehditleri üzerine ayaklanan halk dağılmaya başladı ve geceye doğru Müslim’in yanında sadece otuz kişi kaldı; daha sonra onlar da dağıldı. Bu gelişmeler üzerine geceleyin Kinde kabilesine mensup Tav’a adlı bir kadının evine saklanan Müslim ihbar üzerine yakalanarak öldürüldü. Bu yüzden Kûfeliler’den biat aldığını daha önce mektupla haber verdiği Hz. Hüseyin’e onların sözlerinden döndüğünü bildiremedi.

Hz. Hüseyin yeni gelişen olaylardan haberi olmadığı için Kûfe’ye hareket etmeye karar verdi. Her ne kadar Abdullah b. Abbas ona Kûfeliler’in babasıyla ağabeyine yaptıklarını hatırlatıp sözünde durmayan bu insanların davetine uymamasını ve eğer Mekke’de kalmak istemiyorsa Yemen’e gidip orada Müslim’in hâkimiyet kurmasını beklemesinin daha iyi olacağını söylediyse de Hz. Hüseyin kararından dönmedi. Yezîd’in halifeliğini tanımayan Abdullah b. Zübeyr ise Mekke’de kalmasını teklif etti ve biat almasına kendisinin de yardımcı olabileceğini bildirdi. Abdullah b. Ömer ve Ömer b. Abdurrahman b. Haris gibi şahıslar da kesinlikle Kûfe’ye gitmemesini istediler. İbn-i Abbas ise hiç değilse yalnız gitmesini önerdi.

Bazı Müslümanlar, Hz. Hüseyin’in böyle küçük bir grupta Yezid üzerine gitmesini yadırgadılar ve onu tenkid ettiler. O ise, Kûfelilerin kendisine yardım edeceklerini umuyordu. Ne var ki Iraklılar İbn-i Abbas’ın da söylediği gibi, pek güvenilir insanlar değillerdi. Nitekim Hz. Hüseyin’i Irak’a davet eden Kûfeliler, Hz. Hüseyin’in amcası oğlu olan Müslim b. Akil’i dahi koruyamamışlardı. Fakat Hz. Hüseyin. 8 Zilhicce 60 (9 Eylül 680) tarihinde umresini tamamladıktan sonra ailesi ve bazı taraftarlarıyla birlikte Kûfe’ye hareket etti, sonra bütün ailesini yanına aldığı için başlarına bir şey gelirse bunun soyunun tükenmesi demek olacağı endişesine kapılan amcasının oğlu Abdullah b. Ca’fer önce bir mektup yazarak durmasını istedi; sonra da Mekke Valisi Amr b. Saîd b. As el-Eşdak’tan onun adına eman alarak kendisine gönderdi. Ancak Hz. Hüseyin, rüyasında Resûlullah’ı gördüğünü ve ister lehine ister aleyhine sonuçlansın başladığı işi tamamlamakla emrolunduğunu söyleyerek geri dönmeyi reddetti. Yolda şair Ferezdak ile karşılaşıp Kûfe’deki durumu sorunca: “Halkın kalbi seninle, kılıçları Beni Ümeyye iledir; ilâhî takdir ise gökten iner ve Allah dilediğini yapar” cevabını aldığı halde: “Doğru söyledin, Allah’ın dediği olur. Allah dilediğini işler ve Rabbimiz her gün yeni bir iştedir. Takdir hoşumuza gidecek şekilde olursa nimetlerinden dolayı Allah’a şükrederiz; O şükredenlerin yardımcısıdır. Eğer takdir umulandan başka türlü çıkarsa niyeti hak ve takvası da teneşir tahtası olan kimse elbette taşkınlık göstermez” diyerek yolculuğunu sürdürdü.

Ancak daha sonra Sa’labiyye’de karşılaştığı iki yolcudan Kûfeliler’in biatlarından caydığını ve Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürüldüğünü öğrenince geri dönmek istedi; fakat bu defa da Müslim’in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur oldu. Bu arada taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söyledi, onlar da ayrıldılar; yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi kaldı. Böylece sayısı azalan kafile Ninevâ bölgesindeki Kerbelâ’ya vardı.

Kûfe Valisi Ubeydullah’ın emriyle kafileyi uzun süredir 1000 kişilik kuvvetiyle gözetlemekte olan Hür b. Yezîd Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’ya ulaştığını valiye bildirdi. O da kafilenin sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olunmasını, susuz ve savunmasız bir yerde konaklamaya mecbur edilmesini istedi. Rey valiliğine getirilen Ömer b. Sa’d b. Ebû Vakkas’a da ordusuyla Hz. Hüseyin üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretti. Ömer b. Sa’d önce bu işe yanaşmak istemediyse de yoğun ısrar ve Rey valiliğinden alınma tehdidi karşısında kafilenin üstüne yürüdü. Sureti haktan görünen, yüze gülen, arkadan hançer saplayan, konuşunca dilinden bal, dişinden ve işinden zehir akıtan insanları Rabbim, bize Kur’an’ında tanıtıyor. Kur’an okumayanların da gözlerine sokacak şekilde yaşanan hayattan örnekler sunuyor.
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, onun dünya hayatındaki sözü hoşuna gider. Kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Halbuki O, düşmanların en azılısıdır. O, işbaşına geçtiği zaman yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah, bozgunculuk yapanı sevmez.” (Bakara sûresi: 204-205)
eski 12.04.2008, 10:22 ŞüHeDa isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #4
Hüzün-Bâz
 
ŞüHeDa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.01.2008
Nerden: İzmir
Mesajlar: 3.809


6 Albümü var
Yarışma Puanı: 1520
Teşekkür etti: 12.517
Teşekkür aldı: 2.950 konuda 7.545 kere
Blog-Yazıları: 5


Aslan yavrusu, Fatıma’nın ciğerparesi, Sevgili Peygamberimizin sevgilisi, Cennet delikanlılarının efendisi, Mazlumların öncüsü Hz. Hüseyin (R.A.)’i şehit edenlerin başında ordu komutanı olan Ömer ibn-i Sa’d ibn-i Ebi Vakkas, Hz. Ali’nin en yakın arkadaşlarından olan Sa’d ibn-i Ebi Vakkas’ın oğludur. Kûfe Valisi Ubeydullah ibni Ziyad, onu Rey şehrine vali olarak atar ama önce Hüseyin’i öldürmesini ister. Sabahlara kadar gözyaşı döken, en yakınları tarafından “Öl ama Hüseyin’i öldürme” diye nasihat edilmesine rağmen “Hüseyin’i öldürmede ateş var, valilikte tat var” diyerek hem ağlamış, hem öldürmek üzere ordusunu Hz. Hüseyin (R.A.)’in üzerine aç kurtlar gibi salmış.


İşte Ömer! Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu... İslâm için ilk defa kan döken, Aşere-i mübeşşereden olan Sa’d’ın oğlu. Yezid’in ordusunun başına geçmiş, Resûlullah (S.A.V.)’in torununu öldürmeye gidiyor.. Aslında bütün akraba ve dostları, dünyalık için Hz. Hüseyin’i öldürmeye gitmemesini söylemişlerdi Fakat O, Rey şehrine vali olmak için; ibn-i Ziyad’ın teklifini kabul etti ve ordunun başına geçti. Rabbim muhafaza eylesin. Amin.

Mal ve makam düşkünlüğü insanı ne kadar şaşırtıyor ve nasıl felâket çukuruna düşürüyor. Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, dünyayı ayaklarının altına almıştı. Onun yanında mal ve makamın hiçbir kıymeti yoktu. Üstelik hayatta iken Cennet’le müjdelenmiş olduğu halde toprakta gezerdi. İşte Ömer b. Sa’d, O babanın oğlu idi. Fakat kısa zamanda fikirler başkalaşmış, âlemin ahvalinde değişme olmuştu. Bunun, sonucu olarak Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in şan ve şerefinin yüksekliğini bildiği halde Rey valiliğinden vazgeçememiş ve göz göre göre kendini Cehennem ateşine atmaya cesaret edebilmiştir.


Evet Ömer b. Sa’d... Bu kişi, Hz. Hüseyin’i vuran Emevî ordusunun kumandanı idi. Aile fertlerinin itirazlarına rağmen dünya hırsına aldanan ve kumandanlıktan vazgeçemeyen bir kimse... Bu davranışı ile muhterem babası Âşere-i Mübeşşere’den Sa’d b. Ebi Vakkas Hazretlerinin kemiklerini sızlatan biri. İşte dünya hırsının kişileri nerelere sürükleyeceğinin mücessem örneği. YaRabbi Sen bizi muhafaza eyle. Amin

Hasan (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.):
Dinarı (Altın, para) sevmek; her hatanın, günahın başıdır. buyurdu. (1)


Hz. İsa (A.S.) da:

Dünyayı sevmek; her hatanın, günahın başıdır, buyurmuştur. (2)


Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’e yaklaşınca, ona bir elçi göndererek, buralara geliş sebebini sordu. Hz. Hüseyin, Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlattı ve: “İzin verin dönüp gideyim” dedi.

Yezid’e biat ederek zelil bir şekilde yaşamaktansa kılıç altında ölmeyi tercih eden Hz. Hüseyin (R.A.), komutandan çekip gitmesi için izin ister ama Komutan, ben de seni seviyorum, gitmeni isterim fakat vali senin ya biat etmeni veya öldürmemi emretti” diyerek valiliğin tadına varmak için izin vermez.

Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kaldı ve durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah ise Yezîd’e biat önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatını kesmesini istedi. Bunun üzerine Ömer Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlar arasında bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirdi; sonra da birkaç defa Hüseyin’le gizlice görüştü. Aralarında ne konuştukları tam olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz. Hüseyin şu teklifleri yapmıştır: Geldiği yere dönmek, bizzat Yezid’e gidip biat etmek veya İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak. Ömer, kabul edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah önce bu teklifi uygun gördüyse de Sıffin’de Hz. Ali (R.A.)’nun safında çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen ona önemli bir fırsatı kaçırmış olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik içindeki Hüseyin’i isteğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını söyledi. Ayrıca O’nun Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtti. Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu başaramazsa onunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e bırakmasını emretti. Şemir karargâha 9 Muharrem Perşembe günü ulaştı. Ömer b. Sa’d kumandayı, dolayısıyla kazandığı dünyalığı elden kaçırmamak için bu görevi yerine getireceğini söyledi.

Muharrem ayının 9’u perşembeydi. Ömer b. Sa’d, aldığı emri Hz. Hüseyin’e bildirdi ve görüşünü istedi.

Hz. Hüseyin de, o gecelik mühlet istedi ve orduları kamplarına çekildiler.

Hz. Hüseyin kardeşlerini ve arkadaşlarını yanına topladı; ve onlara bir konuşma yaparak, gece karanlığından istifade ederek gitmelerini söyledi. Fakat onlar bu teklifi reddettiler ve beraber kaldılar. Hz. Hüseyin ve yanındakiler o geceyi dua, namaz ve istiğfarla geçirdiler.


Ne var ki Iraklılar O’nu kardeşleriyle yalnız bıraktılar. Onu davet edip Kerbela çöllerine getirdiler; sonra da İbn-i Ziyad’ın askerleri oldular. Yemin billâhlar ederek yardım sözü veren Kûfe ahalisi ise korkunç bir döneklik ve ahde vefasızlık yaparak yerlerinden kıpırdamadılar.

Hz. Hüseyin’in yanında sadece 32 atlı ve 40 piyade askeri vardı. Ertesi gün Hz. Hüseyin gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına bindi ve önünde bir mushaf olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin buraya geliş amacını anlamaları, hakkında insaflı hüküm vermeleri halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmalarını söyledi. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin bu konuşmasında anne babasının ve amcalarının İslâm’a hizmetlerini dile getirmiş. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)in kendisi hakkındaki övücü ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını hatırlatmıştır. Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine Hür b. Yezid yaptıklarına pişman olarak onun safına geçti.

Kerbela’da Hz. Hüseyin (R.A.)’i ilk karşılayıp susuz bir yere yerleşmeye zorlayan Hür ibn-i Yezid, valinin göndereceği katiller ordusu gelinceye kadar Hz. Hüseyin (R.A.)’i orada tutan, geri gitmesine izin vermeyen, katiller ordusu gelince Hz. Hüseyin (R.A.)’i onlara teslim eden Hür ibn-i Yezid, Hz. Hüseyin (R.A.)’in öldürüleceğini anlayınca katiller ordusunun başı Ömer ibn-i Sa’d’a gider ve öldürmemesini ister, Ömer, göz yaşları arasında öldürme emrini verir. Bunun üzerine Hür ibn-i Yezid, yer değiştirir ve Hz. Hüseyin (R.A.)’in yanına geçer ama biraz sonra katiller ordusu tarafından öldürülür. Vaktinde gelmeyen yardım, yardım değildir. Açlıktan öldürdüğünüz adamın kabrini altından yapsanız ve üzerine yağ ile bal dökseniz faydası yoktur. Muharrem’in onuncu günü o gözyaşları içinde Hz. Hüseyin (R.A.)’i öldürmeye gelen komutan zulmünden önce öğle namazını da ihmal etmez. Hz. Ali (R.A.)’yi hançerleyerek şehit eden Abdürrahman ibni Mülcem, çok fazla namaz kıldığından alnında namaz izi varmış. (3)

Hz. Hasan (R.A)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizi şöyle uyarır:

“Sakın kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın. Dileyen namaz kılsın, dileyen oruç tutsun. Emaneti olmayanın dini olmaz” (4)

Gönülleri Müslümanlarla olan, kılıçları kafirlerle olan insanlarımız, makamların, mevkilerin, unvanların tadına varmak için kafire gözyaşları arasında hizmet ederken döktükleri gözyaşı cehennemdeki ateşine benzin görevi yapar. Bu dünyada Müslüman’ı biraz daha fazla öldürsün diye kafire petrol taşımasına katkıda bulunanlar kendi ateşlerinin yakıtını taşırlar.

Ömer b. Sa’d’ın sancağıyla gelip ilk oku atması üzerine başlayan savaş birbirine denk olmayan bu kuvvetler arasında tam bir dram şeklinde devam etti ve Hz. Hüseyin’in savaşa başlarken yirmi üç süvariyle kırk piyadeden oluşan askerleri kısa sürede azaldı. Savaşın sonlarında artık sıcak ve susuzluktan bitkin hale düşen bu az sayıdaki insanın başında piyade olarak cesaretle dövüşen Hz. Hüseyin’e Şemir b. Zülcevşen’in emriyle her taraftan hücum edildi. Sinan b. Enes en-Nehaî önce bir harbe saplayıp onu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından da çadırları yağmaladılar. Bir avuç insan, yine kendileri gibi Müslüman olduğunu söyleyen bir ordu karşısında kahramanca Hakk’ı müdafaa etti; ama âlemdeki “hikmet” kanunu gereği ekseriyet zulmünde galib oldu. Allah Resulü (S.A.V.)’in gözbebeği torunu ve yakınları hunharca şehid edildi. Tertemiz kanları Kerbelâ toprağına döküldü. Asırlardır şenlik sembolü olarak kutlanan Aşure günü de hüzne bulandı. Şehidlerin cesetleri ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.

Artık Kerbelâ, İslâm değil, cahilî-Arap asabiyyeti kokuyordu artık. Resûlullah (S.A.V.)’in torununu öldürmeye koşarken ayet, Kur’an duymak istemiyor, tanrılaştırdıkları kimselere kulluklarını ifa ediyorlardı, Yezid’in askerleri.

Hz. Hüseyin (R.A.)’i ve yanındaki yetmiş iki insanı çocuk, kadın ayırımı yapmadan susuz bırakan, Fırat nehri ile onların arasına giren ve su içmelerine izin vermeyen Abdullah ibn-i Hasın, Hz. Hüseyin (R.A.)’in bedduası ile bu dünyada da susuz ölmüştür. ALLAH (c.c.) ona öyle bir hastalık vermiş ki, içtiği suyu hemen kusarmış ve suyun başında susuzluktan ölmüş.

Yürekleri yandığı halde Müslümanların öldürülmesi için kafirlere yardım edenler aleme ibret olsun için bu dünyada da cezalarını çekebilirler.

Hz. Hüseyin (R.A.) ve yakınlarının Kerbelâ çöllerinde susuz şehîd edilmelerinden sonra zalim Yezid’in zalim ordusu, geride kalan kadın ve çocukları toplayarak Kûfe şehrine götürürler, İmam Hazretlerini ısrarla çağıran ve yardım sözü veren kalleş Kûfeliler ise, bu hazin manzara karşısında ağlamaya başlarlar. İmam Hüseyin (R.A.)’in kız kardeşi ve Hz. Ali’nin (K.V.) kızı Zeyneb (R.A.) bu ikiyüzlü insanların tavrından iğrenir ve şu tarihî konuşmayı yapar:

“Ey Küfe halkı! Ey hileci ve hıyanetkâr halk! Sizi gidi günahkârlar!... Şimdi ağlıyorsunuz ha? ALLAH göz yaşlarınızı asla dindirmesin! Gözlerinizden yaş hiç eksik olmasın! Şulelerinizin feryadı asla dinmesin! Kalpleriniz acı ve keder içinde yansın!

Ne sizin andlaşmalarınıza bir değer verilir, ne de sözlerinize itibâr edilir. Lâftan, öğünmekten, gösterişten, cariyeler gibi dalkavukluk yapmaktan ve düşmanla gizli işbirliği yapmaktan başka neyiniz var sizin? Bilin ki, siz şirretsiniz! karaktersiz ve alçaksınız!

Simdi kardeşim ve bizler için mi ağlıyorsunuz? Onun için mi hazin ve acıklı çığlıklarınız göğe yükseliyor? Evet VALLAHi, ağlayın da ağlayın! Çünkü siz ancak ağlamaya layıksınız. Sizinki öyle bir utanç ve alçaklık ki, hiçbir suyla yıkanmaz!

Siz zamanın İmamının katline ortak, en azından seyirci kalma alçaklığını içinize sindirdiniz. Onun mübarek kanının pıhtıları hâlâ ellerinizde ve siz onları aslâ aslâ temizleyemeyeceksiniz!”

Yanan bir yürekten lâvlar gibi fışkıran şu tarihî hitabe, acaba sadece o günkü Kûfe halkı için mi geçerlidir? Hayır!.. Filistinliler öldürülürken, Irak’lılar katledilirken, Şeyh Ahmet Yasin şehid edilirken, bunca zulme, fısk u fücura seyirci kalan bütün Müslümanlar, hatta bütün insanlık için geçerlidir.

Hz. Hüseyin (R.A.) ve onunla beraber şehâdet şerbetini içen mü’minler Cenneti A’lâ’ya uçtular. Yezid ve şürekâsı da cezalarını görecekleri yere yuvarlandılar. Küfe halkının utancı ise kıyamete kadar devam edecek. Zamanın imamının kanı dökülür de, o belde bir daha sükûnet bulabilir mi? Irak toprakları asırlardır kan ve gözyaşından kurtulabildi mi?

Peki, bizim durumumuz ne âlemde? ALLAH’ın Kitabı ve Resûlü (S.A.V.)’in sünneti ayaklar altına düşürüldü; Müslüman beldeler kâfirler ve münafıklar tarafından işgal edildi; bugünkü Kûfe’li ulemâü’ssû’ ise hâlâ tavuktan kurban edip etmemeyi tartışıyor! Topyekûn kurtulmayı düşünmek şöyle dursun, dünyevî zevk ve ihtiraslarından zerre kadar tâviz vermeyi bile düşünmeyen Müslümanlara ise, Hz. Zeyneb (R.Anha)’nın hitabeti tam da yakışmıyor mu?

Ey Kûfe halkı! Ses size geliyor mu? Yoksa “Kûfe” ismi ile birlikte siz de mi târihe karıştınız.

Kaynak:
Mehmet Talü
Kerbela Faciası
Milli Gazete,
02-05/02/2007
26/01/2008

1) Beyhekî, Şuabü’l İman, 7/338, No:10501
2) Ebu Nuaym Hilyetü’l-Evliya, 6/388
3) Taberi, Tarih 3/156; İbni Sa’d, Tabakat 3/39; El-Ahbaru’t-Tıval 215 El-Futuh 4/133-142; Belazurî 2/255, 256; Tarihi Dımışk 42/556, 557, 558, 559
4) Abdurrezzak, Musannef; Babü’l-emanet, 11/157, Hadis:20192


eski 12.04.2008, 10:24 ŞüHeDa isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #5
Güneşe Doğru...
 
muallim08 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 1.335


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 1060
Teşekkür etti: 1.581
Teşekkür aldı: 1.166 konuda 4.174 kere
sanevi´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Geçtiğimiz yaz TYB Konya Şubesinin Suriye'ye bir gezisi vardı.

Şiiler, Kerbela'dan aldıkları toprağı presleyip küçük taşçıklar yapıyor ve onlara secde ediyorlar.Hürmet anlayışının şirke bulanmış hali yani.



Sanevi, yazılarında birini şirkle itham ettiğine hiç rastlamamıştım. İlginç geldi bana. Tyb nin açılımı Türkiye Yazarlar Birliği mi ?

Benim tanıdığım şiiler bu konuyla ilgili Peygamber mescidinin zemini kum olduğu için toğrağa secde etmek daha efdaldir. Halı vs. üzerine secde etmekte caizdir demişlerdi. Bana sıcak ve mantıklı gelen bir açıklama idi o yüzden Kerbela ile bir bağlantı kurmak aklıma gelmemişti. Konyada Şii alimi olmayabilir ama İstanbulda var.
__________________
eski 12.04.2008, 10:48 muallim08 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #6
muallim08 isimli üye'ye teşekkür edenler
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler




Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:31 .