Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hasan,
Hz. Hatice'nin oğlu Hind ibni Ebû Hâle'ye,
"Dayıcığım, bana dedemi anlat" dedi.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'i çok iyi
anlatmalıyla ünlü Hind radıyallahu anlı onu şöyle anlattı:
Peygamber Efendimiz irice yapılı ve heybetliydi. Yüzü aym on dördü gibi parlardı.
Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı.
Saçı bazan kulak memesini geçerdi.
Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve gürdü.
İki kaşı arasında bir damar vardı, öfkelendiği zaman kabarırdı.
Burnu ince, hafifçe kavisliydi.
Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü.
Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrek ve pek hoştu.
Boynundan göbeğine kadar hafifçe yayılan tüyler vardı.
Boynu, saf mermerden yapılan heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi.
Bütün organları birbiriyle uyumlu, vücudu yakışıklıydı. Göğsü ile karnı bir hizada olup ne zayıf, ne de şişmandı. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, mafsalları kalmcaydı.Bedeni nur gibiydi.
Göğüs çukurundan göbeğine kadar ince bir tüy şeridi uzanırdı.Abdullah ibniAbbas radıyallahu anhümâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem,
insanların en cömerdiydi.
Onun en cömert olduğu günler de,
Ramazan'da Cebrail'in kendisiyle buluştuğu zamanlardı.
Cebrail aleyhisselâm, Ramazan'm her gecesinde
Hz. Peygamber ile buluşur,
birbirlerine Kur'an okurlardı.
Bundan dolayı Allah'ın Elçisi,
Cebrail ile buluştuğu günlerde,
gittiği yere yağmur taşıyan bereketli rüzgârdan
daha cömert davranırdı.
Buharı, Bed'ü'1-vahy 6, Savm 7, Menâfab 23, Bed'ü'1-halk 6, Fezâilü'l-Kur'ân 7', Edeb 39; Müslim, Fezâil 50; Nesâî, Sryâm 2.
Kolları, omuzlan ve göğsünün üst tarafında kıllar vardı.
Bilekleri uzun, avucu genişti.
El ve ayak parmakları etli ve uzunca idi.
Ayaklarının altı hafifçe çukur,
üstü ise son derece düzgün ve pürüzsüzdü.
Yürürken öne meyilli düz yürür,
ayaklarını yere sert vurmaz,
sakin, ama hızlı ve vakarlı yürür,
meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi.
Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi.
Konuşmadığı zaman, yerden çok göğe bakar ve düşünceli görünürdü.
Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendileri arkadan yürürlerdi.
Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.
İbn Sa'd, rt-Tahakatii'l-kiihrâ, Beyrut, ts., (Dâru Sâdır), I, 422; Taberânî, el-Mu'mnü'Ukebîr (nşr. Hamdî es-SUefî), Musul 1404/1983,XXII, 155-156; Beyhakî, Şu'abü'1-îmân (nşr. Muhammed Saîd Besyûnî Zağlûl), Beyrut 1410, II, 154-155; Heysernî, Mecma'ü'z-zıvâid, Kahire 1407, VIII, 273-274.
12
Ene s ibni Mâlik radıyaüahu anlı şöyle diyor:
Üç Sahâbî, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in evde gizlice yaptığı ibadetleri öğrenmek üzere Peygamber hanımlarının yanma gittiler.
Efendimizin evde yaptığı ibadetleri öğrenince, bunu azımsadılar ve,
"Biz Allah'ın Resulü gibi miyiz?
Allah onun olmuş ve olacak bütün günahlarını
bağışlamıştır" dediler.
İçlerinden biri,
"Ben yaşadığım sürece, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım" dedi.
Bir diğeri,
"Ben de hayatım boyunca, gündüzleri hep oruç tutacağım" dedi.
Üçüncü Sahâbî ise,
"Ben de kadınlardan hep uzak kalacağım, hiç evlenmeyeceğim" dedi.Bir süre sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
Bu sözleri söyleyen sizler misiniz?
Bakınız, Allah'a yemin ederim, içinizde
Ondan en çok korkan
ve Ona en saygılı olan benim.
Fakat ben bazı günler oruç tutar, bazan tutmam;
gece hem namaz kılar, hem uyurum;
kadınlarla da evlenirim.
Benim Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.
Bııhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh S. Ayrıca bk. Ncsâî, Nikâh 4.Ebû Katâde el-Ensârî radvyallahu anh şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem,
kızı Zeyneb'in,
Ebü'l-Âs'tan olma Ümâme adlı kızım
omzuna alarak namaz kılardı.
Rükûa varınca çocuğu tutup yere bırakır,
rükû ve secdesini yapar,
ayağa kalkarken çocuğu tekrar omzuna alırdı.
Enes ibni Mâlik radtyallahu anh anlatıyor:
Birgün anneannem Müleyke,
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'i yemeğe davet etmişti.
Allah'ın Elçisi yemekten sonra,
"Haydi kalkın, size namaz kıldırayım" dedi.
Kullanılmaktan rengi değişmiş eski bir hasırımız vardı.
Onu aldım, yumuşaması için üzerine biraz su serptim.
Hz. Peygamber namaza durdu.
Yetim bir çocukla ben onun arkasında durduk.
Ninem de bizim arkamızda durdu.
Resûl-i Ekrem bize iki rekât namaz kıldırdıktan sonra gitti
Hz. Âişe anlatıyor:
Resul-i Ekrem gece namaz kılmaya kalktığında,
ben onun karşısında,
ayaklarım, secde edeceği yere gelecek şekilde
yatıp uyurdum.
Secdeye varacağı zaman bana dokunur,
ben de ayaklarımı toplardım;
secdeden kalktığında yine ayağımı uzatırdım.
O günlerde evlerde ışık yoktu.
Ebû Hüreyre radıyallahu anlı şöyle diyor:
Mescidi süpüren siyah tenli bir kadın vardı.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem onu göremeyince nerede olduğunu sordu. "Öldü" dediler.
Anlaşılan Sahâbîler onu pek önemsememişlerdi. PIz. Peygamber,
"Öldüğünü bana haber verseydiniz ya! Haydi mezarım gösterin" buyurdu.
Mezarını gösterdiler.
Allah'ın Elçisi onun kabri başında durup cenaze namazını kıldı.
Âişe mdıyallahu anhâ şöyle diyor:
Birgün bana,
"Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem evde ne yapardı?" diye sordular.
Ben de şu cevabı verdim:
"Ailesinin hizmetinde bulunurdu.
Elbisesini yamar,
ayakkabısını tamir ederdi.
Namaz vakti gelince de namaza giderdi."
Âişe mdıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
her işe mümkün olduğu kadar sağdan başlamayı
pek severdi;
temizlenirken,
saçını sakalını tararken,
ayakkabısını giyerken hep sağdan başlardı.
Sağ elini temizlik ve yemek için kullanırdı.
Sol elini de tuvalette temizlenmek ve benzeri işler için
kullanırdı.
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mescide girdi, bir köşeye oturdu.
Biz de onun etrafında oturuyorduk.
O sırada biri gelip namaz kılmaya başladı.
Adam farkında değildi,
ama Resûl-i Ekrem onu gözleriyle takip ediyordu.
Namazını kılıp bitirdikten sonra
Hz. Peygamberin yanma geldi, selâm verdi.
Onun selâmını alan Hz. Peygamber,
"Dön, yeni baştan namaz kıl;
çünkü sen namaz kılmış olmadın!" buyurdu.
Adam geri döndü, önce kıldığı gibi namazı tekrar kıldı. Sonra Resûl-i Ekrem'in huzuruna gelip selâm verdi. Hz. Peygamber yine,
"Dön, yeni baştan kıl;
çünkü sen namaz kılmış olmadın!" buyurdu.
Bu durum üç defa tekrarlandı.
Sonunda o adam,
"Seni gerçekleri ortaya koymak üzere görid&ren Allah'a
yemin ederim ki,
başka türlüsünü yapamıyorum. Bana doğrusunu öğret" dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ona şunları söyledi:
Namaza durduğun zaman tekbir al.
Sonra Kur'an'dan kolayına geldiği kadar âyet oku.
Ardından rükûa var,
bütün organların tamamen hareketsiz kalıncaya
kadar öylece dur.
Sonra başını kaldır,
ayakta iyice doğruluncaya kadar dur.
Ardından secdeye var,
bütün organların tamamen hareketsiz kalıncaya
kadar secdede öylece kal.
Sonra başını kaldır,
bütün organların tamamen hareketsiz kalıncaya
kadar otur.
Namazın bütün rekâtlarında bunu böyle yap.
Ukbe ibni Haris radıyallahu anh şöyle diyor:
Birgün Medine'de,
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında
ikindi namazı kılmıştım.
Hz. Peygamber selâm verip namazı bitirdikten sonra
çabucak yerinden kalktı,
safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti.
Cemaat onun bu telâşını görünce meraklandılar. Resûl-i Ekrem biraz sonra döndü.
Kendisinin bu acele davranışından dolayı Ashabının meraklandığını görünce şöyle buyurdu:
"Namaz kılarken evde birazcık altın olduğunu hatırladım; onun bir gece daha evde kalmasını ve beni meşgul etmesini istemedim; hemen dağıtılmasını emretmeye gittim."
Aişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Ashabına birşey emrettiği zaman, yapabilecekleri şeyi emrederdi.
Böyle durumlarda Sahâbîler,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Biz senin gibi değiliz;
Allah Teâlâ senin olmuş ve olacak günahlarını
bağışlamıştır" derlerdi.
O zaman yüzünde öfke belirtileri görülecek kadar kızar,
sonra da şöyle derdi:
"Elbette içinizde en dindar olan,
ve Allah'ı en çok bilen benim."
Talha ilmi Ubeydullah radıyallahu anlı anlatıyor:
Necidli, saçı başı dağınık bir adam
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi.
Uzaktan sesini duyuyor, ama ne dediğini anlamıyorduk.
Derken yaklaştı.
Meğer İslâmın ne olduğunu soruyormuş.
Onun bu sorusuna
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, "Bir gün bir gecede beş vakit namaz kılmaktır" diye cevap verdi.
Adam,
"Kılmam gereken başka namaz var mı?" diye sordu.
"Hayır, yok. :
Ama nafile olarak kılarsan o başka" buyurdu.
Resûl-i Ekrem sözüne devamla,
"Bir de Ramazan ayında oruç tutmaktır" buyurdu.
Adam yine,
"Tutmam gereken başka oruç var mı?" dedi.
Resûl-i Ekrem,
"Hayır, yok.
Ama nafile olarak tutarsan o başka" buyurdu.
Hz. Peygamber ona zekât vermeyi de söyledi.
O yine,
"Üzerimde bundan başka bir görev olacak mı?"
diye sordu.
"Hayır, yok," dedi Resûl-i Ekrem.
"Ama nafile olarak sadaka verirsen o başka."
Bunun üzerine Necidli,
"Vallahi bundan ne fazla, ne de eksik yaparım"
diyerek arkasını dönüp gitti.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, "Eğer doğru söylüyorsa, kurtuldu gitti" buyurdu.
Enes ibni Mâlik radıyallahu anh anlatıyor:
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile oturuyorduk.
Devesine binmiş bir adam çıkageldi.
Devesini mescidin kapısında çökertip bağladı. Sonra da, "Muhammed hanginiz?" diye sordu.
Hz. Peygamber Ashabının arasında
bir yere dayanmış oturduğu için,
"İşte şu yaslanarak oturan beyaz tenli kimse" dedik.
Adam Resûl-i Ekrem'e, dedesinin adıyla, "Ey Abdülmuttalib'in oğlu!" diye hitap etti.
Resûl-i Ekrem,
"Seni dinliyorum" buyurdu.
Sonra aralarında şu konuşma geçti:
"Sana bazı şeyler soracağım. Bunlar pek ağır sorular. Bana gücenme."
"Aklına geleni sor."
"Senin ve senden öncekilerin Rabbi aşkına söyle! Bütün insanlara seni Allah mı gönderdi?" "Evet."
"Allah aşkına söyle, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?"
"Evet."
"Allah aşkına söyle, her sene Ramazan ayında
oruç tutmayı sana Allah mı emretti?"
"Evet."
"Allah aşkına söyle, şu zekâtı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti?"
"Evet."
O zaman adam şunları söyledi:
"Getirdiğin herşeye iman ettim.
Ben buraya gelemeyen halkımın elçisiyim.
Benî Sa'd kabilesinden Sa'lebe oğlu Dımâm'ım."
Muâz radıyallahu anh anlatıyor:
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
elimi tuttu ve,
"Muâz!
Vallahi seni gerçekten seviyorum"
buyurdu.
Ben de ona,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Vallahi ben de seni seviyorum" dedim.
Hz. Peygamber sözüne şöyle devam etti:
Muâz!
Her namazdan sonra şu duayı
mutlaka okumanı tavsiye ediyorum:
Allahım!
Seni anıp zikretmek,
nimetine şükretmek,
Sana lâyık şekilde ibadet etmek için
bana yardım eyle!
Ümınü Kays radıyallahu anhâ anlatıyor:
Henüz yemek yemeye başlamayan küçük oğlumu
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e götürmüştüm.
Allah'ın Elçisi çocuğu kucağına aldı.
Fakat çocuk onun elbisesine küçük abdestini yaptı.
Resûl-i Ekrem su isteyip oraya azar azar döktü,
ama elbiseyi yıkamadı.
Abdullah ibni Mes'ûd mdıyallahu anlı anlatıyor:
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
Kabe'nin yanında namaz kılıyordu.
Ebû Cehil ile bazı arkadaşları da orada oturuyorlardı.
Derken içlerinden biri,
"Şu gösteriş budalasına bakın!
Hanginiz falanların yeni boğazladıkları
devenin döl yatağını,
içindeki pisliklerle birlikte alıp getirir
ve secdeye vardığı zaman şunun sırtına koyar?" dedi.
Oradakilerin en fenası olan
(Ukbe ibni Ebû Mu'ayt adındaki) biri koşup gitti;
devenin döl yatağını alıp getirdi,
Resûl-i Ekrem secde edinceye kadar bekledi,
ve onu sırtına, iki omzunun arasına koydu.
Ben, elimden birşey gelmediği için öylece bakıp duruyordum.
Âh o zaman elimde bir kuvvet olacaktı ki!
Onlar birbirinin üzerine devrilerek
katıla katıla gülüyorlardı.
Resûl-i Ekrem ise başını secdeden kaldırmıyordu.
Biri gidip, henüz küçük bir çocuk olan Fâtıma'ya
durumu haber vermiş,
Fâtıma koşarak geldi ve babasının sırtındaki
pisliği alıp attı;
sonra bunu yapanlara dönüp hakaret etti.
Resûl-i Ekrem yerinden doğruldu, sonra da üç defa,
"Allahım!
Bu Kureyş kâfirlerini sana havale ediyorum" dedi.
Orada yapılan duanın kabul edileceğine inandıkları için, kendi aleyhlerinde Hz. Peygamberin dua etmesi kâfirlere pek ağır geldi.
Resûl-i Ekrem onların adlarını birer birer sayarak şöyle buyurdu:
"Allahım!
Ebû Cehil'i sana havale ediyorum.
Utbe bin Rebîa'yı, Şeybe bin Rebîa'yı, Velîd ibni Utbe'yi,
Ümeyye bin Halefi, Ukbe bin Ebû Muayt'ı sana havale
ediyorum."
Canımı kudretiyle yaşatan Allah'a yemin ederim ki, Resûl-i Ekrem'in adlarını saydığı bu kimselerin çoğunun, Bedir Gazvesinde, ölüler çukuruna atıldıklarını gözlerimle gördüm.
im.
Ebû Bekir radıyallahu aııh anlatıyor:
Hicret yolculuğunda
Resûl-i Ekrem ile mağaradayken,
tepemizde dolaşıp duran müşriklerin
ayaklarını gördüm ve,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Eğer şunlardan biri başını eğip bakacak olsa
kesinlikle bizi görür" dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Ebû Bekir!
Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun?
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, evden çıkarken gökyüzüne bakarak şöyle dua ederdi:
Allah'ın adıyla çıkıyorum,
Allah'a güveniyorum.
Allahım!
Doğru yoldan sapmaktan, saptırılmaktan,
günaha düşmekten, günaha düşürülmekten,
haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan,
câhilce davranmaktan,
câhilce davrananlarla karşılaşmaktan
Sana sığınırım.
Âişe radıyaUahu anhâ anlatıyor:
Resûl-i Ekrem boy abdesti alacağı zaman, önce ellerini yıkar, edep yerlerini temizler, namaz abdesti gibi abdest alır, sonra boy abdestine başlardı.
Daha sonra elini suya batırır ve parmaklarını saçının arasından geçirirdi.
Artık derisinin iyice ıslandığını anlayınca, üç defa su akıtarak bütün vücudunu yıkardı. Sonunda ayaklarını yıkardı.
Âişc radtyaltahu anhâ anlatıyor:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayakları şişinceye kadar namazı kılardı.
Ona,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Neden kendini bu kadar yoruyorsun?
Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını
bağışlamıştır" dedim.
Bana şu cevabı verdi:
Âişe!
Şükreden bir kul olmayayım mı?
Resûl-i Ekrem'in hizmetkârı
Rabîa ihni Kâ'b radıyaüahu anlı anlatıyor:
Ben Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e
hizmet eder,
Allah'ın Elçisi yatsı namazını kılmcaya kadar
bütün gün onun ihtiyaçlarını temin etmeye çalışırdım.
O evine girdikten sonra da
"Belki bana bir emri olur" diye
kapısının önünde beklerdim.
Ben usanıp kalkıp gidinceye veya uykuya yenik düşüp
orada vıyuyuncaya kadar,
onun hep "Sübhânallah," "Sübhânallah,"
"Sübhânallahi ve bihamdihî" diye
zikredişini dinler dururdum.
Birgün benim kendisine olan itaat ve hizmetime bakarak:
"Rabîa!
Dile benden ne dilersen!" buyurdu.
Ben de
"Ey Allah'ın Elçisi!
Düşünüp sana bildireyim" dedim.
Sonra da,
"Dünya malı dediğin gelip geçicidir,
bana yetecek kadar bir rızık da ayağıma gelmektedir.
En iyisi ben Allah'ın Elçisinden âhiret hayatımla ilgili birşey isteyeyim, Çünkü o Allah katında en üstün yere sahiptir"
diye düşündüm.
Ardından kalkıp Hz. Peygamberin huzuruna vardım.
Beni görünce,
"Neye karar verdin, Rabîa?" diye sordu.
"Ey Allah'ın Elçisi!
Cennette seninle beraber olmayı istiyorum.
Rabbinin beni Cehennemden azat etmesi için
bana şefaat etmeni diliyorum."
"Bunu istemeni sana kim söyledi, Rabîa?"
"Seni peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim,
bunu bana kimse söylemedi.
Ama sen Allah katında pek değerli biri olarak
'Dile benden ne dilersen' buyurunca,
kendi kendime 'Acaba ondan ne istesem?' dedim.
Sonra da dünyanın gelip geçici olduğunu,
dünyadaki nasibimin ayağıma geldiğini düşündüm ve
'Allah'ın Elçisinden âhiretle ilgili birşey isteyeceğim'
dedim."
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem uzun bir süre düşündü.
"Başka birşey istemez misin?" diye sordu. "Hayır, ben sadece bunu istiyorum" dedim. O zaman Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: "Öyleyse, isteğinin gerçekleşmesi için çok namaz kılarak bana yardımcı ol!"
Enes ibni Mâlik radıyallahtı anlı anlatıyor:
Birgün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mescide girmişti.
İki direk arasına çekilmiş bir ip gözüne ilişti. "Bu ip de nedir?" diye sordu.
"O, [mü'minlerin annesi] Cahş kızı Zeynep'e ait; namazda ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor" dediler.
Bunv.n üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Hayır, hayır.
Bu ipi hemen çözünüz.
Biriniz dinç ve istekli olduğunda
nafile namazını kılsın,
yorgunluk ve gevşeklik duyduğunda ise otursun.
Encs ibni Mâlik radıyallahıı anlı anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki kardeş vardı.
Biri, ilim öğrenmek için Hz. Peygamberin yanma gelir, diğeri, geçimlerini sağlamak için çalışırdı.
Birgün çalışan kardeş,
"Çalışıp kazanmıyor" diye
ötekini Hz. Peygambere şikâyet etti.
Resûl-i Ekrem ona,
"Belki de sen, onun sayesinde iş buluyor
ve rızkını kazanıyorsundur"
buyurdu.
Haıızala ibıü Rebî' radıyallahıı anh anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'm yanmdaydık,
bize öğüt verdi, Cehennemden söz etti.
Sonra eve geldim, çocuklarla güldüm, eşimle eğlendim.
Daha sonra evden çıktım.
Yolda ağlayarak giderken Ebû Bekir'e rastladım:
"Neyin var, Haıızala?" diye sordu.
"Hanzala münafık oldu" dedim.
"Fesübhânallah! Sen ne diyorsun?"
"Öyle ya,
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in
yanında bulunuyoruz.
Bize Cennet ve Cehennemden bahsediyor;
onlarıgözümüzle görmüş gibi oluyoruz.
Huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanma
ve işlerimizin başına dönünce,
çok şeyi unutuyoruz."
Bunun üzerine Ebû Bekir,
"Vallahi biz de aynı durumdayız.
Yürü Resûl-i Ekrem'e gidelim" dedi.
Birlikte yola düştük
ve Hz. Peygamberin huzuruna girdik. Ben,
"Ya Resûlallah! Hanzala münafık oldu" dedim.
"Bu ne demek?" buyurdu.
Ben,
"Ey Allah'ın Elçisi," dedim.
'Yanında bulunduğumuzda bize
Cennet ve Cehennemden bahsediyorsun;
biz de onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz.
Senin huzurundan çıkıp çoluk çocuğumuzun yanma
ve işimizin başına dönünce,
bunların çoğunu unutuyoruz."
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
Canımı kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim,
eğer siz,
benim yanımda bulunduğunuz hâli devam ettirip
hep zikirle meşgul olsaydınız,
melekler, yattığınız yataklarda, yürüdüğünüz
yollarda sizinle tokalaşırdı.
Fakat, ey Hanzala,
bir saatinizi ibadete,
bir saatinizi dünya işlerine ayırınız.
Resûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı.
Ebû Hüreyre radıyallahu mıh anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem torunu Hasan'ı (veya Hüseyin'i) öpmüştü.
O sırada yanında çölde yaşayan bedevilerden Akra' ibni Habis vardı:
Akra',
"Benim on tane çocuğum var, ama hiç birini öpmedim" dedi.
Hz. Peygamber ona hayretle baktıktan sonra şöyle buyurdu:
Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.
Ebû Hüreyre radıyallahu anlı anlatıyor:
Bedevinin biri mescidin bir tarafına gidip küçük abdestini bozmuştu.
Onu gören Sahâbîler,
"Dur, yapma!" diye bağırarak üzerine yürüdüler.
Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Adamı kendi haline bırakınız. Abdest bozduğu yere büyük bir kova su dökünüz. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.
Sonra Resûl-i Ekrem bedeviyi yanma çağırdı ve ona mescitte abdest bozmanın doğru birşey olmadığını anlattı;
Burada Allah anılır, namaz kılınır, ve Kur'an okunur
buyurdu.
Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor:
Bir Ramazan gecesi Resûl-i Ekrem
evden çıkıp mescide gitti,
ve orada (teravih) namazı kıldı.
Birçok Sahâbî de ona uyup namaz kıldılar.
Sabah olunca,
geceleyin Resûl-i Ekrem'in namaz kıldırdığı
ağızdan ağza yayıldı.
İkinci gece mescitte daha çok cemaat toplandı. Hz. Peygamber o gece de namaz kıldırdı.
Ertesi sabah,
yine gece kılman namaz hakkında konuşuldu.
Üçüncü gece daha çok cemaat toplandı.
Resûl-i Ekrem boy abdesti aldı,
o gece de mescide geldi ve teravih namazını kıldırdı.
Dördüncü gece toplanan cemaati mescid almadı. Ama Hz. Peygamber onların yanma çıkmadı.
Hattâ bazılarının "Haydin namaza!" diye seslendiklerini bile duydum.
Hz. Peygamber yine de onların yanma çıkmadı.
Sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaatin karşısına geçip bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:
Geceleyin beni beklediğinizi biliyorum.
Yanınıza çıkmama engel olacak bir durum da yoktu.
Ama ben bu namazın farz kılınmasından,
sizin de onu kılamayacağınızdan korktuğum için
yanınıza gelmedim.
Ömer ve Ebû Hiireyrc radıyaUaluı anhihnâ anlatıyorlar:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem zamanında
Abdullah adında biri vardı.
"Himâr" lakabıyla anılan bu zât,
yaptığı şakalarla Hz. Peygamberi güldürürdü.
İçki içmesi sebebiyle de
Resûl-i Ekrem onu cezalandırırdı.
Yine birgün onu "İçti" diye getirdiler. Peygamber Efendimiz, "Dövünüz şu adamı!" buyurdu.
Kimimiz eliyle, kimimiz pabuçlarıyla, kimimiz elbisesiyle ona vurdu.
Ceza faslı bittikten, Abdullah ayrılıp gittikten sonra biri, "Allahım, ona lanet et!" diye beddua etti.
Bunun üzerine Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu:
Böyle demeyiniz,
kardeşinizin aleyhinde şeytana yardım etmeyiniz.
Vallahi ben onun
Allah'ı ve Resulünü sevdiğini biliyorum.
Ona beddua edeceğinize,
"Allahım!
Onu bağışla.
Allahım!
Ona merhamet et!" deyiniz.
.Hz. Peygamberin üvey oğlu Ömer ibııi Ebû Seleme radıyallahu anlı anlatıyor:
Ben Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in himayesinde yetişen bir çocuktum.
Yemek yerken,
elim yemek tabağının her yanma gider gelirdi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem bana şöyle buyurdu: Oğlum! Besmele çek. Sağ elinle ye. Hep önünden ye.
O günden sonra buyurduğu gibi yemek yedim.
Aişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Hz. Peygamberin hanımı Hatice'yi hiç görmemiştim; üstelik Hz. Peygamberle evlenmemizden üç yıl önce vefat etmişti.
Ama ben onu kıskandığım kadar, hayatımda hiçbir kadını kıskanmadım.
Hatice'yi kıskanmamın sebebi şuydu:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
onu sık sık anardı,
kendisini överdi,
Allah Teâlâ da,
Hatice'ye altından yapılmış bir köşk verileceğini
müjdelemesini Peygamberine emretmişti.
Bir de Resûl-i Ekrem koyun kestiği zaman, "Ondan Hatice'nin arkadaşlarına da gönderin" derdi.
Bazen dayanamayıp,
"Sanki dünyada Hatice'den başka kadın kalmadı!" derdim.
Resûl-i Ekrem ise Hatice'nin çeşitli özelliklerini sayar ve, "Üstelik o çocuklarımın anasıydı" derdi.
şöyle
dua ederdi:
Allahım!
Bize dünyada da iyiUk ver,
âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem
azabından koru.
okurdu.
Abdullah ilmi Abbas radıyallahu anhünıâ anlatıyor: Birgün Hz. Peygamber beni binitinin terkisine almıştı.
Bana,
"Çocuğum," dedi.
"Sana bazı ilkeler öğreteyim:
Sen Allah'ın buyruklarını gözet, Allah da seni gözetip korusun.
Sen Allah'ın rızâsını her işte önde tut;
işte o zaman Allah'ı önünde bulursun.
Birşey isteyeceksen, Allah'tan iste.
Yardım dileyeceksen, Allah'tan dile.
Şunu iyi bil:
Bütün insanlar toplanıp sana faydalı olmaya
çalışsalar, ancak Allah'ın senin için yazdığı faydayı
sağlayabilirler.
Bütün insanlar, sana zarar vermeye kalksalar,
ancak Allah'ın senin hakkında yazdığı zararı
verebilirler.
Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş,
ve yazdığı yazılar değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.
Hz. Ömer radıyallahu anlı anlatıyor:
Ben, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in
gün boyu açlıktan kıvrandığını,
karnını doyurmak için
kalitesiz hurma bile bulamadığını gördüm.
Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhünıâ anlatıyor:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bir yolculuk yapıyorduk.
Ben, babama ait olan
ve binilmeye henüz alışmayan genç bir deveye binmiştim.
Deveye söz dinletemediğim için o ikide bir kafilenin önüne geçiyor, babam ise onun ileri gitmesine engel olup geri çeviriyordu.
Deve yine öne geçince, onu tekrar geri çeviren babam,
"Abdullah!
Allah'ın Elçisinin önüne kimse geçemez!" diyordu.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem babama, "Şu deveyi bana satsana!" buyurdu.
Babam,
"Ey Allah'ın Elçisi! O senindir" dedi.
Resûl-i Ekrem tekrar
"Şu deveyi bana sat" buyurdu.
Bunun üzerine babam deveyi ona sattı.
Hz. Peygamber bana seslenerek,
"Abdullah, artık deve senindir;
ona istediğin gibi binebilirsin" buyurdu.
Abdullah ibııi Mes'ûd radıyallalm anh anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:
Aüahım!
Senden hep doğru yolda yürümeyi,
emirlerine uyup, yasaklarından kaçmayı,
iffetli olmayı
ve gönül zenginliği kazanmayı isterim.
Ebû Satd cl-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor:
Medineli Müslümanlardan bir kısmı Resûl-i Ekrem'den mal istediler, o da verdi. Sonra bir daha istediler, yine verdi.
Tekrar istediler;
o da elindekiler tükeninceye kadar hepsini verdi.
Ardından şunları söyledi:
Yanımda birşeyler daha olsaydı,
onları sizden esirgemez, verirdim.
Kim elindekiyle yetinir
ve insanlardan birşey istemezse,
Allah ona kanaat duygusu verir.
Kim tokgözlü davranırsa,
Allah ona gönül zenginliği verir.
Kim sabretmeye ve dayanmaya çalışırsa,
Allah ona sabır ve dayanma gücü verir.
Hiç kimseye sabırdan daha değerli
ve daha büyük bir iyilik verilmemiştir.
Üsânıe ibni Zeyd radıyallahu aııhüınâ anlatıyor:
Hz. Peygamberin yarımdaydık.
Kızı Zeyneb ona,
"Oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz"
diye haber gönderdi.
Resûl-i Ekrem de kızma selâm ile birlikte
§u cevabı yolladı:
Kızım!
Alan da, veren de Allah'tır.
Onun yanında herşeyin belli bir ömrü vardır.
Sabret ve ödülünü Allah'tan bekle.
Bu defa Zeyneb,
"Ne olur, mutlaka geliniz"
diye haber gönderdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Sa'd ibni Ubâde gibi Sahâbîlerle birlikte kızının evine gitti.
Nefes almakta zorluk çeken çocuğu Hz. Peygamberin kucağına verdiler.
İşte o zaman Allah'ın Elçisinin gözlerinden yaşlar boşandı. Bu durumu gören Sa'd ibni Ubâde hayretle,
"Ey Allah'ın Resulü, bu ne haldir?" deyince, Hz. Peygamber şunları söyledi:
Bu, Allah'ın, kullarının kalbine koyduğu
merhamet duygusudur.
Allah bu duyguyu şefkatli kullarına verir.
Encs ibııi Mâlik radıyallahıı anh anlatıyor:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem,
çocuğunun mezarı başında
yüksek sesle ağlayan bir kadının yanından geçti.
Ona,
"Allah'tan kork ve sabret" buyurdu.
Oda
"Git şuradan!
Benim başıma gelen felâket, sana gelmedi ki!" dedi.
Kadın Resûl-i Ekrem'i tanıyamamıştı.
Ona, konuştuğu kimsenin Peygamber olduğu söylenince,
üzüntüsünden öleyazdı.
Özür dilemek için hemen Hz. Peygamberin evine koştu;
orada kapıcılar olduğunu sandı; öyle birileri yoktu.
Resûl-i Ekrem'e,
"Sizi bilemedim, (beni affedin)" deyince,
Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu:
Sabır, felâketle yüz yüze geldiğin ilk anda ona katlanmaktır.
Encs ibni Mâlik radıyallahu anh anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem insanların en güzel ahlâklısıydı.
Birgün beni bir hizmete gönderdi. "Vallahi gitmeyeceğim" dedim.
içimden de Allah'ın Elçisinin gönderdiği yere gitmeyi istiyordum.
Dışarı çıktım, yolda oynayan çocukların yanma gittim.
Bir de ne göreyim,
Resûl-i Ekrem arkamdan gelip ensemi tutuvermiş.
Yüzüne baktım:
"Enesçik,
seni gönderdiğim yere gittin mi?" diye gülümsüyor.
"Evet, Ey Allah'ın Elçisi!
Hemen gidiyorum" dedim.
Câbir ibııi Abdullah radıyallahu anlı anlatıyor:
Hz. Peygamber sallallalıu aleyhi ve sellem ile bir seferden dönüyorduk.
Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadide mola verdik.
Askerler ağaçların altında gölgelenmek üzere
çevreye dağılmış,
Resûl-i Ekrem de kılıcını bir ağaca asarak
dinlenmeye başlamıştı.
Birazcık uyumuştuk ki, Resûl-i Ekrem'in
bizi çağırdığını duyup yanma koştuk.
Bir de baktık, yanında bir müşrik oturuyor.
Bu adam Hz. Peygamber uyurken
ağaca asılı kılıcım almış.
O sırada Resûl-i Ekrem uyanmış.
Adam kılıcı çekerek sormuş:
"Benden korkuyor musun?"
"Hayır, korkmuyorum."
"Peki, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?"
"Allah!"
İşte o zaman adamın elindeki kılıç yere düşüvermiş.
Bu defa Resûl-i Ekrem yerdeki kılıcı alarak adama sormuş:
62
"Seni benim elimden kim kurtaracak?"
Adam şöyle demiş:
"İyi bir cezalandırıcı ol!"
Hz. Peygamber adama,
"Allah'tan başka ilâh olmadığım,
benim Allah'ın Elçisi olduğumu
kabul eder misin?" diye sorunca,
"Hayır" demiş. "Kabul etmem.
Ancak seninle savaşmamaya,
seninle savaşacak bir topluluk içinde bulunmamaya
söz veririm."
Resûlullah sallallalıu aleyhi ve sellem
bu adamı serbest bıraktı.
O da arkadaşlarının yanma dönünce onlara şöyle demiş:
"Ben en hayırlı kişinin yanından geliyorum."
Âişe radıyallahu aııhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, benim evimde öğle namazından önct dört rekât namaz kılar, sonra gider farz namazı kıldırır, ardından eve gelir, iki rekât namaz kılardı.
Akşam namazını kıldırdıktan sonra eve gelir, iki rekât namaz kılardı.
Yatsıyı kıldırdıktan sonra yine eve döner, iki rekât namaz kılardı.
Geceleyin de, vitir namazıyla birlikte dokuz rekât namaz kılardı.
Uzun uzun kıldığı gece namazlarını ya ayakta veya oturarak kılardı.1
Namaz sûrelerini ayakta okumuşsa, ayakta rükûa varır ve secde ederdi; oturarak okumuşsa, oturduğu yerden rükû ve secde ederdi. Fecir doğunca da iki rekât namaz kılardı.
1. Mü'minlerin annesi Hz. Hafsa, Resûl-i Ekrem'in, vefatından bir yıl öncesine kadar nafile namazları oturarak kılmadığını söylediğine göre (Miisliın, Müsâurîn 118; T'mnizî, Salât 168; Nesâî, Rıyâıuü'1-leyl 19), Hz. Âişe'nin bu rivayeti, Allah'ın Elçisinin son yıldaki ibadetini tasvir etmektedir. Hz. Âişe'nin, başka rivayetlerde, Peygamber Efendimizin geceleyin on bir rekât kıldığını söylemesi de bunu göstermektedir
Âişe mdıyallahu anhâ anlatıyor:
"Bir bayram günü Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem eve geldi.
O sırada Medineli Müslümanların çocuklarından,
mesleği şarkıcılık olmayan iki kız karşımda def çalıyor,
Buâs Savaşını anlatan şiirlerden şarkılar söylüyorlardı.
Hz. Peygamber bize arkasını döndü,
ihrâmıyla örtünerek yatağa uzandı.
O sırada babam Hazret-i Ebû Bekir içeri girdi.
"Bu ne hal?
Allah'ın Elçisinin evinde şeytan çalgısı mı çalıyorsunuz?"
diye beni azarladı.
Bunu duyan Resûl-i Ekrem,
yüzündeki örtüyü atarak doğruldu ve,
"Ebû Bekir! Onlara dokunma!
Bu günler bayram günleridir.
Her milletin bir bayramı var; bu da bizim bayramımız"
buyurdu.
Babam başka birşeyle meşgul olurken
kızlara işaret ettim,
dışarı çıktılar.
Yine bir bayram günüydü.
Habeşliler kalkan, mızrak oyunu oynuyorlardı.
Ya ben Hz. Peygamberden
onlara bakmak için izin istedim,
veya o bana,
"Bakmak ister misin?" diye sordu.
Ben de "Evet" dedim.
Çenemi omzuna koyup
yanağım yanağına değecek şekilde arkasında durdum.
Habeşlilere,
"Haydi bakalım Erfide Oğulları!" diye seslendi.
Seyretmekten usandığım zaman bana,
"Artık yeter mi?" diye sordu.
"Evet" dedim. "Öyleyse git" buyurdu.
Ali bin Ebû Tâlib radıyallahu anlı anlatıyor:
Bir gece Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem evimize geldi.
"Namaz kılmak istemez misiniz?" diyerek Fâtıma ile beni gece namazı kılmaya davet etti.
Ben de,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Hayatımız Allah'ın elindedir.
Bizi uyandırmak isterse uyandırır" dedim.
Ben böyle der demez, hiç cevap vermeden geri dönüp gitti. ı e vurarak,
Giderken de, elini dizine vuraraK,
"Şu insanoğlu tartışmaya ne kadar da düşkün oluyor!
(el-Kehf 18/54)
âyetini okuduğunu duydum.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
gecenin ilk kısmında yatar uyur,
son kısmında kalkıp namaz kılardı.
Daha sonra tekrar yatağa girerdi. .
Eşiyle beraber olmak isterse olur, sonra uyurdu.
Müezzin ezan okumaya başlayınca, sıçrayıp doğrulurdu. Yıkanması gerekiyorsa yıkanırdı;
değilse abdest alıp iki rekât namaz kılar,
sonra mescide giderdi.
Âişe radıyallahu anhâ pyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Ramazan ayında ve diğer gecelerde on bir rekâttan fazla namaz kılmazdı.
Önce dört rekât kılardı.
Artık o rekâtları ne kadar güzel ve uzun kıldığım
sormayınız!
Ardından dört rekât daha kılardı.
Onları da ne kadar güzel ve uzunca kıldığını sormayınız!
Daha sonra da üç rekât namaz kılardı. Ben:
"Ey Allah'ın Elçisi!
Vitir namazını kılmadan mı uyuyorsun?"
diye sordum.1
"Âişe!
Benim gözüm uyur, ama kalbim uyumaz"
buyurdu.
1. Hz. Âişe'nin bu sorusundan, o gün Hz. Peygamberin uzun uzun kıldığı ikinci dört rekât namazın ardından biraz yatıp dinlendiği, vitir namazını istirahat ettikten sonra kıldığı anlaşılmaktadır.
Sehl ibni Sa'd radıyallahu anh anlatıyor:
Bir kadm, dokuduğu kumaşı
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e
getirip verdi ve,
"Bunu senin giymen için ellerimle dokudum" dedi.
Hz. Peygamberin böyle bir kumaşa ihtiyacı vardı; onu aldı ve giyinip yanımıza geldi.
Elbiseyi Resûl-i Ekrem'in üzerinde gören bir adam,
Hz. Peygambere,
"Bu ne kadar da güzelmiş!
Verseniz de ben giyinsem" dedi.
Resûl-i Ekrem, "Peki" dedi.
Orada biraz oturduktan sonra evine gitti; kumaşı katlayıp o adama gönderdi.
Sahâbîler, kumaşı isteyen o zâta,
"Hiç de iyi yapmadın.
Resûl-i Ekrem'in bir elbiseye ihtiyacı vardı.
Onun kendisinden birşey isteyeni geri çevirmediğini
bile bile kumaşı istedin" dediler.
O zât şunları söyledi:
"Vallahi ben onu giyinmek için değil, kendime kefen yapmak için istedim."
Gerçekten de o kumaş bu zâtın kefeni oldu.
Enes ibni Mâlik radıyallahn anh anlatıyor:
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte demirci Ebû Seyf'in evine gitmiştik.
Ebû Seyf'in hanımı,
Hz. Peygamberin oğlu İbrahim'in süt annesiydi.
Resûl-i Ekrem İbrahim'i kucağına aldı; onu öptü, kokladı.
Bir başka gün yine oraya gitmiştik.
Bu defa İbrahim can çekişmekteydi.
Allah'ın Elçisinin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.
Bunu gören Abdurrahman ibni Avf şaşırdı.
"Ey Allah'ın Resulü!
Siz de mi ağlıyorsunuz?" diye sordu.
Hz. Peygamber,
Ey İbni Avf.
Bu gördüğün gözyaşları rahmet ve şefkat eseridir
buyurdvı. Gözyaşları akarken sözlerine şöyle devam etti:
Göz ağlar, kalp üzülür.
Biz üzüntümüzü, ancak Rabbimizin razı olacağı
sözlerle ortaya koyarız.
Ey İbrahim'.
Senden ayrıldığımız için çok üzgünüz.
Câbir ibni Abdullah radıyallahu anh anlatıyor:
Biz Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber otururken, bir cenaze götürdüler.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
cenazeyi görünce ayağa kalktı.
Biz de onunla birlikte kalktık. Sonra,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Bu bir Yahudi cenazesidir" dedik.
Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
Ölüm korkunç bir olaydır.
Bir cenaze gördüğünüzde ayağa kalkınız.
Abdullah ibni Şıhhîr radıyallahu anh anlatıyor:
Bir defasında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanma gitmiştim.
Namaz kılıyordu.
O sırada ağladığı için,
göğsünden kaynayan kazan sesi gibi bir ses geliyordu.
Ebû Zer radıyaHahu anlı şöyle diyor:
Dünyada malı mülkü çok olanlar,
âhirette sevapları az olanlardır.
Yalnız şöyle şöyle dağıtanlar böyle değildir.
Fakat öyle kimseler de ne kadar azdır! diye dua buyuruyordu.
Bir akşam vakti
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'le birlikte Medine'nin Harre mevkiinde yürüyorduk. Derken Uhud dağı karşımıza çıkıverdi.
Peygamber Efendimiz,
"Ey Ebû Zeri" dedi. Ben,
"Buyur, Ey Allah'ın Elçisi! Emrindeyim" dedim.
Resûl-i Ekrem,
"Şu Uhud Dağı altın olup bana verilse,
onun bir dinarının üç günden fazla
yanımda kalmasını istemem.
O bir dinarı da borç ödemek için
bir yana ayırmak isterim" buyurdu.
Daha sonra Allah'ın Elçisi,
"Yanımda olanı da Allah'ın kullarına şöyle şöyle
dağıtmak isterini" diyerek
önüne, sağma, soluna ve arkasına elleriyle
para dağıtıyormuş gibi işaretler yaptı.
Sonra yine, "Ebû Zer!" dedi.
"Buyur, Ey Allah'ın Elçisi! Emrindeyim" dedim.
Ebû Mes'ûd el-Ensârî radıyallahu anlı anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
namaza başlayacağımız zaman,
düzgün bir sıra yapmamız için omuzlarımıza dokunur
ve §öyle derdi:
Safları dümdüz tutunuz.
İleri geri durmayınız.
Sonra kalpleriniz de birbirinden farklı olur.
Aklı başında ve bilgili olanlarınız benim arkamda,
derece bakımından onlardan sonra gelenler
bir arkada,
onlardan sonra gelenler de daha arkada dursunlar.
Amr ibni Haris radıyallahu anhümâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde,
geride sadece
bindiği beyaz katırı,
silâhını,
yolcular için vakfettiği araziyi bıraktı.
Bunların dışında
ne bir altın,
ne bir gümüş,
ne bir köle,
ne bir câriye,
ne de başka birşey bıraktı.
Abdullah tbııi Abbas radıyallahu anhünıâ anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, birbiri ardından birkaç gün yemek yemeden aç yatıp uyurdu.
Ailesi de akşam yemeği bulamazdı. Çoğu zaman arpa ekmeği yerlerdi.
Aişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ailesi, onun Medine'ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gündüzün bir vaktinde evinden çıktı.
Birbirimize birşey söylemeden
Benî Kaynuka Çarşısına kadar yürüdük.
Sonra oradan ayrılıp kızı Fâtıma'nm evine gitti,
dışarıda bir yere oturdu
ve Hz. Hasan'ı kastederek,
"Ufaklık evde mi? Ufaklık evde mi?" diye sordu.
Anlaşılan annesi onu giydirdiği,
veya saçım başını yıkayıp taradığı için çabucak gelmedi.
Derken Hasan koşarak geldi; birbirlerine sarıldılar; Hz. Peygamber onu öpüp kokladı, sonra şöyle dua etti:
Allahım, ben bunu seviyorum; onu Sen de sev! Onu seveni de sev!
Âişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde,
demirden yapılma zırhı,
birYahudinin elindeydi.
Ailesinin geçimini sağlamak için aldığı
otuz ölçek arpa karşılığında
zırhını ona rehin bırakmıştı.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in
yaslandığı yastık,
içinde uyuduğu yatak,
içi hurma lifıyle doldurulmuş
ve tabaklanmış deridendi.
îbni Abbas radıyallahu anh anlatıyor:
Mekke'nin fethedildiği gün Resûl-i Ekrem şehre girdiğinde, onu Abdülmuttalip Oğullarının küçük çocukları karşıladı. Allah'ın Elçisi onlardan birini önüne, diğerini de devesinin arkasına bindirdi.
Enes ibni Mâlik ve Câbir ibni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle diyorlar:
Resûl-i Ekrem salkllahu aleyhi ve sellem, ailesinden uzun süre ayrı kalan kimsenin, eşinin bir açığını yakalamak istiyormuş gibi evine geceleyin ansızın gelmesini doğru bulmazdı.
Hanımın kendine çekidüzen vermesine fırsat tanınmasını tavsiye ederdi.
Kendisi de sefer dönüşünde evine geceleyin gitmez, ya kuşluk vakti veya akşamüstü giderdi.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Ashabını, "Sakın iftar etmeden peş peşe oruç tutmayınız!" diye uyarmıştı.
Müslümanlardan biri ona,
"Ama ey Allah'ın Elçisi!
Sen p?ş peşe oruç tutuyorsun!" deyince,
"Hanginiz bu konuda benim gibi olabilir? Beni Rabbim yedirir içirir" buyurdu.
Bazı Sahâbîlerin arka arkaya oruç tutma işinden
vazgeçmediklerini görünce,
onlara iki gün peş peşe oruç tutturdu;
ardından yine ara vermeden bir gün daha tutturdu.
Derken hilâlin doğduğu görüldü.
Resûl-i Ekrem, arka arkaya oruç tutma isteğinden vazgeçmeyenleri cezalandırmak ister gibiydi.'1, Resûl-i Ekrem, ibadete düşkün olan bazı kimselerin bir süre sonra bu isteklerini yitireceklerini veya ibadetten büsbütün soğuyacaklarını bildiği için, Müslümanların iftar etmeden peş peşe iki gün veya daha fazla oruç tutmalarını arzu etmemişti. "Savm-ı visal" denen art arda oruç tutmanın sadece kendisine ait bir özellik olduğunu bilmelerini istemişti.
Sonra şöyle buyurdu:
Eğer hilâl görünmeseydi,
size peş peşe fazla oruç tutturacaktım.
Siz ibadetlerden gücünüzün yettiği kadarını
yapmaya çalışınız.