11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
Ayet
Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
hadis
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:



...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Anket

hangi mevsimi seviyorsunuz????
ilkbahar: 50,43%
yaz: 15,38%
sonbahar: 23,93%
kış: 10,26%
Katılımcı sayısı: 117. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Online Üye

Şuan Forumda: 49 (4 Kayıtlı ve 45 Misafir) bulunmaktadır.

Online  HamS, tayyibe mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye

Üye Albümlerinden

Üye albümlerinden en son eklenen resimler:

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

İncİler Maİl Grubu





Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » Sorular Araştırmalar » bir soru ve cevap!!!
Cevapla
 
Seçenekler
Şeref Üyesi
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Frage bir soru ve cevap!!!

Cenâb-ı Hak Bizim Bu Dünyada Nasıl Hareket Edeceğimizi Biliyor. Emirlerine Uyup Uymayacağımızı da Biliyor. İmtihana Neden Lüzum Görüyor da Bizi Dünyaya Gönderiyor?

Evet, Allah nasıl hareket edeceğimizi biliyor, bununla beraber imtihan etmek için dünyaya gönderiyor, tâ sırtımıza yüklediği mükellefiyetlere istidat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirelim. Evet, O bizi yaratırken, tıpkı madenler gibi yaratmıştır. Bakır madeni, kömür madeni, demir madeni, altın madeni, gümüş madeni.

Bunu, her şeyi var edip geliştiren Rabbimiz olarak yapmış. Nasıl bir sanatkârın mimarî ve estetik gibi kabiliyetleri, mehâretleri olur. Ve o, bu sanat eseriyle görünüp bilinmeyi arzu eder. Aynen onun gibi; Cenab-ı Hakk'ın da birçok isimleri ve bunların tecellîsi olarak sanatları vardır. İşte, bu çeşit çeşit sanatlarını insanların nazarlarına arz etmek için, bu meşhergâhı açarak gizli güzelliklerini izhâr buyurmuştur.

Daha açık ifadesiyle, kömür madeninde isimler nasıl tecellî ediyor; demirde, altında, gümüşte nasıl kendisini gösteriyor; sonra insanın müdâhalesi ile som altında, som gümüşte; mamûl demirde nasıl tecellî ediyor. Ve, bir adım atmakla, kömürün elmas olmasında nasıl kendisini göstereceğini nazarımıza arz etmek için, çeşitli derece ve kademelerde isimlerinin cilvelerini sergiliyor ve böylece, kendisini tam tanıyabilmemize, tam bir fikir edinmemize imkân veriyor. Evet, her şeyi yapan O'dur. Hem de, her şeyden binlerce meyve verdirerek...

Neticede onun bu icraatıyla insanlar tasafi ediyor, saflaşıp berraklaşıyor ve cennete ehil hâle geliyor. Yani madenler altın oluyor, elmas oluyor; gümüş oluyor. Bu hususta Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: "İnsanlar tıpkı maden gibidirler. Câhiliyede hayırlı olanı, İslâmiyet'te de hayırlıdır. Yani, câhiliyede izzetli, onurlu Ömer, İslâmiyet'te de, vakârlı, ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz ÖMER... Birinde, oldukça sert, oldukça haşin ve istediğini yaptırtan; öbüründe tevâzu kanatlan yerlere kadar ve insanların ayağının altında; fakat kâfirlere, fâcirlere karşı azîm, cesim bir Ömer!.. Câhiliye devrinde maden olarak nasılsa İslâmiyet'te de öyle.. Onun için atak, canlı, kanlı insanlar gördüğümüzde arzu ederiz ki, Müslüman olsunlar... Çünkü câhiliyede aziz olan, İslâm'da da aziz olacaktır.

İslâm insan unsuru olan bu madeni ele alır. Yoğurur; olgunlaştırır; som altın hâline getirir. Sahabi böyle som altın hâline gelmişti. Sonraları, değer ve ayar düşmeye başladı. 22 ayar, derken 21, 20, 18, 17, 15... Yirminci asırda Müslümanlar arasında 1 ayara kadar düşenler de oldu. Evet bu asır, o kadar cürûfu, züyûfu fazlalaşmış bir asır!..

Demek ki biz, dünyada imtihana tâbi tutuluyoruz, tasaffî edelim... Bu arada Allah (cc) ne yolla sâfileşeceğimizi biliyor da bizi imtihana tâbi tutuyor. -Hâşâ- O bilmediği şeyi bizden öğrenmek için değil. Yani O, bizi bizimle imtihan ediyor. Daha doğrusu biz kendi kendimizle imtihan oluyoruz.

Evet, biz cehd ve sa'y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bildiği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve, işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O'nun Yüce huzuruna kendi durumumuzla çıkacağız. Kur'ân'ın ifâde ettiği gibi "O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim,- gözleri kulakları, dilleri, dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek." Sen de bunu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Allah (cc) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan etmiyor. Bilâkis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor.

Her şeyin iyisini O bilir.
eski 07.09.2006, 17:01 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #1
Tecrübeli Üye
 
cankırıkları - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.08.2006
Mesajlar: 252


 
Teşekkür etti: 19
Teşekkür aldı: 54 konuda 91 kere
boun´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Evet, biz cehd ve sa'y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bildiği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve, işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O'nun Yüce huzuruna kendi durumumuzla çıkacağız. Kur'ân'ın ifâde ettiği gibi "O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim,- gözleri kulakları, dilleri, dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek." Sen de bunu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Allah (cc) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan etmiyor. Bilâkis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor.
Allah razı olsun...
__________________
"Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,
Affet senden habersiz aldığım her nefesten..."
NFK
eski 07.09.2006, 20:37 cankırıkları isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #2
T-Enf
Gast
 
Mesajlar: n/a


 
boun kardeşime çabalarından dolayı teşekkürü borç bilirim.


Ve daha önce de yazdığım yazıyı eklemek isterim :


Uçurumlarda dolaşmanın en zor tarafı odur ki ne zaman "düşeceğini" bilemezsin!


Saygılarımla...
eski 08.09.2006, 14:33  
Alıntı ile Cevapla   #3
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Lut kavmi, Nuh kavmi gibi bazı kavimler belli suçlardan helak edilmişlerdir. Bugün bütün ahlâksızlıklar yapıldığı halde, neden toplu olarak milletler helâk edilmiyor?

Öteden beri ilâhi bir kanun olarak Cenâb-ı Hâk, âsî ve tağî kavimlere -âhirette cezâ vermesi muhâkkak ve mukadder olmakla beraber- terbiye ve te'dib için çok defa, dünyada da cezâ vermiştir. Hakikaten, Hz. Lût kavmi hakkındaki cezâ ürpertici ve ibret verici mahiyettedir. Hz. Lût'un vâzifeli olduğu Sodom ve Gomore Lût gölü çevresindedir. Bu bir kaç belde, bir gecede tek bir sayha ile yerle bir edilmişlerdir. Hz. Lût'un kavmini, utandırıcı günâhları ve su-î âkıbetleriyle en ince teferruatına kadar anlatan Kur'ân-ı Kerim, Hz. Nuh'un kavmini de tafsilâtıyla nakleder: "Tûfan hâdisesi zuhur eder... " O günkü dünya karaları suların altında kalır; denizler buharlaşır; gökten yağmurlar yağar; yerden sular fışkırır ve bütün o âsî cemaat helâk olur... Ancak, sefîne-i Nuh'a (as) binen, az bir grup; bir kısım zayıf hadislere göre 60-70 insan Allah'ın tevfikiyle kurtulur. Sonra da insanlık, yeniden, bunlardan üreyip çoğalır. Bu mevzuda, arkeoloji uzmanları, bir takım emarelerle bu hadisenin cereyan ettiği yer ve cereyan keyfiyetini araştıra dursun, biz kudsîler topluluğu üzerinde duralım.

Evet, Ümmet-i Muhammed'e (sav) gelince, hakikâten ister Ümmet-i davet (Müslüman olmayanlar), isterse ümmet-i icâbet (Müslümanlar) olsun, bugün hepsi de pek çok melâneti birden işlemektedir. Efendimiz'in (sav) davetini duyan Avrupa, Amerika ve sâir yerlerde öyle kötülükler irtikâb edilmektedir ki, hâkikaten ne Hz. Lût, ne Hz. Sâlih, ne de Hz. Hûd devrinde bu melânetlerden hiçbirisi irtikâb edilmemiştir.

Ancak, O'nun ümmetinden olma husûsiyeti, âdetâ, bu ümmete paratoner olmuştur. Bu hususiyeti te'yid eden Kur'ân-ı Kerim'den bir âyetin işâretini ve Efendimiz'in (sav) bir beşâretini zikretmek yerinde olur.

Enfâl suresindeki bir ayette:

"Sen onların içinde bulundukça, Allah, onlara azab edecek değildir. Ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azab edecek değildir. " (Enfal, 33)

Hatta burada Resul-ü Ekrem'in (sav) mukâyeselere gelmeyen büyüklüğünü mukâyese için, şu hususu belirtmekte yarar görüyoruz. Hz. Mesih'in şöyle dediğini Kur'ân-ı Kerim nakleder:

". .. Eğer onlara azab edersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen Aziz ve Hâkimsin." (Maide-118)

Evet, Hz. Mesih, azan, sapan cemaatinin durumunu Allah'a karşı ifâde ederken: "Eğer sen onlara azab edersen onlar senin kulların. Eğer mağfiret edersen, Aziz ve Hâkim sensin. " der. Halbuki Efendimiz (sav) için Kur'ân'ın ifâdesi şöyledir:

Yani: "Habibim sen onların içindeyken ben onlara azab edecek değilim. Aynı zamanda istiğfar ettikleri,(bana döndükleri)müddetçe onlara azab etmeyeceğim..."

Ayetten anlaşılıyor ki, Ümmet-i Muhammed'in iki mühim paratoner ve iki mühim seddi var. Belâlar, bu paratonerlerle tesirsiz hale gelecek ve azaplar bu setleri aşamayacaktır. Birincisi: Maddî ve manevî şahsiyet-i maneviye-i Ahmediye'nin (sav) içimizde bulunması -İlâ yevm'il kıyâmete Allah devam ettirsin! -İkincisi: Ümmet-i Muhâmmed içinde hakka, hâkikata sahip çıkan ve dâima Allah'a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin bulunması... Bundan dolayı rahmetinden bekleriz - Allah bize, bilhassa toplu olarak azab etmeyecektir...

Hadis-i Şerif'e gelince, sahih hadis kitaplarında gördüğümüz şekliyle, Efendimiz (sav) ümmetinin helâk olmaması için Allah'a (cc) çok yalvardı. Bu yalvarmalarının en mühimi de Vedâ Haccı'nda, Arafat ve Müzdelife'de oldu. Bu iki mübarek yerde o, Allah'ın ilhâm ettiği ölçüde pek çok şey diledi. Hatta, kul haklarının affı için dahi yalvardı-yakardı. Ancak, bu husus kabul edildi mi, edilmedi mi bir şey diyemeyeceğim!

Evet O Sultanlar Sultanı'nın, Ümmet-i Muhammed'in helâk olmaması mevzûunda pek çok yalvarış ve yakarışları olmuştu. Bunu Sahâbe-i Kirâm'a şöyle anlatıyor: "Ben, Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: "-Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım. "Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı." Evet, irâdeleri ile halledecekleri bu mesele kaldırılmamıştı... Başka kavimler günah işledikçe semavî ve arzı âfetler onları kırıp geçirecek; ama, ümmet-i Muhammed cürüm işledikçe birbirine düşecek, ittihâd ve ittifâkları bozulacak, ihtilâflarla hırpalanacaklar. İşte, Resul-i Ekrem (sav) bunun kalkmasını Rabbisinden çok diledi; ancak, Cenab-ı Hak -hikmetini kendi bilir- bunu kaldırmadı.

Bir de şu hususu, bir ayetin işâreti, ehl-i keşif ve tahkikin beyanı olarak arz edeceğim! Bir yerde az dahi olsa, Kur'ân-ı Muciz'ül-Beyan'a, dine ve diyanete samîmî hizmet varsa ve orada ehl-i hakkın mağlup olma endişe ve tehlikesi de bulunmuyorsa, bu işi yapan cemaat, paratoner gibi belâların def-u refine vesile olacaktır. Evet bu şekilde dine hizmet eden, on tane samimi adam olsa, bunlar paratoner gibi belâları kırıp def-u refine vesile olacaktır. Ama; ehl-i hak mağlup ise, Allah'ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri onları da sarsacaktır.

İşin doğrusunu Allah bilir.
eski 08.09.2006, 23:17 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #4
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Allah kelimesi ile tanrı kelimesi arasında nasıl bir fark vardır?

Bizim eski atalarımız Müslüman olmadan önce yaratıcı bir zâta inanıyorlardı. Belki kendilerine göre, değişik tanrıları da vardı. Ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile "Tengri" dedikleri zaman, zât-ı ulûhiyeti kastediyorlardı. Bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı ve tanrı şeklini aldı ki, aslında mabud demektir ve Arapça'daki "İlâh"ın, Fransızca'daki "Diyo"nun, Farsça'daki "Hudâ"nın karşılığı olan bir kelimedir. Ama hiçbir zaman, Cenab-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâsını câmî, İsm-i Zât olan Allah kelimesinin karşılığı değildir. Allah dendiği an,bütün kâinatta tecelli eden isimleriyle bir Zât-ı Ecell-i A'lâ akla gelir. Allah kelimesiyle anlaşılan budur. Yani O, Ma'bud-u Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Maksûd-u Mutlak, Rezzâk-ı Mutlak, Bâri-i Mutlak, Cemîl-i Mutlaktır. İlh... Esmâ-i Hüsnâ'yı câmî Allah kelimesinde böyle umumi bir mânâ anlaşılır. Ve, bu îtibarla da Allah'ın (cc) ism-i hâssıdır. Allah dendiği an bu Ma'bud-u Mutlak anlaşılır ve Vâcib-ül Vücûd akla gelir. Ama, tanrı dendiği zamân Yunanlının aklına Zeus gelir. Mısırlının Apis Boğası ve Hintlinin aklına da kendi inekleri... Demek tanrı kelimesiyle yerli-yersiz ma'but kelimesinin akla gelmesine karşılık, Lafz-i Celâle olan Allah kelimesi Vâcibül Vücûd'un ism-i hâssı olarak sadece o Esmâ-i Hüsnâ sahibi Zât-ı Zülcelâl-i akla getirir. Onun için bir insan, tanrı demekle Allah yerinde kullanırsa, maksadını anlatamaz ve hata etmiş olur. Tanrı, ilâh kelimesi yerinde Hudâ, Diyo ve God yerinde kullanılabilir; fakat Allah yerinde değil.. Allah, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtının has ismidir. Onun için "LÂ İLÂHE İLLALLAH" diyoruz; fakat "Lâ Allah'a illallah" demiyoruz. Evvelâ ilâhlar, tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor, sonra da ispatta, Ma'bud-u Mutlak, getiriliyor ve sadece Allah vardır, deniliyor.

Mevlid yazarı Süleyman Çelebi, bu hususu çok güzel tefrik ederek "Birdir Allah ondan artık tanrı yok" deyip, her iki kelimenin yerini de tayin ve tesbit etmiştir.

Buna binâen bir insanın ağzından tanrı kelimesi çıktığında, hemen reaksiyon göstermemeli, o adamın maksadına bakmalı, Allah yerinde o mânâyı kullanmışsa tatlıca îkâz etmeli. Aksine, tehevvür gösterilmemeli. Hele günümüzde katiyyen!..
[/b]
eski 10.09.2006, 13:05 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #5
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Ümmetimin fesada gittiği bir dönemde, sünnetime sımsıkı sarılana yüz şehid ecri vardır" deniliyor. Sünnet-i seniyye'yi öğrenip asrın şartları içinde tatbîk keyfiyetini açıklar mısınız?

Bu meselenin de yine elimizdeki kitaplarda fevkalâde terkibi yapılmış ve sünnet yolu Hakk'a vasıl olmanın merdiveni, mirkadı gösterilmiştir. Evet, hem yolu gösterilmiş hem de o yola fevkalâde teşvik yapılmıştır. Bu yol, öyle bir yoldur ki, binlerce veli ve binlerce dimağın bir araya gelmesiyle bulunacak bütün yollar ve o yolların mukaddes düstur ve prensipleri, sünnet-i seniyyenin en küçük meselesi yanında, çok küçük ve sönük kalacağı hakikatını, asrımıza kadar, yüzlerce hakikât eri, yüzlerce mürşid, tekrar be tekrar anlattı ve sünnet yolu, din yolu olduğuna tembihte bulundular.

Farzlardan âdâba kadar, dînî hayatı bize tâlim eden Allah'ın(cc), davranışlarını doğrudan doğruya kontrol altına aldığı, her iş ve hareketinde hayra yönlendirilen Efendimiz (sav), bize hayatı tâlim etmek üzere gönderilmiş bir insandı. Farzı, vacibi, sünneti, müstehabı ve adabıyla.. .

Kul farzlarla Allah'a yaklaşır. Nafileyle o hâle gelir ki, -Kutsî hadiste ifâde buyurulduğu gibi- "Allah onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan ağzı, tutan eli olur."Yani ona, gördüğü şeyleri doğru gösterir. Gördüğü şeyler isabetle değerlendirmeye muvaffak kılar ve her şeyden hakikate giden bir yol açar. Hidâyeti görse, kanatlanır, dalâleti görse kaçar. Hakikata çağıran iyi bir ses duyduğu zaman, Hak adına gerilir ve ruhunda yükselme başlar. Aynı zamanda konuşurken, Allah O'na hakkı konuşturur, iş yaparken hep yararlı şeylere sev keder ve her zaman iyilik ve güzellik istikametinde götürür. Hasılı, onu, sürekli olarak Cennet yoluna sev keder ve bir lahza nefsiyle baş başa bırakmaz. O, davranışlarında Hakk'ın hoşnutluğunu aradığı için, Hak da onu hep, marziyat-ı sübhaniyesi içinde hareket ettirir. Binaenaleyh, Efendimizi (sav) ve O'ndan sonraki mühim zevâtın hayatlarını, Cenab-ı Hak daima böyle kontrol altında tutmuş ve marziyata giden caddenin dışındaki bütün yolları onlara tıkayıp, mecburi istikamet olarak sadece sünnet yolunu göstermiş ve bu yolu işlettire işlettire âdeta şehrah haline getirmiş. Artık bugün, hedefe varabilen, teminat altında olan bir yol varsa o da bu yoldur.

Tabii, ümmetin fesadı zamanında bu ehemmiyette olan sünnet-i seniyyenin ihyası, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle o yolun yeniden işler hale getirilmesi ve aynı zamanda o geniş caddenin kıyâmete kadar teminât altına alınması uğrundaki hizmetler, o kadar mübârek ve o kadar kudsidir ki, böyle bir hizmete omuz veren zatların şehitlerle at başı gittiklerinde şüphe edilmemelidir. Hatta bunlar içinde, ömrünün her gününde birkaç şehit sevabı yakalayanların sayısı hiç de az değildir. Bu arada hususiyle erkân-ı imânîyeyi yeniden ihya etmeye çalışanlar, yüz şehidden daha fazla sevap kazanabilir.

Evet o sünnet-i seniyye içinde öyle meseleler vardır ki, onların birini ihyâ eden yüzlerce şehit kadar sevap kazanabilir. Nasıl, gıybet içinde bazan öyle bir gıybet olur ki, adam öldürmekten, zina etmekden daha eşeddir. Evet, elbette toplumu biri birine katıp karıştıran gıybet, herhangi bir şahsın çekiştirilmesi gibi olamaz. Bu durumda o, ferdî büyük günahlardan daha büyüktür. Öyle de,günümüzde ümmetin fesada gittiği meselelerde, bütün İslâm çarkının bozulduğu hengâmda, dine ait herhangi bir meseleyi ihyâ etmek için gayret edenler, elbette yüz şehid belki bin şehid sevabı kazanacaklardır. Hele mübârek gün, mübârek an ve mübârek dakikalarda bu işi yapabilenler, belki daha çok sevap kazanacaklardır. Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle, dilediğine fazlından dilediği kadar ihsanda bulunacağını ifade ediyor. Allah, evvelâ, bu yolda bizi kâim ve dâim eylesin. Sonra ihlâsla hizmete muvaffak kılsın!..

Çok bahtiyar ve talihliyiz. Hizmetimiz anlatılırken deniyor ki "İhsan-ı ilâhi olarak omuzumuza bir vazife yüklenmiş". Evet, bütün bütün her şeyin şirazeden çıktığı bu dönemde, çok kıymetli bir vazifeyle tavfiz edilmiş bulunuyoruz. Bunu müesseseleriyle, kadrosuyla, cemaatıyla ihya etmek, dünyada eşi menendi olmayan bir şeydir. Bir bakıma bu, Efendimiz'in (sav) vazifesini yüklenmek demektir. Şah-ı Geylani'nin manen, bize zahir olması, Hz. Ali (ra)'nin asırları aşarak bize arka çıkması, bu asırda görülen hizmetlerin fevkalâde ehemmiyet kazanmış olmasına binaendir. Bu zatların bir sürü işaret ve beşaretlerinin yanında, çok sadık rüya ve murakabelerde Fahr-i Kâinat-aleyhi ekmelittahâya-Efendimiz'in, tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması; O'nların müesseselerini ziyaret etmesi, bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması; sünnet ve sünnete hizmetin kerametinden başka bir şey değildir. Şahsî meziyet ve şahsi kemalat uğrunda gösterilen gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir de... Temelde önemli hizmetlere vesile olmuş şahıs, gurup ve müesseselerin "essebebu kel fail "fehvâsınca bu mevzuda arslan payı elde edecekleri de, Allah'ın ayrı bir lütfunun tezahürüdür. Ve O'nun rahmetinin vüs'atinden her zaman beklenebilir. Şimdi, bu iman ve Kur'ân hizmetini belli bir seviyeye getirenler, sonra, ihlas, samimiyet ve aynı coşku, aynı heyecan içinde durumu koruyamaz ve mevcudu muhafaza edemezlerse, yani aynı tempoda hareket edilmezse, emanet alınıp başkasına verilebilir. Refüze olmalar olabilir; yani bazıları dışarıya itilebilir, atılabilir. Bizler, Allah'ın inayetlerini takdir ve idrak edip, takatimiz ölçüsünde gayret gösterebildiğimiz ve takdir, teklif, ihsan buyrulan lütufları değerlendirebildiğimiz nisbette, imtihanı kazanmış, daha büyük lütuflara namzet bulunduğumuzu göstermiş olacağız.

Gönül arzu ediyor ki, her anı ayrı bir şehit sevabı kazandıran bu iman ve Kur'ân hizmetinde koşan arkadaşlar, işin başındaki aşk ve heyecanlarıyla, yakîn gelinceye kadar koşup dursunlar!..
eski 11.09.2006, 13:42 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #6
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Şeytan Cehenneme gideceğini bildiği halde niçin küfürde ısrar ediyor?

Şeytan, kelime manası itibariyle, Hakk'ın dergâhından kovulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış; elindeki bütün kozları aleyhine çevirmiş, kazanç kuşağında kaybeden demektir. O, bulunduğu bu durum itibariyle hakkı duyup anlayamayacak mesâfelere kayıp gitmiş bir fâsid daire kurbanıdır. Bir hususa dikkatinizi rica edeceğim. Fâsid daire (kısır döngü) sözcüğünü hekimlikteki mânâsından biraz farklı kullanıyorum. Hekimlikte fâsid daire, meselâ; sinir gazı tevlit etti, gaz siniri, sinir gazı, gaz siniri... Fâsid bir halka teşekkül eder ve sürer gider. Şeytan evvelâ gurur ve kibirle vurulmuştur. Meselâ: "Ben ondan daha hayırlıyım" demiş ve ilk şeytânî düşünce, ilk diyalektik olarak fâsid dairenin ilk turunu yapmış, öldürücü girdaba ilk adımını atmış bütün istiğfâr menfezlerini mazeret çamuruyla sıvamış ve "ben ondan daha hayırlıyım"demiştir. Bunda evvela, bir iç beğenme sonra da dışa taşmış bir kibir vardır. Ve bu hareketle fâsid dairenin ilk halkası meydana gelmiş olur.

Şeytan günah işlediği zaman, Hz. Adem de hata etmiş ve o memnu meyveye elini uzatmıştı. Fakat Hz. Adem meseleyi anlayınca, hemen dize gelmiş: "Rabbim nefsimize zulmettik. Eğer mağfiret etmezsen, bütün bütün kaybedenlerden olacağız." (Araf- 23) demiştir. Af araya girince Adem hakkında fâsit daire teşekkül etmemiş ve Adem Nebi kurtulmuştu. Şeytansa, Şeytânî mazeretlerle nefsini müdafaa etti. Hakkında yapılan ikâzât karşısında kusurunu itiraftan kaçındı ve "Ben ondan hayırlıyım" diyerek helak oldu. Daha sonra da insanoğlunun baş düşmanı kesildi. Bakın, nasıl görülüyor. "Senin uluhiyetine yemin ediyorum ki. onların hepsini baştan çıkaracağım" (Sâd-82) Başka bir Ayet-i Kerime'de: "Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından geleceğim ve onların çoğunu, şükürsüz bulacaksın. Hep nankör yaşayacaklar. Senin nimetlerini yiyecek, başkalarına kulluk yapacaklar. Nimetlerin içinde yüzecek seni bilmeyecekler..." (Araf-17) diyor. Kur'ân-ı Kerim daha pek çok yerlerde şeytanın bu mevzudaki mübarezesini, insan oğluna karşı düşmanlığını ve Rabbine karşı da isyanını anlatır. Şimdi onun bu isyanı, Allah tarafından kovulmayı netice verdi. O, "ben ondan hayırlıyım" deyince, Cenab-ı Hak da ona karşı: "İnin aşağıya hepiniz" hizlanına uğrattı. Bir taraftan kabahatinden büyük mazeretleri, diğer taraftan da yeminli, kasemli insanoğluna düşmanlığı, onu, Rabbin yapıcı, yumuşatıcı, yükseltici Rahmet atmosferinden bütün bütün uzaklaştırdı. Daha sonra tamamen şeytânî mantığa teslim oldu ve "İzzetine and olsun onların hepsini baştan çıkaracağım" diye homurdandı ve yol olarak aldatıcılığı seçti. Aldattıkça uzaklaştı; uzaklaştıkça hıncı arttı; derken fesatla, nankörlükle bütünleşmiş ikinci bir fıtrat kazandı. Her uzaklaştıkça iyice azıtıyor, kovuldukça kinini, nefretini, gayzını, kibrini ve ucbünü ifâde edip duruyordu. Allah'a karşı cedele kalkışıyor, diyalektik yapıyor ve böylece Allah'ın rahmetinden uzaklaşması onu isyana, isyan da uzaklaşmaya sevk ediyordu. Ve Şeytan, kendi fâsit dairesinin kurbanı olarak "hatm"e maruz kaldı; yani kalbi mühürlendi. Bunun mânâsı şu demekti; içinde fenâlık düşüncesinden başka bir şey kalmadı ve iyiliğe ait bütün fakülteler, bütün ışık kaynakları da sönüp gitti.

Bunu anlayabilmemiz için bir misâl arz edeyim: İnsan çok mükerrem bir varlıktır; kendisine bahşedilen dinamikleri değerlendirdiği takdirde melekleşebilir. Şimdi, gayet şefkatli, namazında, niyazında, orucunda, haccında, zekâtında ve insanlarla münasebetlerinde fevkalâde mükemmel bir insan düşünün. Ama, bu mükemmel insanın bir yerde ırzına dokunulmuş, namusuyla uğraşılmış, hassasiyeti rencide edilmiş ve bir insan olarak aslâ kâle alınmamış; derken sinir sistemi üzerine kocaman dağlar gibi yükler yüklenmiş hatta bir aralık, öyle bir hale gelmiş ki, adam dayanamamış patlayıvermiş. O esnada onun kafasında artık, ne hilim, ne silim, ne af, ne de müsamaha kalır. Atmosferi bütünüyle kin ve nefret şahaplarıyla dolmuş bu adamı, o anda formüle etseniz cehennemden fışkıran kıvılcımlar gibi sadece kin ve öfke görürsünüz. O dakikada ona nasihat etseniz dahi, hiçbir şey anlatamazsınız...

Herkes kendi şahsi hayatında buna benzer şeyler görmüş ve yaşamıştır. İşte Şeytan, hayatının her saniyesinde, her âşiresinde, her sâlisesinde, böyle kinlerin nefretlerin, gayızların, içinde kol gezip durduğu bir varlıktır. Bütün hayatı boyunca ve yaşadığı sürece kötülükten başka bir şey düşünmemektedir. O kadar gerilim içindedir ki, tabii faideli bir gerilim değil, şeytânî bir gerilim... Bu haliyle o sadece şeytanlık düşünmektedir. İçi tamamen fenalıklarla dolu olduğundan dolayı da hiçbir iyilik düşünmeye fırsat bulamamaktadır. Bu itibarladır ki o, bir yönüyle Allah'ı biliyor gibi olsa da, öfkeli mü'minin Allah'ı bildiği halde öfkelenmesi esnasında hilmi silmi unuttuğu gibi, o da, Allah'ı biliyor olduğu halde, Allah'ı hatırlayamıyor ve imân edemiyor. Çünkü içindeki şeyler buna mânidir. Böyle fâsit dairelerin kurbanı Şeytan gibi aynı şeylere kurban olmuş pek çok insan da vardır. Onlar da böyle fena duygu ve tutkuların kurbanı olmuş ego ve nefis putuna taabbüd etmektedirler. Bu mevzuda, kimsenin teminat altında olduğu da söylenemez. Hatta bizlerin de mü'minler olarak tek teminatımız Allah'a (cc) güven ve itimadımızdır. O'na tevekkül ediyor ve O'na dayanıyoruz. Rabbim şeytanî yollarda sülûk etmekden bizi muhafaza buyursun.
eski 12.09.2006, 16:41 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #7
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
boun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Nerden: boğaziçi üniversitesi
Mesajlar: 747


Yarışma Puanı: 160
Teşekkür etti: 23
Teşekkür aldı: 140 konuda 281 kere
boun - AİM üzeri Mesaj gönder boun - MSN üzeri Mesaj gönder boun - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Bir Müslümanın müsamaha ölçüsü ne olmalıdır?

Müsamaha bir Müslüman sıfatıdır. Her Müslüman bu sıfatla muttasıf olmalıdır. Müsamaha gönülleri yumuşatıcı bir unsurdur; hakikatları kabul ettirme de ancak onunla olur. Maamafih, müsamaha ne kadar güzel bir haslet olursa olsun, ifrata-tefrite düşülmeden dengeli ve belli bir ölçü içinde olmalıdır.

Allah Rasûlü kendi şahsına yapılan her türlü bed muameleye karşı alabildiğine müsamahalı davranırdı. Ancak bir başkasının hakkı veya dinin esaslarına saldırı söz konusu olduğunda, kükremiş arslanlara döner ve o hak yerine gelinceye veya o bela defedilinceye kadar da yerinde duramazdı.

Uhud'ta emri dinleme nezaketini tam kavrayamamış ve geçici dahi olsa bir bozguna sebep olmuş sahabiye karşı tek kelime söylememiş ve kat'iyyen sert davranmamıştı.. yakasına sarılıp hak isteyene, tebessümle mukabelede bulunup ve yanındakilere, "buna hakkını verin," demişti ki; bunlar O'nun müsamaha ikliminin genişliğini ispat etmesi bakımından, ibretle seyredilmesi gereken tablolar arasından sadece bir-iki misâldir. Mekke fethinde ilan ettiği umumî af ise, bugünün insanının henüz hayâl edemeyeceği kadar derin ve baş döndürücüdür. Evet, Allah Rasûlü'nün müsamahası bu kadar geniştir.

İffeti gökteki melekleri dahi gıptaya sevk edecek kadar temiz ve pâk olan anamız.. evet, binlerce yüzbinlerce anayı uğruna feda edeceğimiz ve bastığı toprağı gözümüze sürme diye çekeceğimiz anamız Hz. Aişe'ye, iftira atan ve o muallâ dâmene çamur sıçratanlar arasında, kandırılmış Müslümanlar da vardı. Bunlardan biri de Hassan b. Sâbit'ti. Allah Rasûlü'nün bu mübarek şairi nasılsa bir münafık tarafından iğfal edilmiş, kandırılmış ve O da onların sözüne inanarak iftira şebekesinin arasına girmişti. Daha sonra âyet nazil olup da; anamızın iffeti vahiyle tesbit edilince bunlara iftira sopası (Haddi kazif) tatbik edildi. Ve aradan seneler geçti. Hassan b. Sabit iyice yaşlanmış ve gözleri görmez hâle gelmişti. Hz. Aişe validemizin yanında methiye okuyordu. Orada bulunanlar arasında Hz. Aişe'nin yeğeni Urve de vardı. Hâdiseyi bildiği için de Hassan b. Sabit'e karşı içinde gizli bir nefret taşıyor ve teyzesine çıkışıyordu: "Ne diye bu adamı huzuruna kabul edip dinliyorsun?" Ve anamız cevap veriyordu: "Sus Ya Urve! Ben Allah Rasûlü'nün O'na duâda bulunup: "Ya Rabbi O'nu Ruhu'l-Kudüs ile teyid et" dediğini duydum."

Bu şebekeye girenlerden biri de Mistah'dı. Halbuki Hz. Ebu Bekir O'nun bakım ve görümünü üzerine almış ve o aileye her türlü yardımını aralıksız sürdürüyordu. İftira hâdisesine onun da ismi karışınca, Hz. Ebu Bekir, bir daha asla Mistah'a yardım etmeyeceğini söyledi. Canı iyice yanmıştı. Fakat derhal gökten bir mesaj geldi. Âyet şöyle diyordu: "İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah (cc) yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah'ın (cc) sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah (cc) Gafûr'dur, Rahîmdir". (Nur,24/22)

O yeminle Mistah'a bir daha yardım etmeyeceğini söyleyen insan, bu hitap karşısında derhal dediğinden vaz geçiyor; yemin keffaretini ödüyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi Mistah'ı himayeye devam ediyor..

Bunlar, şahsa karşı yapılan en çirkin muamelelere karşı bir mü'minin verdiği müsamaha örnekleridir. Hakikaten çok zor olan böyle bir imtihanı onlar en muvaffak bir şekilde atlatmışlardır. Ve hakkı neşir vazifesini omuzlayan insanlara onlarda nice ibretler ve dersler vardır.

Günümüzün davâ adamları da kalblerinin yumuşaklığı ile vicdanlara girip hakikatı anlatacak ve kalbleri fethedeceklerdir. Huşûnet, sertlik ve kabalık hiç bir devirde faydalı olmadığı gibi günümüzde de faydalı olacağı düşünülemez. Müsamahanın sıcak iklimi ise, nice buzdan dağlar eritmiştir. Allah Resûlünü öldürmek için yola çıkan nice düşman, O'nun müsamahası ile hayat bulmuş, İslâm'a girmiş ve Allah Rasûlü'nün en sadık dostu olmuştur. Ömer'i dize getiren Allah Rasûlü'nün bu müsamahası değil midir? Ya Halid'i bitirip tüketen ve gönlündeki karanlıkları gideren bütün bunlar Efendimiz (sav) in müsamaha dünyasından esip gelen aydınlık tûfanı değil midir?

Zaten Cenab-ı Hakk (cc) da kendi dinini neşredenlerden bunu talep etmekte ve bunu istemektedir. O, Firavunun hidayete gelmeyeceğini ezelî ilminde bildiği halde Hz. Musa ve Harun'u (as) ona gönderirken, Firavuna karşı yumuşak bir dil kullanmalarını emretmekte ve "Ona tatlı dille konuşun. Belki o aklını başına alır veya korkar" (Tâhâ, 20/44) demektedir.

Evet, biz bize karşı bağnazca, fanatikçe ve küfür hesabına mürteciyane hareket edenlere, müsâmahalı, esnek ve bir mümine yakışır mürüvvet edebini takınarak mukabele etmek zorundayız. Kurân'ın bize öğrettiği ahlâk anlayışı böyle olmamızı gerektirmektedir. "Onlar (mü'minler) ki, boş bir şeyle karşılaştıklarında oradan vakarla geçip giderler". (Furkan, 25/72)

Bir mü'minin ferdî plânda daima göz önünde bulundurması gereken düstur Rabb'imizin şu ifadeleri olmalıdır: "Eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız bilin ki Allah (cc) Gafûrdur, Rahîmdir". (Teğâbûn, 64/14)

Cenab-ı Hakk (cc)'ı kendisine karşı Gafûr ve Rahîm bulmak isteyen, O'nun bu ahlâkıyla ahlâklanmalı ve müsamahayı, karakterinin ayrılmaz bir parçası kılmalıdır.

Müsâmahalı insan, hayatın her safhasında daima kazanır ve hiçbir zaman kaybetmez. Bugününü yaşarken aynı zamanda yarın olmak, ancak müsamahalı insanlara mahsus bir ilâhî mevhibe ve hikmet buududur.. buna mazhar olanlar da geleceğin dünyasının biricik mirasçılarıdırlar.
eski 14.09.2006, 14:16 boun isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #8
Cevapla

Yer imleri

Seçenekler

Yetkileriniz
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge hochzuladen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.

BB-Code ist Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
Soru:Salat-ı Tefriciyye ve sayi ile okunmasi hakkinda monaroza Sorular Araştırmalar 22 15.04.2008 16:31
önemli bir soru!!! boun Sorular Araştırmalar 15 21.10.2007 14:05
hazır cevap cankırıkları Serbest Kürsü 1 05.09.2006 17:16
eğlenceli soru!!! boun Mizah 8 30.08.2006 17:37



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:53 .