Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 18 (2 Kayıtlı ve 16 Misafir) bulunmaktadır.
Kirada Değilseniz!Çocuğunuza odasının bir duvarını hediye edebilirsiniz!
Nasıl yani?Dediğinizi duyar gibiyim.Oda zaten çocuğun,o doğru.Ama farkında mısınız,duvarlarına asacağı kendince hoş şeyler için hayli tedirgin.. Hep gözünüzün içine bakıyor... Siz daha ilerisine geçin ve ona odasının duvarının birini,dilediği gibi yazıp çizebileceği,boyayabileceği bir pano hâlinde hediye edin. Şiirler,sloganlar yazsın,resimler yapsın..Kurdunu döksün o duvara! Bakın kısa zamanda sanki çocuğunuzun ruh haliyle kendinizi yeni tanışmış gibi hissedeceksiniz..Yalnız bir tavsiyem var...Kıble yönündeki duvar olmadın bu hediye duvar...Kuzey yöne olanı tercih edin...
Böyle değişik yaptığınız şeyler varsa,lütfen sizde paylaşın!
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.
Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.
Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:
— Bu masa kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.
— Evet.
— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?
— Olmaz.
— Onları kim yapıyor?
— Adamlar.
— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.
— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor, değil mi?
— Evet.
— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?
— Allah.
— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları da göremiyoruz.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Çevresinde gördüğü herşeyle ilgilenir, öğrenme isteğiyle doludur, tarafsız bir gözlemcidir. İlk defa duyduğu ezan sesini yahut ilk defa gördüğü caminin ne olduğunu sorup öğrenmek isteyecektir.
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.
Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.
Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (bkz. Kur’ân, 31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”
Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (bkz. Kur’ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi seveceğini anlatmalıyız.
Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya değer şeylerdir” (bkz. Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.
Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,
— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.
Başsağlığı ve sabır diledim.
Konuşmaya devam etti:
— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.
Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.
— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.
Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:
— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?
— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.
Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.
Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını soruyor.”
Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:
“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:
— Anne, neden yemek yiyoruz?
— Büyümek için.
— Büyüyünce ne olacak?
— Yaşlanacağız.
— Yaşlanınca ne olacak.
— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.
Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. ‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir mantık geliştiriyor.”
Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp sorduğunda ne cevap vereceksiniz?
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
" Günah sularının arkından çıkmalısın artık. Dün kaç günah işledin farkettin mi? Öğretmenine, annene ve üç arkadaşına olmadık yalanlar söyledin. Hele annene söylediğin yalan kul hakkına girer. Hadi silkin, vazgeç bu kötü illetten. Sen iyi bir çocuksun aslında. Annen baban sana doğruları anlattıkça sen kulaklarını tıkıyorsun. Onları üzüyorsun. Hadi kalk. Birazdan sabah ezanı okunacak. Namaz kılmaya başla. Artık on dört yaşındasın. Vakit sandığın kadar uzun olmayabilir."
Ürpererek uyandı. Bu sözler...Ne anlama geliyordu? Niçin tam da sabah ezanı okunurken böyle bir rüya ile uyanıyordu? Ter içindeydi. Yorganı sıkı sıkı üzerine çekti ve kulak verdi ezan sesine. Ne güzel bir ahenkti bu ? Yıllardır böyle bir içtenlikle sabah ezanlarını ne dinlemiş ne de bu ahenge böylesine dikkat etmişti. Öyleyse bunun bir anlamı olmalıydı. İçindeki ses" Yok canım altı üstü bir rüya işte, hadi uyu, birazdan uyanacak, yine okul yoluna düşeceksin," diyordu. Daha bir çok şey söylüyordu... Göz kapakları ağırlaştı mahmurlaştı ve tekrar derin bir uykuya daldı.
Birkaç saat sonra okulda arkadaşlarının arasındaydı. Koşuşturuyordu. Ancak içinde garip bir huzursuzluk vardı. Ödevini yapmadığı zamanlardaki gibi içine çöken bir iç sıkıntısıydı bu. Dalgındı ve yorgundu. Yine içindeki ses " mevsim bahar, içindeki bu huzursuzluk da üzerindeki bu rehavet de bahardan kaynaklanıyor" diyordu. Ruhunu yağmalayan bu çelişkiye bir anlam veremiyordu.
Elini cep telefonuna attı. Radyo dinlemek istiyordu. Bir iki kez kurcaladıktan sonra bir ilahinin ezgisi çeldi duygularını:
" İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır."
Kendini bilmek. Kendini tanımak. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Latif Bey, her konuşmasında asıl önemli olanın; bir insanın kendine uzaktan bakmayı alışkanlık haline getirmesidir. O zaman kendisini daha iyi tanır, diyordu.
İlahinin sözleri, içindeki var olan tüm sıkıntıyı su yüzüne çıkarmıştı büsbütün. Çocukluğundan beri ruhunun tenha bir yerinde var olduğunu bildiği ancak gidermek için çaba sarf etmediği bir başka duyguydu bu. Tam olarak buna ne denir bilmiyordu. Okul yılları su misali akıp gidiyordu. Yüreğine gün be gün çöken bu iç sıkıntısının bir sebebi olmalıydı. Derin bir kuyuyu andıran derin bir boşlukta ruhunun yarısını kaybetmiş gibi bedbindi. Öyleyse bu unuttuğu, ancak bir şekilde hatırladığı bu yoksulluk, bu eksiklik neydi?..Hiçbir yerde gönlünü edemediği, ruhunu huzura erdirecek bu vuslat neydi?
Kendisini huzura erdirecek o vuslat ne zaman gerçekleşecekti?
Ruhundaki bu ani değişiklik neyin yokluğuydu?
Sorular, sorular...
Heyecanlandı. Oturduğu tahta sıraya adeta saklanarak oturdu. Az sonra Türkçe dersi vardı. Kapıda Neslihan öğretmen göründü. Bu dersi bu öğretmen sayesinde seviyordu. Ancak bugün ders dinleyemeyecek kadar yorgundu zihni. Bu bitkin hali Neslihan öğretmenin gözünden kaçmamıştı. Gülümseyerek:
-Alperen, neyin var yavrum, bitkin gözüküyorsun? diye sordu.
-Biraz rahatsızım, dedi sessizce.
Öğretmeni birçok şey söyledi. Dalıp gitmişti.
Binlerce cevapsız soru üşüştü kafasına. Soruların ağırlığı altında yorgun düşen kafasını defter, kitap dolu sıraya koydu. İçi geçiyordu. Bir sahrada yol alıyor gibiydi. Birden aynı sesi duydu;
" Bak hala yalan söylüyorsun. Üstelik en sevdiğim öğretmenim, dediğin birine. Senin iyiliğini düşünen insanlara haksızlık yapıyorsun. Daha dürüst olabilirdin. İçinde bulunduğun bu ruh halini ona anlatabilirdin. Hem sana yardım eden biri bulunurdu. Hem de vicdanın seni rahatsız etmezdi. Sen kötü bir çocuk değilsin. Kendine gel. Vakit daralıyor."
Telaşla uyandı. Zil çalıyordu. Hayat akıyordu. Herkes nasibine düşeni alıyor, yaşıyor ve gidiyordu. Kendisi de nasibine sunulan hayatın içindeydi. İyisiyle kötüsüyle onun gereklerini yerine getiriyordu. Ancak taşlar yerli yerinde değildi. Bedeni alabildiğine yorgundu. Neslihan öğretmen yanına gelmişti. Endişeli gözlerle kendisini süzdükten sonra:
-İdareye in, izin alıp eve git. Sen gerçekten iyi değilsin.
Kendini sokağa attı. Geniş caddenin her iki yanını selamlayan iri çınarlara baktı. Azametleri karşısında içi ürperdi. Yüce Yaradanın sırrını her yapraklarında ifşa eden bir ruh haleti içindeydiler adeta.
Kendini eve zor attı. Üşüyordu. Endişeli gözlerle kendini süzen annesine " Başım ağrıyor" deyip yatağa girdi. Üzerini sıkıca örttü. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Göz bebekleri solmaya yüz tutan güne açılıyordu. O ses:
-”İşte anneni de kandırdın. Yine yapmaman gereken bir şey yaptın. Yalancı insanı Yaradan sevmez. Bu yalancılık başına çok kötü şeyler açacak. Ağu kadar acı olsa da hakikat bal kadar tatlıdır. Bundan emin olasın.”
Ter içinde uyandı. Artık emindi. Kendisine bir şeyler sezdiriliyordu. Aslında iyi bir genç sayılırdı. Kul hakkına dokunmaz, yoksulun düşkünün yardımına üşenmeden koşardı. İbadet etmeye üşenirdi işte. Bir de çok yalan söylüyordu. İçindeki kuş yine gevezelik etmeye başlamıştı."Aman bu rüyalara fazla takıyorsun. Üzerinde durmasan tekrar tekrar rüyana girmezler. Uykunu boşuna bozuyorsun. Hadi uyu. Bak dinlenmen lazım ."
Doğru.Uyuması lazımdı.
Uykuya dalması zor olmadı. Gaflet uykusu ağırdı. İnsanoğlu kolay uyanamazdı bu uykudan. Aradan bir iki saat geçti. Kımıldamadan uyudu. Kenarları mavi çiçekli dar bir yoldan yürüyordu. Karşıdan beyaz feracesiyle gelen kadın annesi olmalıydı. Kendisine yaklaştıkça yüzünün solgunluğunu farketti önce. Kendisine uzun uzun baktı. Sonra ağlayarak:
- Canım yavrum, artık büyüdün. Kendine çeki düzen vermezsen, hakikatten, doğruluktan bir koparsan bir daha toparlayamazsın. Yalan dünya boşa dememişler. Bu hayalhanesinde birer yolcuyuz. Kervanımız yola dizilmiş gidiyor. Elimiz boş, ruhumuz sarhoş mu varacağız huzura. Ne olur yavrum, kendine gel .Topla kendini.
Bütün gücünü topladı. Yatağından doğruldu. Bedenini üzerine yeni giyinmişcesine rahatlamıştı. Anacığını çok seviyordu. Ona yalan söylediği için kahrediyordu. Rüyada da olsa onu görmek bir ferahlık vermişti yüreğine. Akşam namazı eda ediliyordu.Şöyle bir duraksadı. Biraz hazırlanmalıydı. Uzun zamandır namaz kılmamıştı. Altı yaşlarındayken yaz tatilinde gittiği Kur'an Kursunda öğrendiği ne kadar dua varsa yarım yamalak kalmıştı aklında. Yıllar her şeyin üzerine kara bir perde çekmiş gibiydi.
Kalktı. Harıl harıl evde namaz duaları kitabı aramaya koyuldu. Heyhat evde yığınla kitap duruyordu lakin böyle bir kitap yoktu aralarında. Annesine sormak istedi. Utandı. Duysa çok üzülecekti. Derin bir iç geçirdi. Zavallı anacığım, dedi içinden. Hayatımdan meğerse neleri çıkarıp atmışım ben. Beni bağışla anneciğim, beni affet...
Şimdi ne yapmalıydı? Yatsı namazını ertelemeyecekti. Dua bilmese de ellerini açıp Allah'a yalvaracaktı. Tövbeler edecekti. Birden oda kapısı açıldı. Annesi gülümsüyordu. Elindeki Dua kitabını uzatarak :
-Bunu mu arıyordun? dedi.
Alperen, sustu. Dili tutulmuş gibiydi. Annesinden böyle bir kitap istediğini hatırlamıyordu. Çok şaşkındı. Kitabı annesinin elinden aldı ve sessizce:
-Bu efsunlu bir rüya, diye mırıldandı.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Kaçıncı kezdir söylüyordu bunu Şeyma. Vehbi Baba, elindeki sedef işlemeli sülüs levhaya bakıp duruyor. Götürse mi, bıraksa mı? Bir türlü karar veremiyor. Sonunda levhayı duvardaki yerine asıyor. Ben önce, yüzünde bulutlar dolaşan Vehbi Baba’ya bakıyorum; sonra, duvardaki “Ya Hazret-i Mevlana” istifine. Bir de iyiden iyiye asabileşen karıma, Şeyma’ya... Baba’nın ebrulu yüzü, içimde bir merhamet rüzgârı estiriyor. Levhaya bakıp belli belirsiz bir sesle “Ya Hazret-i Mevlana” diyor. Medet umarcasına… Bu esrara bürünmüş, firaklı ses, hislerimi azdırıyor. Karıma, onu anlamadığı için içerliyorum.
Sonunda evden çıkıyoruz. Vehbi Baba, anahtarı çevirirken ince, uzun, zengin bir hayata kilit vuruyor gibiydi. “Gibisi fazla…” diye geçiriyorum içimden. Böyle düşündüğünden o kadar emindim ki… Kenarına çiy düşmüş gözleri bunu bana apaçık anlatıyordu.
Kapıda bekleyen taksiye doğru yürürken, etrafa onun gözüyle bakmaktan alamıyorum kendimi. Bir burukluk sarıyor içimi. Bir ömrün tanığı yarı ahşap evin, Baba’nın ardından ağladığını düşünüyorum. İnce bir zevkin yıllar içinde, ağır ağır, sindire sindire oluşturduğu bu ev, böyle, sıradan bir mekân gibi mi terk edilmeliydi? Arka bahçeden de girilen küçük oda Vehbi Baba’nın atölyesiydi. Evin birer sanat eseri olan hemen bütün ahşap parçalarını burada kendi elleriyle yapmıştı. Kündekârî dış kapı ne büyük heyecanlar yaşatmıştır ona, kim bilir. Eski zamanların şarkılarını mırıldanan ince işçilikli, çıkmalı pencereler… Odaları çevreleyen sedirler, duvarlardaki işlemeli raflar, dolap kapakları… Ahşap oyma motifler, sedefle ahşabın sıcak kardeşliğini gösteren levhalar… Bu evde her şeye Vehbi Baba’nın aşkı sinmişti. İçerde bir vaveyla kopmuş olmalı. Sedir altlarına, dolap içlerine, tavandaki lambrilerin aralarına sinmiş hayat kırıntıları; acıların, sevinçlerin, hüzünlerin, umutların, hayal kırıklıklarının, öfkelerin, rehavetlerin giyindiği kelimeler, boş odalarda sahiplerini arıyor olmalıydılar… Sedirlere, yastıklara gizlenmiş derin sufî sohbetlerin, kelebek gibi rikkatleşmiş kalplerin özlemiyle tutuştuğu kesindi.
Ben, bunları düşünüyordum. Vehbi Baba’nın içinde neler kopuyordu, Allah bilir. Mümkün olsa da hayal hanesinde dönen makaranın aksettirdiklerini görebilsem… Tek, gözbebeklerine sinmiş derin hüznü görebiliyordum.
Karım, büyükçe bir valizi sürüklüyor, telaş içinde söylenmeye devam ediyordu: “Haydi baba…” Bu tepeden tırnağa telaş kesilmiş, durmadan söylenen, nobranlaşmış kadın, bu ince adamın kızı mıydı gerçekten. Karımı tanıyamıyordum. Bütün derdi bir an önce buradan gitmemizdi. Kaç gündür babasını gitmeye ikna etmek için uğraşıyordu. Ya vazgeçerse diye korkuyordu. Onu buradan götürmenin önemine o kadar odaklanmıştı ki onun hislenmelerini anlayacak; yüzüne, gözüne, bütün hal ve hareketlerine yansıyan melali görecek durumda değildi. Karımın böyle davranmasını acımasızca buluyor fakat giderayak bir kavgaya meydan vermemek için susuyordum. Vehbi Baba’nınsa onu işittiğinden emin değildim. O, kendi dünyasına dalmıştı.
Şeyma’nın kaç gündür tekrarlayıp durduklarını duymamak ve Baba’nın iç paralayan sükûtuna bigane kalabilmek için dikkatimi dışarıya veriyorum. İyice yeşillenmiş, çağlaları belirginleşmiş bademleri; açık pembeler giyinmiş delikanlı elma ağaçlarını geride bırakıyoruz. Bir süre inceden, melül melül akan Meram Çayı’nı takip ediyoruz. Güzelim köprüyü geçiyoruz.
Buralı değilim; buna rağmen buralarda geçirdiğim serazat zamanların alevi yalıyor yüreğimi. Şeyma’yla tanıştığımız günler canlanıveriyor gözümde. Meram Köprüsü’nün yanı başındaki çay bahçelerindeki heyecanlı bekleyişlerimi hatırlayıveriyorum. İnce, narin Şeyma’nın buğulu bakışlarını… Bal tadındaki konuşmalara kurban giden demli çayları… Garsonun kıvamında bir muziplikle söylediklerini hatırlıyorum: “Soğumuş yine abi, tazeliyeyim mi?” Sınav zamanlarında ders çalışma bahanesiyle kapağı attığımız parklar… Hele ki Ahmet Fakih Parkı… Bakışıp konuşmaktan açmaya fırsat bulamadığımız kitaplar… Defterlere karalanan âşıkane mısralar… Daha neler…
Topu topu dört yıl kalmıştım oysa Konya’da. Öğrencilik yıllarında… Soluk almak, hoşça vakit geçirmek için gittiğimiz Meram, Şeyma’yla girivermişti gönlüme. O, buralı diye, burayı seviyor diye… Hele nişanlanıp ailenin içine girince tam bir Meram sevdalısı olmuştum. Vehbi Baba’dan sirayet etmişti bu aşk bana.
Düşünüyorum da, hayatının kısa sayılacak bir dönemini buralarda geçirmiş, hanımı dolayısıyla buralarla bağ kurmuş biri olarak ben geliş gidişlerimde böyle sarsılıyorsam; buralarda doğmuş, bu iklimin memelerini sağarak beslenmiş, kişiliği bu topraklarda kıvam bulmuş Vehbi Baba ne travmalar geçiriyordur.
*
İki gün önce geldiğimizde Vehbi Baba’yı bahçede bulmuştuk. Kızını, beni hasretle kucaklamış, gözlerinden sevinç yaşları sapır sapır dökülüvermişti. Öyle rikkatli biriydi işte. “İhtiyarlık… Kusura bakmayın.” diyordu o. Böyle uluorta ağlamayı ayıp sayıyor, bunu yaşlılığına bağlayarak mazur görünmeye çalışıyordu. Bildim bileli böyleydi oysa ve ben onun bu şefkat, merhamet yüklü, duyarlı haline hayrandım.
Onu bu hallerden çıkarmanın yolunu da artık biliyordum. Bağı bahçeyi sormam, gözlerinin ferini parlatmaya yetti. Elimden tuttu, fidan fidan, omça omça gezinmeye başladık. Her gelişimde böyle yapardı. Kızını istemeye geldiğimiz gün bile, unutmam, böyle elimden tutarak ağaçları ziyaret ettirmişti önce. “Bağ bahçe aşkı olmayanda insan sevgisi de olmaz. Ağacı sevmeyene kız vermem” diye takılmıştı bana. Sınandığımı düşünmüş de korkmuştum bayağı.
Bahçede yok yoktu. Erikten muşmulaya, elmadan incire… Hem her birinin kaç türü… Her ağaçtan birer insanmış gibi bahsediyordu. Henüz aşıladığı ağaçları heyecanla gösteriyordu. Bilmem kimin bahçesinden almış kalemleri; meyvesi anlatılacak gibi değilmiş. Yerler bellenmiş, arkadaki büyükçe bağ budanmıştı. On kadar üzüm çeşidi vardı. Bunlarla yetinmemiş yeni çubuklar dikmişti. Başparmağını şahadet parmağının ikinci boğumuna tutarak “Bir üzüm ki sorma” diyordu, “her tanesi aha bu kadar…” Onun bu heyecanını gördükçe içimde tuhaf hüzün bulutları kümeleşti. Bu kez ben ağlayacaktım, ama onun kadar rahat bir şekilde bırakamıyordum kendimi. Buraya, onu götürmeye; aşkını böyle şevkle anlattığı yerden koparmaya gelmiştik. O, aşılardan, meyvesi belki beş altı sene sonra alınabilecek taze fidanlardan dem vuruyordu.
Bahçeye çok güzel baktığını, burayı cennetten bir köşeye döndürdüğünü söyleyince, her zamanki gibi tatlı bir “Eski Meram” faslı başlamıştı. Meram, asıl o zamanlar Meram’mış. Yeşille maviden gayri renk yok gibiymiş. Yaprak hışırtısı ve su sesinden özge bir ses de işitmezmiş kulaklar. Evliya Çelebi’ni anlattığı Meram’ı iştiyakla hatırlattı yine. Ondan ilhamla “Bağ-ı Meram” diyordu, buranın bağlarına. “Bağ-ı Meram, dünyada nam salmıştı evladım. Bizimkinin esamisi mi okunur onların yanında?” diyordu. Kalabalıktan, kaba saba beton evlerin çokluğundan yakınıyordu. Ama yine de güzeldi buralar. “Hele ki sizin yaşadığınız yerleri düşününce burası gerçekten cennet gibi görünüyor bana…” demişti. Geliş amacımızı hatırlayarak, yaşadığımız yer hakkındaki kanaatlerine itiraz etmemin doğru olacağını düşündüm. Tuhaf bir hal içindeydim. Aynı anda kendimi bir ihtiyarı kandırmaya çalışan ikiyüzlü biri gibi görmüştüm. Günlerdir onu götürmeye ikna etmek için planlar kurmamış mıydık Şeyma’yla? “Ama Baba” dedim,” yaşadığımız yerin de hakkını yeme. Orası da koskocaman İstanbul… Efendimiz’in övdüğü şehir…” Acı acı gülümseyerek, “Efendimiz’in övdüğü İstanbul’a kurban olayım, evladım” dedi, “Ama nerede o İstanbul? Siz bambaşka bir yerde yaşıyorsunuz. Ruhu olmayan bir yerde…”
Şeyma iki gün boyunca Vehbi Baba’yı İstanbul’a, yanımıza götürmek için dil dökmüştü. Artık ihtiyardı, eli ayağı tutmuyordu. Kendisine, bu koca eve, üstüne üstlük bu bağa bahçeye nasıl baksındı? Hadi annesi hayattayken neyse… Ama şimdi o da yok. Allah korusun bir şey olsa, ki tansiyonu zaman zaman yükseliyor, kimsenin haberi olmayacak. Biz orada yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz, ya babamıza bir şey olursa diye. Kendini düşünmüyor, bari bizi düşünse ya… Hiç bizi bu kadar üzmeye hakkı var mıymış? İki gün boyunca bu minval üzere söylenip durdu Şeyma.
Ben, susmayı tercih ettim. Şeyma’nın, özellikle annesinin ölümünden sonra, babasının böyle uzakta, yalnız yaşamasından yakınıp durması, evdeki herkesin huzurunu etkilemeye başlamıştı. Vehbi Baba’nın Konya’ya, hele ki Meram’a nasıl bir bağla bağlandığını biliyor ve onu buradan çekip almanın bir çeşit zulüm olduğunu düşünüyordum. Onu orada tutmanın, bulunduğu mekânda ona bakmanın bir yolunu bulmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Ama gittikçe duygusallaşan ve tepkilerini abartarak ortaya koyan Şeyma’nın beni anlayacağından emin değildim. Kayınpederimi çok seviyordum. Onunla bir arada bulunmak beni son derce mutlu ederdi. Böyleyken onu istemiyormuşum gibi anlaşılmayı istemiyordum.
Vehbi Baba ise daha çok susarak direnmeye çalışıyordu Şeyma’ya… Arada bir usulca, gönlünü ferah tutmasını istiyordu kızından. “Burada yaşamaktan mutluyum. Elim ayağım da tutuyor daha Mevla’ya şükür. Siz beni merak etmeyin” diyordu. Bu yaştan sonra o beton yığını, yüksek apartmanlarda nasıl yaşasındı? “Ben burada Hazreti Pir’in kokusunu duyuyorum” diyordu. Baba’nın bahçede, çardak altında ney üflediği geceleri hatırladım. Ferahnak ayini nasıl vecd içinde dinlediğini… Büyük odada, sedirlere kurulmuş ariflerin demlediği sohbetleri… Bu adamı alıp Nişantaşı’ndaki bir apartmana hapsetmenin nasıl bir haksızlık olduğunu, ona bir anne gibi davranan kızından başka herkes anlayabilirdi.
Şeyma kararlıydı, onu götürmeden gitmeyecekti. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı. Vehbi Baba’nın direncini görünce işi duygu sömürüsüne kadar vardırmıştı. Diyordu ki: “Bizim yanında hiç mi değerimiz yok? Şu birkaç ağacı bize, torunlarına tercih mi ediyorsun? Bizim orada seni düşünerek harap olmamızın senin için hiç mi bir anlamı yok?”
Vehbi Baba, Şeyma’nın kararlılığını fark etmişti. Yüzünde ince hüzün bulutları dolaşıyordu yine. “Şimdi bahar…” dedi buruk bir edayla,” Yazı geçireyim, kışın gelirim. Hatta okullar tatil olunca, torunlar da gelsin, siz de gelin… Kışa girerken...”
Şeyma, asabileşiyordu. Zaman zaman sesini saygı sınırlarını zorlayacak kadar yükseltiyordu. Ağlamalarla, hafakanlarla Baba’yı yıldırmaya çabalıyordu. Sonunda, boyun eğmek zorunda kalmıştı Vehbi Baba.
*
Otogar’a vardığımızda, otobüsümüzün kalkmasına yarım saat vardı. Bagajları yerleştirip beklemeye başladık. Vehbi Baba, yol boyunca hiç konuşmamış, suskunluğunu hâlâ sürdürüyordu. O sustukça, Şeyma, tırmalayıcı sesiyle söylenmeye devam ediyordu. Dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylemesi de muhtemel ki Vehbi baba’nın can sıkıntısını artırıyordu. Ev, işte yerinde duruyordu. Bahçeye bakacak adamsa dert, o da bulunmuştu. Yazın yine gelinecekti. Ucunda ölüm yoktu ya… Evde kızıyla, damadıyla, torunlarıyla rahat rahat yaşamanın tadını çıkarmak varken böyle somurtmanın ne manası vardı, anlayamıyordu.
Otobüse doğru hareket ederken, Vehbi Baba, yorgun bir sesle “Kızım” dedi, “sizin evin önünden bir arabalar nehri akar. Motor sesinden başka ses duyulmaz. Pencereden bakınca, yüksek apartmanlardan başka bir şey görünmüyor. Gökyüzü bile yok. Yıldızlar hiç yok… En yakın cami yarım saat mesafede. Evinizden ezan sesi bile duyulmuyor… Kendimi cennetten sürgün edilmiş gibi hissediyorum.”
Şeyma, Baba’yı anlamaya çalışmak yerine, hâlâ kendi sıkıntılarını, kaygılarını sayıp döküyor, gelmeye razı olmakla onun nasıl iyi bir hayata kavuşacağını anlatıyordu.
Konya’nın son evleri de kaybolurken, Vehbi Baba, yorgun bitkin bir durumdaydı. Kulağıma doğru eğilerek, ağlamaklı bir sesle “Evladım, vasiyetimdir, ölürsem beni oralarda bırakmayın; Meram’a gömün.” dedi. O, uyuyor gibiydi; ben, ağlıyordum.
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Allah bilir, nereden geldi aklına bu fikir? Kim bilir? Aklına gelenleri kimseye anlatmamaya karar vermişti bir kere. “Neyse!” dedi ve başını yastığa gömdü Selim. Mışıl mışıl uyumaya başladı. Başladı başlamasına ya, gün boyu kurduğu hayaller uykusunda da rahat bırakmadı onu. Sağına döndü, soluna döndü. Rüyasında kendisini, dünyanın en zengin insanlarından biri olarak gördü. Sonra sabah olunca, ipek gibi yumuşak bir sesle, sevgi dolu bir öpücük uykusunu böldü: “Seliiim, haydi yavrum, sabah namazı.”
Namazı kılıp dualarını ettikten sonra hep birlikte sofraya oturup bir güzel kahvaltı ettiler ailece. Ardından dedesinin sofra duasına “Amin!” diyerek kalktılar. Herkes işine gücüne koyulunca Selim, kimse farkına varmadan evden çıktı. Doğruca alet edevatın saklandığı ambara girdi. Duvara yaslı duran kazmayı kaldırıp ağırlığına baktı. İmkânı yok bunu götüremezdi. Hem kazmaya da lüzum yoktu ki. Küçük bir keser de aynı görevi görürdü nasılsa. Aradığı keseri buldu. Bir eline onu, bir eline küreği alıp dışarı fırladı. Aklına koymuştu. Evlerinin biraz aşağısından geçen derenin yanındaki bahçelerine gidecekti. Parmaklarının arasına kumlar dolarak, düşüp yuvarlanarak bayırı indi. Bahçeye vardı. Çalıdan yapılmış kapıyı bela kaldırıp içeri girdi. Rüyasında buradaki dut ağacının dibini kazdığını görmüştü. “Bismillah!” deyip keserle toprağı kazmaya başladı. Hayallerini süsleyen defineyi bulacağı ümidiyle keseri ardı ardına vuruyor, çıkan toprakları kürekle bir kenara atıyordu.
Çukur gitgide derinleşmeye, boncuk boncuk terler de şakaklarında birikmeye başladı. Sert bir nesneye çarpan keserin çıkardığı sesle irkildi. “İşte buldum.” dedi. Toprağı eşeledi. Bulduğu şey eski bir kiremit parçasından başkası değildi.
Aldırmayıp kazmaya devam etti. Bu esnada bahçeye doğru gelmekte olan ayak seslerini işitti. Bu sesler sebze toplamak için bahçeye gelen dedesine aitti. Selim kapıdan içeri girenin dedesi olduğunu görünce bir nebze rahatladı.
Haydar Efendi, küçük Selim’i görüp selam verdikten sonra bir Selim’e, bir de önündeki çukura bakıp “Hayırdır evlat?” dedi. Selim olanı biteni bir güzel anlattı. Biricik torununu sevgiyle dinleyen ihtiyarın çehresinde bir gülümseme belirdi. “Demek define arıyorsun?” dedi. Selim kendinden gayet emin bir sesle karşılık verdi: “Evet dedeciğim.”
Aldığı bu cevap üzerine bir müddet sessizce duraklayan dedesi, Selim’i yanına çağırdı ve kulağına “Bir define biliyorum, hem de senin aradığından çok daha değerli.” dedi. Selim’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyduklarına inanamadı. “Sahi mi?” diyerek dedesinin boynuna atıldı. “Hadi
dedeciğim, hemen bulalım onu, zengin olalım.” dedi. Selim ısrarla soruyordu: “Haydi dede, nerde, nerde?” Selim’in bu ısrarlarına dayanamayan dedesi, “Yakınımızda.” dedi. “Hem de çok yakınımızda.”
Sonra sağ elinin işaret parmağıyla Selim’in göğsünü gösterdi. Ne demek istediğini anlamaya çalışarak dedesine bakıyordu Selim. Dedesinin
dudağından ise, inci mercan gibi şu cümleler döküldü: “İyiliklerle dolu tertemiz bir kalp.” dedi “Yeryüzünde sahip olabileceğin en değerli hazine budur evlat. Daha değersizlerini aramakla vakit kaybedeceğine, sendekinin değerini bil. Çok iyi muhafaza et onu, sakın kaybetme! İşte o zaman, dünyanın en zengin insanlarından biri olursun!”
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!
Duvara kullanabileceği şekilde ayarlanmış bir yazı tahtası veya bir pano assak daha kullanımı kolay olmaz mı ?
Olur abi.. Neden olmasın.. Yeterki siz yapmak isteyin... Ama duvarın kendisine yazması,istediği gibi kullanması... Emin ol,çok daha güzel bir görüntü verecektir... Siz bilirsiniz tabi...
__________________ .°•. °•. °•. °•. ««BeNi kayBetmeYi Ba$aRaNı,
kaZanMak için asLa uĞra$mAm»»
ѕυѕкυηℓυкℓαяα нüкüм gιу∂ιк...
.•° .•° .•° .•°.
ŞampiyonLuk YoLunda Omuz Omuza;
Güç VeRiR Size O KutsaL FoRma!
GeRiye Düşsende,Sakın YıkıLma! And İçtik Bu sene de İki Kupaya!