Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 59 (0 Kayıtlı ve 59 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Din dışı alanlarda görülmekle birlikte dînî konularda daha yaygındırlar. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde yahudiler ve hristiyanlarda olduğu gibi müslümanlar arasında da görülmektedir. Önceki dinlere ait kültürlerden bazı unsurların müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, ulûhiyet, gayb, uğur-uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi belli başlı hurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.
Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülür. Ancak sayısız hurafe ve halk inançlarının coğrafî sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir.
Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah'tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar, açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır.
Hz. Peygamber'in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehâneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde bâtıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Câhiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerle fal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber'in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.
Hz. Peygamber, su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanısıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gâibden haber verdiğini iddia eden kâhinlere müracaatı yasaklamıştır. Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, kendisine "Biz birtakım şeyleri câhiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk" deyince "Kâhinlere gitmeyin" buyurmuştur. Adı geçen şahsın "Uğursuzlukta bulunuyorduk" demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini ve niyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya "Kâhinler birşey değildir” demiştir. Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim "böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkâr etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini” bildirmiştir.
Hz. Peygamber, İslam'da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir. Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.
İslam öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi ruhanî varlıklara taparlardı. Bunun yanısıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun câhiliye inancı olduğunu söylemiştir. Araplar güneşin melek olduğunu, şeytanların putları mekân edindiklerini kabul ederlerdi. Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, ve yahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı. Hz. Peygamber bu tür inançların bâtıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabelerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine câhiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da "'Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü derdik" cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için" der.
Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne, onları yollarından saptırıp helak ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsânevî bir varlık olan "Ğûî" hakkında Hz. Peygamber "Gûî yoktur" buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin bâtıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, câhiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayaletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir.
Hz. Peygamber, Arapların Kabe ve Mekke'nin kutsallığıyla ilgili inançlarını hurafelerden arındırmıştır.
İslam'ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekilde putperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslam buna şiddetle karşı çıkmıştır. Sihir-büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış, hatta bir sözünde Allah'a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir. Sihir yapanın imanının zayi olacağını bildirmiştir. Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.
Hz. Peygamber'in 9. ve 10. hicrî yıllarda yoğun bir şekilde Medine'ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslam'ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Esed kabilesi heyeti kuşları azarlamak, onların isimlerinden, seslerinden ve geçişlerinden anlamlar çıkarmak, taşları işaretleyip avuçlarında sallayarak birtakım anlamlar çıkarmak ve kehânet gibi uygulamaların hükmünü sorduklarında Hz. Peygamber bütün bunları yasaklamıştır.
Sonuç olarak, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir.
Antik çağlardan beri dinler ve filozofların kadın ve kadın-erkek münasebetleri hususunda önemle durdukları bilinmektedir. Başta Aristo olmak üzere filozoflar genellikle kadını küçümseyen ve kadınlar tarafından kabulü mümkün olmayan görüşler ileri sürmüşlerdir.
Semavî ve beşerî dinlerin kadın konusundaki yaklaşımları ise, çok farklı ve zaman zaman çelişkilidir. İnsanlık tarihi boyunca zengin bir tarihî tecrübe ve birikimden sonra gelen İslam’ın ve Hz. Peygamberin kadına bakışı, bu konuda ortaya koyduğu ilkeler ve bizzat Rasûlullah’ın Müslüman ve diğer kadınlara karşı yaklaşımı değerlendirilecek olursa İslam’ın ve Hz. Muhammed’in (sav) nasıl bir devrim gerçekleştirdikleri anlaşılacaktır.
Hz. Peygamberin getirdiği din ile kadın vakar, şeref ve sosyal statü kazanmıştır. İslâm ile kadının medenî, sosyal, iktisadî ve hukukî hakları garanti altına alınmış, kadının evlat, eş ve anne olarak statüsü yükseltilerek erkeğin sahip olduğu birçok hak ve imtiyazlar verilmiştir. Doğu toplumlarındaki Müslüman kadınların geri kalmış, cahil, kişilik hakları olmayan bir grup olarak görülmesinde sorumlu olan İslâm değil, bir takım iktisadî, siyasî, içtimaî ve psikolojik şartlardır. Hz. Muhammed (sav)’den sonra sosyal, kültürel çevre ve siyasî şartların tesiri ile ataerkil aile anlayışı ve kadın haklarını kısıtlayan telakki, kadınların konumunda gerilemeye neden olmuş ve zaman içinde bu gelenek fıkhî yorumlara tesir etmiştir.
Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüsü, rollerinin tahlili ve kadın-erkek ilişkilerinin mahiyetinin değerlendirilmesi İslâm’ın kadına bakışı hakkında bilgi verecektir. İslâm, bir insan olarak kadını erkek ile eşit statüde kabul eder ve gerek yaratılış gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizer. Kadın ve erkek birbirine eşit oranda bağımlı resmedilir. Kur’ân-ı Kerim'de “onlar sizin örtünüz siz de onların örtülerinizsiniz.” (Bakara,187) denilmektedir. Diğer bir âyette de “Mümin erkeklerle mümine kadınlar birbirlerinin velisidirler.” (Tevbe, 71) denilmektedir. Peygamberimiz Veda hutbesinde kadınların haklarına ve kadın-erkek ilişkilerine temas ederken şu mesajı vermiştir. “Ey insanlar! Kadınlarınız üzerinde hakkınız, kadınlarınızın da sizin üzerinde hakları vardır.” Dolayısıyla, İslâm dininde kadın, erkekle aynı seviyede görülüp, şahsî, hukukî ve sosyal haklar açısından kadın ve erkek denk tutulur. İbadet, miras, ticaret ve malını tasarruf gibi birçok şahsî hakları vardır. Erkekler karşısında kadının hak ve hukuku kanunla korunmuş ve kadınların sahip oldukları hak ve hukukun şuuruna varmaları hedeflenmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği gibi insan olma bakımından, dinî ve hukukî açıdan kadın ve erkek aynı haklar ve imtiyazlara muhatap olmasına rağmen, cinsler arasında mutlak bir eşitlikten söz edebilmek mümkün değildir (Hucûrat, 35). Kadınlar erkeklerden farklı olarak fizikî, psikolojik ve biyolojik yapıya sahiptir. İslâm her cinse ait olan ayırt edici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu farklılıkları düşünerek tayin etmiştir. İslâm, fıtrata ters düşmeden eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında eşitlik kurar ve yine fıtrata uygun olmayan durumda iki cinsin arasını ayırır.
Kadın ve erkeğin tabiatındaki farklılıkların bir neticesi olarak gelişen görev farklılıkları, miras ve evlilik gibi konularda farklı hükümlerin gelişmesine neden olmuştur. Miras, nikah ve boşanma gibi durumlarda kadın ve erkekler için farklı hükümler olması, erkeğe boyun eğen, ikincil statüye sahip Müslüman kadın portresinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Miras paylaşımında ölenin kızları ile oğulları bulunursa bu durumda kızlara, oğul hisselerinin yarısı kadar pay veriliyor olması bu fikri besleyen faktörlerden biridir. Ancak İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de yakından uzağa akrabasına nafaka yükümlülüğü, akrabanın ödeyeceği bazı kaza tazminatlarına katılma ve mehir gibi malî yükümlülükleri vardır. Buna karşı kadınların malî yükümlülükleri azaltılmıştır. Ailenin maddî yükümlülüklerini taşımak zorunda olan erkek için daha fazla miras hakkına sahip olması anlaşılabilir bir durumdur.
İslâm hukukunda boşama hakkı kocaya aittir. Boşanma konusunda erkeğin kadına kıyasla daha geniş haklara sahip olduğu görülmektedir. Bu durum boşanmanın ekonomik yükünün kocanın üzerinde olması ve erkeğin boşanma hakkını keyfi kullanmasını engel olmak adına geliştirilmiştir. Diğer yanda evlilik hayatı içinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Ayrıca yine kadının irade ve teşebbüsü ile devreye girecek olan bedel vererek boşanma (muhâlea) yolu da açıktır. Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların evlenme ve boşanma konularında söz sahibi oldukları bilinmektedir. Örneğin Hz. Peygamberin kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin ikinci evliliğine razı olmamış, O da kızının tarafını tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir.
Kur'ân biyolojik farklılıkları kabul eder fakat bu durumu eşitsizlik olarak değerlendirmez. Ancak bazı İslâm ülkelerinde kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılığa dayanarak kurulan cinsiyetler arası eşitsizlik fikri ‘erkeğin katı otoritesini’ besleyen bir durum haline gelmektedir. Kur'ân ve hadislerin bir bütün olarak alınmaması, kadının kocasına itaati konusundaki hadislerin çerçevesinden saptırılmasına ve kadınların aciz ve kişilik haklarından yoksun resmedilmelerine neden olmuştur. Fakat aksine, Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüleri, kendisinin kadınlar ile olan müspet ilişkileri ve kadınların hakları konusundaki hassas davranışları kadınlara verilen değerin bir ifadesidir. Allah Rasulu’nun gayri müslim kadınlara da iyi davrandığı Mekke’den Medine’ye gelen ve Müslüman olmadığını açıklayan bir kadına yardım ettiği, diğer taraftan da bir sefer esnasında İslâm ordusuna gerekli haberleri veren bir kadını ve kocasını da serbest bıraktığı bilinmektedir. Ayrıca hastalanan Müslüman kadınlarla ilgilendiği, hatta evlerine kadar gidip ziyaret ettiği ifade edilmektedir.
İslâm'da belli bir rol tayininden bahsedileceği gibi genel olarak rol dağılımının çok keskin olmadığı görülmektedir. Bu roller kimi toplumlarda dengesiz ve biri diğerinin aleyhine işleyecek şekilde dağılmış olabilir. Ancak Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınlar dinî ve içtimaî hayatta aktif olarak bulunmakta idiler. Siyaset, savaş ve ilim konularda erkeklerin yanı başında yer alan kadınlar bulunmaktaydı. Siyasî tutukluların affı için aracılık yapan kadınların bu isteklerini yerine getiren Hz. Muhammed (sav)’in bazen siyasî konularda dahi kendi eşlerinin sözlerine uygun hareket ettiği bilinmektedir. Birçok erkek sahabenin başlarına lider olarak Hz. Âişe’yi getirmek istemeleri Müslüman kadınların sosyal hayatta aktif olarak yer aldıkları gerçeğine bir örnek teşkil etmektedir. Hz. Âişe’nin hadisçilik vasfının yanında fetva, feraiz, tarih, nesep, şiir, tıp ve astronomide de şöhret kazandığı bilinmektedir.
Ayrıca çalışma hayatında da bugünkü İslâm toplumlarında görünenin aksine iş bölümündeki hudutların daha esnek olduğu görünmektedir. Örneğin, Hz. Muhammed (sav)’in eşi Zeynep dericilik ile uğraşırdı ve kazandığını sadaka olarak dağıtırdı. Hz. Muhammed (sav) ev işlerinde eşlerine yardım eder, elbisesinin yırtığını yamar, ayakkabısının söküğünü dikerdi. Dolayısıyla, İslâm’da kadının, bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu ve aynı zamanda ekonomik açıdan da bağımsız olduğu görülmektedir. Bir hadiste "kadınlar erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal olarak değil aynı haklara sahip kişiler" olarak belirtilir. Bunun yanı sıra, Havle bint Amr’dan borç para alması ve Dubaa bint ez-Zubeyr’den kestiği koyunun etini göndermesini istemesi Hz. Muhammed (sav)’in kadınlarla ilişkileri hakkında ve kadınları nasıl gördüğü hakkında bilgi vermektedir.
Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların şahsiyet sahibi olduğu, haklarının farkında oldukları ve bilinçli bir şekilde kendilerini savundukları görünmektedir. Erkek egemenliği altında ezilen, pasif, ikincil statüye sahip Müslüman kadın portresinin, zaman içinde gelişen Müslümanların tatbikatlarının ve Batılıların geliştirdiği klişelerin bir tezahürü olduğu söylenmelidir. Müslüman kadınlar hakkındaki menfi düşünceler maalesef zaman içinde oluşmuş olup Hz. Muhammed (sav) dönemi pratikleri ile çelişen bir yapıya sahiptir. Pederşahi kültürlerin, Kur'ân’ın kadınlar hakkındaki müspet görüşlerini, kendilerinin kadın hakkındaki önyargılarını besleyecek şekilde okudukları söylenebilir. Erkeğin sorumluluklarının daha fazla olması ona kadın üzerinde daha fazla hak ve yetkiye sahip olmasına neden olmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede bu durum “Erkeklerin kadınlar üzerinde ve kadınların erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır.” (Bakara, 228) ifadesiyle açıklanmaktadır. Ancak bu durum kadının aile içinde ve toplumda ikincil planda olması veya birey olma özelliğini yitirmesi manalarına gelmemektedir. İslâm’da önemli olan cinsiyet değil, kul olarak Allah karşısındaki durumudur. “Şüphesiz Allah katında sizin en üstününüz O’ndan (Allah’tan) en çok korkanınızdır.” (Hucurat,13) âyeti bu konuya nihaî noktayı koymaktadır.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'inde Hz. Muhammed hakkında "Şüphesiz ki Sen, büyük bir ahlâk üzerindesin." 1 ve "Andolsun ki, Allah'ın Resulü'nde sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umar olanlar için ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır."2 buyurmaktadır. Henüz kendisine nübüvvet vazifesi tevdi edilmeden önce Onun ruhunda adaletin bütün incelikleri ilâhî bir terbiye neticesinde bir nüve halinde temellendirilmişti. Nitekim Hz. Peygamber daha çocukluk yıllarından itibaren, cahiliye topluluklarının ahlâkî düşüklüklerinin dışında kalmış, gençlik yıllarında zulme ve haksızlığa yani adaletsizliğe karşı çıkmış, bu amaçla oluşan, Hilfu'l Fudul cemiyetine katılmış, Kabe hakemliğinde olduğu gibi ihtilaflı durumlarda cahiliye insanları bile Onun adalet duygusuna sığınmıştır. İslâm'dan önceki dönemde Onunla ticaret ortaklığı veya yol arkadaşlığı yapmış olanlar Onun hakkında "Ne kimsenin bir kuruş hakkını yerdi, ne de kimseye hakkım yedirirdi, hak konusunda hatır gönül dinlemezdi." diye şehâdette bulunmaktadırlar.3
Kur'an'da adalet, "Adl, kıst" ve "mîzan" kelimeleriyle ifade edilmiş, "Gerçekten Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor." 4, "De ki, Rabbim adaleti emretti."5 ayetlerinde adalet, uyulması zaruri bir emir olarak müminlere yüklenmiş, "Adaleti gözetmenin, meleklerin ve ilim sahiplerin ortak karakteri.."6 olduğu belirtilmiş, "İnsanlardan adaleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azap olduğu" 7 hatırlatılmıştır.
Sözde Adalet: Kur'ân-ı Kerim En'am sûresinin 152. ayetinde "Konuştuğunuz zaman yakınınız da olsa hep adaleti gözetin." buyurmaktadır. Hz. Peygamber Kur'ân-ı Kerim'in bu umûmi direktifi yanında "Ey Muhammed! Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!"8 emrine muhatap olmuş ve ömrü boyunca gerçekten de doğruluktan zerrece ayrılmamıştır. Rasûl-i Ekrem hicrî birinci yılda kurduğu Medine Site devletinin ilk anayasası diye tavsif edilen "es-Sahîfe" veya "el-Kitâb" adlı kanun metninde şöyle bir esas getiriyordu: "Takva sahibi müminler, kendi aralarında mütecavize ve haksız bir fiil kastını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır." Bir de şu olaya bakalım: Bir kere Mahzumîlerden bir kadın, hırsızlık etmişti. Yüksek bir aileye mensuptu. Bu yüzden Kureyşliler bu kadının ceza görmesine taraftar olmamışlar, Hz. Üsame'yi de tavassut için Peygamberimize göndermişlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hz. Üsame'yi çok severdi. İşte bu esnada Nebiyy-i Muhterem şöyle buyurdu: "Bugün medeniyetlerinden hiçbir eser kalmayan eski milletler) İsrailoğulları, bu gibi taraf tutmalar yüzünden helak oldular. Bunlar, fakirler üzerine en şiddetli cezaları tatbik eder, nüfuzlu ve zengin olanları cezasız bırakırlardı. Şayet kızım Fâtıma aynı suçu işleseydi gereken cezayı ona da verirdim." 9 Görüldüğü gibi Hz. Peygamber kurduğu toplumun fertlerine öyle bir doğruluk kazandırmıştır ki, bu toplumun herhangi bir ferdi, kendisinin ve evladının aleyhine bile olsa doğru söylemeyi, istikamet üzere olmayı şiar edinmiştir.
Hükümde Adalet: Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten Allah, size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm ettiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emreder."10
İslâm'dan önce Araplarda adlî işlerin yürütülmesi sağlam temellere dayanmıyordu. Uygulamada esas alınacak yazılı bir hukuk olmadığından problemlerin halli hakemlere düşerdi. Ancak, varılan karar, kesinlik belirtmezdi. Çünkü, kuvvetli olan kendi aleyhine verilen hükme uymayabilirdi. Bundan dolayı umumiyetle güçsüzler suçlu çıkarılırdı. İslâm bu konuda köklü yenilikler getirdi. Adlî işleri devletin yürütme esasını ve hak kuvvetlinin değil, haklının ilkesini benimsedi. "Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet" ayetinin gereği olarak Rasûl-i Ekrem adlî işlerin yürütülmesini üstlendi, bir kadı sıfatıyla adlî teşkilâtı kurdu, yürüttü ve kendisinden sonra gelecekler için uymaları gereken muhakeme usûlü kaidelerini belirledi. Hz. Peygamber devrinde iki kardeşe ait arazi parçası üzerinde bir kulübe yapıldı. Varisleri, kulübenin, kardeşlerden hangisine ait olduğuna ihtilâfa düştüler. Meselenin halli için Rasûlüllah'a başvurdular. O da dâvayı yürütmekle Huzeyfe b.Yemin'i görevlendirdi. Huzeyfe, bizzat kulübenin yanına giderek keşif ve incelemelerde bulundu, çeşitli kimselerin ifadelerini aldı, şehadetlerine başvurdu, sonunda verdiği hükmü Hz. Peygamberin tasdikine sundu. O da verilen kararı temyiz ederek tasdik etti. Hz. Peygamber'in tesis ettiği adalet müessesesinde hakim, delillere göre hükmeder, dolayısıyla onun hükmüyle bir haram asla helâl olmaz. Bu sebeple yalancı şahitlilik ve asılsız delil ileri sürmek şiddetle yasaklanmıştır. Hakimi yanıltarak, hakkı olmadığı halde lehinde hüküm çıkartan kişinin eline geçen için Hz. Peygamber, "O, ateşten bir parçadır." Buyurmaktadır. 11
Muamelelerde Adalet (Alışveriş, Ölçü Tartı Gibi): Cenâb-ı Hak Bakara Sûresinin 282. ayetinde borçlanmanın (alacak verecek hususlarının) şahitler tutarak kayda geçirilmesi gerektiğini, En'am Sûresinin 152. ayetinde yetim malına erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşılmamasını, ölçünün tartının doğru yapılmasını, konuşunca akraba bile olsa âdil olunmasını, Allah'ın ahdinin yerine getirilmesini, keza İsrâ sûresinin 35. ve Rahman sûresinin 7.- 8. ayetlerinde ölçü ve tartıda doğruluğun gözetilmesini emrediyor. Rasûl-i Ekrem bu ayetlerde ve burada zikredilmeyen diğer ayetlerde alışveriş ve benzeri muamelâta dair verilen düsturları aynen toplum hayatına aktarmıştır. Medine'ye hicretten sonra İslâm ekonomi kurallarının yürürlükte olduğu bir müstakil alışveriş merkezinin teşekkülünü sağlamış, kendisi de sık sık giderek denetlemelerde bulunmuştur. Bir gıda maddesinin ıslak kısmını alta koyarak satmaya kalkışan birini denetlerken "Aldatan kimse bizden değildir." demesi meşhurdur.12 Hz. Peygamber'in bilhassa ticarî muamelelerde adaleti sağlamak için ortaya koyduğu uygulamalardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür: Bir Müslüman pazarlığı üzerine pazarlık yapılmaması.13, müşteri kızıştırmaktan kaçınılması14, üreticinin malının pazara intikalden önce ucuza kapatılmaması15, ticarette doğruluğa riayet edilmesi16, el emeğine, kişisel çaba ile elde edilen kazanca önem verilmesi17, satılan mal ile ilgili kusurların gizlenmemesi, olduğundan farklı bilgi verilmemesi, alışverişte karşılıklı güven duygusunun oluşturulması18, zengin tacirin takvadan ayrılmaması, dinî, içtimaî, malî sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi19, borcun bir ihtiyacı gidermek için alınması ve zamanında ödenmesi20, darda kalan iyi niyetli borçluya mühlet verilmesi 21, malların sürümünü yalan yere yeminle artırmaya girişilmemesi22, helâl yoldan ayrılmaması23, çalışan işçinin emeğinin hakkı ne ise hemen ödenmesi24, aldatan tacirlerin günahkâr25 ve dürüst tacirlerin âhirette peygamberler, sıddîkler ve şehidlerle beraber olacağı26, eksik tartıp yanlış ölçmenin toplumların helakine sebep olacağı27, spekülasyonun yasaklanması28.
Aile ve Çevrede Adalet: Kur'ân-ı Kerim anne babaya hürmeti, onlara her zaman iyi davranmayı, sıkıntılarını gidermeyi, bilhassa yaşlılığın son günlerinde onlara destek olmayı, onlara öf bile dememeyi, yüz ekşitmemeyi29 bizden istemekte, adalet ve ihsan ile birlikte "yakınlara vermeyi, iyiliği" bir arada zikretmektedir30. Hz. Peygamber de anne babayı hoşnut etmenin Allah'ın rızasına erişmeye ve cennete ulaşmaya vesile olduğunu belirtiyor. Kendisi, üzerinde emeği olan cariye statüsündeki Ümmü Eymen Bereke'ye "Sen benim ikinci annem sayılırsın" diye iltifat ettiği gibi, kendisini doğduğu günlerde sadece bir hafta emzirdiğini öğrendiği Süveybe adlı hanıma ölünceye kadar hediyeler gönderiyor, annesi Âmine'nin kabrini ziyaret ederek onun küçüklükte kendisine beslediği merhameti hatırlayarak göz yaşı döküyor, süt annesi Halime'ye, süt kardeşi Şeyma'ya ömrü boyunca sevgi ve saygı gösteriyor, sıkıntılarının giderilmesinde yardımcı oluyor. Yengesi (Ebu Talib'in zevcesi) Fatıma hanıma ve Hz. Âişe'den dolayı kayınvalidesi durumunda olan Ümmü Ruman (rah)'ya saygı ve hizmette kusur etmiyor. Böylece ebeveyne davranıştaki adaleti ölümsüz bir miras olarak ümmetine bırakıyor. Hz. Muhammed gerek torunları olan Hz. Hasan ve Hüseyin gibilerini, gerekse ashabın diğer çocuklarını şefkat ve merhametle bağrına basıyor, onların seviyesine iniyor, dünyasına giriyor, onları şenlendiriyor, kırmadan, üzmeden terbiye ediyor. Hz. Peygamber'in evladına düşkünlüğünü göstermesi bakımından Hz. Fatıma ile ilgili olarak anlatılan şu olay ne kadar ilginçtir: Bir gün Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Medine'de Ebu Eyyûb el-Ensârî'nin hurma bahçesine gittiler, zevcesi onları "Merhaba ey Allah'ın Rasûlü ve onunla beraber gelenler!" diye sevinçle karşıladı, az sonra Hz. Ebû Eyyûb geldi, misafirlerin tatması için derhal bir hurma dalından koparıp sundu, peşinden bir koyun kesip kebap hazırladı. Rasûl-i Ekrem kendisi henüz yemeden kebaptan bir miktar alıp yufkaya sardı ve "Ey Ebû Eyyûb, bunu kızım Fâtıma'ya hemen ilet! Zira, günlerden beri o böylesini tatmadı." buyurdu. Ebu Eyyûb (ra) da onu hemen Hz. Fâtıma'ya yetiştirdi. (Bu kebap kıssasında bir nükte daha var. Adalet, sorumlulukla iç içe bir kavram olup âdil insan sorumluluğunu müdrik insandır. Dolayısıyla Rasûlüllah gölgelikte serinlemekten, yediklerinden, içtiklerinden, böylesine ikram sahibi bir dosta sahip bulunduklarından sorulacaklarını yanındakilere hatırlatmıştır. (Bu olay, Tekâsür Sûresinin "Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz" anlamındaki 8. ayetinin nüzul sebepleri arasında zikredilir).31
Peygamber Efendimiz komşularla iyi geçinme, onlara iyilik etme, tasada ve sevinçte yanlarında olma, komşuların her bakımdan birbirlerinden güven içinde olmaları hususunda da en güzel örnektir, O, bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Allah katında komşuların en iyisi komşularına en iyi davranandır.".32 Nebiyy-i Muhterem çevre ile ilişkilerde güler yüzlü, yardımsever, müjdeleyici33, küçüklere şefkatli, yaşlılara da saygılı olmamızı34 istemektedir. Bu açıdan şu hadîs-i şerif ne kadar bir mesaj yüklüdür: "Bir genç bir ihtiyara yaşından dolayı hürmet ederse, Allah o gence yaşlanınca ikram edecek kişileri mutlak bahşeder."35 Peygamberimiz bize kendimiz için sevip istediğimizi mümin kardeşimiz için de istemeyi imanın bir gereği olarak nitelendirirken36, diğer taraftan şöyle buyurur : "Bu kimse dünyada bir Müslüman'ın herhangi bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde onun sıkıntısını giderir. Sıkıntı içinde olan birisine kolaylık gösterene Cenâb-ı Hak dünya ve âhirette kolaylık ihsan eder. Kim bir Müslüman'ın kusurunu gizlerse Allah onun hem dünyada hem de ahirette kusurunu gizler..."37
Yabancılara Karşı Adalet: Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'inde Mâide Sûresinin 42. ayetinde ehl-i kitapla ilgili hükümlerinde adaletin gözetilmesini, Mümtehine Sûresinin 7. ayetinde ise Müslümanlarla savaşmayan ve İslâm'ın tebliğine engel olmayan yabancılara iyilik etmenin ve âdil davranmanın yasak olmadığını bildirir. Milletler arası ilişkilerde adaleti temin için savaşlar yapmaya mecbur kalan Hz. Peygamber, gerektiğinde kendisine iyiliği dokunan bir müşrik bile olsa yine adaletin gereği olarak onu minnetle yad etmiş ve ince bir vefa örneği göstermiştir. Meselâ Taif dönüşünde kendisini, oğullarını silahlandırarak himayesine alan ve şehre girmesine vesile olan Mut'im b. Adiy bunlardan biridir. Bedir savaşında esirlere ne yapılacağı görüşülürken Rasûl-i Ekrem şayet Mut'im sağ olup da esirleri isteseydi, hiç bir kurtuluş akçesi almadan onun hatırına hepsini serbest bırakabileceğini belirtmiş, ölen bu kişinin ardından şair Hassan'ın bir mersiye yazmasına da engel olmamıştır. Mut'im'in, Bedir savaşında Müslümanlara karşı müşrikler safında yer alıp öldürülenler arasında bulunduğunu da burada hatırlayalım da Hz. Peygamberin tarife sığmaz güzellikteki adalet duygusunun sonucu olan zarîfane vefa hissinin hangi ölçülere vardırdığını düşünelim.
İnsan yaratılışı itibariyle her zaman aynı aktiviteyi gösteremez. O aşırı çalışmanın verdiği yorgunluk ve sıkıntılardan kurtulmak istediğinde bir takım eylemlere yönelir. Bu eylemlerin başında mizah gelir. İnsanın varoluşu ile birlikte var olan mizah, daha sonra tarihî süreç içerisinde edebî sanatlardan biri haline gelmiş ve edebî tür olarak yerini almıştır. Hz. Peygamber de zaman zaman yaptığı şakalarla mizahın İslam edebiyatında yer almasında ve gelişmesinde önemli bir etken olmuştur.
1. İslam'da Mizah: Mizahın yasak oluşu ile ilgili görüşler, bazı hadislerin yorumundan kaynaklanmaktadır. Halbuki bu konuda gelen şu rivayette, insanın vakarını ve ciddiyetini ayaklar altına alacak şekilde yapılan mizah kötülenmiştir: "Arkadaşınla tartışma ve şakalaşma!"1 Aynı şekilde kahkahalarla gülmeyi yasaklayan rivayetler de bulunmaktadır: "Çok gülme, zira çok gülme kalbi öldürür."2 Hz. Ali'nin (ö. 33/653) şu sözleri de bu hadisleri desteklemektedir: "Çok mizah ciddiyeti azaltır, kimin şakacı mizacı daha galip gelirse aklı fesada uğrar, kim çok şaka yaparsa ciddiyeti yok olur." Bütün bu rivayetlere baktığımızda, insanın ciddiyetini yok eden ve onu hafife alan, kin ve düşmanlığa sebep olan mizahın yasaklandığı ve bunun dışındaki durumlarda da izin verildiği anlaşılmaktadır. Zira yaşadığı dönemde insanların en güler yüzlüsü olan Hz. Peygamber, mizahı yasaklamak şöyle dursun, bir psikolog edası ile onun bir ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır. Nitekim sahabeden Hanzala b. Rebi, evinde ailesi ile şakalaşarak gülüp eğlenmesi üzerine münafık olduğu düşüncesine kapılmış ve durumunu anlatmak için Hz. Peygamberin yanına gelmiştir. Onun içinde bulunduğu sıkıntılı halini fark ederek şöyle demiştir: "Ey Hanzala! İnsan bazen öyle olur, bazen böyle olur."3 Hz. Peygamber bizzat şaka yaparak da mizahın bir ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bir gün Ebû Hureyre, Hz. Peygamberin hareketini anlayamamış ve bu hareketi beklememiş olmalı ki, yaptığı karşısında: "Ya Rasûlallah! Bize şaka mı yapıyorsun?" diye sorunca o da: "Evet, ben şaka yaparım, fakat sadece doğruyu söylerim." cevabını vermiştir.4
Hz. Peygamber şaka yaparken dikkat edilmesi gereken kurallar olduğunu belirtmiştir. Ebû Hureyre hadisinde olduğu gibi mizahı, yalan ve uydurma sözler söyleyerek, bir anlamda insanlara manen zarar verecek şekilde yapmamak, şaka ile de olsa bir kişinin malına el koymamak (bir hadiste Hz. Peygamber bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Sakın sizden biriniz kardeşinizin asasını ne şaka ne de ciddi alsın. Her kim aldı ise geri iade etsin."5,herhangi bir kimseyi korkutmamak ve tedirgin etmemek (böyle şaka şu hadisle yasaklanmıştır: "Sahabe Hz. Peygamber'le birlikte yolculuğa çıkarlar. O esnada birisi uyur. Şaka maksadıyla yüzüne ip sarkıtırlar. Bunun üzerine o kişi korkmuş bir şekilde uyanır. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Bir Müslüman'ın diğer bir Müslüman'ı korkutması helal olmaz.'"6 gibi kurallar bunlardan bir kısmıdır. Hz. Ali insan psikolojisi açısından mizah konusuna bakarak şu sözleri ile onu teşvik etmiştir: "Bedenler yorulduğu gibi gönüller de yorulur ve usanır. Kalplerinizi dinlendirin ve ona ulaşacak hikmet yollarını arayın."
2. Hz. Peygamber Döneminde Mizah: İslam kültüründeki mizah anlayışının belirlenmesinde Hz. Peygamberin konumu önemlidir. Zira o çok neşeli bir mizaca sahip olması sebebiyle sözlü ve fiilî olarak şakalarını çocuk, genç, yetişkin ve ihtiyar herkese yapmıştır. O çocuklardan torunları Hz. Hasan ve Hüseyin ile çocukluğundan itibaren uzun yıllar yanında bulunan Enes'le şakalaşmıştır. Câbir'in anlattığına göre Hz. Peygamber Hasan ve Hüseyin'i sırtına bindirir, dört el üzerinde yürüyerek "Deveniz ne güzel deve, siz de ne iyi binicilersiniz." diyerek onları taşır.7 O Enes'in ailesini de zaman zaman ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerin birisinde kardeşi Umeyr'i çok üzgün görünce sebebini sorar. Onlar da çok sevdiği ve devamlı oynadığı kuşunun öldüğünü söylerler. Hz. Peygamber, küçük bir çocuk olmasına rağmen ona taktığı lakapla: "Ey Umeyr! Ne oldu Nugeyr'e?" diyerek şakalaşır ve üzüntüsünü hafifletir. Daha sonraları her gördüğünde böyle diyerek onunla şakalaşırdı.8 Ayrıca Hz. Peygamber on yaşından itibaren Enes'le: "Ya ze'l-uzuneyn (Ey iki kulaklı)" diyerek şakalaşırdı.9 Hz. Peygamber çocuklarla şakalaştığı gibi örnek bir aile reisi olarak ailesi ile baş başa kaldığında onlarla da şakalaşırdı.
O dini öğretmek, ahlakı terbiye vermek, Allah rızasını kazanmak, sevgi ve muhabbet bağı kurmak, gam, keder ve sıkıntılarını gidermek amacıyla sahabeden yetişkinlere de şakalar yapmıştır. Bir gün kendisini bir deveye bindirmesini isteyen bir sahabiye "Seni deve yavrusuna bindireyim." şeklinde verdiği cevabına şaşırdığını gören Hz. Peygamber tebessüm eder ve: "Bütün develer, bir ana devenin yavrusu değil midir?" demek sûretiyle şaka yaptığını ihsas eder.10 Enceşe isminde bir sahabî Veda Haccı dönüşünde Hz. Peygamberin hanımlarını taşıyan develeri sürmektedir. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılar develeri coşturunca Hz. Peygamber: "Ey Enceşe! Yavaş sür billurları kırmayasın." diyerek hanımların nazik olduklarını, bu süratten incinebileceklerini imâ sûretiyle şaka yapar.11 Cennete girmek için dua etmesini isteyen Ensarlı ihtiyar kadına Hz. Peygamber: "Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete girmez." deyince, kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale gelir. Hz. Peygamber gülerek, "Sen hiç ‘Onları (kadınları) bakire, eşlerine düşkün ve hepsini aynı yaşta kılmışızdır' âyetini okumadın mı?" dedi. Hz. Peygamber onun ihtiyar haliyle değil de, genç olarak cennete gireceğini böyle bir şakayla bildirmiştir.
Hz. Peygamber sahabeye şakalar yaptığı gibi sahabe de ona zaman zaman şakalar yapmıştır. Hz. Peygamber ise onların bu şakalarına tebessüm veya mukabil bir şakayla cevap vermiştir. Tebük seferinde Avf b. Malik, küçük bir deri çadırda bulunan Hz. Peygamberin yanına gelir, selam verir, selamını aldıktan sonra Hz. Peygamber: "İçeri gir" deyince o da: "Bütün vücudumla mı yoksa yarısıyla mı ya Rasûlallah?" deyince "Evet, bütün vücudunla." der. Hz. Peygamber'i her konuda kendisine örnek alan sahabe de kendi aralarında şakalaşmışlardır. Bu konuda en-Nehaî'ye şöyle soru soruldu: "Sahabe şakalaşıp gülerler miydi?" O da: "Evet! Kalplerindeki iman da köklü dağlar gibiydi." der. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin mizaha olumlu baktığı yaşanan mizahî olaylardan anlaşılmaktadır. Mesela, Hz. Ömer hakkında el-Câhız şunları anlatır: "Hz. Ömer asık suratlı olmasına rağmen: ‘Biz ailemizle baş başa kaldığımızda sizin gibiyiz (şaka yaparız).' derdi." O zaman zaman sıradan insanların yanlış tavırlarını eleştirmek amacıyla şakalar yapmıştır. Birgün Hz. Ömer önemsemeden namaz kılan bir bedevîye baktı. Bedevî namazı bitirdiğinde duasında: "Ey Allah'ım! Beni hurilerle evlendir." deyince Hz. Ömer: "Be adam! Parayı iyi ödemedin, ancak dünür olduğun kadının daha kıymetlisine talip oldun." dedi.
Hz. Peygamber, fıtratı gereği ölçülü davranan, güler yüzlü, sevecen, nükte ve lâtifelerden hoşlanan, zaman zaman şakalaşmayı seven bir insandır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de onun bu vasfı için:“Allah’ın rahmetiyle sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”(Âl-i İmran,3/159) buyurulmaktadır.
Fakat şaka ve latifeler konusunda Hz. Peygamber’in her konuda olduğu gibi bir ölçü ortaya koyduğu bilinmektedir. Nitekim, Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre ashaptan bazıları Rasûlullah’a:
-“Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun” dediklerinde, Hz. Peygamber:
-“Şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim” buyurmuştur. Burada söz konusu olan, yapılan şakaların mutlaka doğru unsurlar taşıması ve kırıcı olmamasıdır.
---
Hz. Peygamber’in Çocuklarla Şakalaşması
Hz. Peygamber’in en çok şakalaştığı çocuklar, şüphesiz ki torunları Hasan ve Hüseyin idi. Onların ellerinden tutar, ayakları üzerine koyar, göğsüne çıkarır, kucaklar ve öperdi. Bazen onları omuzlarına bindirip gezdirirdi.
Bir gün Hz. Peygamber ashabıyla bir davete giderken yolda oynamakta olan Hüseyin’e rastladı. Öne geçerek kollarını açtı ve torununu çağırdı. Hüseyin gelmek istemedi, sağa sola kaçtı. Hz. Peygamber de gülerek onu yakalayıncaya kadar arkasından koştu. Yakaladı, onu sevdi, öptü ve ona hayır duada bulundu.
Câbir’den gelen bir rivayette ise, Hz. Peygamber deve olmuş, Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirmiş, dört el üzerinde yürümektedir ve onlara:
-“Deveniz ne güzel deve, siz de ne güzel binicilersiniz” diye iltifatta bulunmuştur.
Enes b. Mâlik de, 10 yaşından beri Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunmuş bir sahabidir. Rasulallah Enes’i gördüğünde ara sıra ona takılırdı:
-“Ya Ze’l-uzuneyn” (ey iki kulaklı) diye şaka yapar ve bazen da kâkülünü çekerek onu severdi.
---
Hz. Peygamber’in Sahabilerle Şakalaşması
Kendi Hanımlarıyla Şakalaşması
İbn Abbas’tan gelen rivayette bir adam Rasûlullah’ın nasıl şaka yaptığını sorması üzerine o da:
-“Hz. Peygamber hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi, bu elbiseyi giy, Allah’a şükret, eteğini de gelin eteği gibi bir sürü bakalım” buyurduğunu nakleder.
Hz. Aişe’den gelen bir rivayette O şöyle demektedir. “Bir defasında, Rasûlullah ile beraber bir yolculuğa çıkmıştım. O zaman zayıftım. Şişman değildim. Rasûlullah yanındakilere:
-“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar epeyce arayı açınca, bana:
-“Haydi gel, seninle yarışalım” dedi.
Rasûlullah ile yarış ettik. Ben onu geçtim. Ben şişmanlayıncaya kadar sesini çıkarmadı. Bu arada ben de bu hadiseyi unutmuştum. Yine Rasûlullah ile birlikte bir yolculuğa çıktığımızda, yanındakilere:
-“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar ilerleyince de, bana:
-“Haydi gel yarış edelim” dedi. Bu seferki yarışta o beni geçti ve:
-“Ödeştik” diyerek gülmeye başladı.”
Numan b. Beşir’den : “Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin istediği bir sırada, kızı Hz. Âişe’nin Rasûlullah’a karşı içeride yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girdiğinde Hz. Âişe’nin üzerine yürüyüp onu dövmek istedi ve:
-“Rasûlullah’a karşı yüksek sesle konuştuğunu görüyorum. Bu ne hal?” diye çıkıştı. Rasûlullah araya girip onu korudu. Hz. Ebû Bekir, dışarı çıkınca Rasûlullah Hz. Âişe’ye dönerek:
-“Nasıl, seni babandan kurtardım mı?” buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Ebû Bekr, Rasûlullah’ın yanına gelmek için izin istedi. İçeri girdiğinde Hz. Peygamber’le kızı Âişe’nin iyi olduklarını görünce onlara:
-“Ha şöyle, beni kavganıza soktuğunuz gibi, sulhünüze de ortak ediniz” dedi. Rasûlullah da:
-“Biz de öyle yapıyoruz” diye cevap verdi.” (Ebû Davud, Edeb, 92; Kandehlevî, IV,1176-1177)
Diğer Hanım Sahabilerle Şakalaşması
Hz. Hasan’dan rivayet edilir ki: Ensâr’dan yaşlı bir kadın Hz. Peygamber’e geldi ve:
-“Ya Rasûlullah, Allah’ın beni cennete sokması için dua et”
-“Bilmiyor musun? İhtiyarlar cennete giremez” deyince, yaşlı kadın üzüntüsünden ağlamaklı bir hale geldi. Hz. Peygamber gülerek:
-“Biz onları (=kadınları) eşlerine düşkün, hepsi bir yaşta ve bâkireler olarak yeniden inşa ederiz” (Vâkıa, 56/35-37) âyetini okumadın mı? diyerek ihtiyar kadınların ihtiyar olarak değil de genç kız halinde cennete gireceğini son derece lâtif bir şekilde açıklamış ve yaşlı kadının gönlünü de almıştır.
Rasûlullah, bir kadına, kocasının gözünde beyazlık bulunduğunu söyler. Kadın üzgün bir şekilde kocasına gelir. Hz. Peygamber’in kendisi hakkında söylediklerini aktarır. Kocası, Rasûlullah’ın lâtife yaptığını, herkesin gözünde beyazlık olduğunu kastettiğini söyler. (en-Nüveyrî, IV,3; İbn Kuteybe ,439; Krş. Köten,IV,466).
Erkek Sahabilerle Şakalaşması
Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki: Bir adam Rasûlullah’a geldi, onu devesine bindirmek istedi. Rasûlullah da:
-“Biz de seni bir deve yavrusuna bindirelim” deyince,adam:
-“Ya Rasûlullah, ben yavru deveye nasıl bineyim?” dedi.
Rasûlullah da:
-“Bütün develer bir ana devenin yavrusu değil midir?” buyurdu.(Ebû Davud, Edeb,92; Tirmizî, Birr, 57)
Yine Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki, Enceşe isimli bir sahabi Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah’ın hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah:
-“Ey Enceşe! Yavaş sür billûrları kırma” dedi (Dârimî, İstizan, 65)
Rasûlullah burada hanımlar için son derece nazik ve kibar bir ifade kullanmıştır. Onların billûr gibi şeffaf ve kıymetli olduğu kadar çok hassas olduklarını, hemen kırılıvereceklerini vurgulamıştır.
Yine Enes b. Mâlik’ten: Zâhir adında bir bedevî çölden Rasûlullah’a hediyeler getirmişti. Döneceği sırada Rasûlullah da ona hediyeler verdi ve:
-“Zâhir,bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz” buyurdu. O çirkin olduğu halde, Rasûlullah onu çok severdi. O alış veriş ederken Rasûlullah arkasına dolandı kendisini göstermeden:
-“Ben kimim?” diye sordu.O da Rasûlullah’ı tanıdı.Rasûlullah da:
-“Bu köleyi kim satın alacak?” diye sordu. Adam da:
-“Allah’ın kulu , kölesi değil misin? O halde O’nun katında değerin yüksektir” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, Tirmzî, Kandehlevî, III, 1176 ).
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber şakalarında telmih ve tevriye sanatına oldukça fazla yer vermiştir.
Sahabi’nin Peygamberle Şakalaşması
Hz. Peygamber, torunları Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş bir halde idi. Hz. Ömer bu durumu görünce Hasan ve Hüseyin’e hitaben:
-“Altınızdaki at ne kadar kıymetlidir?” diye şaka yaptı. Hz. Peygamber de Hz. Ömer’e:
-“Onlar da iyi binicilerdir” diye mukabelede bulundu (Heysemî, a.g.e., IX, 181-182).
Yine aynı şekilde bir başka olay da şudur: Bir gün Hasan ile Hüseyin kaybolur, Hz. Peygamber uzun aramalardan sonra onları çok korkmuş bir halde bulur, onları sever, öper, okşar ve her ikisini de omuzlarına alıp geri getirirken yolda Selman’a rastlar. Selman da Hasan ile Hüseyin’e hitaben:
-“Ne mutlu size, ne güzel de bineğiniz var” diye takılır. Rasûlullah ise ona:
-“Onlar da iyi binicidirler. Babaları ise onlardan daha da hayırlıdır” cevabını verir (Heysemî,a.g.e.,182; Köten,IV,468).
En şakacı sahabilerden olan ve Hz.Peygamber’i çok seven Nuayman, Medine’ye iyi bir şey geldi mi hemen alır ve onu Rasûlullah’a hediye ederdi. Yine bir gün çarşıya nefis bir bal geldiğini gördü. Hz. Peygamber’e getirip hediye etti. Ancak balın parasını vermemişti. Satıcıyı Hz. Peygamber’e getirdi ve O’ndan parasını almasını istedi. Hz. Peygamber de ona:
-“Hani hediye etmiştin” deyince Nuayman:
-“Ya Rasûlullah! Bu güzel balı senin yemeni çok istedim, param olmadığı için böyle yaptım” dedi. Hz. Peygamber de gülerek adamın parasını ödedi (İ. Abdilberr , el-İstiâb, IV, 473).
İnsan insana iletişimi öncelikli problem olarak ele alan Hz. Muhammed, sadece inanan insanları değil; dini, dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, sosyal statü ve rolü farklı da olsa bütün insanları değerli görerek muhatap almış, kucaklamış; onlarla sağlıklı bir iletişim sürdürmüştür. Hz. Muhammed (sav), ilâhi mesajları, insanlar tarafından algılanabilir, duyu*lup hissedilebilir, okunup konuşulabilir ve yazılabilir hale çevirmiş; hayata döndürülebilir ve yaşanıp örnekleri çoğaltılabilir bir yapıya kavuşturmuştur. Bir peygamber olarak Hz. Muhammed (sav), gönderiliş gaye ve misyonunu, insanlarla kurduğu iyi diyalog ve iletişimle gerçekleştirmiş; bunun için hem, yaşadığı çağda geçerli olan çeşitli iletişim yöntemlerini kullanmış, hem de ferdin ve toplumun psikolojik özelliklerini dikkate alarak, mesajını en iyi ve etkili bir şekilde sunmaya gayret etmiştir.
1-Mesajın kaynağı olarak Hz. Muhammed (sav)'in kendini tanıtması: Bilindiği gibi Hz. Peygamber, Mekke'de gâyet tabiî bir hayat sürmek*teydi. Güvenilir bir kişiliğe sahip olması dışında, toplumca bilinen farklı bir yönü yoktu. Bundan dolayıdır ki, peygamberliğini ilan ettiğinde, insanların: "O ihtar (Kur'ân, başka kimse kalmadı da), aramızdan ona mı indirildi?..."1 şeklindeki itirazlarıyla karşılaştı. Muhataplarına "...Allah dileseydi ben onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım (böyle bir şey yapamamıştım), düşünmüyor musu*nuz?"2 demesi emredildi. Onun kendisini tanıttığı bazı sözleri de şunlardır: "Ben sadece tebliğciyim, hidâyet edip doğru yola ileten Allah'tır."3 "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."4 "Ben muallim olarak gönderildim."5 "Ben günde yüz defa Allah'a istiğfarda bulunurum."6 Bedir savaşında bazıları kendi nöbetlerini Ona ikram etmek isteyince onlara: "Ne siz benden daha güçlüsünüz ne de ben, sizin aldığınız sevaptan müstağniyim."7 demiş ve empatik bir tavırla, insanlarla kendisi arasında eşitlik duygusu yaratmaya dikkat etmiştir. Hz. Peygamber kendi özelliklerine dikkat çektiği gibi, çevresindeki insanların da kişisel özelliklerine dikkat etmiştir.
2-Bireyin özelliklerini dikkate alması: Hz. Peygamber, cemaate imam olmak gibi, kamu hizmetini yü*rütecek kişinin, Kur'ân'ı en iyi bilen ve en iyi okuyan biri olmasını istemiş*tir. Kur'ân bilgisinde eşit olma durumunda ise, sünneti ve dini pratikleri en iyi bilip uygulayanın; eğer bunda da denk olurlarsa, önce hicret etmiş olanın; bunda da denk iseler, yaşça en büyüğün imam olması gibi, objektif kriterlere uyulmasını istemiş; ayrıca yetkili bir kişinin olduğu yerde, onun izni olmadıkça bir başkasının imamlığa geçmesinin hoş olmayacağım belirtmiştir. Bu tavrıyla Hz. Peygamberin büyüğe-küçüğe, mevki ve makama gere*ken ilgiyi gösterdiği sonucunu çıkarabiliriz.
Hz. Muhammed (sav), insan insana diyaloglarında da bireysel farklılıklara dikkat etmiştir. Örneğin eşinin doğurduğu siyah çocuğun kendisinden olma*dığı iddiasıyla reddetmek isteyen bir bedevî ile aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: "Benim eşim siyah bir çocuk doğurdu. Ben bu çocuğu reddetmek istiyorum." "Senin develerin var mı?" "Evet." "O develerin renkleri nasıldır?" "Kırmızıdır." "Bunların içinde beyazı siyaha çalan boz deve var mı?" "Evet, onların içinde boz renkli develer elbette vardır." "Öyleyse bu boz renklerin nereden geldiğini düşünüyorsun?" "Ya Rasûlallah bu soyunun damarıdır, ona çekmiştir." "Belki bu oğlan da eski bir soy köküne çekmiştir (yani ona benzemiştir)." Hz. Muhammed (sav) burada, peygamberlik otoritesine dayanarak, "hayır, ben Allah'ın Elçisi olarak söylüyorum, bu senin çocuğundur" dememiş; bedevînin anlayacağı dilden, yaşadığı hayattan bir benzetme ile sevi*yesini dikkate alarak konuşmuş, muhatabın tecrübesinden de faydalanarak, ikna edici üslupla, âdeta sonucu bedevîye söylettiren bir yöntemle problemi çözmüştür.
3-Toplumun özelliklerini dikkate alması: Hz. Peygamberin farklı farklı muhatapları olmuştur. Onlardan bazı*ları, kendisini görebilmekte, dinleyebilmekte, günlük hayatı Onunla paylaşıp, sürekli Onunla etkileşim içinde bulunabilmekteydi. Bazıları ise, bu kadar canlı bir iletişim içinde bulunamazken, diğer bazıları da daha sonradan ina*nanlara katılmış veya sonradan gelmiş nesiller içinde bulunacaklardı. Dola*yısıyla Hz. Muhammed (sav), peygamberlik misyonu gereği toplumu oluşturan fertlerin bireysel özellikleri kadar, toplum psikolojisini de çeşitli iletişim yöntemlerini kullanırken göz önünde bulundurmuştur. Örneğin O, yerken, içerken, giyinirken yaşadığı bölgenin şartlarına göre hareket etmiştir. Yine O, konuşurken, hutbe irad ederken, kendisini dinleyen ilk muhataplarının yete*neklerini sürekli gözetmiş, örneklerini, muhataplarının yaşadığı ve iyi bildiği bir dünyadan seçmiştir. Hayvanlardan deve, bitkilerden hurma Onun başlıca örneklerini teşkil etmiştir. Onun çevresindeki insanların bir kısmını medenî*ler (şehirde yaşayan), bir kısmım bedeviler (çölde yaşayan) oluşturmuştur. Bu sebeple Hz. Muhammed (sav), bütün çağları ve bütün insanlığı kapsayacak mesajlarını iletirken, özellikle ilk mu*hataplarının akıl ve düşüncelerine, algı ve kabiliyetlerine göre iletişimde bulunmak gibi, oldukça zor bir sorumluluğun bilinci içinde hareket etmiştir.
4-Her fırsatta insanlarla iletişim kurmaya çalışması: Hz. Peygamber de, çevresindeki insanlarla canlı bir iletişim içinde ol*muş, yanına gelene iyi davranmış, gelmeyenleri de ziyaret ederek mesajını ulaştırmaya gayret etmiştir. Onun panayırları dolaşması ve Taif'e gidişi de iletişim amaçlı olmuştur. Ayrıca, misafirperverlik ve misafire ikramda bulunma, gelmeyene gitme, ilişkiyi kesmeme, hasta ziyaretinde bulunma, cenazelere katılma onun günlük işleri ve tavsiyeleri arasındadır.
Yahudilerden Hz. Peygamber'e hizmet eden bir çocuk vardı. Hastalanınca onun ziyaretine gitti. Baş ucuna oturdu ve bu esnada onun Müslüman olmasını arzuladığını bildirdi. Çocuk yanı başındaki babasına bakınca, babası da Hz. Peygamber'e uymasını istedi ve çocuk Müslüman oldu. Genel yaklaşım ve tavsiyesi, "...senin vasıtanla Allah'ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır."8 şeklinde olan Hz. Peygamber, bu çocuğun Müslüman olması üzerine sevinç ve memnuniyetini "Onu, benim vesilemle ateşten kurtaran Allah'a hamd olsun." sözleriyle dile getirmiştir.9
5-Empati kurarak karşısındaki kişileri etkilemesi: Allah, Elçisini "And olsun, içi*nizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız Ona ağır gelir; size düşkün, müminlere şefkatli, merhametlidir."10 şeklinde tanıtmış, kendi*sine, "Ben de sizin gibi bir insanım."11 demesini emrettiği Elçisinin empatik tavrına dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber de bir hadisinde inananların, birbir*lerini ve hissettikleri duygularını karşılıklı olarak anlamaya çalışmalarını isteyerek: "Nefsim kudretinde olan Allah'a and olsun ki, bir kul kendisi için istediğini komşusu veya kardeşi için istemedikçe tam iman etmiş olamaz."12 buyurmuştur.
6-İnsan sevgisini öne çıkarması: "Sizden biri, bir başkasını sevdiğinde bu sevgisinden onu haberdar et*sin."13 buyuran Hz. Peygamber, bir gün Muaz b. Cebel'in elinden tutarak: "Ey Muaz, vallahi ben seni severim. Kıldığın namazların ardından, 'Allah'ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek, Sana güzelce ibadet etmek üzere bana yar*dımcı ol,' diye dua etmeyi sakın ihmal etmeyesin."14 diye öğütte bulunur. Diğer bir sözünde de: "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleye*yim mi? Aranızda selamı yayınız."15 buyurmuştur.
7-İnsanların akıl ve duygularına hitap etmesi: Hz. Peygamberin önemli bir iletişim ilkesi de insanların akıl ve duygu*larına hitap etmesidir. Hz. Muhammed (sav)'in iletişimde çevresindeki insanların akıl ve duygu*larına hitap ettiği görülmektedir. Örneğin O, arkadaşlarından bazılarının, "Ey Allah'ın Elçisi! Zenginler sevapları alıp gittiler. Bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar, hem de mallarının fazlasını bağış olarak veriyor*lar." demeleri üzerine, "Allah sizlere bağışlayacağınız bir şey vermedi mi zannediyorsunuz? Her tesbihe, her tahmide (‘elhamdülillah' demek), her tehlile (‘lâilâhe illallah' demek), her iyiliği emretme*ye ve her kötülükten alıkoymaya da bağış sevabı vardır. Hatta, birinizin eşiy*le ilişkiye girmesinde bile bağış sevabı vardır." buyurmuştu.
8-İnsanları ve onların değer verdiği şeyleri önemsemesi: "(Onların) Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesin*ler!.."16 âyeti, diğer insanların değer verdikleri şeylere saygılı davranmayı önermektedir. Bu sebeple, küfür ve inançsızlık düşünce ve fikir olarak red*dedilse de, her kim olursa olsun, bireyin değer verdiği kişisel inancına, düşünce ve kanaatine saldırmak, ahlâkî bir davranış olarak görülmemektedir.
Müşriklerin reisi Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin hanımı, Mekke'nin fethi sırasında İslâm'ı kabul etmişti. Bu arada kocası İkrime korkusundan Yemen'e kaçtığından, onu affedip Müslümanlığa kabul etmesi hususunda Hz. Peygamber'den söz almış*tı. Bunun üzerine eşi, İkrime'yi bulup Müslüman olması için huzuruna getir*diğinde Hz. Peygamber: "Hoş geldin süvari yolcu!" diyerek onu güler yüzle karşıladı. Öte yandan çevresindeki arkadaşlarına da, "İkrime aranıza katılı*yor, onu gördüğünüzde babası Ebû Cehil'e sövüp hakaret etmeyin, çünkü ölüye yapılan hakaret, hayatta olanı incitir." buyurdu.17
9-Kişilerin yeteneklerinden yararlanması: Hz. Peygamber değişik işler için görevlendirdiği insanların yetenekleri*ni dikkate almıştır. Nitekim, "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye soran kişiye, "Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle." buyurmuş, aynı şahsın emane*tin nasıl zayi olacağını sorması üzerine de, "İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman" demiştir.18
Hz. Peygamber , askeri başarıları ile ünlü olan Halid b. Velid'e Allah'ın kılıcı anlamında "Seyfullah" demiş, yetenek ve başarısını takdir etmiştir.19 Hz. Peygamber, şiiri bir iletişim aracı olarak kullanmış; çağının sözlü iletişim geleneğine uyarak şairlerin yetenek ve becerilerinden İslâm'ı müda*faa etmede ve inkarcılara karşı tavır almada faydalanmıştır. O, "Şiirde hik*met vardır. Çünkü şiir, Kureyş'i oktan daha fazla yaralar."20 buyurmuş*tur.
10-Hediye vererek insanların gönlünü kazanması: Hz. Peygamber, dostlukları kuvvetlendirme, sevgiyi pekiştirme, gönül kazanma, İslâm'a yönlendirme, muhtemel kötülükleri önleme, hizmet ve başarıyı ödüllendirme gibi çeşitli amaçlarla, beşeri bir âdete uyarak çevresindeki insanlara hediye vermiş ve başkalarının hediyelerini de kabul etmiştir. Bir defasında genç sahabi Cabir'den devesini satın almış, parasını ödedikten sonra almış olduğu deveyi ona hediye etmişti.21
11-Mesajını kolaylık ve tedricilik yöntemiyle sunması: Hz. Muhammed (sav), peygamberlik misyonu gereği, ilâhî mesajı, insan zih*ninin işleyiş ve algılayış yeteneğini dikkate alarak, bir anda değil de, zamana yayıp, önce basit ve kolay olandan başlayarak, yani tedricî olarak iletmiştir. Hz. Peygamber, Muaz'ı Yemen'e gönderirken şu tav*siyeleri yapmıştı: "Ehl-i Kitap'tan bir kavme gideceksin. Onları Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın elçisi olduğuma şehâdet etmeye davet et. Eğer buna itaat ederlerse, Allah'ın her gün ve gecede onlara beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Buna da itaat ederlerse, zenginlerden alınıp fakirlere verilecek bir zekatı Allah'ın onlara farz kıldığını bildir. Buna da itaat ederlerse, sakın mallarının en kıymetlilerini alma. Mazlumun beddua*sından kork. Çünkü mazlumun bedduası ile Allah arasında perde yoktur."22
12-Mesajını yaymak için çevresindeki insanlara sorumluluk vermesi: Veda Hutbesinde Hz. Peygamber "Sizden bura*da bulunanlar sözlerimi burada bulunmayanlara ulaştırsın. Belki burada bu*lunan, kendinden daha anlayışlı ve sözlerimi daha iyi muhafaza edecek biri*ne ulaştırır."23 diye hitap etmiştir. Hz. Peygamber bir defasında da: "Benim sözümü duyan, ezberleyen ve işittiği gibi kendinden sonrakilere ulaştıranı Allah nurlara gark etsin. Kendinden daha anlayışlı olanlara ilim taşıyan nice insanlar vardır. Niceleri de âlim olmadıkları halde ilim taşırlar."24 buyurarak, mesajının başkalarına iletilmesini temenni ettiği duasıyla insanları etkileye*bilmiştir. Hz. Peygamber mesajının yayılmasında olduğu gibi aslını muhafaza edebilmesi için de çevresindeki insanlara sorumluluk vermiştir. "Benim adıma söylenmiş bir yalan, bir başkasının adına söylenen yalan gibi değildir. Bile bile benim adıma yalan uyduran kişi ce*hennemdeki yerine hazırlansın."25 Bir diğer sözünde de, mesajını içeren bilgileri gizleyenler için: "Kendisinden sorulan bir bilgiyi gizleyen ve onu insanlara ulaştırmayan kişiye kıyamet günü ateşten gem vurulur."26 buyur*muştur.
13-Olumsuz tepkilere karşı sabır ve tahammül göstermesi: Eşi Âişe Hz. Peygamber'e, Uhud savaşının yapıldığı günden daha zor bir gün yaşayıp yaşamadığını sormuş, O da şu şekilde cevap vermiştir: "Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenası, onların bana (Taif de bir mevkii olan) Akabe günü yaptığıdır. Taifli İbn Abdülyâlîl'e sığınmak istemiştim de beni kabul etmemişti. Ben de geri dö*nüp, derin kederler içinde yürümekteydim. Karnüsseâlib (denilen yere) va*rıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca bulutun içinde Cebra*il'i fark ettim. Cebrail bana seslenerek: ‘Allah, kavminin sana ne söylediğini ve seni himaye etmeyi nasıl red*dettiğini duymuştur. Onlara dilediğini yapması için de sana Dağlar Meleği'ni göndermiştir.' dedi. Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selam verdi. Sonra da: ‘Ey Muhammed! Kavminin sana ne dediğini Allah işitti. Ben Dağlar Meleğiyim. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim.'dedi. O zaman: ‘Hayır, ben onların soylarından sadece Allah'a ibadet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını Allah'tan dilerim.' de*dim."27
14-İyiliği tercih etmesi, intikam alma yoluna gitmemesi: Hanîfe oğullarından Sümâme b. Usâl, Mekke'de Hz. Muhammed'le (sav) karşılaştığında, Peygamberin kendisini İslâm'a davet etmesi üzerine, "Bir daha bu teklifini yaparsan seni öldürürüm." diyen ve bir başka sefer, Hz. Peygamberin kendisine gönderdiği elçiyi öldürmek isteyecek kadar düşman*lıkta ileri giden bir kişiydi. Bir İslâm askeri birliği onu yakalayarak Medine'ye getirmişti. Fakat, askerler yakaladıkları bu kişiyi tanıyamamışlardı. Hz. Peygamber onu görür görmez tanımış ve mescidde bir direğe bağlanma*sını ve kendisine saygılı davranılmasını istemiştir. Namaz için mescide, giriş ve çıkışlarda bizzat Hz. Peygamber kendisiyle ilgilenmiş ve ona iman teklif etmiştir. Onun bu isteğine cevaben Sümame'nin hep, "Şâyet beni öldürecek olursan, zaten kanı dökülecek katil bir kimseyi öldürmüş olacaksın; şâyet kan diyeti istersen istediğini veririm." sözleri karşısında Hz. Peygamber, ona hiç karşılık vermeksizin oradan uzaklaşıp gitmekteydi. Sümame, bu arada camide olup bitenleri ve İslâm'ın nasıl bir din olduğunu bizzat görmekteydi. Üç gün sonra o, yine bildik cevabım tekrar edince Hz. Peygamber, onun hiçbir fidye alınmaksızın serbest bırakılmasını istedi. Sümame, bu tavırdan oldukça etkilenmiş olmalı ki, serbest kalınca camiden çıktı, şehir dışında bir yerde güzelce temizlendikten sonra tekrar Hz. Peygamber'e gelerek, Ona Müslüman olduğunu bildirdi ve şöyle dedi: "Şu ana kadar sen bana dünyanın en iğrenç adamı gibi duruyordun; işte artık şimdi seni herkesten çok takdir ediyorum."
15-Bazen sosyo-psikolojik bir baskı, bazen de uyarı, azarlama ve müdahale etme yoluna gitmesi: Hz. Peygamber, bazen sosyo-psikolojik bir baskı uygulama yoluna git*miştir. Rivâyetlere göre, Ka'b b. Mâlik, askerî bir sefere katılması gerekir*ken her nasılsa ihmal etmiş, katılmamıştı. Onun bu tavrı Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış ve kendisiyle elli gün konuşulmamıştı. Bu durumda, ondan başka iki kişi daha vardı. Yüzlerine dahi bakılmadığı, ken*dileriyle iletişimin tamamen kesildiği böyle bir tavır, aslında savaşa katılan Müslümanlarla birlikte hareket etmedikleri için bir cezalandırmaydı. Hz. Peygamberin kırgın ve kızgın bir şekilde "Allah'ın hükmü gelinceye kadar kalk, git!" dediği Ka'b b. Malik, bu elli günlük sürede, yeryüzünün kendisine dar geldiğini söylemiştir. Bu süre sonunda samimi tevbeleri üzerine Allah, affedildiklerini bildiren şu âyeti indirmiştir:149 "Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin (tevbelerini kabul buyurdu). Bütün genişliğiyle beraber arz başlarına dar gelmiş ve canları kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah'tan, yine Al*lah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tevbesini kabul buyurdu ki tevbe etsinler. Çünkü Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir."28
Tarih boyunca her toplumda engelliler var olduğu gibi, Hz. Peygamberin yaşadığı toplumda da belli oranda engelliler olmuş*tur. Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber, engellilerle insanî ilişkiler içerisinde olmuş, onlarla ilgilenmiş, onlara değer vermiş, sorunlarını çözümlemiş, gerektiğinde onları teselli etmiştir.
Abese sûresinin ilk âyetlerinde bahsedilen olay bunun en iyi örneğidir: Kureyş'in ileri gelen*lerine İslam'ı anlatırken gözleri görmeyen Abdullah b. Ümmi Mektûm yanına gelerek Hz. Peygamberden kendisini İslam ko*nusunda aydınlatmasını ve bilgi vermesini istemişti. Onun bu tutumu Hz. Peygamberin hoşuna gitmemiş, sözünün kesilmesini istememiş, bundan dolayı ona karşı ilgisiz davranarak is*teklerine cevap vermemiş ve yüzünü çevirmişti.1 Yüce Allah, bu olay akabinde O'nun bu tavrını şöyle tenkit etmiştir: "(Peygam*ber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Ne bilirsin, belki o temizlenecek? Veya öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmamasından sen sorumlu değilsin. Fakat sen, koşarak ve (Allah'tan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun."2 Ayette geçen ifadelerden anlaşılaca*ğı üzere Hz. Peygamber, olay esnasında Mekkelilerin önde gelen*lerine İslam'ı tebliğe fazlaca kendini kaptırmıştı. Çünkü O, kendi*lerine dini tebliğ ettiği kişilerin Müslüman olacaklarını umuyor ve Müslümanların güçlenmesini arzu ediyordu.
Görme engelli olan Abdullah b. Ümmi Mektûm'un ihmal edilmesi, onunla ilgilenilmemesi Allah tarafından hoş karşılan*mamıştır.3Olaydan sonra Hz. Peygamber, Abdullah b. Ümmi Mektûm'un yanına her gelişinde ona "Ey hakkında Rabbimin be*ni itâb ettiği (uyardığı) zat merhaba!" der ve urbasını altına serer*di.4 Ayette Peygamber uyarıldığı gibi, aynı zamanda âmâ olan Abdullah b. Ümmi Mektûm da gözü gören kimselere nasip olma*yacak bir şerefle taltif edilmiştir.5
Ortopedik özürlü bir sahâbî olan Amr b. el-Cemûh, yü*kümlü olmadığı halde azimet yolunu tercih ederek Hz. Peygamberden savaşa katılma iznini almış ve şehit olmuştur. Hz. Pey*gamber, savaş esnasında onu görmüş ve ona şöyle demiştir: "Ben sanki seni cennette bu ayağın iyileşmiş bir vaziyette yürürken gö*rüyor gibiyim. "6
Kamusal Alanda Engelliler
Hz. Peygamberin, engellilere önem ve değer verdiğinin en gü*zel örneği onlara kamu alanında görev vermiş olmasıdır. Böylece onları topluma kazandırmaya çalışmış, onları toplumun üretken olmayan bir kesimi olarak görmemiştir.7 Hz. Peygamber, görme engelli olan ve hicretten ön*ce Medine'de Kur'an öğreticisi olarak görev yapan Abdullah b. Ümmi Mektûm'u, Mescid-i Nebevî'de müezzin olarak görevlendir*diği gibi,8 Veda haccına ve Uhud savaşına gidişi de dahil, çeşitli zamanlarda Medine dışına çıktığında 13 defa Medine'de kendi yerine vekil bırakmış, namazları o kıldırmıştır.9 Abdullah b. Ümmi Mektûm, Tebûk gazvesinden sonra nâzil olan ve savaşa fiilen katılanların, geride kalanlardan üstün olduğunu, ancak öz*rü olanların bu hükmün dışında tutulduğunu bildiren ayete rağmen o günden sonra yapılacak savaşlara katılacağını söyleyip, sancağın kendisine verilmesini istemiştir.
İslam'da engellilerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi, Abdullah b. Ümmi Mektûm vesilesiyle mümkün olmuş, onların vekil bırakıl*maları, imamlık yapmaları, savaşa iştirak etmeleri, farz namazla*ra katılmaları, korunma amacıyla köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır. Hz. Peygamber, namazlarda İbn Mektûm ve daha başka görme özürlülerin imamlık yapmalarına izin vermiş*tir.10 Hz. Peygamberin, önde gelen sahâbîlerden Muaz b. Cebel'i ortopedik özrü olmasına rağmen Yemen'e vali olarak göndermiş olması11 kayda değer bir olaydır. Hz. Peygamberin görme engelli sahâbîlerin cemaate de*vam etmelerini ısrarla istemesinde, onların toplumdan tecrid edilmemeleri, yeteneklerine uygun alanlarda istihdam edilerek üretici bireyler olmaları, ideallerini gerçekleştirmelerine engel ol*mama ve onların kişiliklerini gerçekleştirmelerine yardımcı olma gibi hikmetli bir espri yatmaktadır.
Engellilere İnsanca Muâmele Edilmesi:
Hz. Peygamber, engelli/engelsiz ayırımı yapmadan insanlara insanca yaklaşılma*sını istemektedir. Mekke fethedildiğinde, Hz. Ebû Bekir, yaşlı ve âmâ olan babası Ebû Kuhâfe'yi sırtına yüklenerek Hz. Peygamberin huzuruna getirmişti. Bu durumdan rahatsız olan Hz. Peygamber, "Bu ihtiyarı evde koysaydın da, onun yanına biz gitseydik ya?!" diyerek saygı ve nezaket göstermiş12, böylece yaş*lı/engelli birisine karşı sergilenmesi gereken tavrı bizlere öğret*miştir.
Sahâbeden Abdurrahman b. Ka'b b. Mâlik (r.a), babası gözlerini kaybedince, ona rehberlik yaptığını ve Cuma günü olunca da namaza götürdüğünü bildirir.13
Hadislerde görme engel*li bir kimseye yol göstermenin, sağır ve dilsizle ilgilenmenin, on*lara yardımcı olmanın sadaka olduğu belirtilir ve bu tür olumlu davranışlar kişiye sevap kazandırır.14
"Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, ihtiyacı olanın ihtiyacını gi*dermesi için ona rehberlik etmen, derman arayan dertliye yardım için koşuşturman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmak*ta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir..."15
Hz. Peygamber herhangi bir âmânın yoluna engel olanları kınamış16, onları yoldan saptıranları, kasten yan*lış yola yönlendirenleri lanetliler içerisinde telakki etmiştir.17Hz. Peygamberden gelen bu uyarılar dikkate alınması gereken ciddi uyarılardır.
Başkalarına zarar verici, onları incitici hatta sakatlayıcı konumunda olan şeylerin bertaraf edilmesi, bu tür şeylere karşı ilgisiz kalınmaması da hadislerde istenmektedir: "Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen bir sadaka*dır."18 "İman yetmiş (veya altmış) küsur şubedir. En üstünü Lâilâhe illallah kelimesidir. En aşağısı ise yoldan eziyet verecek şeyleri gidermektir."19
Hz. Peygamber, hadislerinde insanın hastalık, sakatlık, bedensel-ruhsal olarak kendisine isa*bet eden her türlü sıkıntıya düşmesi, günahları için bir bağış*lanma ve ahirette ecir almaya bir sebep olacağını ifade etmekte*dir: "Bir Müslüman'a isabet etmiş herhangi bir hastalık, dert, hü*zün ve hatta gam yoktur ki, Allah (c.c) bunu onun hataları için keffaret kılmış olmasın!"20 Görme özürlü olan bir kişi, bu sıkıntısına katlanır ve sab*rederse kendisine hadislerde cennet vaad edilmekte*dir. "Mükafatın büyüklüğünün belânın şiddetine göre" olduğunu söy*leyen Hz. Peygamber21, kendisinden nakledilen kudsî bir hadiste Yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu ifade etmiştir: "Ben kulumu -iki gözünü kastederek- iki sevgilisiyle imtihan ettiğimde o buna sab*rederse, iki göze bedel olarak ona cenneti veririm. "22
Allah katında kimin kimden daha üstün olduğu her za*man bilinmez. "Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin etseler, isteklerini Allah'ın gerçekleştireceği kimselerdir."23