Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 53 (0 Kayıtlı ve 53 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
1) Hz. Adem'in Meleklere Selam Vermesi: Hz. Adem, ilk yaratılan insan olması sebebiyle başka bir insanla selamlaşması mümkün değildir. Bu bakımdan ilk selamlaşması meleklerle olmuştur. Buna işaret eden hadis şöyledir: "Cenabı Hak Adem'i yarattığı zaman; Git şu oturan meleklere selam ver, selamını nasıl karşılayacaklarını dinle. Zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır." buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Adem, ‘es-Selamü aleyküm' dedi. Melekler de ‘es-Selamü aleyke ve rahmetullah' diye mukabelede bulundular..."1
Hadiste geçen "senin ve evladının selamı olacaktır" ifadesinden anlaşılacağı gibi selamın Hz. Adem zamanından İslamiyet'e kadar gelen ilahî dinlerde de mevcut olduğuna bir işarettir.
Cebrail'in Hz. Ayşe'ye selam verdiğini Hz. Ayşe'nin de iade ettiğini şu rivayetten öğrenmekteyiz: Rasûlullah Ayşe'ye: "Cibril seni selamlıyor, dedi. Ayşe: Ve aleyhisselam ve rahmuteullah." dedi.2
Hadislerden anlaşılacağı üzere selam insanlarla melekler arasında manevi bir rabıta kuran, aynı zamanda bu varlıkların insanlara dua etmelerine vesile olan mühim bir unsurdur.
2) Selamın Yayılması ve İnsanî Münasebetlerde Oynadığı Rol:
Selam Müslümanlar arasında birleşip kaynaşmanın, sevgi ve saygının elde edilmesinde en başta gelen unsurlardan biridir. Müslümanlar'ın tanışmaları ve kendilerini başka din mensuplarından ayırmaları selam sayesinde olur. Selam nefsi tevâzua alıştırdığı gibi, Müslümanlar'ın birbirleriyle küsüp alakayı kesmeyi ve ara bozmayı ortadan kaldırır. İnsan verdiği selamı hiçbir maddî menfaat gözetmeden, Allah için vermelidir. Onu yalnız eşine ve dostuna değil, gördüğü her Müslüman'a vermelidir. Aksi takdirde belirli sınırlar çizenler ve bu sınırlar dışında mütalaa ettiği insanlara selam vermekten imtina eden kimseler İslamî prensiplere aykırı hareket etmiş olur. Çünkü Hz. Peygamber selamın yayılmasında sınırlar koymamış ve her Müslüman'a verilmesini istemiş, bunun için çeşitli vesilelerle selamın yayılmasını emretmiştir. Umâme'den rivayet edilen hadisten bunu anlamaktayız: "Nebimiz bize selamı ifşâ etmemizi emretti." denilmiştir.3
Müslüman bilmelidir ki selam lafzı Allah'ın isimlerinden birisidir. Bu hususu teyid eden İbn Mesud'dan nakledilen hadistir "Selam Allah'ın isimlerinden bir ismidir. Allah onu yeryüzüne vazetti, aranızda yayınız."4 Öyleyse bir Müslüman'ın selam vermekten imtina etmesi Allah'ın ismini zikretmekten kaçınmış manasına gelecektir.
Selam, Müslümanlar'ın birbirini Allah için sevmelerine sebep olan bir faktör olduğuna göre, bu faktör zayıfladığı zaman Allah için olan sevgi azalır, yerini menfaate, çeşitli gaye ve sebeplere dayanan sevgi alır. Menfaatler yok olduğu zaman sevgi ortadan kalkar, yerini kin ve düşmanlığa bırakır. Hz. Peygamber insanın birbirini gerçekten nasıl sevebileceğini şöyle belirtmiştir: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size bir şey göstereyim mi, onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz. Aranızda selamı ifşâ ediniz."5
Selamda esas olan tanınan ve tanınmayan herkese verilmesidir. Yalnız tanıdık kimselere verilirse, selamla elde edilmek istenen gayeye varılamaz. Bu husus hadiste şöyle beyan edilmiştir: "...Birisi yâ Rasûlullah İslâm'ın hangi ibadeti hayırlıdır?diye sordu. Rasûlullah: ‘Aça yemek yedirmen ve bildiğine, bilmediğine selam vermendir', diye cevap verdi."6
Selamı az veren, vermekten çekinen veya çeşitli düşüncelerle imtina eden kimse, selamın ruhunu, gayesini anlamamış demektir. Bunun için Hz. Peygamber selamı az vereni insanların en cimrisi olarak tavsif etmiş ve şöyle demiştir: "...insanların en cimrisi selamda cimrilik yapandır."7 Hatta selamı yaymayan insanın imanının tamam olamayacağı da şu hadisle belirtilmiştir: "Üç şeyi her kim bir araya getirebilirse imânı da tamam toplamış olur. Nefsine karşı olsa da insafı elden bırakmamak, herkese selamı yaymak, fakir iken de infak etmek."8
Selamın yayılmasını teşvik eden hususlardan birisi de küs olan kimselerden ilk önce selam verenin hayırlı olacağının hadiste işaret edilmiştir: "Bir Müslüman için kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küsmesi) helâl değildir. İkisi karşılaştıkları zaman birisi bir tarafa, diğeri başta tarafa döner, bunlardan hayırlısı selama ilk başlayandır."9
Selamı yaymak isteyen kimse selamın faziletinden ve sevabından istifade etmesini bilmelidir. İstifade yolu hadiste şöyle açıklanmıştır: "Bir adam Hz. Peygamber'e gelip ‘es-Selamü aleyküm' dedi. Hz. Peygamber aynı şekilde mukabelede bulundu ve selam veren oturdu. Bunun üzerine Peygamber 'on sevap kazandı' buyurdu. Sonra başkası gelip 'es-Selamü aleyküm ve rahmetullah' dedi. Hz. Peygamber de aynı şekilde cevap verince selam veren oturdu ve Peygamber 'Yirmi sevap kazandı' buyurdu. Sonra bir adam gelerek 'es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühu' dedi. Peygamber yine aynı şekilde cevap verince, selam veren oturdu. Rasûlullah 'Otuz sevap kazandı' dedi."10
Sahabe selamın faziletini ve sevabını çok iyi bildiği için, selam vermek üzere çarşı ve pazara çıkardı. Kalabalık bir yerde çok kimseyle karşılaşacaklarından dolayı, bu onlar için büyük bir fırsat olurdu.
3) Evlere Girerken Selam Verilmesi: Bir kimse kendi evine yani ailesinin yanına girdiği zaman selam vermelidir. Anne ve babasına selam vermemelidir şeklindeki kanaat yanlıştır. Şahıs kendi evinden başka birinin evine girdiği zaman, ev meskun olsun veya olmasın, selam vermelidir. Meskun eve girildiği veya çıkıldığı vakit, her iki halde de selam verileceği meskun olmayan eve girildiği vakit nasıl selam verileceği, Mücâhid ve Katâde'den gelen rivayette işaret edilmiştir: "Eve girdiğin zaman, evde kimse yoksa, ‘es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillahissâlihin', de. Zira melekler selamı sana iade eder."
Selam vermeden eve giren kimseyi Hz. Peygamber ikaz etmiştir. Gerçek manada iman eden kimselerin başkasının evine izinsiz ve selamsız giremeyeceğini "Ey iman edenler ! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere sahipleriyle alışkanlık temin edip izin almadan ve selam vermeden girmeyin."11 ayeti hülâsa eder.
4) Hz. Peygamberin Çocuklarla Selamlaşması: Hz. Peygamber çocuklarla selamlaşırdı. Bu suretle çocuklarla münasebet kurar ve onları okşar severdi. Bir gün Hz. Peygamber Ensarlılar'ı ziyaret ediyordu, Ensarlı çocuklar Peygamberin etrafını çevirdiler. Peygamber onların başını okşadı ve selam verdi. Burada belirtilmesi gereken nokta çocukların selamı iade edip etmeyecekleridir. Eğer çocuklar akıl baliğ değillerse selamı iade etmek mecburiyetinde değillerdir. Yalnız bir çocuk akil baliğ olan kimseye selam verirse, o kimse çocuğun selamını iade etmesi gerekir.
Hz. Peygamberin çocuklara selam verdiğine dair birkaç rivayeti burada nakledelim: "Enes bir kere çocukların yanına uğramış ve onlara selam verip, Nebi çocuklara böyle selam verirdi, demiştir", "Ben Rasûlullah'la birlikte idim. Çocukların yanına uğradı ve onlara selam verdi." İçinde çocuklar bulunan bir topluluğa selam verildiğinde reşid olmayanların mukabele etmeleriyle topluluk reddi selam etmiş sayılmaz. Çocuklar erginlik çağına geldikleri zaman başkasının evine izinsiz ve selamsız giremeyecekleri öğretilmelidir. Bu İslâmî adabın esaslarından biridir. Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur: "Sizden olan çocuklarda, buluğa erdiklerinde kendilerinden önceki ağabeylerinin izin isteyişleri gibi izin istesinler."12
5) Ölülere Selam Verilmesi: Ölen insanlarla, münasebetin kesilmemesinde yine selamın rol oynamasının, konunun ehemmiyetini ortaya koyar.
Hz. Peygamber kabristana uğradığı zaman selam verdiğine dair İbn Abbas'tan rivayet edilen hadis işaret etmektedir: " Rasûlullah Medine kabirlerine uğradı ve onlara yüzünü dönerek: ‘es-Selamü aleyküm ey ehli kubur, Allah bizi ve sizi affetsin, siz bizim selefimizsiniz ve biz de sizin takipçileriz.'dedi."
6) Hz. Peygamber'e Salâtü Selam Getirilmesi: Müslümanlar arasında selamlaşma nasıl bir vecibe ise, bütün kâinatın Peygamberine salâtü selam getirmek de daha büyük bir vecibedir.
Hz. Peygamber'e salâtü selam getirmenin icâbettiğine şu âyeti kerime işaret eder: "Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber'e salat ederler. Ey iman edenler! Sizde Ona salat edin ve gönülden teslim olun."13 Kendisine salâtü selam getirilmesini ve bunun kendisine ulaşacağı hadiste belirtilmiştir: "Evlerinizi kabir ve kabrimi bayram yeri yapmayınız, bana salâtü selam getiriniz. Zira sizin salâtü selamınız nerede olursanız olunuz bana ulaşır."14
Hz. Peygamber'e selam getirmenin üç anlamı vardır:
a) (Bütün afetlerden) selamet senin için olsun. Selamet senden ayrılmasın.
b) "Selam" kelimesi muvafakat, boyun eğme manasına gelir. Nitekim âyet-i kerime bu manayı açıklamaktadır: " Rabbin hakkı için, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra verdiğin hükümde nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar."15
c) "Selam" kelimesi korumak, himayede bulundurmak, her türlü işine kefil olmak anlamına gelir. Bu anlamda olan "selam" kelimesi Allah'ın ismi olur. Hz. Peygamber'e salâtü selam getirmek bir vecibe olduğuna göre, bu vazifeyi yerine getirmek için, nerelerde salâtü selam getirilmesinin bilinmesi gereklidir. Bu yerleri genel olarak şu noktalarda toplayabiliriz: 1) Rasûlullah zikredildiğinde, 2) İsmi işitildiğinde, 3) İsmi yazıldığında, 4) Ezan ve kamet anında, 5) Mescide girerken, 6) Cenaze namazında, 7) Namazda oturuşlardaki teşehhüdden sonra, vs....
Bu ve buna benzer yerlerde Rasûlullah'ın ismi anıldığında salâtü selam getirmeyen kimsenin durumu söyle belirtilmiştir: "Yanında anıldığım zaman bana salâtü selam getirmeyen cimri kimsedir." "Yanında anıldığımda bana salâtü selam getirmeyen adamın burnu (yerde) sürünsün...."16
Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik misyonu, ferdî ve manevî hayatın olduğu kadar sosyal ve maddî hayatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı, her iki alanda da insanlara kılavuzluk yapmayı kapsamaktadır. Müslümanlar inançları gereği Hz. Peygamber'in her iki alandaki kılavuzluk ve otoritesini kabul etmekle birlikte, İslâm dünyasında onu tanıma ve anlama konusunda genellikle yeni bir sosyal düzenin kurucusu olarak gösterdiği faaliyetlerden çok ferdî ve manevî hayata kılavuzluğuna alaka duyulmuş, hayatıyla ilgili literatür de daha çok bu istikâmette gelişme göstermiştir. Esasen tarih boyunca Müslüman toplumlarda sosyal hayatın Kur'ân ve Sünnet'te belirlenen temel esaslar çerçevesinde şekillenmiş bulunması da insanların bu yönelişlerinde etkili olmuş, manevî olgunluk, erdemli bir ferdî hayat kadar düzenli ve huzurlu bir sosyal hayat için de ulaşılması gereken bir amaç olarak görülmüştür. Batı dünyasında ise din ile hayatın maddî alanlarını birbirinden ayıran yaygın telakkî çerçevesinde peygamberliğin yalnızca ferdî ve manevî hayata kılavuzluk şeklinde kabul edilmesi, Hz. Peygamber'in sosyal misyonu ve tarihî rolünün kavranmasında karşılaşılan ciddi zorlukların başında gelmekte ve dolayısıyla Rasûlullah sosyal ve siyasal hayata fazla angaje olmuş görülmektedir. Bir diğer problem de Batı'nın yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı ve savaştığı rakip bir uygarlığın kurucusu olarak Hz. Peygamber hakkında ortaçağ boyunca teşekkül eden önyargılardan ve menfî tasavvurdan hâlâ kurtulamamış olunmasıdır.
Dünya çapında büyük yankılar uyandıran bir hareketin önderi olarak Hz. Peygamber'in olağanüstü başarısı, manevî ve maddî olmak üzere iki sâikle izah edilmeye çalışılmıştır. Genelde din âlimlerinin ve diğer Müslümanların benimsediği birincisi, Allah tarafından peygamber olarak seçildiği ve dolayısıyla başarısının ilâhî kaynaklı olduğu; Batılı araştırmacılarla tarihçilerin izlediği ikincisi ise başarısının tarihî ve diğer tecrübî sebeplere dayandığı, bu konuda dikkat çekici liderlik vasıfları ve karizmatik şahsiyetinin etkili olduğu yolundadır. Hz. Peygamber'in İslâm'da örnek kabul edilen ideal kişiliği ile tarihî kişiliğini yansıtan iki yönü zorunlu olarak birbiriyle çelişmez; aksine bunların her biri kendi araştırma yolunu ve analiz yöntemini izleyen iki ayrı sorgulamayı gerektirir. Allah'ın, elçisine yardım ve desteği inanan için tartışılmaz olmakla birlikte Rasûlullah'ın başarısını izahta sahip bulunduğu üstün vasıfları göz ardı etmek, onun bir insan olarak büyüklüğünü sadece ilâhî mesajı nakleden önemsiz bir vasıta seviyesine düşürme riskini taşır.
Rasûlullah'ın bütün üstün yetenek ve vasıflarıyla birlikte herhangi bir insan gibi yaşadığına ve tabiatüstü özelliği bulunmayan bir insan gibi diğerlerince izlenebilecek örnek bir hayat sürdüğüne işaret etmek gerekir. Aksi halde onun hayatı Kur'ân-ı Kerîm'de de belirtildiği üzere insanlık için mükemmel bir örnek olarak mülâhaza edilemezdi. O karakter, ahlâk, arzu ve eğilimleri farklı olan bütün insanlara bir rehber olarak gönderildiğinden bunların bütün ferdî ve sosyal ihtiyaç ve sorunlarını giderecek bir ruhî ve fikrî olgunlukla donatılmıştı. İzlediği siyaset de bütün fert ve toplumları kapsayan ve bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşıyordu. Hz. Peygamber'in insanlık tarihinde siyasî, hukukî, ekonomik ve sosyal alanlarda ortaya koyduğu değerleri bilfiil uygulamayı başardığı bilinen tek peygamber ve lider olması da bu beşerî kılavuzluk ve önderlik misyonunun bir gereğidir.
Hz. Peygamber'in görevi sadece kendisine verilen vahyi tebliğ etmekten ibaret değildi; tebliğ ettiği dine insanları davet etmek, dinin esaslarını açıklayıp bizzat yaşamak (el-Bakara 2/151, Âl-i İmrân 3/164, el-Cum'a 62/2), gönderildiği toplumu bu doğrultuda yönetip yönlendirmek (en-Nisâ 4/105) ve yeni bir toplum modeli oluşturmak da onun görevleri arasındaydı. Zira peygamberliğin amacı yalnızca belli esasları insanlara bildirmek değil, ferdî ve toplumsal planda bir dönüşümü de sağlamaktır.
Allah Rasûlü, bir insan, bir kul olmakla birlikte kendisine verilen misyon ve bu misyonun kazandırdığı manevî şahsiyet, onu diğerlerinden ayırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm bir taraftan Hz. Peygamber'in beşerî tabiatına vurgu yaparken diğer taraftan da onun diğer insanlar arasındaki özel statü ve otoritesini kesin şekilde belirtir. Allah'ın kendisine itaatle birlikte ona itaati de emretmesi ve eğer inanıyorlarsa insanların anlaşmazlık konularını hükme bağlamak için Allah'a ve elçisine götürmelerini emretmesi (en-Nisâ 4/59), siyasî ve hukukî alanlarda onun otoritesini kabulün, imanın bir gereği olduğunu ve bu iki itaatin esasta birbirine bağlı bulunduğunu da gösterir. Daha önceki peygamberlere Allah tarafından hikmet (bilgelik) ve mülk (hükümranlık) bahşedildiğinin belirtilmesi (el-Bakara 2/251, en-Nisâ 4/54, Sâd 38/20), bunların bir peygamber olarak onun için de söz konusu olduğunu ima eder. Ancak Kur'ân'da Hz. Peygamber için mülk tabiri yerine hükm kelimesi kullanılmıştır. Nitekim Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir rivâyette kaydedildiği üzere Allah Teâlâ Rasûlullah'ı "hükümdar-peygamber" ile "kul-peygamber" olma arasında muhayyer bırakmış, o da Cebrail'in Allah'a karşı tevâzu göstermesi yolundaki tavsiyesi üzerine "kul-peygamber" olmayı tercih etmiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, s. 231). Hz. Peygamber bir defasında huzurunda bulunan birinin korkuyla titremesi üzerine "Sakin ol, ben hükümdar değilim" buyurmuştu (İbn Mâce, "Et'ıme", 30; Muttakî el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, Haydarabad 1314, c. VI, s. 88).
Hz. Peygamber'in örnek bir İslâm toplumu kurması, ancak otoritesi sayesinde mümkündü. Yukarıda belirtildiği üzere ümmetin lideri olarak onun Müslümanlar üzerindeki otoritesi Kur'ân'da hükm ve türevleri ile ifade edilmiştir (en-Nisâ 4/60, 65). Bu âyetler Hz. Peygamber'e itaatin somut ifadesini, onu hâkim kabul edip verdiği hükmü tartışmasız benimsemek şeklinde ortaya koyar. Allah'a itaat Hz. Peygamber'e itaatin temeli olurken, Hz. Peygamber'e itaat da Allah'a itaatin tek görünür kanıtıdır: "Kim Peygamber'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisâ 4/80). Onun peygamberlik görevi tamamen fikrî ve ruhî öğütle sınırlı olmayıp bir İslâm toplumu (ümmet) kurma amacına bağlı olarak sosyal, politik ve askerî faaliyetleri de kapsadığından, kendisine itaat sadece ibadet vs. alanında değil, sosyal hayatta da söz konusudur. Bu sebeple Medine döneminde inen âyetler sadece dinî alanda değil sosyal, siyasal, ekonomik ve askerî alanlarda da süratli bir kurumlaşmanın gerçekleşmesine, dinamik bir toplumsal yapının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Batı dünyasında yine birçok Batılı tarafından temelsiz, insafsız ve hatta gülünç bulunmasına rağmen, bazı yeni önyargılarla birleşerek kısmen varlığını sürdüren Hz. Peygamber'in şahsına yönelik asılsız ve çirkin sıfatlarla yüklü geleneksel olumsuz imaj çerçevesinde, Mekke döneminde müsamahalı ve nazik bir mübelliğ iken Medine döneminde elde ettiği güçle siyasî bir şahsiyet haline geldiğine ve şiddete meylettiğine, asıl amacının siyasî olduğuna dair iddialar da ileri sürülmüştür.
O’nun Batı'daki yaygın Hz. İsa imajından farklı olarak daha önceki bazı peygamberler gibi yeni bir sosyal düzen kurma misyonunu da yüklenmiş olmasını kavrayamamaktan ve o günkü tarihî ve siyasî şartları tarafsız olarak değerlendirememekten kaynaklanan bu tür iddialar, diğer bazı Batılı araştırmacılar tarafından temelsiz bulunarak eleştirilmiştir. Rudi Paret, tarihçilerin Hz. Peygamber'i Hıristiyan bakış açısı ve kendi hükümranlığının bu dünyaya ait olmadığını söyleyen Hz. İsa'nın ortaya koyduğu model ile değerlendirme hatasına düşmemeleri gerektiğini belirtir. Ona göre Medine döneminde Arap-İslâm Ümmeti'nin gerçekleşmesi sürecinde Rasûlullah asla kuvvet sâikiyle hareket etmedi; aksine, derin bir tevâzuyla en büyük askerî ve siyasî başarılarını da Allah'ın sayesinde olmuş gördü. Onun temel hareket tarzında hiçbir değişiklik olmadı, görev anlayışı eskiden ne idiyse öyle kaldı. R. Bosworth Smith ve Edith Holland gibi müellifler Medine dönemindeki şartlar ve zaruretlerin Hz. Peygamber'in kuvvet kullanmasını gerekli kıldığını belirtirler. Hatta İngiliz E. Holland, ülkesinin Almanlarla çatıştığı bir ortamda 1914 yılında neşredilen kitabında, Hz. Peygamber ve ashâbını örnek göstererek inançları uğruna canları, malları ve sahip oldukları her şeyi vermeye hazır olan ilk müslümanların hamiyetini arzuladıklarını belirtir. Her insanın kendisini ve malını korumak ve düşmanının saldırısını savmak hakkına sahip olduğunu belirten Edward Gibbon, Hz. Peygamber'in barışçı ve hayırhâh bir misyonu icra ederken kendi hemşerilerinin haksız sürgün ve soygununa maruz kaldığını; bağımsız bir toplum tercihinin Mekke muhâcirini hükümdar seviyesine yükselttiğini ve onun ittifaklar kurmak ve savunma savaşı yapmak hususunda tam selahiyete sahip olduğunu söyler.
Birçok Batılı yazar ise aslında Hz. Peygamber'in manevî yönünün, peygamber olma özelliğinin beşerî faaliyetlerine her zaman baskın geldiğini, devlet adamlığı vasfının ikinci planda kaldığını ve asıl manevî rolü çerçevesinde şekillendiğini dile getirmekte, onu bu rolünden soyutlayarak sadece başarılı bir devlet adamı olarak gösteren veya Mekke ve Medine döneminde iki farklı şahsiyet portresi çizdiği şeklindeki bakış açısının hatalı olduğunu, tarihî gerçeklerle bağdaşmayan bu yaklaşımın sadece Peygamber'i yanlış takdim etmekle kalmadığını, İslâm'ı anlamada da yanlışlığa yol açacağını belirtmektedirler.
Mekke dönemindeki tecrübeden sonra gerek İslâm'ın evrensel boyutta tebliği gerekse Müslümanların barış ve güvenlik içinde yaşama imkânına kavuşmaları için siyasî hâkimiyetin hayatî bir önem taşıdığı daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Medine'de gayri mütecanis müşrik Arap ve Yahudi topluluklarıyla müslümanlardan oluşan siyasî bir birlik kurmak isteyen Rasûlullah'ın önünde Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki eskiden kalma düşmanlıklar yanında Benî Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kureyza kabilelerinden meydana gelen Yahudi blok ve münafıkların temsil ettiği pasif direniş önemli zorluklar olarak durmaktaydı. İki Arap kabilesinin İslâmiyet'i ve dolayısıyla Hz. Peygamber'in otoritesini kabulüyle bu konuda ilk adım atıldıysa da Medine Vesikası'nda da öngörüldüğü üzere Hz. Peygamber'in bu siyasî birliğe entegre edebileceğini umduğu Yahudi topluluklarının tamamen asimile edilemez bir özellik taşıdıkları, müslümanların dinî birliği için tehlike arz ettikleri ve bu şartlar altında ayrılık tehdidi karşısındaki ümmetin onları bünyesinden atmak zorunda olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bunun başarılmasıyla da Medine toprakları üzerinde ihtilâfsız hâkimiyetiyle tamamen İslâmî bir topluluk kurulabildi.
Hicretle birlikte oluşan şartlar çerçevesinde Mekke'deki durumun aksine Hz. Peygamber'in siyasî kişiliği, kuruluş halindeki bir devletin başkanı olma özelliği ön plana çıkmaya, kendisinin dinî rehberliği yanında siyasî liderliği ve oluşan yeni müslüman toplumun diğer gruplarla ilişkilerinin tayin ve tespiti önem taşımaya başlamıştı. Hicreti izleyen günlerde Hz. Peygamber hemen Medine'nin mutlak anlamda hâkim ve yöneticisi durumuna gelmemekle birlikte Mekke ve diğer yerlerdeki düşmanlarına üstünlük sağlayıp İslâmiyet'i kabul edenler de Medine'ye gelerek kendisine katıldıkça tedricî bir şekilde şehirde kontrolü eline geçirmişti.
Daha sonraki gelişmelerle siyasî önderliği tartışmasız hale gelmiş, vefatına bir-iki yıl kala Arabistan'daki kabilelerin büyük kısmı İslâmiyet'i kabul etmiş ve onun yönetiminde geniş bir siyasî birlik oluşmuştu. M. Watt, Rasûlullah'ın bu başarısının, şartlar çoğu durumda kendisine yardım etse bile, onun şahsî meziyetlerinden, bir devlet adamı olarak uzak görüşlü bilgelik ve dirâyetinden, bir yönetici olarak maharetinden ve insanlara muamelesindeki incelik ve anlayıştan ayrı düşünülemeyeceğini, bu başarıda İslâmiyet'in cazibesi, dinî ve sosyal bir sistem olarak Arapların ihtiyacına cevap vermesi başta gelse de onun iyi muamelesinin, siyaset ve yönetimdeki becerisinin de büyük rol oynadığını belirtir. Ona göre bütün bunların ötesinde, yönettiği toplumu çekip çevirmedeki mükemmel mahareti, önemsiz bir azınlık dışında herkese kendisine iyi davranıldığını hissettirmesi de İslâm toplumu içindeki âhenk, hoşnutluk ve sevgi ile bu toplum dışındaki huzursuzluk ortamı arasındaki zıtlığı artırıyordu.
Hz. Peygamber'in liderliğinde şâhid olunan gelişmelerle Arap yarımadasındaki siyasî yapı çeyrek asır içinde değişti; birçoğu göçebe ve yarı göçebe dağınık kabileler halinde yaşayan Araplar onun sayesinde ilk defa birleşip bir millet haline geldiler. İslâm öncesi Arap toplumunda hâkim dinî ve sosyal kavram ve kurumlara karşı büyük bir mücadele veren Rasûlullah, Medine'de ferdî ahlâk ve sosyal adalet bakımından bir çürüme içinde bulunan toplumda yeni ahlâkî ve sosyal bir düzen kurmaya çalıştı. Kabilevî düşmanlıkları, sosyal adaletsizlik ve eşitsizlikleri ortadan kaldırdı; doğuştan var kabul edilen üstünlük kavramını yıktı, toplum fertlerini birbirinden ayıran yapay engelleri kaldırdı. Kardeşlik, karşılıklı dayanışma ve sevgi esasına dayanan bir toplum meydana getirdi. Kız çocuklarının öldürülmesini ve kadınlara kötü muamele yapılmasını önledi. Baskıcı bir itaat kuralı altında ezilen kadını erkekle hayatı ortak bir şekilde paylaşan, karşılıklı hak ve sorumluluklara sahip bir seviyeye yükseltti. Kadınlar herhangi meşrû bir meslek sahibi olabiliyor, müstakil mülk edinebiliyor, istediği şekilde harcamada bulunabiliyordu. Aile hukuku alanında (evlenme, boşanma, miras) kadınla ilgili getirilen hükümler, kadınları bağımsız varlıklar gibi görmeyen eski anlayışları yıktı. O günkü uluslararası şartlar çerçevesinde bir devletin tek taraflı kararıyla kaldırılması mümkün olmayan köleliğin tedricî bir şekilde ortadan kalkması için gerekli tedbirleri aldı. Öyle ki, kısa bir süre sonra âzad edilen köleler (mevâlî) ilim, sanat ve diğer alanlarda efendilerinin önüne geçer hale geldiler.
Hicretin X. yılında bütün Arabistan'ın İslâm hâkimiyetine geçmesi, Medine çevresindeki bölgelerin İslâm devletinin eyaletleri haline gelmesi üzerine Hz. Peygamber bu bölgelerin yönetimi için genellikle kendi kavimlerinden seçkin kimseleri gönderdi. Görev verdiği kimseler hakkındaki ölçüsü liyâkat ve ferdî ehliyet idi. Bunlardan yetenekli çıkmayanları geri çağırma ve daha liyâkatlisini göndermede de tereddüt göstermedi. Başka konularda bilgi ve yetenek sahibi olsa da bir işin üstesinden gelemeyeceğine inandığı kimseyi bu göreve getirmedi. Yönetimde kabile üstünlüğü, soyluluk, zenginlik veya sınıf değil, inanç ve değerleri esas almış, herkese kabiliyet ve gayreti çerçevesinde kendisini gerçekleştirebileceği fırsat eşitliği tanımıştı. Bu sebeple ehil olan genç sahâbîleri önemli görevlere getirdiği görülür.
Yönetimde vazgeçmediği prensiplerden biri de danışma idi. Başta önemli kararlar olmak üzere birçok işte ashâbın ileri gelenlerine danışıp görüşlerini alır, Uhud Savaşı'nda olduğu gibi bazen kendi kanaatine uymasa bile istişare sonucu oluşan kararı uygulardı.
Rasûlullah yönetici ile yönetilenlerin arasındaki engelleri kaldırmak hususunda da çok hassastı. "Kim insanların bir işini üstlenir de zayıf ve güçsüzlerle arasına engeller koyarsa kıyamet günü de Allah onun önüne engel çıkarır" (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. V, s. 239); "Kim Müslümanların işini üstlenir de sonra yoksullara, haksızlığa uğrayanlara ve ihtiyaç sahiplerine kapısını kapatırsa Allah da onun ihtiyacına karşı rahmet kapılarını kapatır" (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. III, s. 441, 480) ve "İhtiyacını ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını bana ulaştırın. Kim ihtiyacını ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını bir yöneticiye ulaştırırsa, Allah kıyamet günü onun iki ayağını sâbit kılar" (Beyhakî, Şuabü'l-Îmân, c. II, s. 156; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nşr. Hamdî Abdülhamîd es-Selefî, Beyrut ts. (Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî), c. XXII, s. 157) mealindeki hadisler bu konudaki uygulamalarına işaret eder. Bu amaçla halkın arasına girer, çarşı ve pazarı dolaşır, şikâyetleri dinler ve gerektiğinde olan bitenlere müdahale ederdi. Bir işle görevlendirdiği kimselere "Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın" (Müslim, "Cihâd", 6) tavsiyesinde bulunurdu. Devlet işiyle görevlendirdiği kimselerin bu vesileyle maddî menfaat sağlamasına şiddetle karşı çıkmış ve onları sıkı bir şekilde kontrol etmiştir (Buhârî, "Ahkâm", 24, 41; Müslim, "İmâre", 7).
Hz. Peygamber'in ferdî ve sosyal hayatta olduğu gibi diğer toplumlara yönelik dış siyasetindeki hareket tarzı da onun peygamberlik misyonundan ayrı düşünülemez. Ancak Batılı araştırmacılar bu konudaki başarısını da şahsî kabiliyetlerine bağlama eğilimindedirler. Medine döneminde açıkça görülen politik hüneri modern tarihçilerce sıkça dile getirilmekte, Bedir Savaşı'nın kumandanının veya Hudeybiye Antlaşması'nı gerçekleştiren şahsiyetin entelektüel üstünlük ve fevkalade diplomatik beceriye sahip biri olduğundan kimsenin şüphe duyamayacağına, onun dehâsına yönelik kaynaklarda apaçık olan bu feraset bakışlarının sadece münferit ışıltılardan ibaret olduğuna ve dahası için satırlar arasındaki esaslı noktaların okunması gerektiğine işaret edilmektedir.
Rasûlullah Medine'ye geldiğinde buradaki Arap kabileler bir süre sonra İslâmiyet'i benimsemişler, geriye yalnız Yahudiler kalmıştı. Onlara karşı hiçbir önyargı taşımadığını her haliyle gösteren Hz. Peygamber, Medine Vesikası'nda Müslümanlarla Yahudilerin sivil bir eşitlik statüsüne sahip olduklarını ilan etmiş, ancak kendilerine yabancı bir peygamberin hâkimi olduğu karma bir toplum (ümmet) içinde eriyecekleri düşüncesiyle Yahudilerin üstün ırk olma ayrıcalıklarını terketmek istemedikleri bir süre sonra anlaşılmıştı. Hz. Peygamber onları bir defada İslâm'a kazandırmak gibi bir niyet taşımadığı ve sadece kendileriyle ortak bir anlaşma zemini, barışçı bir işbirliği imkânı araştırdığı halde Yahudiler Kureyş'le açık bir ittifak görüntüsü vermeden, fakat Kureyş'le yapılan savaşın konjonktürüne göre şiddeti gidip gelen bir muhalefet grubu oluşturdular. Bu olumsuz tavrın giderek dozunu artırmasıyla meydana gelen güvensizlik ortamında Hz. Peygamber'in de onlara karşı tavrı değişti ve dinî olmaktan çok kendilerinin sebep olduğu siyasî, sosyal ve ekonomik sâiklerden kaynaklanan olaylar sonucu Yahudi kabileler bölgeden uzaklaştırıldı.
Dinî bir mahzur görmedikçe kendi zamanındaki diplomatik teâmüllere de uyan Hz. Peygamber, Bizans hükümdarına mektup göndermek istediği sırada, onların mühürsüz mektupları okumadıkları hatırlatılınca mektubunu mühürleyerek yolladı. Yine Araplarda âdet olduğu üzere ilki Medine'ye girişi sırasında olmak üzere bütün askerî harekâtlarda bayrak veya sancak bağlatmıştı. Rasûlullah hükümdarlara yazdığı mektuplarda gerek kendilerine hitap gerek merâmını ifade şekli bakımından büyük bir diplomatik dikkat ve bilgelik sergilediği gibi elçilerinin fevkalade diplomatik maharete sahip oldukları, gönderildikleri hükümdarların huzurunda yaptıkları, düşünce ve üslûp bakımından hayranlık verici konuşmalardan da anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber'in barış ilişkileri kurmak ve barışı korumak için diğer toplum ve din mensuplarının liderleriyle, önde gelenleriyle ilişkilerinde son derece yumuşak ve cömert davranması, kendilerine itibar göstermesi de dış siyasetinin bir parçasıydı. "Bir kavmin kerîmi (lider, soylu, saygın) size geldiğinde ona ikramda bulunun" (İbn Mâce, "Edeb", 19) mealindeki hadisi yorumlayan âlimler, bu konuda din vb. bir kriterin sözkonusu olmadığını, Rasûlullah'ın kâfir liderlere de tevâzu ile davrandığını, kendilerine ikramda bulunup mevkilerini yüce tuttuğunu belirtirler. Bilge bir zat olan Ebrehe b. Şurahbil el-Himyerî elçi olarak geldiğinde, oturması için Rasûlullah ona kendi ridâsını sermişti (İbn Hacer, el-İsâbe, c. I, s. 16). Adî b. Hâtim geldiğinde de üzerine oturması için bizzat bir yastık koymuş, bundan çok etkilenen Adî de onun yeryüzünde üstünlük ve bozgunculuk peşinde olmadığına şehâdet ettiğini belirterek müslüman olmuştu. Birçok kabile lideri Rasûlullah'ın bu mütevazi ve lütufkâr tavrı sebebiyle İslâmiyet'i kabul etmiş ve kabilesi de kendisini izlemiştir.
HZ. PEYGAMBER'İN GAYRİMÜSLİMLERE YÖNELİK TAVIR VE TUTUMU
Hicaz’da Dinî Gelenek
Kuzeyinden güneyine doğusundan batısına Hicaz Yarımadası, tarih boyu kendisini çevreleyen farklı kültürel unsurlarla ve dinsel geleneklerle iletişim içerisinde olmuştur. Kuzeyinde yer alan ve “altın hilal” olarak adlandırılan Filistin-Ürdün’den Mezopotamya’ya kadar uzanan bölge, çeşitli putperest kültürlerden muvahhit akımlara kadar birçok geleneği bağrında barındırmıştır. Yıldız ve gezegen tapıcılığına dayalı Asur-Babil paganizmi, putperest Yunan kültürü, Mecusilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm bu bölgede var olmuşlardır. Bundan başka sır dinleri olarak bilinen ve inanç ve ibadet anlayışlarında ezoterizm ve gizemciliğe yer veren onlarca akım da yine bu bölgede varlığını sürdürmüştür. Yine bu bölge onlarca peygamberin insanlara Allah’ın mutlak birliğine dayalı tevhid inancını tebliğ ettiği bir yöre olarak da tarihe geçmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa gibi peygamberler insanlara yalnız Allah’ı ilah ya da üstün güç olarak kabul etmeye, O’na hiçbir şeyi/kimseyi ortak koşmamaya ve yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmişler; şirke, putperestliğe, zulme, ahlâksızlığa ve fitneye karşı mücadele etmişlerdir. Benzer durum Hicaz bölgesinin kuzeybatısında yer alan Mısır, batısında yer alan Habeşistan, güneyinde yer alan Yemen ve doğusunda yer alan Hint okyanusu sahilleri bölgeleri için de geçerlidir. Bütün bu yörelerde de tarih boyu insanlık açısından önemli birçok kültürel ve dinsel gelenek var olmuştur.
Bu bölgelerin adeta tam ortasında yer alan Hicaz, tarih boyu etrafında var olan farklı siyasal ve dinsel geleneklerin etkisine maruz kalmıştır. Kuzeyinde yer alan Bizans ve Bizans tarafından temsil edilen Hıristiyanlık ile kuzeydoğuda egemen olan Sasaniler ve onlar tarafından temsil olunan Mecusilik önemli gelenekler olarak sayılabilir. Bunlara yörenin çeşitli yerleşim birimlerinde komünal topluluklar halinde yaşayan Yahudileri de eklemek gerekir. Bununla birlikte Hicaz’ın hemen kuzeyinde yaşamış olan Nebati krallığının din de dâhil kültürel geleneğinin Hicaz bölgesi Arapları üzerinde oldukça etkili olduğu bilinmektedir.
Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Hicaz bölgesi halkı genelde çoktanrıcı inanç sistemleriyle tanınan müşrik Araplardan oluşmaktaydı. Onlar, yörede yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlarca, kitab geleneğine sahip olmayanlar anlamına “ümmiler” diye adlandırılmaktaydılar. Müşrik Araplarca Yahudiler ve Hıristiyanlara verilen isim ise “kitab ehli” idi. Bu isim, daha ziyade Yahudilerin kendilerini müşrik Araplardan ayırt etmek amacıyla yazılı bir vahiy geleneğine sahip oldukları iddiasıyla yakından ilişkiliydi. Yahudiler yörede genelde Yesrib, Hayber gibi şehirlerde yaşamaktaydılar. Mekke gibi yörenin önemli şehirlerinde bazı Hıristiyanlar bulunmakla birlikte Hıristiyanlık daha ziyade Hicaz’ın kuzeyinde ve güneyinde yaygın durumdaydı. Bunlardan başka o dönemde sonraki kaynaklarda Hanifler olarak da adlandırılan bazı kişilerin varlığı da bilinmektedir. Bu kişiler, geleneksel Arap çoktanrıcılığından uzak durmaları ile dikkati çekmektedirler. Hz. Peygamber’in bu kişilerle risaleti öncesi dönemde zaman zaman ilişkisi olduğu bilinmekle birlikte bu ilişkinin çok yakın bir ilişki olduğunu söylemek zordur. Arap müşriklerinin kendileriyle inanç açısından farklı olan bu kişilere karşı fazla bir tepki göstermemiş olmaları, örneğin daha sonra Hz. Muhammed (sav)’e karşı gösterdikleri şiddete dayalı muhalefeti bunlara karşı göstermemeleri ilginçtir. Bunun en önemli nedeni muhtemelen bu şahıslarca temsil olunan hareketin Mekke’deki sosyal ve siyasal yapıyı tehdit eden bir boyutta olduğunun düşünülmemesidir.
Hz. Peygamber’in gerek Mekke’de gerekse Medine’de gayrimüslimlere yönelik tavır ve tutumları açısından dikkati çeken en temel özelliklerden birisi, insanlarla ilişkilerinde üstün ahlâkî özelliklerinden hiçbir zaman taviz vermemesidir. Kur’an’ın da belirttiği gibi o, her zaman “en güzel bir ahlâk” üzere olmuş; insanlara bunun en güzel örneğini sergilemiştir. “Güvenilir Muhammed” (Muhammedu’l-Emin) olmak, inansın ya da inanmasın bütün insanlara karşı verdiği en temel imajlardan birisidir. Gayrimüslimler arasında ona şiddetli muhalefet edenler onu geleneksel öğretileri reddetmekle, alışageldikleri geleneksel din ve toplum anlayışını yıkmakla, atalarının dinini değiştirmekle suçlasalar da hiçbir zaman onu yalancılıkla, sözüne ve tavırlarına güvenilmezlikle suçlamamışlardır. Nitekim risaletin ilk dönemlerinde bir gün Safa tepesine çıkarak bütün Mekkelilere açıktan İslamiyet’i tebliğ etmeye karar verdi ve orada toplananlara şunları söyledi: “Ey Kureyşliler, size şu dağın arkasında bir düşman birliği var desem inanır mısınız?” “Evet, senin yalan söylediğini hiç görmedik.” cevabını alınca konuşmasına şöyle devam etti: “Öyleyse ben büyük bir azaba uğrayacağınızı size haber veriyorum. Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. Allah’tan başka ilah yoktur demediğiniz sürece size ne bu dünyada ne de ahirette bir faydam dokunur.” (Belâzurî, I. 120.) Güvenilir olması yanında, adaleti savunması, zayıf ve güçsüzlerin yanında yer alması, akraba ilişkilerine önem vermesi, anne ve baba hakkını vurgulaması ve benzeri özellikleri, O’nun, içinde yaşadığı toplumda her zaman ayrı bir yere sahip olduğunun göstergesi olarak tarihe geçmiştir. Hz. Peygamber, gayrimüslimlere yönelik tavırları konusunda Müslümanları da bu olumlu nitelikleri haiz olma konusunda sürekli uyarmıştır. Örneğin ehli kitabın yoğun şekilde yaşadığı Yemen’e yönetici olarak gönderdiği Hz. Muaz (r.a)’a “mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur” uyarısında bulunmuştur (Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60).
b) Sabır
Hz. Peygamber gayrimüslimlere İslam’ı tebliğ ederken bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır içerisinde olmuştur. İnsanlarla bıkıp usanmadan tekrar tekrar konuşmuş, onlara dinin özü olan tevhid akidesini anlatmıştır. Boş polemiklerden ve cedelleşmelerden uzak şekilde samimi bir ilişki içerisinde olmuştur. Yine Kur’an’ın altını çizdiği gibi insanlara hep iyi davranmış, iyi sözlü olmuş, kaba ve agresif tutum ve tavırlardan kaçınmıştır. Nitekim tebliğ amaçlı olarak aralarında bulunduğu bazı toplulukların kendisine yönelik kaba tavırları karşısında bile öfkesini dizginlemiş ve onlar için yalnızca Allah’tan hidayet dilemiştir. Örneğin Mekke’de artan baskılar karşısında kendisine İslam mesajını tebliğ etmede daha özgür bir ortam arama çerçevesinde Zeyd b. Hârise ile birlikte gittiği Taif’te, kendisine Taif ileri gelenleri kaba davranmışlar ve ayak takımını kışkırtarak onun taşlanmasına ve şehir dışına çıkarılmasına neden olmuşlardır. Oldukça acı bir tecrübe olan bu olayda Hz. Muhammed (sav) Taiflilerin hidayete kavuşması için dua etmiştir. Onun bu müjdeleyici, bağışlayıcı ve şefkat dolu tutumu sayesinde başlangıçta çeşitli karşı itirazlar ve baskılar olmuşsa da insanlar onun tebliğ ettiği mesajı dinlemekten, düşünmekten ve bu mesaja olumlu cevap vermekten imtina etmemişlerdir.
c) Yapıcılık
Hz. Peygamber, dini insanlara tebliğ ederken hiçbir zaman zorlayıcı olmamıştır. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256) ilkesi çerçevesinde hiçbir zaman insanları tebliğ ettiği mesajları kabul etme konusunda zorlamamış; bu konuda şiddete başvurmamıştır. İnsanlara inanç konusunda şiddeti önerenlere ya da bunu tasvip edenlere itibar etmemiş; onlara kapıyı her zaman kapatmıştır.
Hz. Peygamber inansın ya da inanmasın insanlarla insanî ilişkiler bağlamında hep yapıcı olmuştur. Özellikle Medine döneminde bir arada yaşadığı Yahudiler ve Arap müşriklerle, onlar Müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve arada bulunan antlaşmalara ihanet etmedikçe olumlu ilişkiler geliştirmiştir. Onların bazı olumlu niteliklerinden yararlanmakta bir beis görmemiştir. Örneğin Medine döneminin başlarında Medine’deki farklı gruplar arasında imzalanan ve Medine Vesikası adıyla meşhur olan sözleşme metnine göre Müslümanlarla gayrimüslimler şehirde barış içerisinde bir arada yaşama imkânı elde etmişlerdir. Ortak sorumluluklar yüklenen farklı gruplar bir toplum oluşturmuşlar ve antlaşma maddeleri ihlal edilmediği sürece bu durum devam etmiştir. Savaş nedeniyle Müslümanlara esir düşen Arap putperestlerinden bile bazı konularda yararlanmıştır. Örneğin Bedir Savaşı sonrası Müslümanlara esir düşen bazı putperestlerin okuma yazma bilgilerinden yararlanılmış ve belirli bir sayıda Müslüman’a okuma yazma öğreten esirlerin serbest bırakılması sağlanmıştır.
d) Temel hak ve özgürlüklere saygı
Hz. Peygamber, hitap ettiği insanların inanç, düşünce ve yaşam biçimindeki farklılıklarından çok insan olmaları özelliklerini öncelikle dikkate almıştır. Bir başka ifadeyle etrafındakilere insan oldukları ve herkes gibi bir can taşıdıkları gerçeğinden hareketle davranmıştır. Bu konuda Müslüman olsun olmasın insanlar arasında bir ayrım da yapmamıştır. Örneğin bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Peygamber o ölen bir Müslüman değildi” denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır.
Müslümanlarla bir arada yaşayan gayrimüslimlerin can, mal, ırz ve din özgürlüklerini garanti altına almış; bunlara büyük önem vermiştir. Esasen bu, dinin koruması gereken temel değerler olarak İslam’ın önem verdiği bir durumdur. Zira temel yaşam hakkına tekabül eden canın korunması, inanç özgürlüğüne tekabül eden dinin korunması, düşünce özgürlüğüne karşılık gelen aklın korunması, mal-mülk ve sermaye edinme özgürlüğüne karşılık olan malın korunması ile aile kurma ve çocuk sahibi olma özgürlüğüne tekabül eden neslin korunması İslam’a göre insana yönelik temel kutsal alanları oluşturmaktadır. Bunlar yalnızca Müslümanlar için değil bütün insanlar için geçerli olan haklardır. İşte Allah Resulü de içerisinde yaşadığı toplumda Müslüman olsun olmasın insanların bu temel haklarının korunmasına riayet etmiştir. Müslümanların antlaşmalısı olarak İslam toplumunda yaşayan gayrimüslimlerle (zımmilere) ilişkilere yönelik “bir zımmiye eziyet eden Allah Resulü’ne eziyet etmiş olur. Allah Resulü’ne eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur” diyerek onlara karşı takınılacak tavrın nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.
e) Hak ve hakikate çağrı
Hz. Peygamber’in temel görevlerinden en önemlisi Allah’ın kitabını insanlara iletmek, insanları uyarmak ve onları hak ve hakikate çağırmaktır. Bu bağlamda o, herkese yönelik bir uyarıcı ve hatırlatıcı olmuştur. Zaman zaman kendisiyle tartışan, münakaşa yapan ve hatta mücadele eden insanlar olmuştur. Ancak o, sabır ve sebat üzere olan ilkeli tavrını her zaman muhafaza etmiştir. Necran Hıristiyanları örneğinde olduğu gibi bazı gayrimüslim gruplar onun yanına tartışmaya hatta peygamberliğini test etmeye gelmişlerdir. Onlarla günlerce tartışmış, onlara İslam’ı anlatmıştır. Onların şiddetli karşı çıkışlarına ve meydan okumalarına karşı Hz. Peygamber şiddete sarılmamış; yine hak ve hakikate olan bağlılığı ve güveniyle onlara karşılık vermiştir. Örneğin Necranlıların meydan okumaları karşısında Kur’an’da da ifade edildiği gibi onları karşılıklı mülaaneye (lanetleşme) davet etmiştir. Yine o, kendisine ve Müslümanlara misafir olan gayrimüslimler ibadet edecekleri bir mekân talep ettiklerinde İslam’ın en kutsal mekânlarından birisi olan Mescidi Nebi’yi onlara ibadet amaçlı olarak tahsis etmekten de kaçınmamıştır.
Hz. Peygamber kendisiyle konuşmak, görüşmek ve hatta tartışmak isteyen kimselerden yüz çevirmemiş; onun bu tutumu birçok kişinin Müslüman olmasına sebep olmuştur. Örneğin bir anlatıya göre bir Yahudi kendisi gibi Yahudi olan arkadaşına, “gel şu peygambere gidelim”, demiş, ikisi birlikte Rasûlullah’a gelmişler ve Müslümanlarla Yahudiler arasında ortak olan dokuz kesin âyeti/hususu sormuşlardır. Peygamberimiz’in bunları cevaplaması üzerine sonra O’nun elini ve ayağını öperek, Müslüman olmuşlardır (Tirmizî, İsti’zân 33).
f) Adaletle hükmetme
Hz. Peygamber insanlar arasında her zaman tarafsız bir hakem ve adaletle davranan ve orta yolu savunan bir önder olmuştur. Onun hakemliği yalnızca Müslümanlar tarafından değil, gayrimüslimler tarafından da önemsenmiştir. Bu nedenle olsa gerek, Medine döneminde gayrimüslimler zaman zaman gerek Müslümanlarla aralarında yaşadıkları sorunlar konusunda gerekse kendi aralarındaki problemler konusunda onu hakem tutmuşlardır. Yahudiler arasında yaşanan bazı hukukî sorunlar karşısında Hz. Peygamber onların kendi hukuklarına göre aralarında hükmetmiştir. Hz. Peygamber’in adaletten ayrılmayan bu özelliği ve insanlar arasında güven odağı olan karakteri henüz Peygamber olmadan önce de bilinmektedir. Örneğin henüz bir gençken Mekke’de Kureyşliler arasında Haceru’l-Esved’in Kâbe’ye yerleştirilmesini kimin yapacağı konusunda ortaya çıkan ve oldukça tehlikeli bir şekilde gelişen sorunu onun hakemliği çözmüştür.
Hz. Peygamber gündelik yaşamda gayrimüslimlerle sosyo-ekonomik ilişkilerini sürdürmüş; onlarla zaman zaman borç alış verişi içerisinde olmuştur. Onun bir gayrimüslimden aldığı borca karşılık zırhını rehin olarak bıraktığına dair rivayet oldukça dikkat çekicidir. Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre Rasûlullah, zırhı otuz ölçek arpa karşılığı bir Yahudi’nin yanında rehin bulunmakta iken vefat etmiştir (Buhârî, Cihâd 89, Megâzî 86; Müslim, Müsâkât 124–126). Ayrıca gayrimüslimlerle kurmaya çalıştığı iyi ilişkiler bağlamında onların davetlerine icabet etmiş ve onları dinlemiştir. Hatta bu nedenle bir seferinde kendisini yemeğe davet eden bir Yahudi’nin suikastına maruz kalmıştır.
g) Kültürel farklılıkları gözetme
İnsanî ilişkiler açısından gayrimüslimlerle bir arada onların temel hak ve hukuklarını gözeterek yaşama yanında, Hz. Peygamber kültür ve gelenek açısından onlardan farklı olmaya da hep özen göstermiştir. Giyim kuşamdan saç-sakal şekline ve adetlere kadar her alanda Müslümanların gayrimüslimlere benzememeye özen göstermelerine dikkat çekmiştir. Birçok sözünde bununla ilgili olarak Müslümanlara uyarılarda bulunmuştur. Örneğin "Yahudi ve Hıristiyanlar saçlarını hiç boyamazlar. Siz onlar gibi yapmayın. " (Buhârî, Enbiyâ 50, Libâs 67) demiştir. Yine O, namaza nasıl çağrılacağı konusunda önerilen boru öttürme ve çan çalma tekliflerini Yahudilere ve Hıristiyanlara benzeşileceği gerekçesiyle hoş karşılamamıştır.
Gayrimüslimlere yönelik tavırlarında hiçbir zaman herkesi aynı kefeye koyan toptancı bir tavır takınmamış, insanlar arasındaki farklılıklara dikkat etmiştir. Onun Mekke döneminde müşriklerin baskılarından bunalan bir kısım Müslümanı Habeşistan’da adaletiyle tanınan Hıristiyan hükümdarın ülkesine göndermesi ve “… Orası hakikaten bir doğruluk yurdudur. Allah sizi içinizde bulunduğunuz durumdan kurtarıncaya kadar orada kalın” demesi dikkat çekicidir. Diğer taraftan gayrimüslimlerden gerek müşriklerin gerekse ehli kitabın zaman zaman Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı şiddet politikaları izledikleri, nefret ve düşmanlık gösterdikleri ya da kıskançlık ve hasetle davrandıkları bilinmektedir. Gayrimüslimlerin, özellikle de ehli kitabı oluşturan Yahudilerle Hıristiyanların Müslümanlara yönelik tutum ve tavırlarını Kur’an çok çarpıcı şekilde ele alır. Hz. Peygamber’in ve Müslümanların onlara yönelik takınmaları gereken tavır konusunda Mekke'de nazil olan âyetlerde (örneğin Ankebut 46-47) Ehli Kitab'a karşı nazik olunması ve onlarla diyalogda bazı ortak noktaların vurgulanması istenir.1 Peygamber'e indirilen kitaba (vahye), Arap politeistlerden bir kısmının yanı sıra Ehli Kitab'ın da inandıkları vurgulanır. Yine bu döneme ilişkin bazı ifadelerde (Nahl 43, Enbiyâ 7), önceden kendisine vahyedilen kimseler (erkekler) hususundaki herhangi bir şüpheyi izale konusunda Ehli Kitab'a (Ehli Zikr) müracaat edilmesi istenir. Mekke dönemine ait bütün bu ifadeler dikkate alındığında, Mekke döneminde vahiy geleneğine sahip olan Ehli Kitab'ın Hz. Muhammed (sav)'e indirilen kitabı kabul edeceklerine dair güçlü bir beklentinin olduğu ortadadır.
Mekke döneminde söz konusu olan bu beklenti, Müslümanların Medine'ye hicretleri sonrası da bir müddet sürer. Nitekim Hz. Muhammed (sav)'in, Hicret sonrası Medine'de yaptığı ilk faaliyetlerden birisi olan ve Medine'de yaşayan farklı grupların bir arada birbirlerinin varlığına ve inancına saygı göstererek yaşamlarını sürdürmelerini garanti altına alan Medine Antlaşması (Medine Vesikası), Medine'de yaşayan Yahudileri ve onlarla antlaşmalı olanları da kapsar.2 Bu antlaşmanın 16. maddesinde, antlaşma yoluyla Müslümanlara tabi olan Yahudilerin, "zulme uğramaksızın ve düşmanlarına yardım edilmeksizin" yaşamlarını sürdürecekleri garanti altına alınır. Antlaşmanın 18, 24, 37 ve 45. maddelerinde antlaşmaya taraf olanların ortak savunma ve ortak harcama konusundaki yükümlülükleri belirtilir; 23, 36 ve 42. maddelerde ise antlaşma metni konusunda yetkili merciinin ve her türlü ihtilafta başvuru makamının Hz. Muhammed (sav) olduğu vurgulanır. Ancak yapılan bu antlaşma fazla uzun ömürlü olmaz ve antlaşmaya taraf olan Yahudi kabileleri teker teker antlaşmayı ihlal etmeği yeğlerler.3
Mekke'de Müslümanlara karşı Arap politeistlerce temsil edilen güçlü muhalefet, böylelikle Medine'de Ehli Kitap'tan Yahudileri de kapsamına alır ve Yahudilerin büyük çoğunluğu Hz. Muhammed (sav)'in tebliğ ettiği vahyi kabule yanaşmadıkları gibi, her fırsatta Arap politeistleriyle işbirliği yapmaktan ve Müslümanlara karşı planlar hazırlamaktan kaçınmazlar.
Kur'an, öteden beri Ehli Kitab'ın aşırılıklar ve aralarındaki kıskançlık nedeniyle gerçek konusunda kendi aralarında ayrılığa düştüklerinden bahseder ve bunun üzerine Allah'ın inananları, onların ayrılığa düştükleri gerçeğe ilettiğini belirtir (Bakara 213, Ali İmran 19). Yine Kur'an, Hz. Muhammed (sav)'in gizledikleri şeyleri (hakkı) açıklamak üzere kendilerine geldiğini, onlara Allah'tan bir nur ve açık bir kitap getirdiğini vurgular ve onları aralarında hükmetmesi için Allah'ın kitabına çağırır (Ali İmran 23, Maide 15, 18). Ehli Kitab'ı, "yalnız Allah'a ibadet etme, O'na hiçbir şeyi ortak koşmama ve ondan başka ilahlar edinmeme" şeklindeki ortak bir doktrini (Tevhidi) kabul etmeye davet eder (Al-i İmran 64). Ancak Ehli Kitap, bu çağrıya genellikle olumsuz cevap verir; temelde kıskançlık ve çekememezlik nedeniyle İslam’a karşı çıkar ve Müslümanları ayartmaya çalışır (Bakara 105, 109, Maide 59). Kur'an, aslında onların Kur'an'ın gerçekten Allah katından indirildiğini bildiklerini (En'am 114) ve onu oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını (En'am 20); ama buna rağmen gerçeği bile bile gizlediklerini (Bakara 146) ifade eder. Bununla da kalmayan Ehli Kitap mensupları (Yahudiler ve Hıristiyanlar), kendilerinin "Allah'ın oğulları ve sevgilileri" olduklarını (Maide 18), dolayısıyla yalnızca kendilerinin (Yahudi ve Hıristiyan olanların) cennete girebileceklerini (Bakara 111), bu durumda hidayete ulaşabilmek için Yahudi ya da Hıristiyan olmanın gerektiğini (Bakara 135) ileri sürerler. Hatta bu konuda kendi aralarında da öteden beri var olan bir tartışmayı yürüterek, Yahudiler, Hıristiyanların hiçbir temel üzerinde olmadıklarını, Hıristiyanlar ise Yahudilerin hiçbir temel üzerinde olmadıklarını (Bakara 113) belirtirler. Yine onlar, her birisi İbrahim'in kendilerinden olduğunu iddia ederek, aralarında İbrahim hakkında da tartışırlar (Al-i İmran 65-66). Kur’an onların bu iddiaları karşısında Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni (Kur'an'ı) uygulamadıkça onların hiçbir geçerli temel, hiçbir esas üzerinde olmadıklarını (Maide 68) belirtir.
Gayrimüslimlerden bazıları Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı olan bu tutumları nedeniyle Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı hemen her fırsatta çeşitli argümanlar geliştirmekten hatta bazı kelime oyunları yaparak onlara hakaret etmekten geri durmamışlardır. Örneğin Müslümanlarla karşılaştıklarında bazen kelimeleri ağızlarında geveleyerek selamun aleyküm (size selam/esenlik olsun) yerine samun aleyküm (size ateş/azap olsun) demişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber Müslümanlara onlarla karşılaştıklarında “ve aleyküm” demelerini tavsiye etmiştir (Bkn. Buhârî, Selam 7, İsti’zân 22, Mürteddîn 4).
Doğal olarak zaman zaman Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bazı çatışmalar çıkmıştır. Bu çatışmaların kavgaya ve savaşa dönüştüğü durumlarda bile her zaman masumların korunmasına riayet edilmesini istemiş, örneğin savaşa karışmayanların, yaşlıların, kadınların, çocukların, evlerine ve mabetlerine kapanmış olanların zarar görmemesini sağlamıştır.
HZ. PEYGAMBERİN TOPLUM EĞİTİMİNDE KULLANDIĞI MOTİFLER
Doç. Dr. Cemal Ağırman
Peygamberler, kendilerine indirilen ilahî kitapların içerdiği aslî kaide ve hükümleri, topluma uygulamalı olarak göstermiş, sözlü ve fiilî açıklamaları ile yeni bir insan prototipi ve adeta yeni toplumlar inşa etmeye çalışmışlardır. Bütün bu faaliyetleri vahyin eşliğinde yaparken, ilk prototipler peygamberlerin kendileri olmuş, bunu da vahyin eğitimi ile en ideal bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Biz burada Hz. Peygamberin hedeflenen bu prototipi nasıl eğittiği konusunda bazı tespitler yapmaya çalışacağız.
1. İslam inancına göre Hz. Peygamberin ifadesiyle "Bir insan iyi bir şey yapmaya niyet eder de onu yapma imkânı bulur ve yaparsa Allah ona, ondan yedi yüze kadar, hatta daha fazla sevap yazar; eğer iyilik yapmaya niyet eder de yapma imkanı bulamazsa sırf iyi niyetinden dolayı Allah Teâlâ ona bir iyilik sevabı yazar. Bir kimse de bir kötülük yapmaya niyet eder de sonra yapmaktan vazgeçerse Allah Teâlâ ona bir iyilik sevabı yazar, eğer kötülük yapmaya niyet eder de yaparsa bir kötülük günahı yazar."1
Hz. Peygamberin bu sözleri iyi tahlil edildiğinde görüleceği gibi birey her hal u kârda iyiye ve hayra yönlendirilmekte, kötü düşünce ve duyguların gönüllerden sökülüp atılması hedeflenmektedir. Buna göre inşa edilmek istenen Müslüman prototipinin şuur altında kötü niyet, duygu ve düşüncelerin yer almaması gerekmektedir.
2. Hz. Peygamberin diğer bir ifadesine göre yapılan her işin karşılığı, eyleme yönelme gayesi olan "niyete göre takdir edilecektir."2 Amaç ve gayeler ulvî olursa, yönelişler de hep iyiye ve hayra olacaktır. Bu da İslam'ın hedeflediği insan prototipinde bulunması gereken yüce vasıflardır. Çünkü Allah'ı hesaba katarak hareket eden ve hayatını ona göre programlayan bir insanın eylemleri kötü olamaz.
3. Hz. Peygamber Müslüman'ı, "elinden ve dilinden başkasının zarar görmediği kimse"3 olarak tanımlamakta, hedeflediği Müslüman şahsiyetin başkasına zarar verebileceği dilini ve elini yani maddi güç ve yetkisini hakkaniyetle kullanmasını öngörmektedir.
4. Mümini de, her yönüyle "kendisinden emin olunan, güvenilen kimse"4 olarak tanımlamaktadır. Çevreye güven vermeyen ve her an zarar verebilecek bir kimse, toplumda bir kangren gibidir. Hayatı yaşanamaz hale sokabilir.
5. Hz. Peygamber bir ifadesinde, kişinin, "sevdiğini Allah için sevip sevmediğini de Allah için sevmeme"5sinin, imanın gereği olduğunu belirtmekte, sevgileri de yüce ve aşkın gayelere bağlamaktadır.
6. Doğru sözlü olmak hedeflenen Müslüman şahsiyetin en önemli özelliklerinden biridir. Kur'ân-ı Kerim'de de bunun üzerinde ısrarla durulmakta, "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin."6 buyrulmaktadır. Diğer bir âyet-i kerîmede "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun."7 buyrularak, Müslüman'dan; suçlunun kendisi veya akrabası dahi olsa hak ve adaletin tecellisi için doğruyu söylemekten kaçınmaması istenmektedir.
7. Doğruluk kişiye iyilik yapma duygusu kazandırır, iyilik yapmak da kişinin cennete girmesine vesile olur. Kişi düşünce dünyasını doğruluk üzerine bina ederse o artık Allah katında doğrular gurubunda yer alır. Yalan ise kişiyi her zaman yanıltır ve yanlışa, hatta kötülük yapmaya sevk eder, kötülük de kişiyi cehenneme götürür.8 Kişi düşünce dünyasını ve şuuraltını yalan üzere bina ederse Allah katında yalancılar gurubunda yer alır. Bunun sonu ne olacağı da bellidir. Müslüman şahsiyetin oluşmasında doğru olmak, yalandan uzak durmak, olmazsa olmaz kabilinden, temel ilkelerdendir.
8. İbadetlerde olsun, beşeri münasebetlerde olsun, bütün davranışlarda orta bir yol izlemek, Müslüman şahsiyetin temel karakteristiğidir. Hz. Peygamber, bir ifadesinde, "Orta düzeyde bir tempoda yürüyün, orta düzeyde bir tempoda yürüyün ki hedefe ulaşabilesiniz."9 buyurarak her türlü başarının sırrını vermektedir. Buna göre Müslüman'ın düşünce dünyasında hiçbir aşırılık yer almamalıdır. O kadar ki sevgi ve nefrette bile! Hz. Peygamber, "Sevdiğinizi aşırı sevmeyin, çünkü bakarsınız bir gün o sevdiğiniz kişi, nefret ettiğiniz kişi konumuna düşer de sonra mahcup ve pişman olursunuz; nefrette de aşırı gitmeyin, çünkü bakarsınız bir gün o nefret ettiğiniz kişi, dostunuz olur da sonra mahcup ve pişman olursunuz."10 veciz sözü ile sevgi ve nefrette bile bireyleri eğitmektedir.
9. Bireysel ilişkilerde Hz. Peygamber her zaman empati ile hareket etmiş, bu doğrultuda da, "Kendiniz için istediğinizi başkası için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamazsınız.11" buyurarak bunu kurallaştırmıştır.
10. Hz. Peygamber yine bir ifadesinde insanların en kötüsünün, "zararı dokunmasın diye kendisinden kaçılan kimse." 12 olduğunu ifade etmektedir. Bu da bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür.
11. Hz. Peygamber, "İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez."13 veciz ifadesiyle, merhametli olmayı öğütlemekte, Allah'ın merhametini elde etme yolunun insanlara merhamet ve şefkatle davranmaktan geçtiğini belirtmektedir..
12. Hz. Peygamberin Müslüman şahsiyetin oluşmasında üzerinde durduğu bir diğer önemli nokta, kolaylaştırıcı olmak, zorlaştırıcı olmamaktır. Bu hasletler, ötekine karşı davranışların belirlenmesinde önemli unsurlardır. Ayrıca müjdeleyici olmak, nefret ettirici olmamak14 gibi hususlar da yine Müslüman şahsiyetin oluşmasında diğer önemli özelliklerdir.
13. Bütün Peygamberlerin ortak olarak kendi toplumlarına telkin ettikleri önemli ilkelerden biri hayadır; yani yaptığı kötü bir şeyden ar duymasıdır. Bireyin davranışlarının tayininde önemli rol oynayan haya, Müslüman şahsiyetin olgunluk derecesini gösteren manevi bir duygudur. Bütün peygamberler hayanın önem ve fonksiyonunu, "Utanmadıktan sonra dilediğini yap!"15 sözü ile dile getirmişlerdir.
14. Hz. Peygamberin Müslüman şahsiyetin oluşmasında önem verdiği özelliklerden biri de insanları hayra yönlendirmek, düşünce dünyalarında her zaman iyiyi ve hayrı düşünmelerini sağlamaktır. Bunu, "Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir."16 ifadesiyle dile getirmektedir.
15. Hz. Peygamber, Müslüman'ın aynı zamanda uyanık olmasını, bir delikten ikinci kez sokulmaması gerektiğini belirtmektedir. "Mümin, yılanın deliğinden iki kez ısırılmaz."17 buyurmuştur.
16. İslam değerler sisteminde, insanlara yararlı olmaya o kadar çok önem verilmiştir ki yolda yürürken geçenlere zarar verecek en küçük bir engelin hatta bir dikenin dahi kaldırıp atılması imanın gereği kabul edilmiş ve iman ile ilişkilendirilmiştir.18 Müslüman şahsiyet böyle bir eylemi imanının gereği kabul edecek, başka hiçbir hesap ve beklenti içine girmeden sadece karşılığını Allah'tan bekleyerek yapacaktır.
17. Hz. Peygamberin ifadesi ile İslamî değerler sisteminde "ne ötekine zarar vermek vardır ne de görülen zarara zararla karşılık vermek vardır." 19 Çünkü zarara zararla karşılık verildiğinde toplumda kaos ve hukuksuzluk hakim olur, anarşik bir ortam doğar.
18. Hz. Peygamber, toplumun bütün bireyleri kardeşlik bilinci içerisinde olmaları gerektiğini belirterek, "Müslüman Müslüman kardeşine zulüm yapmaz, onu düşmana teslim etmez, bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir, bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır, bir kusurunu örterse Allah da onun bir kusurunu örter." 20 buyurmakta ve böylece Müslümanlıkta kardeşlik bilincinin boyutlarını belirtmektedir.
19. Ayrıca bu genel kapsayıcı düşünce yapısını daha alt birimlere indirgeyerek toplumdaki kimsesiz ve yetimlerin kollanması gerektiğini de ifade etmektedir. Hz. Peygamber, gerek kendisine gerek başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile cennette beraber olacağını ifade etmektedir.21
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Vahyin geliş gayesi, zaman içerisinde bozulan fıtratları yeniden asli hüviyetlerine döndürmektir. Bu sebeple vahyi tebliğ ve teybin eden peygamberler vahyin eşliğinde insan eğitimine büyük önem vermişlerdir. Her hal u kârda onların düşünce dünyalarını eğitmeye, onu bütün kötü duygu ve düşüncelerden arındırmaya, insan yararına olan her şeyi hayır kapsamında değerlendirmişlerdir. Değerlerin yok olduğu bu dönemde vahyin destekleyip onayladığı değerleri, Peygamber (as)'ın yorumuyla benimseyip hayata geçirmek, Müslüman toplumun en büyük ideali olmalı, bütün ilişkilerini bu temel anlayış üzerine bina etmelidir.