| Tecrübeli Üye
Üyelik tarihi: 13.01.2007
Mesajlar: 185
Teşekkür etti: 64
Teşekkür aldı: 153 konuda 529 kere
| Mürşide itaat ne demektir? BİSMİHİ TEALA
Tasavvuf adabıyla ilgili biraz kitap karıştıranlar şu ifadeyi mutlaka
okumuşlardır: "Bir mürid, mürşidine hiç itirazsız teslim olmalıdır.
Öyle ki, bir ölü, yıkayıcısına nasıl hiç itiraz etmez, ne tarafa
çevirse dönerse, mürid de mürşidine karşı böyle olmalıdır. Mürşidine
'niçin?' 'neden?' diye itiraz eden kimse maksadına eremez."
Gerçekten de bütün tasavvuf kollarında mürşidler, müridlerinden bu
manada bir teslimiyet isterler. Ancak böyle bir teslimiyet anlayışı
eleştirilmekte ve şöyle itiraz gelmektedir:
"Mürşid de olsa, bir insana bu derecede teslim olmak doğru olabilir
mi? Böyle bir teslimiyetin dinde yeri, terbiyede gereği var mıdır? Bu
durum, insan hürriyetini yok etmek ve birilerinin esaretine girmek
değil midir? ALLAH ve Rasulü'nden başka emirlerine itiraz edilmeyecek
kimse var mıdır? Mürşid hiç yanılmaz mı? Yanılırsa, onu uyarmak ve
yanlışını göstermek gerekmez mi? Böyle yapan bir kimse niçin manevi
terbiyede yolda kalsın?" Asıl teslim olunan ALLAH'tır (Celle celaluhu)
Aslında, ALLAH'dan (Celle celaluhu) başka hiç kimsenin insanları kendisine
itaat etmeye davet yetkisi ve görevi yoktur. Her emrine uyulacak, her
hükmünde teslim olunacak tek varlık, alemlerin sahibi ALLAH'tır (Celle celaluhu).
Hiç bir peygamber de kendi şahsından kaynaklanan bir sebep ve yetkiyle
insanlara bir şeyi emretme veya yasaklama yetkisine sahip değildir.
Fakat peygamberi ALLAH (Celle celaluhu) davetle görevlendirip halkın arasına gönderdiği zaman, konumu, yetkisi ve insanlar üzerindeki etkisi
değişir.
Kur'an'da belirtildiği gibi, ALLAH'ın (Celle celaluhu) gönderdiği peygambere itaat eden kimse, bizzat ALLAH'a (Celle celaluhu) itaat etmiş olur. Ona isyan eden de ALLAH'a (Celle celaluhu) isyan etmiş olur (Nisa/80). Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve sellem) uymadan hiç kimse
ALLAH'ın (Celle celaluhu) rızasına ulaşamaz. Onu anne-babası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim). Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse gerçek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH'a (Celle celaluhu) giden yolun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sahibidir.
Her hükmü Cenab-ı Hakk'ın (Celle celaluhu) hükmü yerindedir. Onu insanlığın önüne koyan ALLAH'tır (Celle celaluhu). "Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rızama ve cennetime ulaşın!" diyen de bizzat ALLAH'tır (Celle celaluhu). Bunun için, insan ALLAH'a (Celle celaluhu) muhabbet ve teslimiyetini ancak O'nun peygamberine gösterdiği muhabbet ve teslimiyet ile ortaya koyabilir.Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki bir insanın ALLAH (Celle celaluhu) yoluna davet eden bir mürşide göstereceği samimiyet ve teslimiyet de ALLAH (Celle celaluhu) sevgisinin ispatından başka bir şey değildir. Bu teslimiyet görünürde insana, hakikate ise ALLAH'a (Celle celaluhu) bağlanmaktır.
İçi ve dışıyla Hakk'a teslim olan kimse, ALLAH'dan (Celle celaluhu) başka her şeyin köleliğinden kurtulur, hür olur, kalbi ALLAH (Celle celaluhu) ile huzur, ilâhi aşk ile hayat bulur. Hakk'a itiraz eden kimse ise, iradesini nefsinin eline vermiş olur. Bundan sonra o kimse kendisini hür irade ve hürriyet sahibi görse de, aslında bütün yaptıkları bir çeşit köleliktir. Çünkü bu kimse, devamlı nefsine köle, şehvetine esir,midesine hizmetçi, maddeye bekçi, insanların aferin ve alkışına bağımlı bir halde hayat sürmektedir. Böyle bir hayat şeref ve hürriyet değil, tam manası ile zillet ve köleliktir. Asıl hürriyet, ALLAH'tan (Celle celaluhu) başka hiç bir varlığa kulluk yapmamaktır. Mürşidin yetkisi ve konumu
Kâmil mürşidin vazifesi, güzel ahlâkı temsil ve tatbiktir. Onun tek hedefi ilâhi hükümleri en güzel şekilde uygulamak, korumak ve yaşatmaktır. Buna dini ihya etmek denir.Mürşid, ALLAH'ın (Celle celaluhu) dostudur. Bu sıfatıyla vazifesi, isteyenlere ALLAH'ın (Celle celaluhu) dostluğunu öğretmektir. O aynı zamanda ümmeti terbiye işinde Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) vekili ve vârisidir. Bu sıfatıyla vazifesi kalpleri ALLAH'a (Celle celaluhu) bağlamak, gönülleri kötü ahlâktan arındırmak, insanı ALLAH'ın (Celle celaluhu) edebiyle edeplendirmek, nefsin, şeytanın, eşyanın ve dünyanın esaretinden kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturmaktır.
Kâmil mürşid, bu sıfat ve vazifeleriyle dünyada en önemli işi
yürütmektedir. Hangi iş insanın Yaratıcı'sına yönelmesinden daha
önemli olabilir? İşte bu büyük işi yürüten insana karşı vazifemizi şu ayet belirlemektedir:
"Ey iman edenler! ALLAH'a itaat edin. Peygamber'e ve içinizden
(ALLAH'ın (Celle celaluhu) yapmanızı istediği) işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin." (Nisa/59)
Ayrıca, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) şu uyarıları da bizim için bağlayıcıdır:
"Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de
olsa, sizi ALLAH'ın (Celle celaluhu) Kitabı'na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin." (Buharî, Müslim, Nesaî)
"Bana itaat eden ALLAH'a (Celle celaluhu)itaat etmiş olur. Bana isyan eden de ALLAH'a (Celle celaluhu) isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur." (Buharî, Nesaî)
Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide
tabi olmak, aslında ALLAH ve Rasulü'ne tabi olmaktır. Teslim olunacak kimseyi iyi tanımalıdır
Gafile uyanın kalbi uyanmaz. Cahile dert açanın derdi dinmez. İşinin ehli olmayan doktor insanı candan eder. Sahte mürşid de imandan eder. Birisi dünyayı, diğeri ahireti harap eder. O halde hak yolunda peşine düşülen kimseyi iyi tanımalı, manevi terbiye için ehli olmayan kimseye yanaşmamalıdır.
Kâmil mürşid, her şeyden önce kendisi terbiye olmuş kimsedir. Ayrıca insanları terbiye için izinli ve ehliyetlidir. Çünkü kendisi ehliyetli bir üstadın elinde terbiye görmüş, takva ve edeple süslenmiş, hak yolunda imamlık vasfını elde etmiştir. ALLAH (Celle celaluhu) onu kendi yolunda kılavuz, örnek ve şahit yapmıştır. Önüne Kur'an ve Sünnet'i koymuş, insanları onlardaki gerçeklere davet görevi vermiştir.
İşte bu noktada mürşid, ALLAH (Celle celaluhu) yolunda gitmek isteyenleri ciddi olarak ilgilendirmektedir. Öyle ki, İmam Rabbani'nin (k.s) uyardığı gibi, bütün arzusu ALLAH (Celle celaluhu) rızası olan bir veliye itiraz, ALLAH'a (Celle celaluhu) itiraz gibi olmaktadır. Çünkü veli, herkese sadece ALLAH'ın (Celle celaluhu) kuldan istediklerini emretmekte, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) usulü üzere terbiye vermektedir. O kendisine değil, Hakk'a davet etmektedir.
Tasavvuf terbiyesinin asıl hedefi kâmil insan yetiştirmektir. Ariflerin tarifine göre kâmil insan, ALLAH'a (Celle celaluhu) aşık olmuş, kalbi gaflet ve manevi kirlerden zikir ile huzur bulmuş, gönlü boş arzu ve sahte sevgilerden arınmış, nefsi ilâhi emirlere itaat edecek bir kıvama gelmiş; kısaca içi ve dışıyla ALLAH'a (Celle celaluhu) teslim olmuş insandır. İşte bu kıvamı bulmak için önündeki rehbere samimi olarak inanmaya, gücü nisbetinde emir ve tavsiyelerine uymaya teslimiyet denir. Tedavi için teslim olmak şarttır
ALLAH'ın (Celle celaluhu) dostu olmak isteyen kimse, bunun gereğini yapmalıdır. Bu yola giren kimseye tasavvufta mürid denir. İlk aşamada mürid, ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta gibi düşünülür. Böyle bir hastaya ne lazımsa, müride de o lazımdır.
Eğer ağır bir hasta şifa bulmak istiyorsa, aklını kullanıp kendisini
ehil bir doktora teslim etmelidir. Hasta şunu bilmelidir ki, kendi
aklı ve tecrübesiyle veya eline alıp okuyacağı tıp kitapları ile bu
hastalığı tedavi etmesi mümkün değildir.
Bu durumda karşısında iki seçenek vardır: Ya bilgi, tecrübe ve
ehliyeti ispat edilmiş bir doktora gidip teslim olacak ve her ne derse yerine getirecek. Ya da bu hastalığı çeke çeke ölecek. Şüphesiz akıl ve insaf doktora teslim olmayı seçer. Çünkü bu teslimiyette sıhhat,hayat ve huzur vardır. Kendi bildiğini yapmakta ise yıkım, acı ve sıkıntı vardır. Böyle bir teslimiyet, aklını bir kenara bırakmak değil, aklını iyi kullanmaktır.
Terbiye için mürşide teslim olmak da aynen böyledir. Çünkü müridin kalbi hasta, gönlü yaralı, vicdanı sıkıntı içindedir. Kalbi, geflet,günahlara meyil, şehvetine düşkünlük, kibir, kendini beğenme, haset,gösteriş, aşırı dünya sevgisi, gereksiz rızk endişesi, geçim kaygısı,ölüm korkusu, ibadetlere karşı tembellik gibi manevi hastalıklarla hastadır. Gönlü, Yüce Yaratıcısı'nı unutup eşyaya bağlandığı için yaralıdır. Vicdanı ise, içine düştüğü bu halden devamlı sıkıntı çekmektedir. Çünkü bu dertler karşısında aklı aciz kalmaktadır. Nefsi her gün derdine dert katmakta, devamlı hastalıkları artmaktadır. Kendi tedbir ve tecrübeleri tedavi için yetmemektedir. Günler geçmekte,fakat hastalıkları geçmemektedir. Bu durumda, aklı olan ne yapmalıdır?
Bu kimsenin de önünde iki seçenek vardır: Ya aklını kullanıp bu işin
ehli bir mürşide gidip teslim olacak; onun tedbir ve tedavi tecrübesine uyup manevi dertlerinden kurtulacak. Ya da bu hastalıklar içinde ölüp mahcup ve perişan bir şekilde ALLAH'ın (Celle celaluhu) huzuruna çıkacak. Elbette akıl, vicdan ve tecrübe, böyle bir hastanın da bu işin ehline teslim olmasını ister. Zaten Kur'an ve Sünnet bunu emreder. Sayısız tercübe ve görülüp yaşanmış olaylar da bunun gerçek olduğunu ispat eder.
Mevcut hastalığını kabul etmeyen, mütehassıs doktoruna güvenmeyen, tarif edilen usulde ilaçlarını içmeyen, kendi keyfine göre hareket eden kimse, maddi-manevi hiç bir hastalığından kurtulamaz. Böyle bir hasta kalkıp da 'aklım bana yeter, ben doktor filan tanımam, kimseye teslim olmam, istediğim gibi yaşarım!' derse, ona akıllı değil, belki deli denir. Teslimiyet akıl ister
Arifler der ki:
Kâmil mürşide tam teslimiyet bir anda olmaz. İnsan, kalbi nurlandıkça,nefsini ve şeytanı tanıdıkça, iyiyi kötüyü seçtikçe, yani akıllandıkça, ALLAH'a (Celle celaluhu) giden yolda ALLAH (Celle celaluhu) dostuna teslim olur. Mürid,zaman içinde mürşidini gerçek haliyle tanır. Bu tanıma bir ömür sürebilir. Bu yolda samimiyetle sabreden kimse sonuçta sevinir, ALLAH (Celle celaluhu) sevgisini bulur, kalbi bu sevgi ile huzur bulur. Dağınık hali toplanır,ibadetlere sarılır, günahlardan uzaklaşır, bütün manevi hastalıklardan kurtulur. İşte o zaman hakkıyla ve tadıyla Yüce Rabbine kulluk edebilir. Buna ihsan makamı denir. Bu hedefe ulaşmak için rehberine tam teslim olanlar çok az olduğu için, bu makama çıkanlar da çok azdır. Herkesin bu yolda nasibi, iman, sadakat, edep ve gayretine göredir. Ancak,ALLAH (Celle celaluhu) dilediği kullarına bol ihsan ve ikramlarda bulunur.
ALLAH (Celle celaluhu) dostları, "biz peygamber gibi masumuz, hiçbir kusur ve noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir" demezler. Onlar,açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz'in halife seçildiği gün,Ashab-ı Kiram'a söylediği şu sözü söylerler:
"Ben ALLAH ve Rasulü'ne itaat ettiğim ve size hakkı emrettiğim sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati sizden ALLAH (Celle celaluhu) istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez." (İbnu Kesir)
__________________ |