Bayrak
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
Ayet
Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın.
Haşir-18
hadis
Allah’ım! Recep ve Şâbânı hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.
Müsned

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 46 (8 Kayıtlı ve 38 Misafir) bulunmaktadır.

Online  adımmaviş, DuaLar, hafsa, sen@, su misali mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » Tasavvuf » Tasavvufun Konusu


Cevapla
 
Seçenekler
Yeni Üye
 
*Musab Bİn Umeyr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.08.2006
Mesajlar: 10


 
 
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 0 konuda 0 kere
Tasavvufun Konusu

TASAVVUFUN KONUSU


Tasavvufun konusu genel anlamda Allâh, varlık ve insandır. Keşf, ıyan, vecd ve vicdân îtibârıyla Cenâb-ı Hakk'ı zat, sıfat, şüûn ve fiilleriyle tanımaktır (ma'rifet-i ilâhiyye). İnsanın rûh ve nefs îtibârıyla yapısı, rûhun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ve ahlâkın yüceltilmesi tasavvufun konusudur. Bu yüzden Bâzı mutasavvıflar, tasavvufun konusunu "tahalluk ve tahakkuk" olarak özetlemişlerdir. Tahalluk, İslâm ahlâkını öğrenmek, tahakkuk bunu gerçekleştirip ahlâkî ve mânevî yükseliş sonucu bâzı tahkîki bilgilere ulaşmaktır. Bir başka ifâde ile tasavvufun halka dönük olan tarafı tahalluk, Hakk'a dönük olan ciheti ise tahakkuktur. Cüneyd el-Bağdâdî "Tasavvuf nedir?" diye sorulduğunda: "Tasavvuf sûfîyâne hayâtın bir vasfıdır." cevâbını vermişti. "Bu vasıf Hak'la mı yoksa halkla mı kâimdir?" sorusuna "Hakîkati Hakk'ın vasfı, resim ve sûreti ise halkın vasfıdır." diye cevap vererek buna işâret etmiştir.
Rûhun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ile ahlâkın yüceltilmesi için gerekli şartlar, mânevî makamlar ve hâller; vecd, istiğrak, aşk, sevgi, nefret ve kin gibi duygular ve bunlara dâir bilgiler tasavvufun konusuna dâhildir.
Kâinat ve varlık da tasavvufun konuları arasında yer alır. Çünkü tasavvuf, Allâh, insan ve varlık arasındaki ilgiyi "vahdet-i vücûd", "vahdet-i şühûd" ya da "tevhîd-i vücûdî ve şühûdî" gibi düşünce sistemleri içinde inceler. Nitekim ilgili bahislerde görülecektir.1
eski 02.09.2006, 15:48 *Musab Bİn Umeyr isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
Yeni Üye
(Konuyu Başlatan)
 
*Musab Bİn Umeyr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.08.2006
Mesajlar: 10


 
 
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 0 konuda 0 kere
TASAVVUFUN GÂYESİ


Kâinatta hiçbir şey, gâyesiz ve tesâdüfî değildir. Herşeyin bir gâyesi ve kaderi vardır. Nitekim Allâh Rasûlü (s.a.s.), peygamber olarak gönderilişinin bir gâyesi bulunduğunu ve bunun da "mekârim-i ahlâkı tamamlamak" olduğunu açıkça ifâde buyurmuşlardır. İlimlerin ve özellikle İslâmî ilimlerin ortak gâyesi, "dünyâ ve âhiret mutluluğu" olarak özetlenmiştir. Dînî ilimler arasında yer alan tasavvufun gâyesi nedir?
Tasavvufun gâyesi, insanı kötü ahlâktan, çirkin huylardan uzaklaştırmak, güzel vasıflarla bezemek, Allâh ve Rasûlü'nün ahlâkını benimseterek Hz.Peygamber'e tam bir ittibâ ile "insan-ı kâmil" yetiştirmektir. Bir başka ifâdeyle, "müslüman için ebedî saâdeti sağlamaktır."
Bu ana gâyede bütün mutasavvıflar ittifak hâlinde olmakla birlikte, bunun gerçekleşmesi konusunda ön görülen vesîle ve yollar farklıdır. Bir kısım mutasavvıflar, bu netîce ve gâyeye ibâdet ve zikirle, bir kısmı riyâzatla, bir kısmı aşk ve vecdle erişileceğini ifâde etmektedir. Bunun nihaî sınırı vuslattır. Vuslata ermenin en güzel yolu, "üsve-i hasene" olan Allâh Rasûlü'ne ittibâ ile O'nun verâset-i mânevîsine sâhip olmaktır.
eski 02.09.2006, 15:48 *Musab Bİn Umeyr isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
Yeni Üye
(Konuyu Başlatan)
 
*Musab Bİn Umeyr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.08.2006
Mesajlar: 10


 
 
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 0 konuda 0 kere
TASAVVUFUN LÜZÛMU

..:: 1 ::..

Tasavvuf, dînin kalbî hayatı ve özüdür. Tıpkı bir meyveyi makbul ve lezzetli kılan içindeki özsuyu gibidir.
Bilindiği gibi insanın beden ve rûh olmak üzere iki yönü vardır. Bunların her ikisinin de fıtrata bağlı olan talepleri mevcuttur. İslâm, yaratılıştan gelen bu temâyülleri inkâr etmez. Onları birer vâkıa olarak kabul eder. Ortaya koyduğu temel ölçüler çerçevesinde makbûl olan temâyülleri inkişâf ettirmeye, merdûd olanlarını ise, asgarî hadde indirmeye veya makbûl bir gâyenin emrine sokmaya çalışır.
İnsan, şâyet kendine bedenî îcâb ve ihtiyaçlar çerçevesinde bir dünyâ kurarak ulvîliklere âit rûhî taleplerini bastırmaya kalkışırsa huzûr ve sükûna kavuşması imkânsız hâle gelir. Dîn, insana madde ile mânâ arasında bir denge programı takdîm eder. İnsanı bir taraftan mânevî iklîme yönlendirirken diğer taraftan maddî âlemin îcaplarını da reddetmez. İnsanın maddî temâyüllerine mücerred bir mânâ ve ulvî bir gâye katar. İnsan, sırf ten planında kalıp her şeyi materyalist bir nazarla seyrederse, en mücerred bir hâdiseyi bile müşahhas ve rûhsuz kalıplar hâlinde görür. Aslında tasavvufa îtirazların temelinde yatan başlıca temâyüllerden biri de budur.
Hakîkaten insan idrâki, maddî ve müşahhas varlıklar kadar, mânevî sırlar ve mücerred hakîkatlere de meclûbdur. Bu sebeple bütün iş, insanın maddî yapısı gibi rûhunun da tatmin olup olmadığında düğümlenmektedir. Bugün maddî refâhın zirvesindeki Batı, rûhî buhranlar ve ahlâkî çöküntüler içerisinde ateizme sürüklenmektedir. Hattâ Hristiyanlığın merkezi Roma'da bile pek çok ateist mevcuddur. Çünkü bu insanlar, rûhî açlıklarını tatminden mahrumdurlar. Bunun temelinde ise ilâhî menbâ ile kalbî irtibatın kopmuş olması bulunmaktadır. Zîrâ insan eliyle tahrîf edilip, beşerî müdâhaleyle şekillendirilen dîn, ilâhî berraklığını yitirdiğinden, artık kalb huzûruna medâr olacak rûhî muhtevânın çok uzağında kalmıştır. Bu sebeple de dînin heyecânını duyamayan kalbler, huzûr ve sükûna hasret kalmaktadır.
Dînin vecdinden, yâni mânevî heyecândan mahrûm bir insan, en muazzam bir rûhî hâdiseye bile maddeci bir gözle bakıp işi sâdece şekil planına dökmeye çalışır. Böylece kupkuru ve içi boşaltılmış bir dîn anlayışı ortaya koyar.
Tasavvuf ise, insanı rûha yöneltir. Rûha, ferdî istîdâda uygun bir tatmin yolu açar. Hakîkaten dinin, insan rûhunu tatmîn eden mânevî cephesi ortadan kaldırıldığında o, sırf fayda üzerine kurulu beşerî sistemler derekesine indirilmiş olur. Bu takdîrde ibâdet ve kulluk hayâtının sâdece zâhirî ve dünyevî menfaat yönüne değer verilip onun asıl gâyesi olan kalbî istifâdesinden mahrum kalınır. Meselâ namaz bir antrenman, oruç perhiz, zekât sosyal yardımlaşma gibi menfaat planına taşınarak bu gibi tâlî faydalarla asıl gâye bertaraf edilmiş olur. Ya da kulluk ve ibâdetlerin edâsı için gerekli olan şartların sırf zâhirî kısmında kalınır. Bunun ise dînin özünden uzak ve gayr-i İslâmî bir anlayış husûle getireceği, insan rûhunun ihtiyâçlarına cevap veremeyeceği ve fıtrî olan din duygusunu tatmîn edemeyeceği âşikârdır. Dînî vazîfelere kalbî bir derinlik kazandırmanın yolu tasavvufî terbiyedir. İnsanlar, dinde derinliğe erişebilmek için birtakım arayışlara yönelmişler ve netîcede tasavvufî terbiyeye ulaşmışlardır.



Ayrıca varlıklar, en basitten en mükemmele doğru bir sıralamaya tâbî tutulduğunda zirveyi, "insan" teşkîl eder. İnsanların da -fıtrî sermâyeye dayanan- istîdâd ve iktidarları çok muhtelif seviyeler arz eder. Bu da dünya hayatında ictimâî âhengin sağlanabilmesi için zarûrîdir.
Cenâb-ı Hak, murâd-ı ilâhîsinin muktezâsı olarak insanları zâhirî istîdâdları gibi, mânevî istîdâdları itibâriyle de muhtelif seviyelerde yaratmıştır. Kullarından tâkat fazlasını istemediği gibi verdiği istîdâd nisbetinde de onları mes'ûl kılmıştır.
Rahmeti gazabından çok olan Allâh Teâlâ'nın nihâyetsiz merhameti, bütün mahlûkâta şâmildir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklîfleri takdir ve tâyin ederken asgarî seviyeyi esas almıştır. Yâni, en âciz ferdin dahî tâkat getirebileceği bir seviye ile tahdîd buyurmuştur. Fakat, umûma âit mükellefiyetlerden daha fazlasını yerine getirmeye fıtraten kudret, iştihâ ve istîdâdı olan kimselere mânevî inkişâf kapısını kapatmak, ilâhî adâlete aykırı düşeceğinden, böyleleri için de rûhî ihtiyaçları istikâmetinde bir yolun mevcûd olması tabiî ve zarûrîdir. Yâni bu, şer'î vazîfelere ilâveten bir de kalb âleminde yükselme istîdadı olan müminlere zühd, takvâ ve ihsân ile mesâfe almayı sağlayacak bir yolun açık tutulmasından ibarettir. Bu yol ise, bilindiği üzere tasavvuftur.
Bu gerçekler de, tasavvufun lüzûmunun aklî ve dînî mesnedlerindendir.
eski 02.09.2006, 15:49 *Musab Bİn Umeyr isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
FIRAT
Gast
 
Mesajlar: n/a

 
Allah Tealâ razı olsun..Tasavvuf erbebının hâl ve sözleriyle devam edelim inşaAllah ..

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, "Tasavvuf nedir?" sorusuna cevaben; "Tasavvuf sevgilinin kapısına çökmektir. İsterse kovsun. Tasavvuf, uzaklığın kederlerini, acı tadını tattıktan sonra yakınlığın tadına ermektir. Sâfiyetini saflığını, temizliğini bulmaktır. Biz bu tasavvuf konusunda, kılıcın keskin tarafı gibi bir hadde ulaştık. Azıcık meyl ve sapma göstersek ateşe düşeriz. Bizim bu mezhebimiz yâni tasavvuf yolu, baştan sona ciddiyettir. Ona şaka nâ*mına bir şey karıştırmayız." Buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr-i Dükkî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine; "Tasavvuf yolunda bulunanın alâmeti nedir?" diye sordular. "Her durumda ve her işte, en faydalı şey ile meşgûl olmak ve kötülüklerden uzak durmaktır." buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün tasavvufu sordular. O; "Tasavvuf, baştan başa edeptir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makâmın bir edebi ve her hâ*lin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şey*lerle geçirenler), velî kimselerin makâmına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O'ndan uzaktırlar. Bâzı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sâhiptir, daha sevgilidirler."

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Tasavvuf nedir?" dediler. Cevaben; "Tasavvuf, sulhu olmayan bir cenktir. Yâni, tasavvuf talep ve sulh ile ele geçmez. Ancak nefisle muhârebe netîcesinde gerçekleşir."

Başka bir keresinde de; "Tasavvuf, çirkin ve aşağı her türlü kötü huydan vazgeçmek ve güzel huylarla bezenmektir."

Tasavvuf kalp huzûru, murâkabe ve gönül uyanıklığı ile Allahü teâlâyı zikretmek, sünnete uygun amel etmektir." dedi.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf güzel ahlâktır. Bu da üç kısımdır: Birincisi, Hakk ile beraber olmak yâni Allahü teâlânın emirleine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

İkincisi halk ile beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edeb, küçüklere karşı şefkat, emsallere ise insaflı ve âdil davranmakla olur.

Üçüncüsü nefse sâhib olmak. Bu ise nefsin boş isteklerine, hevâ, hevese ve şeytana uymamakla olur. Kim bu üç husûsu nefsinde doğru bir şekilde tatbik ederse güzel huylulardan olur."

"Tasavvuf tamâmen ciddiyettir. Şaka nevinden olan herhangi bir şeyi ona karıştırmayınız."

Irak'ta yetişen büyük velîlerden ve Şâfîî mezhebi fıkıh âlimi Abdül- kâhir Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine tasavvuf hakkında bir suâl sorulduğunda şöyle buyurdular: "Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe yâni Allahü teâlânın lutf ve ihsânı olan mâ*nevî ilimdir. İlim, murâdı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhibe, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan, daha yoldadır. Sona varmış olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, murâ*dına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdâbını gözet*mekle meşgûldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme hâlindedir. Sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra ka*vuşmuş hâldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremez*ler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından u- zak kalma mertebesindedir. Orta mertebede olan, murâda kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. So- na ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkta ve ge- nişlikte eşittir. Yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onda, dün*yevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhiri, görünüşü halk, bâtını, gizli yönü de Hak iledir."

İslâm Kültür Ansiklopedisi.Cild 6.

Konu FIRAT tarafından (06.11.2006 Saat 16:42 ) değiştirilmiştir..
eski 06.11.2006, 16:39  
Alıntı ile Cevapla   #4
isimli üye'ye teşekkür edenler
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
Tasavvufun Tarifi Ummu Seleme Tasavvuf 22 15.11.2007 09:44
Tasavvufun Esasları ve İlerleme Ummu Seleme Tasavvuf 4 08.09.2006 16:53
Tasavvufun Menşei *Musab Bİn Umeyr Tasavvuf 2 02.09.2006 15:47



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:24 .