Üye Albümlerinden |
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
|
|
|
 |
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.665
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.882
Teşekkür aldı: 1.518 konuda 4.066 kere
|
Tasavvufun Esasları ve İlerleme
TASAVVUFTA İLERLEME
Bir tarikata giren sâlik, eskiden şunları yapardı:
1- Kalbinde şeyhine karşı en ufak bir itiraz yer almazdı. Tam teslimiyet sahibi idi. Sükûtu bilirdi. Çünkü sükût mahallinde sukût, konuşmak mahallinde konuşmak daha şereflidir. Konuşulacak yerde sukût, sukût edilecek yerde konuşmak aklın noksanlığındadır. Hikmet on kısımdır, dokuzu dinlemek, biri de kötülerden, kötülüklerden uzlettir, el çekmektir.
2- Ehl-i dünyadan uzak durur, ehl-i kemal ile sohbet ederdi. Allah dostundan başkası ile dostluk etmezdi.
3- Günâhlardan el çekerdi. Hep nefsi ile mücâdele ederdi. İhtiyâç kadar yiyip içerdi. Çünkü açlık müşâhedeye [Kalb gözünün açılmasına] ve uzlete [kötülerden uzak durmaya] alıştırırır.
4- Abdestsiz bulunmazdı. Hep Allah'ı zikrederdi. Zikri aslâ ihmâl etmezdi. İhlâs ile ibâdet ederdi.
|

03.09.2006, 18:24
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.665
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.882
Teşekkür aldı: 1.518 konuda 4.066 kere
|
NEFS VE TEZKİYESİ
..:: 1 ::..
Tezkiye lügatte, temizlemek, arındırmak mânâlarının yanısıra, artırmak, geliştirmek, bereketlendirmek ve feyizlendirmek anlamını da ihtivâ eder. Bu mânâ çerçevesinde tezkiye, esâsen mânevî eğitimin bütün seyrini ifâde eder.
Nefsi tezkiye; öncelikle onu küfür, cehâlet, kötü hisler, yanlış îtikadlar, fenâ ahlâklardan temizlemektir. Yâni şer'-i şerîfe aykırı her türlü îtikâdî, ahlâkî ve amelî yanlışlıklardan arındırmaktır. Onu temizleyip kötülüklerden koruduktan sonra da, îmân, ilim, irfân, hikmet, hayırlı duygular, güzel huylar gibi takvâ hasletleriyle terbiye ve tezyîn ederek, onu rûhâniyetle doldurmaktır.
Tasavvufta tezkiye, nefsin isteklerini azaltarak onun beden üzerindeki hâkimiyetini kırmak ve bu sûretle rûhun hükümranlığına imkân sağlamaktır. Bu da ancak nefse karşı irâdeyi güçlendirecek olan riyâzât yoluyla, yâni yiyip içme, uyuma ve konuşmada îtidâle riâyet gibi usûllerle sağlanabilir. Bundan dolayıdır ki, tasavvufta nefsi dizginlemenin usûlü; kıllet-i taam (az yemek), kıllet-i menâm (az uyumak) ve kıllet-i kelâm (az konuşmak)'dır, denilegelmiştir. Çünkü bunlar riyâzât ile nefse hâkimiyetin ilk adımlarıdır. Fakat her hususta olduğu gibi, bu usûlleri tatbîkte de îtidâli elden bırakmamak gerekir. Çünkü beden, Allâh'ın insanlara bir emânetidir.
Yâni kul, nefsini tezkiye ederken ifrat ve tefrîtten sakınmalı, onun azgınlıklarına set çekeyim derken, riyâzât ve mücâhedede aşırılığa düşmemelidir. Çünkü din, bütün hâl ve davranışlarda îtidâli emreder. İnsanlara her türlü ifrat ve tefritten uzak durmayı öğütler. Üstelik nefsi, mutlak sûrette bertaraf etmek mümkün olmadığı gibi, bu, matlûb da değildir. Buna göre nefsin tezkiye edilmesi, nefsânî temâyüllerin ilâhî emirler çerçevesinde dizginlenip terbiye edilmesi demektir.
Nefsin terbiye ve tezkiye edilmesi, beşerî âkıbetin felâket veyâ saâdet olarak gerçekleşmesinde en belirleyici faktördür. Bu terbiye ve tezkiye için evvelâ ilâhî irâdeye râm olup şehevî ihtiraslar ve çirkin hâllere karşı koymaya çalışmak îcâb eder. Her mümin, kendi kusur, noksanlık, acziyet, hîçlik ve câhilliğini idrâk ederek; Rabbini bütün azamet, kudret ve kemâliyle kavramalı ve fiillerine bu idrâk ile yön vermelidir. İşte bu yapılabildiği takdîrde, -Kur'ânî tâbirle- "kötülüğü şiddetle emreden"1 nefs, mezmûm sıfatlardan arınıp makbûl bir hâle gelir.
Nefsi tezkiyeye çalışmak ve bu uğurda ciddî bir gayret ile seyr u sülûke girmek, ehemmiyetine ve zorluğuna binâen "cihâd-ı ekber" kabul edilmiştir.
Nitekim bu tâbiri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pek zorlu geçen Tebük Gazvesi'nden dönüşlerinde bizzat ifâde ederek ashâbına:
"- Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz." buyurmuşlardır.
Hâlbuki dönmekte oldukları sefer, pek büyük bir gazveydi. Zirâ seferin evvelinden nihâyetine kadar münafıkların fitneleri ve şeytanın vesveseleri eksik olmamıştı. O yıl şiddetli bir sıcaklık ve kuraklık hüküm sürmüştü. Katedilen yol, oldukça uzundu ve yaya yürümeye müsâid değildi. Meyvelerin toplanacağı hasad mevsimi de gelip çatmıştı. Kendilerini kalabalık bir Bizans ordusunun beklemekte olduğu haberi ise, bu gazveyi daha da zorlu bir sefer kılmaktaydı. Otuz bin kişiyi aşan sahâbî ordusu, bin kilometre gitmiş ve geri dönmüştü. Medîne'ye yaklaşırken âdetâ şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in söylediği bu sözün hikmetini merâk eden bâzı sahâbiler, hayretler içinde:
"- Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur mu?" dediklerinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"- Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!"2 buyurdular.
Diğer taraftan bütün gazvelere katılıp sâdece Tebük Gazvesi'nden -mâzeretsiz- geri kaldıkları için ihtilâttan men (yalnızlığa terkedilmek) ile cezâlandırılan ve bu sebeple ashâb ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüzlerine bakmadığı, kendileriyle konuşmadığı, selâmlarına bile mukâbele etmediği üç sahâbînin tasvîre sığmayan pişmanlık ve perişanlığı meşhûrdur.3
|

03.09.2006, 18:24
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.665
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.882
Teşekkür aldı: 1.518 konuda 4.066 kere
|
KALBİN MÂHİYETİ
..:: 1 ::..
Dînin temel gâyesi, Hakk'a kul olduğunun idrâk ve şuurunda olan zarif ve derin insanlar yetiştirmektir. Bu maksadın hâsıl olması, ancak ve ancak, Hakk'a kulluğun lâyıkıyla idrâk ve îfâ edilmesine bağlıdır. İnsanın olgunlaşarak mânen yüksek bir seviyeye ulaşması, kalb âlemindeki ulvî heyecan, lâhûtî ürperiş ve kudsî kıpırdanışlar nisbetinde gerçekleşir.
Kalb, bedenî ve rûhânî âlemimizin merkezidir. Onun bedenî hayâtın devâmında merkezî bir rolü vardır. Gerçekten insan vücûdundaki milyarlarca hücreden herhangi birine tâze kan ulaştırılması, âzamî dört saniyeden daha uzun bir müddetle kesintiye uğrarsa, o hücre hayâtiyetini kaybeder. Bedenî hayât için böyle ehemmiyetli olan kalb, aynı zamanda insandaki tahassüs kudret ve kâbiliyetinin merkezini teşkîl eden mânevî bir cevherdir. Buna göre kalb, hem uzviyyet ve hem de mâneviyât cihetiyle insan varlığının sultânı mesâbesindedir. O derecededir ki, bir tefekkür merkezi olan beyin bile, ondan sâdır olan hissiyâtın tesiri altında fikir üretir. Bu demektir ki kalb, sahib olduğu tahassüs kâbiliyetiyle, dimâğ da dâhil olmak üzere bütün uzviyyete hâkim olan aslî bir rol oynar. Heyecanlanan birinin eli titrer, kalb çarpıntıları artar. Herhangi bir hâricî tesirin tahrîk ettiği merhamet, öfke, muhabbet gibi hislerin tefekküre, irâdeye ve netîcede hareketlere yön verişi, beşerî bütün davranışlarda müşâhede edilebilen bir gerçektir.
Kalb, mânevî yönü itibâriyle bir hak ve hakîkat pusulasıdır. Bu vazîfe ona, Cenâb-ı Hakk'ın tâyini ile yüklenmiştir. Lâkin o, yaratılış maksadının aksine bir şartlandırılma ile bu fıtrî yörüngeden uzaklaştırıldığı zaman, menfîliklere sürüklenmekten kurtulamaz. Bu takdîrde sahibini dünyâ ve âhirette âbâd etmek yerine berbâd etmenin âmili olur. Bu sebepledir ki onu, yaratılış gâyesine göre yönlendirecek tesirlere tâbî kılmak ve ilâhî gâyeye mâtuf temâyüllerini takviye edip geliştirmek, beşerî terbiyede pek ehemmiyetli bir meseledir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, kalbin dünyevî lezzetlere aldanarak, sâhibinin ebedî âlemde mahrûmiyet içinde kalmaması için, biz kullarını îkaz sadedinde:
"Ey insanlar! Allâh'ın vaadi elbette ki haktır. Sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın! Hîleci şeytan, Allâh'a karşı sizi kandırmasın!" (Fâtır, 5) buyurmuştur.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, insanın aslî gâyesinden sapmaması için nefsânî arzularını dizginlemesi gerektiğini şöyle ifâde eder:
"Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur."
"Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor."
"Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin."
Lokman Hekim de oğluna gafletten îkâz sadedinde şu nasîhatte bulunur:
"Yavrum! Dünya, dipsiz bir deryâdır. Ârif olmayan âlimler ve pek çokları bunda helâk oldular. Bu deryâda senin gemin, Allâh'a mutmain bir kalb ile îmân etmek olsun. Geminin donanımı ise takvâ ve ibâdet olsun. Denizlerde seyr ü sefer ettiren bu geminin yelkeni de tevekkül olsun. Umulur ki ancak bu sûretle kurtuluşa erebilirsin." (Beyhakî, Kitâbü'z-Zühd, 73)
Bir yönüyle bedenin, diğer yönüyle ise mâneviyâtın merkezi olan kalb, beden için ne derecede lüzûmlu ve ehemmiyetli ise, rûhânî hayat için de o ölçüde büyük bir ehemmiyet taşır. Lâkin insanı insan yapan, sûretten ziyâde rûhî yapısı olduğundan, kalbin mânevî rolü, uzvî rolünden her yönüyle üstündür. Bu mânevî vasfı itibâriyle ve kendisindeki pek ince sır ve hikmetler sâyesinde insanın "insanlık" mânâ ve fazîletine kavuşmasını sağlayan yegâne müessir kalbdir. Bu hikmete mebnîdir ki îmân "dil ile ikrâr"dan önce, "kalben tasdîk" ile vücûd bulur. Câlib-i dikkattir ki burada zihnen veya fikren kabullenişten ziyâde, kalbe âit bir "tasdîk" kâfî görülmüştür.
Nasıl ki, kâinâtın özü kabul edilen insanda hayır ve şer, ulviyyât ve süfliyyâta dâir istîdâd ve temâyüller, fıtraten bir arada mevcûd ise, aynen bunun gibi insanın özü olan kalbde de bu zıt istîdâd ve temâyüller bir aradadır. Gerçekten o, melekî tasarruflar kadar şeytânî müdâhalelere de açıktır. Denilebilir ki kalb, hayır ve şerrin, takvâ ve fücûrun yâni melekî ve şeytânî güçlerin bir mücâdele sahasıdır. Kalbler, bir ömür boyu bu melekî ve şeytanî tecellî ve temâyüllerle çalkalanır durur.
|

03.09.2006, 18:25
|
|
|
Üye
Üyelik tarihi: 06.09.2006
Mesajlar: 41
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 3 konuda 4 kere
|
Yazdığın yazılar her zamanki gibi çok güzel ve çok uzun arkadaş berat kandilini kutlarım.
|

07.09.2006, 11:57
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.665
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.882
Teşekkür aldı: 1.518 konuda 4.066 kere
|
Efendim birazda faydalı olabilmek için uzun yazıları göze almak lazım kısaltılma imkanı olmayan yazılar umarım tamamını okuyabilirsiniz bizde bir parça faydalı oluruz sizlere..Selam ve dua ile
|

08.09.2006, 16:53
|
|
 |
Yetkileriniz
|
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge hochzuladen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
|