| Neyden Murad Nedir.... Bişnev in ney çün şikâyet mi küned
Ez cüdâyihâ hikâyet mi küned
Şu ney’in nasıl şikâyet etmekte olduğunu dinle
O’nun nevâsı ayrılık hikâyesidir
Hazreti Pîr Mevlana hüdâvendigâr Celâleddîn Rûmî kendi el yazısıyla yazdığı Mesnevî’nin ilk on sekiz beyitinin birincisine BİŞNEV yani DİNLE diyerek başlamaktadır.
Çünkü her türlü ilmi öğrenmenin ilk yasası o ilmi, o ilmin üstadından dinlemektir.
Dinlemeden, bir üstâddan eğitim almadan “Ben konuşayım, sen dinle” diyenin hâlini şu dize ne kadar da güzel anlatıyor:
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der,
Dün mektebe vardı, bugün üstâd olayım der.
Bişnev in ney, “ Şu ney’i dinle “ diyen Mevlâna’ya kulak verelim. Bakalım NEY bize neler anlatıyor.
NEY’DEN MURAD NEDİR?
Ney’den kastedilen MEVLANA gibi Kâmil İnsan’dır. Mevlana’ya göre Tebriz’li Kâmil İnsan Şems-i Tebrizî NEYZEN kendisi de o neyzenin üflediği NEY’dir.
Mevlana Şems ile tanışıncaya kadar Konya’da ve o dönemin İslam beldelerinde en üst şeriat ve tarikat ilimlerine sahip birisi idi.
Şems ise doğuştan hakikat ve marifet ilimlerine âşina bir zât idi. Ömrü boyunca belde belde gezmiş sohbet edebilecek, sırlarını paylaşabilecek hiç kimseyi bulamamıştı. Yolu bir gün Konya’ya düşer. Konya’da Mevlana’yı ve ondaki henüz açığa çıkmamış “potansiyel” ilmi ledün kapasitesini algılar. Ve onu gözüne kestirir.
Mevlana çarşıda halkın tezahüratları arasında dolaşmaktadır. Bedeni halk iledir fakat aklı bir türlü çözemediği bir soru ile meşguldür.
Çözemediği soru şudur. Hz.Muhammed a.s. Allah‘u Teâla’nın sınırsız ve sonsuz ilmini dünyada iken ihata edebilir miydi? ( kapsayabilir miydi ).
Birden önüne tahta takunyalı, toprak su testili, başı havlulu, saçı sakalına karışmış birisi çıkar. Talebelerinin ve halkın meraklı bakışları altında:
“ Ben Allah’ın şânını yüceltirim diyen Hz. Muhammed a.s. mı daha büyük makam sahibidir yoksa ben kendi şânımı yüceltirim diyen Beyazıd-ı Bistâmi mi daha büyük makam sahibidir?” diye sorar.
Mevlana bu kadar pervâsızca gelen soruya soğukkanlılıkla cevap verir:
“ Elbette ki Hz. Muhammed a.s.’ın makamı daha büyüktür. Çünkü o ilmin sonu olmadığını biliyordu ve her an ilmini artırmakla meşguldü. Beyazıd ise yükseldiği ilk makamın en son makam olduğu sarhoşluğuna kapıldı ve ağzından şatahat halinde bu sözler döküldü. ( Şatahat: Manevi sarhoşluk halinde söylenen ve şeriatın kurallarına uymayan söz ya da davranış )
O anda karşısında duran acayip kılıklı adamın kendisine bir neye hava üfler gibi hakikat ve marifet ilminden sırlar üflediğini hisseder. Kafasının içinden geçenler Şems’in Mevlana’ya sessiz ve sözsüz kalpten kalbe gönderdiği bir ilimdir.
Mevlana buraya kadar kendi ilmi ve iradesiyle konuşur. Fakat içinden konuşmaya devam etmek isteği gelir. Aklından geçirdiği sorunun cevabı kafasının içinde yankılanmaktadır. Söylemekten vazgeçer. Çünkü söylerse şeriatın zahirine ters şeyler söyleyecektir ve çevresindeki alimler, mollalar ve halk itiraz edecektir.
Mevlana’ya Şems’ten gelen fakat çevreye söylemediği esintiler şöyledir.
“ Beyazıd abdiyet makamını fena fillah makamı ile karıştırdı. Fena fillaha ulaşan veliler ilk anın sarhoşluğu ile Allah’ın tüm ilmini kapsadım zanneder. Sonra sarhoşluk hali geçince tövbe ederek abdiyet haline dönerler. Resulullah a.s. hangi makama ulaşırsa ulaşsın asla sarhoşluk hali yaşamadı. Biliyordu ki Allah’ın ilmi her an artıyordu. Abdi de her an Allah ile birlikte olduğu için Allah’taki artan ilmi her an aynısıyla yaşıyordu.”
O dönemin klasik medrese öğretisinde “Allah’ın ilminde azalma olmadığı gibi artma da olmaz çünkü Allah tamdır artma ve eksilme kabul etmez” görüşü hakimdir.
Şems ise halkın anlayacağı şeriatın zahirine ters fakat velilerin anladığı şeriatın bâtınına uygun olan hakikatleri yaşamaktadır. Bundan da bir nebze Mevlana’ya tattırmıştır. Mevlana o ilmin gerisine talip olur.
Mevlana kendisini Şems’in karşısında içi boş kuru bir ney olarak hisseder ve onun öğrencisi olup ilme yeniden elif be’den başlamak talebini gönlünden geçirir. Şems de Mevlana’nın bu talebini gönlü ile algılar ve kabul eder.
Mevlana ve Şems birkaç yıl hiç kimseyle görüşmeden sohbet ederler. Halk Mevlana’yı o tuhaf görünüşlü cahil derviş zannettikleri Şems’ten kıskanırlar. Şems’e tuzak hazırlayıp ya öldürürler ya da Konya’dan çıkartırlar.
Mevlana bir daha Şems ile görüşemez. Rivayetler Şems’in öldürüldüğü tezinde yoğunlaşmaktadır. Fakat Şems, Mevlana’yı eski halinden kesmiş, pişirmiş ve gizlice kaçmıştır ki Mevlana marifet ilmini halka açsın.
Şimdi Mesnevi’nin ilk beytini tekrar yazarak Mevlana’nın ne demek istediğine yeniden kulak verelim.
Şu ney’in nasıl şikayet etmekte olduğunu dinle
O’nun nevâsı ayrılık hikâyesidir
Anlaşıldığı üzere buradaki ney Mevlana’dır. Şems ise o ney’e üfleyen neyzen’dir.
Ney’den çıkan ses bir ayrılık hikayesi anlatmaktadır. Bu ayrılık ilk etapta Mevlana’nın üstâdı Şems’ten ayrılmasının hikayesi gibi anlaşılmakta ise de tamamen yanlıştır. Mevlana ve Şems bedensel olarak gerçekten birbirlerinden ayrılmışlardır. Fakat tasavvuftaki “vuslat” sırrına göre tek bir bilinç olduklarını fark ettikleri için “hicran” yani ayrılık hükmü onlardan düşmüştür.
Dikkat ederseniz ney’i üfüren ve parmaklarıyla konuşturan neyzen Şems’tir. Mevlana bu durumda tamamen sessiz, sözsüz, kupkuru bir kamış parçası hükmünde saymaktadır kendini. Ama kulağımıza gelen ayrılık hikayesi yine de Mevlana’dan bizlere ulaşmaktadır.
Mevlana bu ayrılık durumundan çok muzdariptir ve şikayet halindedir.
Bu ayrılık “insan”ın “Allah”tan ayrılmasının hikayesidir.
Mevlana Şems’ten önce kendisini Allah’tan ayrılmış ve tekrar Allah’a dönecek “bir varlık” olarak telakki ediyordu. Allah’a dönmeyi ise avamın en büyük cennet nimeti olarak kabul gören “cennette rabbin cemalini seyretmek” şeklinde düşünüyordu. Daha doğrusu düşünmüyor, öyle ezberletildiği için sadece ezberini yineliyordu.
Şems Mevlana’ya ayrılığın iç yüzünü anlatmıştı. İnsan ve Allah geçmişte iki ayrı varlık değildi, şimdi de iki ayrı varlık değildir ve sonsuz gelecekte de iki ayrı varlık olamayacaktır. Allah İhlas Suresi’nde verilen mesaja göre kendisinden gayrı varlık ortaya koymayan “tek”tir yani “vahidul ehad”dır.
Ezelen, hâlen ve ebeden yalnız olan Allah şu anda da yalnızdır. Kendisinden başka varlık olması imkan ve ihtimalinden ayrılık halindedir. Ve bu ayrılık gerçeği, değişmeyen “Âdetullah”tır. Ve “Allah’ın sisteminde asla değişme olmaz”.
Ayrılıktan şikayet, “vahidul ehad”ın kendisine gelecek ya da kendisinin gideceği “bir şey”in asla olamayacağı gerçeğidir. İşte Mevlana bunun gibi bir ayrılık duygusunu tasavvufi “hal” olarak tatmış ve bizlere anlatmaya çalışmıştır.
İnsan Allah’tan ayrılmıştır diye ısrar edilirse, evet doğru deriz ve ayrılığın sadece “ayrıldım” şeklinde bir zan olduğunu söyleriz. Şöyle ki: Ahad olan Hak c.c. kendinden gayrıyı “varlık” vermekten “münezzeh” olunca kendisini sayısız ve sonsuz isim ve resimle “zahir” kıldı.
Burada Mevlana’ya atfedilen bir sözü anarak konuya açıklık getirelim. Mevlana bir gün Yunus Emre’nin; “ Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” dizesini duyar ve der ki:” Bizim binlerce sayfada anlatmak istediğimizi Koca Türkmen bir cümlede özetlemiş”.
“Ayrıldım” zannı “Hak” ın kendisini ebediyen “ ben falanca kişiyim” olarak kabul etmesi ve asla bir daha o isim ve resim mahallinde “ enel hak” bilincini yaşamamasıdır. Kendisine aşılmayan bir Zülkarneyn Seddi çekmesidir.
Hak dilediğini yapar. O’na,” sen niçin kendine set çektin, neden kendini hatırlamıyorsun, sen falanca değilsin, sen Hak’sın” diyemezsin. Baskı yapamazsın, ısrar edemezsin. Çünkü Hak dilediğini yapmakta özgürdür.
__________________
Derdimin şifası sendedir Yarab
Lâl olan dilimin sözü,sendedir Yarab
üryan geldim kapına,günah defterim sendedir Yarab
düçar olmuş dertlerimin eczası sendedir Yarab
|