Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 59 (0 Kayıtlı ve 59 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Büyük âlim ve velîlerden Ahmet Mekkî Efendi hazretleri, bir sohbetinde;
- Her Müslümanın birinci vazifesi, “Îman”ını ve “Îtikad”ını düzeltmektir, buyurdu.
Sordular:
- Neye göre düzeltecek efendim?
- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine göre.
Ve ekledi:
- “Ehl-i sünnet âlimleri”nin kitaplarını bırakıp da, dînini, îmanını, “Din düşmanları”nın yalancı ve aldatıcı kelimelerle yazdığı kitaplardan öğrenmeye kalkışmak, kendini Cehenneme atmaktır.
Şehit olmak istiyorum
Bir gün de, sevdiklerinden biri;
- Efendim, ben şehit olmayı çok istiyorum. Acabâ nasîb olur mu? diye sordu bu zata.
Mübarek, cevabında;
- Namazını kılan ve “altmış yaş”ını geçen bir Müslüman, şehit olarak ölür, buyurdu.
Sevinip, sordu yine:
- Ya hanımlar efendim?
- Hanımlar için yaş haddi yoktur. Namazını kılan, örtünen ve iffetini koruyan hanım, hangi yaşta ölürse ölsün, “şehit”tir.
Bir gün öleceksin!
Bir gün de içki içen bir genci sokakta görüp, yanına çağırdı.
Genç adam koşarak geldi yanına:
- Buyur efendi baba!
- Sana bir şey diyeyim mi evlâdım?
- Tabii efendim, buyurun.
- Allahü teâlâ; “Hangi meslekten olursan ol, bir gün öleceksin. Kimi seversen sev, bir gün ayrılacaksın. Ne amel yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin!” buyuruyor.
Delikanlı mahcup olmuştu.
Kızardı, bozardı, sarardı.
Ve bir “Âah!” deyip yere yıkıldı.
Ayıldığında nefret ediyordu içkiden.
Bir daha koymadı ağzına.
Diyarbakır Adliyesinin müfettişlerinden biri bayram günü yörede[Van dolaylarında] kalır. Arvas’a ziyârete giden Müküs Kaymakamı “sen de gel” deyince peşlerine takılır. Ne zaman ki Kırmızı Köprüyü geçerler, ortalıkta manevi bir hava dolanır. Halbuki müfettiş yiyip içip piknik yapacaklarını sanmış, hatta heybesine iki şişe “arak” atmıştır. Anlatılmaz bir pişmanlık yaşar ve kabristanın altındaki taşlıkta şişeleri saklar.
Neyse dergâha ulaşır, huzura alınırlar. Müfettiş, Seyyid Fehim hazretlerini görünce bir muhabbet ummanına düşer ki nasıl anlatıla? O da halkaya katılır, kalbini feyz bereket sağanağına açar. Ancak büyük velî, bir ara kulağına eğilir ve “şişe ile tarîkat bir arada olmaz” diye fısıldar.
Müptelalıktan kurtulmak kolay mı? Gidip şişelerden birini kırar ama diğerini “ya krizim tutarsa” diye bir deliğe sokar. Dergaha girer girmez Seyyid Fehim hazretlerinin bakışlarına yakalanır, mübarek “git öbürünü de kır” buyururlar.
O saatten sonra alkolden buz gibi soğur, hatta daha evvel niye içtiğine şaşar. Seyyid Fehim hazretlerinden bahis açıldığında “Çok ülke dolaştım, meşâyıhtan pek çok kimseyle tanıştım ama onun gibi ilim, hilm, letâfet sahibi görmedim” der, “o ne heybet, ne vakar?”
Seyyid Tâhâ-i Hakkarî’nin mahdumları Ubeydullah Efendi hacca niyetlenince Van’a gelir ve Hazreti Şeyh’e birlikte gitme teklifi yapar. Büyük velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Dîvân’ını açar, parmağını satırlardan birine basar. Bakın şu işe ki karşısına Medîne-i münevvere ile ilgili bir beyit çıkar.
Derhal hazırlanır ve İstanbul’a vasıl olurlar. Eşyalarını Fâtih’teki Reşâdiye Oteline bırakırlar. İki seyyidin dersaadeti şereflendirdiğini duyan Abdülhamîd Han, onları saraya dâvet eder ve sultanlar gibi ağırlar. 12 gün kadar misâfir ettikten sonra, Haydarpaşa limanına götürür ve merâsimle uğurlar. Öyle ya âlimi âlim bilir, velîyi velî anlar...
Seyyid Fehim hazretleri Mısır’da geçirdikleri günlerde sık sık Câmi-ül-Ezher’e uğrarlar. Bir defasında müderrislerin yerlere kitaplar yaydığına ve bir ibare üzerinde ter döktüklerine şahit olurlar. Anadolu’dan gelen iki dervişi kimse ciddiye almaz, hatta içlerinden biri okuma yazma bilip bilmediklerini sorar. Seyyid Fehim hazretleri kâğıtta yazılanları bir bakışta okuyup ezberler ve fikri sorulunca açıklamaya başlar. Âlimler “Hayret!” derler, “Câmi-ül-Ezher Medresesinin bütün şûbeleri bir haftadan beri bu meselenin halli için uğraşıyor, başta Reîsü’l-ulemâ olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz üzerinde çalışıyorlar!”
Ancak Mısır’da
Aradan ya bir gün geçer ya geçmez, Reîsü’l-ulemânın yolladığı dört âlim çıkagelir ve “Câmi-ül-Ezhere buyurmaz mısınız” çağrısını yaparlar. Hazret-i Şeyh beş yüze yakın âlimin sorularını dinler, müşkillerini çözer, ne zaman ki ünü dört bir yana yayılır, kaçarcasına şehirden ayrılırlar.
Hicâz uleması da ona hayran olur, “böylesi ancak Mısır’da bulunabilir” diye mırıldanırlar. Lakin Kahire’deki hadisenin yankıları gelince Seyyid Fehim hazretlerinin sandıklarından da büyük olduğunu anlarlar.
Seyyid Fehim hazretleri Mükerrem Mekke’de bulunduğu sırada İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Muhammed Mazhâr Müceddîdî ile doyulmaz sohbetler yapar, işte bu yüzden oğullarından birinin adını Mazhar koyar.
Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri Medîne-i münevvereye girişi ve Fahr-i âlemin latif, mutahhar, kabrini ziyâret edişi bizimkilere benzemez. O nurlu eşikte anlatılmaz ikramlara kavuşurlar.
Seyyid Fehim hazretleri her sene Van'a gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı.
Genellikle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir sene Ahmed Bey hacca gitmişti. Van'a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; "Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gideceğiz" buyurdu.
O kimse; "Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı?" dedi. "Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına da haber ver" buyurdu.
Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. "Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsan ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız" dediler. Çok göz yaşı döktüler.
Seyyid Fehim hazretleri; "Hayır sizden çok razıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere dua etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lazım" buyurdu.
Ahmed Beyin oğulları; "Emir buyurduğunuz gibi olsun" dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının evine gittiler.
Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pek çok üzüldüklerini söyledi ve; "Babacığım o evde sabaha kadar kalsaydık ne olurdu?" diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri;
"Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefat etti. Ev yetim evi oldu. Mal mirasçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve helal edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mirasçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kullanmak caiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım" buyurdu.
Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. "Bir gece yarısı Mekke'de vefat etti" dediler. Hesap ettiler, Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu.