Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 52 (0 Kayıtlı ve 52 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Bir gün sevdiklerinden biri;
- En mühim iş nedir efendim? diye sordu bu Fikirli Sİnan Efendiye.
Cevaben;
- İslâmiyeti öğrenmektir, buyurdu.
- Ya ibâdet efendim?
- Önce ilim. Bilmeden ibâdet olmaz. Câhil sofu, şeytanın maskarasıdır.
Ve ekledi:
- Unutma! Bir saat ilim öğrenmek, bir sene nafile ibâdetten daha fazîletlidir.
İmam-ı a'zam hazretlerine bir ateist, bir mutezile, bir de cebriyeci üç kimse gelir. Ateist sorar:
(Allah varsa, var olan görülür. Varsa ispat et.)
Akılcı olan mutezile sorar:
(Cehennemde ateş var. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Şeytana ceza vermek mümkün mü?)
Cebriyeci de sorar:
(Sen ise irade-i cüziyye var diyorsun. Her şeyin hâlıkı Allah iken insan ne yapabilir ki?)
İmam-ı a'zam hazretleri, yerden 3 avuç nemli toprağı top gibi yapıp, her topu birine atar.
Üçü de, durumu kadıya şikayet eder. Kadı niye çamur topu attığını sorar.
İmam-ı a'zam hazretleri der ki:
Bunlar bana soru sordu ben de cevap verdim. Ateist, Allah varsa, var olan şeyin görünmesi gerekir demişti. Toprak başımı acıttı dedi, madem ağrı var, ağrıyı göstermesi lazımdır. Ağrıyı bile göremeyen Allah’ı nasıl görebilir ki? Ateist akılsızdır, aklı varsa göstermesi gerekir. Ruh da akıl gibi görünmez, ama yaptıklarından anlaşılır. Kâinatın var olması da onun bir yaratıcısının olmasını gerektiğini gösterir.
Mutezile olan ise, topraktan yaratılmış olduğu halde, çamur toptan etkilendi. Toprak topraktan etkilendiğine göre ateş de ateşten etkilenir. Demir testeresi demiri kestiği gibi, ateş de ateşi yakar.
Cebriyeci ise, (Allah her işi zorla yaptırır) diyordu. O zaman o toprağı Allah attı, bu beni niye şikayet ediyor? Kendi kendini yalanlamış oluyor
Zahid olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu. Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini takdir etmesini istiyordu.
Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı. Babasına, (Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba?) diye sordu. (Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey yemedim) dedi. Çocuk cevap verdi, (Öyleyse baba sen namazı da kaza et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi kılmamışsındır!..)
Büyüklerimiz letafetlerinden, en esaslı akaidi konuları bile hikayeleştirerek anlatmışlar...Bizler ise bunların kıymetini yeterince taktir edemedik...
Öyle ya,kelli felli proflar, bunlara eskinin masalları(!) derler...
Hiç etkilenmem diyenlerimiz bile,Kuranı ben tefsir edeceğim,direkt Kuran'dan öğreneceğim dinimi der...
İmamı Azam asırlar ötesinden cevaplarını verir işte böyle!
Nasibi olan anlar,olmayana kimse birşey yapmaz...
Rabbim bizi her türlü sapıklıktan korusun! O nu O nun istediği gibi anlamamızı nasip etsin inşallah!
Allah razı olsun Dağıstan kardeş!
Bu menkıbeyi yüz kere okumuşumdur,dedemden defalarca dinlemişimdir,bu gün ise bambaşka şeyler düşündürdü...
“Ariflerin riyası, müridlerin ihlâsından daha faziletlidir.”
Şihabüddin Sühreverdi (k.s) bu sözün manası şudur der,
” Gerçekten müridlerin ihlası, görmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Arif ise, amelini yok edecek bir riyadan uzaktır. Fakat o, belki bazen müridi Hakk’a çekmek yahut açığa vurduğu hâl ve amelinde müridin nefsinin kötü bir ahlâkını kökünden söküp atmak için, açığa vurma esnasında da tam bir ilim sahibi olarak amel ve halinden bazı şeyleri açığa vurabilir. Böyle bir durumda ariflerin bildiği ince mânâlı bir ilim vardır ki, onlardan başkaları onu bilemezler. İşte bunu, ilim ve anlayışları noksan kimseler görünüşte riya zannederler, halbuki o, riya değildir.O sadece nefsin hiçbir zaman devreye girmediği, kendisinde de bir âfet bulunmayan , Allah(c.c)tan alınmış, Allah için ortaya konan açık bir ilim ve anlayıştır.”
Şihabüddin Sühreverdi, Avarifül Meârif ,Mütercimler, Yahya Pakiş- Dilaver Selvi, Umran Yay., I. Baskı, İstanbul 1988, s.78
Afyon’da yaşayan velîlerden Sultân Dûvânî hazretleri, bir sohbetinde;
- İbadetlerinizi ve iyi işlerinizi kusurlu görün, onları beğenmeyin, buyurdu.
Sordular:
- Hiç mi beğenmeyeceğiz efendim?
- Evet. Bir kimse, ibâdetlerini “kusurlu” görürse, bunların Allah katında kıymeti artar. Kabul edilmeye lâyık olurlar.
Sordular yine:
- Böyle bilmenin alâmeti nedir efendim?
- İbâdetlerini kusurlu gören kimse, öyle bir hâle gelir ki, sağ omuzundaki, iyilikleri yazan meleğin hiçbir şey yazmadığını sanır. Çünkü, yazacağı bir iyilik yaptığını görememektedir.
- Ya soldaki melek hocam?
- Sol omuzundaki, kötülükleri yazan meleğinse durmadan yazdığını sanır. Çünkü, yaptıklarının hepsini “çirkin” ve “kötü” olduğunu görmektedir.
Çok kerameti görülen Abdülehad Nuri hazretleri bir gün Süleymaniye Camii’nde vaaz ederken kürsüye küçük bir kâğıt konulur. Âdeti olduğu üzere vaazdan sonra okurlar.
Kâğıtta “Size âlemin kutbu Gavs-ı Azam diyorlar. Eğer kutub iseniz beni burada hemen helak edin” diye yazmaktadır.
Bunun üzerine Abdülehad Nuri hazretleri “Taassup kişiyi ne makama götürürmüş. Sübhanallah! Biz bir aciz hakiriz. Halk bizi kutub olarak biliyor. Hak teala onları tasdik etsin. Lakin kutub olanlar ‘ya, tabii’ deyip kadir olduğu şeyi yapar mı sanırsınız? Kutublara cefa edildikçe onlar af ile muamele ederler. O mertebelere de bu vesile ile erişirler. Lakin evliyaullah kabzası yerde kılıç gibidir. Bir adam o kılıca vurursa kabahat kılıcın mıdır, vuranın mıdır?” der.
Abdülehad Nuri hazretleri dışarı çıkarken biri ağlayarak yanına gelir ve “Aman sultanım, hatamı anladım affımı rica ederim” derse de, Abdülehad Nuri hazretleri “Cenab-ı Hak, kurtulmuşların imanı ile ruhu teslim ettirsin” der ve adam o anda vefat eder...
Asr-ı saadette, bir Yahûdî ile bir münâfık ihtilâfa düşmüşlerdi. Yahûdî, münâfığa;
- Gel, Muhammed’e gidelim, dedi. O aramızı bulsun.
Münafık;
- Olur, gidelim, dedi.
Ve gittiler.
Efendimiz meseleyi dinleyip, “Yahûdînin lehine” hüküm verdi.
Huzurdan çıktılar. Münâfık, Yahûdîye dönüp;
- Gel, bir de Ömer’e gidelim, dedi.
Yahûdî şaşırdı:
- Neden Ömer’e gidiyoruz?
- Bu hüküm olmadı.
- Nasıl olur. Bu, sizin Peygamberiniz değil mi?
- Evet ama, bir de Ömer’e gidelim diyorum.
- Pekâlâ, Ona da gidelim.
Ve gittiler.
Münâfık söze başlayıp;
- Yâ Ömer! Bir ihtilâfımız var da onun için size gelmiştik, dedi.
Hazret-i Ömer’in kaşları çatıldı birden:
- Peygamber varken, bana niçin geldiniz?
Yahûdî atıldı:
- Önce Ona gittik yâ Ömer.
- İyi, bana niye geldiniz?
- Ama Onun hükmünü beğenmedi bu arkadaş.
Hazret-i Ömer celâllendiği zaman, vücudunun kılları cübbesinden dışarı fırlardı. Yine öyle oldu. Ama belli etmemeye çalıştı öfkesini. Sordu o münâfığa:
- Doğru mu söylüyor?
- Evet, doğru.
- Peki, az bekleyin, buyurdu.
Ve hiddetle içeri girdi.
Az sonra, eteğinin altında bir “Satır”la döndü geri. Hiçbir şey söylemeden satırı kaldırıp, şimşek gibi münâfığın boynuna çaldı. Kellesi yerde yuvarlanırken;
- Peygambere inanmayana, böyle hüküm veririm! buyurdu. İbret olsun herkese!
O anda Cibrîl-i emîn gelip;
- Yâ Resûlallah! Ömer, hakkı bâtıldan ayırdı, dedi.
Peygamber Efendimiz ona “Fâruk” lakabını verdiler.
Mânâsı mı?
Hakkı bâtıldan ayıran, demektir.