Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 49 (5 Kayıtlı ve 44 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
Horasan evliyâsından Muhammed bin Hüseyin hazretleri, bir gün sevdiği bir gence;
- Evlâdım, bu ömür, en büyük sermayemizdir, buyurdu. Bu kıymetli sermayeyi, lüzumsuz ve faydasız şeylerle geçirmemelidir.
Ve ekledi:
- Hele zararlı şeylerle geçirmek, aklı olanın yapacağı iş değildir. Hadîs-i şerîfte; (Allahü teâlânın bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruldu.
Delikanlı sordu:
- Faydasız şey nedir ki efendim?
- Meselâ bir farzı yapmayıp da, nâfile ibâdeti yapmak, boşuna uğraşmaktır.
Ve izah etti:
- Evet, ikisi de ibâdettir. Ama farz ibâdet yanında nafile ibâdetin sevabı, büyük deniz yanında bir damla bile değildir.
Şöyle bitirdi:
- Onun için, ne ile vakit geçirdiğimizi incelemeli, ne ile uğraştığımızı iyi anlamalıyız.
Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh”, Allah dostlarındandır. Talebesinden Hâlid Turan isminde bir genç, ziyaretine geldi bir gün.
Bir müddet oturup, sohbet ettiler.
Sonra kütüphâneden rastgele bir “Arabî kitap” çekip, rastgele açtı bir sayfayı.
Ve uzattı bu gence:
- Oku şu sayfayı!
Delikanlı;
- Peki efendim, dedi.
Ve çat pat okumaya çalıştı.
Büyük velî, yanlışlarını düzeltip tekrar tekrar okuttu aynı yeri.
Tâ ki yanlışsız okuyuncaya kadar.
Şimdi de tercüme et!
Sonra;
- Şimdi de tercüme et! buyurdu.
Genç başladı tercüme etmeye.
Ama tam tercüme edemiyordu.
O, yine yanlışlarını düzeltip, tekrar tekrar okuttu o sayfayı.
Tâ ki, yanlışsız okuyuncaya kadar.
Hatta ezberleyinceye kadar.
İyi de, niye böyle yapmıştı acaba?
Hiç anlayamadı.
Sormaya da utandı.
“Elbet bir hikmeti vardır” diye düşündü içinden.
Aradan uzun yıllar geçti.
Hocası göçtü bu âlemden.
Bir gün “Kütüphâne müdürlüğü” için imtihan açıldı o yörede.
Bu da gidip girdi imtihana.
Çünkü iş arıyordu o günlerde.
Şu sayfayı oku!
Hocalar, rastgele bir “Arabî kitap”tan, rastgele bir yer açıp, uzattılar bu kimseye:
- Şu sayfayı oku bakalım!
Sayfayı görünce donup kaldı.
Çünkü yıllar önce hocasının tekrar tekrar okutup ezberlettiği o sayfaydı bu.
Bir çırpıda okudu tabii.
Hiç takılmadan.
Hocalar takdir ettiler:
- Okuman çok güzel. Şimdi de tercüme et bakalım!
Takır takır yaptı tercümeyi de.
Hiç yanlışsız.
Birincilikle kazandı imtihanı.
Evine gelince, hüngür hüngür ağladı.
“Fâtiha”lar gönderdi bu büyük velînin rûhuna.
İbrahim b. Ethem (ra), büyük mutasavvıflardandır. Aynı zamanda Belh şehrinin sultanıdır. Dünya işlerinden el çekerek tasavvufa yönelmiştir. Sultanlığı bırakarak Şam’a yerleşmiş ve orada çileli bir hayat yaşamıştır. (Ölümü: 161 / 777) Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyada ve ahirette rahat edersin. O altı şey şunlardır:
* Günah işleyeceğin zaman Allahü Teâlâ’nın sana verdiği rızkı yeme.
* O’na âsi olmak istersen, O’nun mülkünden çık. Mülkünde olup da O’na isyan etmek uygun olur mu?
* O’na isyan etmek istersen, gördüğü yerde günah yapma. Gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir!
* Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var. Gücün kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok ani gelir.
* Yediğin lokmaların hepsinin helal olmasına çok dikkat et de, zararı yok, geceleri sabaha kadar namaz kılıp, gündüzleri oruç tutma. Hiç kimse namaz, oruç, zekat ve hac ibadetlerini eda ederek Allah adamlarının payesine ulaşamaz. Bu payeye ancak boğazından geçen şeyin helal olduğunu bilen ulaşır.
* Yolda atılmış bir taş gördüm. Üzerine, “Çevir ve altını oku! diye yazmışlardı. Çevirdim ve gördüm ki, “Eğer bildiğinle amel etmiyorsan, ne diye bilmediğini bellemek istiyorsun?” diye yazmışlar.
Bir sâlikin kalbinden şu üç perde kalkmalıdır ki ona devlet kapısı açılsın.
Birincisi şudur: Şayet ebedi ihsana mukabil iki âlemin mülkünü kendisine verseler buna sevinmemeli. Zira bu takdirde o mahluk bir şeyin varlığı ile sevinmekte ve henüz harîs (hırslı) bir kişi durumunda bulunmaktadır. Halbuki, “Harîs mahrumdur.”
İkincisi: İki cihanın mülkü onun olsa ve bunu kendisinden geri alsalar, “İflas ettim.” diye üzülmemeli. Zira bu durumda üzülmek, kızgınlık alametidir. “Kızgın azap içindedir.”
Üçüncüsü: Övünmeye ve pohpohlanmaya aldanmamak, zira böyle kişinin himmeti hakirdir. Himmeti hakir olan (Hakk’tan) perdelenmiştir. Yüksek himmet sahibi olmalıdır.
***
ALLAH DOSTU OLMAK İSTER MİSİN?
Nakledildiğine göre birine sorulmuş:
- Evliyadan olmayı arzu eder misin?
- Tabii.
- O halde zerre kadar dünyaya ve ahirete rağbet etme. Bütün mevcudiyetinle izzet ve celâl sahibi Allah’a (cc) yönel, Allah’ın dışındaki varlıklardan kendini uzak tut.
Sayı: 243
Bölüm: Hayatın İçinden
*Alemlerin efendisi Hz.Muhammed (sav) efendimize salâtu selam ile... Rabbime emanet olunuz Selam ve Dua ile..
__________________
ALLAH'IN BILE INSANLAR HAKKINDAKI
HÜKMÜNÜ, ÖMÜRLERI SONA ERDIKTEN SONRA
VERDIGINE INANIRKEN ...BIZ KIM OLUYORUZDA
INSANLARI BIRKAÇ KEZ GÖRMEK IKI ÜÇ YAZI OKUMAK
BIRKAÇ DEDI KODU DINLEMEKLE... YARGILAMA HAKKINA
SAHIP OLABILIYORUZ.!
Akrabasından genç bir hanım da, tek başına yolculuğa çıkmıştı bir gün.
Tenha bir yerden geçiyordu ki, ahlâksız bir adam çıktı karşısına.
Bozuktu niyeti.
Kadınsa çâresizdi. İçinden;
- Yâ Rabbî! Kurtar beni şu adamın şerrinden! diye yalvardı.
Tam o anda, havadan “bir takunya” hızla gelip o ahlâksızın kafasına şiddetle çarptı.
Bu darbeyle adam yere yıkıldı.
Kalkamadı bir daha.
Kadıncağız kurtulmuştu.
İyi de nereden gelmişti bu takunya?
Döndüğünde, öğrendi hakîkati.
Meğer tam o vakitte, Yahya Kaptan abdest alıyormuş dergâhın şadırvanında.
Bir ara takunyasını çıkarıp şiddetle fırlatmış.
Talebeler merak etmiş, ama sormaya cesaret edememişler.
Bu hadise duyulunca iş aydınlandı.
Ve sır çözüldü böylece.
Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Mûsâ el-Acîl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, bir gün Cebel beldesinden biri geldi. Bir toplu*luk içinde çeşitli ilimlere dâir meseleler sordu. Ahmed bin Acîl hazretleri suâllerin bir kısmını cevaplandırıp, bir kısmına cevap vermedi. Sükût etti. Soran kişi bunları bilmediğini sandı. Oradaki topluluk birer ikişer dağılıp kimse kalmayınca Ahmed bin Mûsâ hazretleri odasına çekildi. Hizmetçi*sine soru soran kişinin yanına getirilmesini emretti. Odaya girince; "Kardeşim bu sorularının cevabını herkes anlayamaz. Zihinler karışır. Fitne çıkar. Şimdi sana îzâh edeyim." buyurdu ve teker teker îzâh etti. Soru sâhibi gerçeği anlayıp kötü zannına tövbe edip af diledi.
__________________________________________________ ____________
İslâm âlimlerinin ve velîlerin büyüklerinden Celâleddîn-i Devânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) konuşma âdâbını şöyle anlatır: Başkasına so*rulan bir suâle cevap vermemelidir. Onun da bulunduğu bir topluluğa so*rulursa, başkalarından evvel davranıp, cevap vermede acele etmemeli*dir. Bir kimse cevap verirken, kendisinin daha iyi bildiğini anlarsa, o kim*senin bitirmesine kadar beklemeli, sonra cevap vermeli ve kendinden önce konuşanı ayıplamamalıdır.
__________________________________________________ __________
Kendisine bir şey söylendiği zaman, söyliyenin sözü bitmeden, ce*vap vermeye başlamamalıdır. Yanında olan mubâhase, konuşma ve tar*tışmalarda kendisi yoksa, yâni onu ilgilendirmiyor veya onun karışması istenmiyorsa, karışmamalıdır. Ondan gizli konuşuyorlarsa, kulak verme*melidir.
__________________________________________________
En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazrelerine, adamın biri bir suâl sordu.
"Bilmiyorum." cevâbını alınca sinirlendi.
"Nasıl olur da bilmezsiniz? Hazîneden şu kadar para alırsınız." dedi. İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri sâkin sâkin;
"Kardeşim, bize bildiğimiz kadar para veriyorlar. Yok, eğer bilme*diklerimize göre para alsaydık, hazîne yetmezdi" diye cevap verdiler.
__________________________________________________ _______________
Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor: Bağdât´ta Ma´rûf-ı Kerhî haz- retleri´nin huzûruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. "Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir bir şey mi oldu?" diye sordum. "Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor." dedi. "Allah aşkına söyle!" dedim. Şöyle anlattı: "Bu gece namaz kılıyordum. Mekke´ye gidip Kâbe´yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır."
__________________________________________________ ___________
Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün devrin âmirlerin*den Kuteybe bin Müslim?in kapısına yün elbisesi ile gitti. Kuteybe ?Niçin suf (yün) giydin?? dedi. Cevap vermedi. ?Niçin cevap vermiyorsun?? diye sorunca; ?Zühd yapmak için diyeceğim, kendimi övmek olacak. Fakirlik*ten diyeceğim, Hak teâlâdan şikâyet olacak? buyurdular.
__________________________________________________ _______________
Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa´bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Bilmediği sorulunca, bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır. Bilmediği bir şeyde Allah için sükût edenin alacağı sevâb, ko*nuşandan az değildir. Çünkü, nefse en ağır gelen şey, bilmediğini kabûl etmektir."
__________________________________________________ _______________
Ebû Zeyd anlatır: Şa´bî hazretlerine bir şey sordum. Bunun üzerine bana kızdı ve onu söylemiyeceğine yemin etti. O zaman gidip, kapısının önüne oturdum. Bana; "Ey Ebû Zeyd! Ben, sorunun cevâbını söylemiye- ceğime, yemin ettim. Fakat sana üç şey söyliyeceğim, iyi dinle. Bunları da aklından çıkarma. Birincisi, Allahü teâlânın yarattığı bir şey hakkında, bunu niçin yarattı, bundaki murâd ve hikmet nedir, deme! İkin*cisi, bilme- diğin bir şeyi, ben onu biliyorum deme! Üçüncüsü, dînî mese*lelerde ken- di aklına göre, mukâyese yapma! Bakarsın, bir helâli harâm, harâmı da helâl yapabilirsin. Neticede, ayağın sürçüp, tökezler, mahvo*lup gidersin." dedi.
Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Senden, bildiğin bir şey soru*lursa, söyle. Eğer bilmiyorsan, bilmiyorum, de. Sana sorulursa cevap ver ve konuş, yoksa sükût et."
Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın" buyurdu.
Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.
........................
Faruk Bey anlatır:
Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı. Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; "Mahzunum, mahzunum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini methetmek isteseydi; "Faruk hariç hepimizden iyidir" derdi. Kabri, Abdülhakim Arvasi'nin ayak ucundadır.
Konu Dagistan tarafından (01.03.2008 Saat 21:33 ) değiştirilmiştir..
Yetişme çağında tahsil için Buhara’ya giden Abdülhàlık, şehrin önde gelen alimlerinden İmam Sadreddin’in yanında tefsir okurken. “Rabbine yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilin ki O haddi aşanları sevmez.” (A’raf 7/55) mealindeki âyetin yorumu sırasında buradaki “gizlilik”le ilgili bir tereddüdünü ifade eder. Şöyle ki: Eğer zâkir yüksek sesle zikreder veya zikir esnasında organlarını hareket ettirirse dua veya zikirden başkaları haberdar olur. Öte yandan sırf kalbiyle zikrederse bundan şeytan haberdar olur. Çünkü hadiste bildirildiğine göre şeytan insanoğlunun içinde damarlarındaki kan gibi akıp durmaktadır (Buhari, Ahkâm, 21), Gucdüvânî. bu durum karşısında âyetteki duayı gizlice yapma emrinin nasıl yerine getirileceğini, diğer bir ifadeyle zlkr-i hafînin nasıl uygulanacağını sorunca hocası Sadreddin, ilm-i ledünne ait olan bu meseleyi ileride ehlullahtan bir zâtın kendisine öğreteceğini söyler. Nitekim kısa bir müddet sonra. Gucdüvânî’nin Hâce Hızır diye andığı, doğumundan önce de kendisiyle ilgilenen Hızır gelerek ondan havuza dalmasını, suyun altında iken kelime-i şehâdeti tekrarlamasını ister ve ona zikf-i hafinin usulünü telkin eder. Aynı zamanda zikrin sayılarak yapılacağını belirten Hâce Hızır, böylece bütün Hâcegân’ın ve onlardan sonra Nakşibendîler’in benimsedikleri vukûf-ı adedî prensibini de ortaya koymuş olur (Reşehat Tercümesi, s, 30). Harîrîzâde, Gucdüvânî’nin suyun altında iken yaptığı zikir sırasında kendisinde el-cezbetü’1-kayyûmiyye denilen çok kuvvetli bir cezbe hâsıl olduğunu kaydeder (Tibyân, l, vr 378b).