Üye Albümlerinden |
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
kabiliyet isimli üyenin,
güzel güne güzel resimlerle Albümünden
|
|
|
 |
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
“İsminizi bağışlar mısınız?”
Şeyh İsmâil İzzettin Efendi, Adapazarı’nın Hendek ilçesine bağlı Şeyhler köyünde yaşadı. Kabri de oradadır. Osmânlı ordusu, bu köyün yakınlarında mola verdi bir gün. Komutan çağırdı bir eri.
- Evlâdım, şu ilerideki köye git. Yiyecek bir şeyleri var mı? diye sor bakalım!
Asker giderken, yolda sevimli bir ihtiyar, onu görüp sordu:
- Nereye böyle evlât?
- Şu karşıki köye bey amca.
- Niçin gidiyorsun?
- Kumandanım gönderdi. Erat için yiyecek var mı? diye soracaktım.
- Asker evlâdım, var git kumandanına selâm söyle. Merak etmesin. Ben şimdi gider, istediği şeyleri getiririm.
Ve koştu eve:
- Hanım, yiyecek bir şeyler hazırla çabuk!
- Olur bey, kaç kişiler?
- Canım şöyle birkaç kişilik olsun işte.
Kadıncağız bir ufak tencere “Pilav”la birkaç adet “Çöreği” bir çıkın yapıp, verdi beyine:
- Bunlar yeter mi?
- Yeter yeter.
Bir eline o çıkını, bir eline de bir güğüm ayranı alıp geldi kumandana:
- Paşam! Askerin için yiyecek getirdim.
Kumandan bir ihtiyara baktı, bir de getirdiklerine. Güldü gayr-i ihtiyârî.
- Baba! Şuncağız yemek koca bir orduya yeter mi hiç?
- Yeter yeter. Haydi, bekletme eratı. Bak hem soğuyor yemekler.
Velhâsıl tabağını alan, geldi bu zâtın önüne. O, Besmele ile bir kepçe “Pilav”la, bir “Çörek” koydu her bir erin tabağına. Birer tas da “Ayran” tabii. Binlerce asker, yedi, içti ve doydular.
Sevimli ihtiyar izin alıp giderken, kumandan seslendi:
- İsminizi bağışlar mısınız?
- Mühim değil.
- Lütfen.
- Bana Şeyh İsmâil derler bu havâlide.
Ve kayboldu gözden.
Abdullatif UYAN
|

02.03.2008, 23:21
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 11 üye:
Almula, azadeyim, dilara92, dilerim, Hak-dilaram, kapına_geldim, MafraK, nesimi, nurgül, semire, seyyide
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
BU DÜNYÂ FÂNÎDİR
Fıkıh âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ, Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyâret için Ümmü Ubeyde kasabasına gitti.
Seyyid hazretleri, binlerce kişiye câmide vâzü nasîhat veriyordu. Nasîhat ederken, cemâat arasındaki âlimler, kendisine pekçok suâller sordular. Sorulan suâller pek zor, anlaşılması ve cevaplarını vermek güçtü. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında en ince teferruâtına kadar açıklıyordu. Ne kadar sorulduysa, hepsine cevap verdi.
Yûsuf Ebû Zekeriyyâ dayanamayarak, suâl soranlara; "Yeter artık. Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap verileceğini anladınız." dedi.
Bu söz üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî, tebessüm edip; "Ey Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar." buyurdular. "Bu dünyâ fânîdir." buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde heyecâna kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefât etti. Orada hazır bulunanlar içinden, ibâdetlerini tam yapmayan binlerce kimse tövbe edip doğru yola geldi.
|

03.03.2008, 09:49
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 9 üye:
|
|
|
Üye
Üyelik tarihi: 20.01.2008
Mesajlar: 81
Yarışma Puanı: 710
Teşekkür etti: 255
Teşekkür aldı: 75 konuda 295 kere
|
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh)
Bâyezîd-i Bistâmî kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepe*sinde oturuyordu. Nefsi ona; "Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defâ haccettin ve binlerce defâ hatmetme bahtiyarlığına eriştin." diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kala*balığa; "Kim benim kırk beş defâ yapmış olduğum haccı bir ekmeğe sa*tın alır?" diye sordu. Bir adam başını kaldırıp; "Ben alırım." dedi ve ek*meği uzattı. Bâyezîd-i Bistâmî aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı.
Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyârına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir râhip ile karşılaştı. Râhib, Bâyezîd-i Bistâmî´nin elini tutup, evine misâfir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bâyezîd-i Bistâmî kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini Allahü teâlâya çevirdi. Râhip her gün onun yiyeceğini sabah akşam geti*rip önüne koyardı. Bu hal bir ay devâm etti. Bâyezîd-i Bistâmî daha sonra nefsine dönerek;
"Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırıl*mıyorsun." dediği sırada râhip içeri girdi ve; "İsmin nedir?" diye sordu. O da; "Bâyezîd!" cevâbını verdi. Râhip; "Ne güzel adamsın. Keşke Mesîh*´in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bâyezîd-i Bistâmî´ye ağır geldi ve evi terketmek isterken râhip;
"Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok de*ğerli bir vâizimiz, sâdece bu günlerde bir defâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum." deyince, bu teklifi kabûl ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün geldiğinde râhib odaya girerek; "Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî dışarı çıkmak için ha*zırlandı. Fakat râhib ona; "Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip elbiselerini giy ve boynuna İncil´i as!" dedi. Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği giysileri giydi. Râhip*lerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşma*dığı sorulduğunda; "Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var!" diye cevap verdi. Halk ve râhipler galeyâna gelerek; "Onu göster parça*layalım." diye bağrıştılar. Başrâhip; "Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim." dedi. Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunma*yacaklarına dâir yemin ettiler. Başrâhip;
"Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster." diye ses*lenince, Bâyezîd-i Bistâmî ayağa kalktı. Baş râhip; "Adın ne?" diye sor- du. "Bâyezîd!" cevâbını verdi. "Tahsil gördün mü?" diye sorunca; "Rab- bim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum." dedi. Bunun üzerine râhip; "O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altın*cısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?"
Bâyezîd-i Bistâmî baş râhibe; "Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allahü teâlâdır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur´ân-ı kerîmdir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve ye*rin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Do*kuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş´ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir. On bi*rincisi olmayan on, Mûsâ aleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl ço*banlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi. Râhip tebes*süm ederek; "Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, ha*vada ne muhâfaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? bunlardan haber ver." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
"Îsâ peygamber havadan yaratıldı, havada muhâfaza edildi. Âd kav- mi hava ile helâk edildi." diye cevap verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Ağaç- tan kim yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu?" diye sorunca; "Mûsâ aleyhisselâmın asâsı ağaçtan yaratıldı, Nûh aleyhisse- lâm ağaç içinde (gemide) korundu, Zekeriyyâ aleyhisselâm ise ağaç içinde testere ile biçilip helâk edildi." cevâbını verdi. Râhip tekrar; "Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu. O da;
"İblîs ateşten yaratıldı. İbrâhim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu." dedi. Râhip tekrâr; "Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
"Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi." cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Âlimler, Cennet´te dört nehir vardır, biri baldan, biri süt- ten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kay- naktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
"Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır." cevâbını verdi. Râhip yine; "Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyâda bir benzeri var mıdır?" diye sorunca;
"Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur." ce*vâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Cennet´te Tûbâ ağacı vardır. Cen- net´te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokun*masın. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
"Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir?" cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çi*çek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:
"Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yap*rak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder." cevâbını verdi. Son olarak râhip şöyle sordu: "Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavâf yapmış ve o makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir?" Bâyezîd-i Bistâmî;
"Nûh peygamberin gemisidir." dedikten sonra, râhibe; "Ey râhip! Bir*çok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsâde eder*seniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayaca*ğım. O da şudur:
Cennet´in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılı*dır?" Râhip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve; "Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun?" dediler. O da; "Hayır mağlûb olmak istemiyorum." deyince; "Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun." dediklerinde; "Şâyet cevap verirsem benim cevabıma ka*tılır mısınız?" dedi. Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler. Râhip; "Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet´in anahtarı ve kapılarının üze*rinde yazılı olan ibâre; Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullahdır." de*yip müslüman oldu. Diğer râhipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bâyezîd-i Bistâmî de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.
|

03.03.2008, 22:22
|
|
#cahid# isimli üye'ye teşekkür eden 9 üye:
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
Kabr-i şerîfi Keşan’da bulunan velîlerden Süleyman Zâtî Efendi, bir sohbetinde;
- Kardeşlerim! Vakit, keskin bir kılıç gibidir, buyurdu. Yarına çıkacağımız ise belli değildir. Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmayanları yarına bırakmalıdır.
Ve ekledi:
- Aklı olan böyle yapar.
Sordular:
- Mühim iş olarak bize ne tavsiye edersiniz efendim?
- Her şeyden önce kalbinizden “dünyâ sevgisi”ni çıkarınız.
- Bunun yolu nedir ki efendim?
- Kalbinde dünyâ sevgisi olmayanlarla beraber olmaktır. Öyle kimseler yoksa, “Allah dostları”nın kitaplarını okuyun. O büyüklerin kitabını okuyan, onlarla sohbet etmiş gibi feyz alır ve kalbi temizlenir.
Bir gün de;
- Cennete îman ile girilecektir, ama bir şartla, buyurdu.
Sordular:
- O şart nedir efendim?
- Îmanın doğru olması, yâni “Ehl-i sünnet âlimleri”nin bildirdiği gibi olması lâzımdır. Bu “Doğru îman” o kadar kıymetli ki, Allahü teâlâ onun mükâfatını dünyâda vermiyor.
- Neden efendim?
- Çünkü dünyâ, buna müsâit değil.
Ve izah etti:
- Bu dünyâ, yıpranmaya, yok olmaya mahkûm. Âhiret nîmetleri ise devamlı ve sonsuzdur. Allahü teâlâ bu nîmetler için “Cennet”i yarattı. ‘Îman’ın karşılığı olan nîmetleri “Cennet”te verecek.
Bir gün de;
- Kardeşlerim, hiç kimseyi ayıplamayın, buyurdu. Yoksa aynı hatâyı siz de işlersiniz.
Ve ilâve etti:
- Çünkü bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse bir Müslümanı, tövbe ettiği bir kusurundan dolayı ayıplarsa, o kimse o kusuru işlemeden ölmez” buyuruluyor.
Abdullatif UYAN
|

05.03.2008, 20:50
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 9 üye:
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
Önce lâzım olan şeyler
İstanbul’da medfun bulunan Sümbül Sinân Efendi, bir gün;
- Hepimize, her şeyden önce lâzım olan üç şey vardır ki, bunların birincisi, îtikadı, “Kitab”a ve “Sünnet”e uygun olarak düzeltmektir, buyurdu.
Ve ekledi:
- Yâni “Ehl-i sünnet âlimleri”nin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdiklerine uygun îtikat etmek lâzımdır.
Ve izah etti:
- Her bid’at sâhibi, sapık fikirlerini Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkardığını söylüyor ki, bu, çok yanlış ve haksızdır.
Sordular:
- İkinci mühim şey nedir efendim?
- Dînimizin bildirdiği emir ve yasakları, yâni helâli, haramı, farzı ve vâcibi öğrenmektir.
- Ya üçüncüsü hocam?
- Üçüncüsü de, bütün işlerimizi, bunlara uygun yapmaktır ki, bunlar yapılmazsa, âhirette kurtuluş olamaz..
TASAVVUF NEDİR?
Bir gün de;
- Tasavvuf nedir? diye sordular bu zâta.
Cevabında;
- Tasavvuf, dünyânın “Fâni” olduğunu anlamaktır, buyurdu.
Ve açıkladı:
- Yâni bu dünyânın fâni olduğunu anlayan kimse, ona sarılmaz. Âhirette “hesaba çekileceği”ni bilir ve ona göre yaşar bu dünyâda. En azından günah işlemez.
MÜSLÜMAN SABREDER
Bir gün de;
- Kardeşlerim, herkese iyilik etmeye mecbur değilsek de, kimseye de kötülük yapmaya hakkımız yoktur, buyurdu. Müslüman, hiç kimseye kötülük yapmaz.
Sordular:
- Kötülük edene de mi efendim?
- Evet. Sabreder, hattâ tatlı dille nasîhat eder ona da.
Abdullatif UYAN
|

08.03.2008, 19:00
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 9 üye:
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri anlatır;
"Bir gece rüyamda hazret-i Ömer’i gördüm. Kendisine;
-Ey müminlerin emiri! Dünya sevgisinin alameti nedir? Diye sordum. Şöyle cevap verdi:
-Kötülenme korkusu ve övülmeyi sevmektir.
Dünyayı sevmenin alameti bunlar olunca, dünyayı terk etmenin alameti, doğru yolda bulunmakta kötülenmekten korkmamak ve övülmeyi sevmemektir."
|

09.03.2008, 23:12
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 7 üye:
|
|
|
Yeni Üye
Üyelik tarihi: 11.02.2008
Mesajlar: 9
Teşekkür etti: 32
Teşekkür aldı: 9 konuda 34 kere
|
Dagistan´isimli üyeden Alıntı
Cehenneme girmemenin yolu
Ahmed Mekki Efendinin Talebesinden biri, kendi kendine; “Hocama gideyim de, Cehenneme hiç girmemenin yolu var mı, bir sorayım” diye düşündü.
O anda çalındı kapısı.
Açtığında hocasını gördü eşikte:
- Buyurun hocam. Hoş geldiniz!
- Bana bir şey mi soracaktın evlâdım?
Şaşkınlığından kekeledi:
- E, e, evet efendim.
Peki, sor bakalım
İçeri geçip oturdu:
- Peki, sor bakalım.
- Cehenneme hiç girmemenin yolu var mı diye soracaktım hocam?
- Var tabii. Bunun yolu, îmanı ve îtikadı, “Ehl-i sünnet âlimleri”nin bildirdikleri gibi dosdoğru olmak ve âhirete bu doğru îmanla gitmektir.
Talebe sordu yine:
- Böyle olanlar, hiç mi Cehenneme girmezler efendim?
- Hayır, girseler de “hamam sıcaklığı” kadar bir sıcaklık hissederler ancak.
- Bu doğru îmanı nereden öğrenebilirim hocam?
- Sadece “Ehl-i sünnet âlimleri”nden veya onların yazdığı kitaplarından, buyurdu.
Ve dönüp gitti.
Ne kadar büyük bir müjde !... Kıymetini bilene.
|

09.03.2008, 23:54
|
|
seyyide isimli üye'ye teşekkür eden 7 üye:
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
Seyyidlere hürmet
Bir gün, Belh padişahının huzuruna bir hanım geldi ve; - Efendim, ben seyyideyim, dedi. Biraz yardım isteyecektim sizden.
Pâdişah sordu:
- Seyyide olduğuna dair vesîkan var mı?
- Yok efendim.
- Öyleyse yardım da yok. Kusura bakma!
Kadıncağız üzülmüştü. Mahzun olarak ayrıldı. Ve gidip zengin bir Mecûsîye açtı derdini. Mecûsî Onu dinleyip;
- Hay hay! dedi. Mâdemki Peygamber evlâdısın, fedâ olsun!
Bir ev ve bol yiyecek verdi. O gece, Belh padişahı, “Cennet köşkleri”ni ve “Peygamber Efendimiz”i gördü rüyasında. Ve yaklaşıp sordu:
- Bu köşkler kimlere âit yâ Resûlallah?
- Müslümanlara âit.
- Ben de Müslümanım. Benim köşküm hangisi acaba?
Resûlullah sordular:
- Müslüman olduğuna dair bir vesîkan var mı?
O anda uyandı. Anlamıştı hatasını. Sorup soruşturdu. O hanımın, bir Mecusinin yanında olduğunu öğrendi ve bizzat gidip rica etti o Mecusiye:
- O hanımı bana gönder, ihtiyaçlarını karşılayayım! Sana da bin altın vereyim.
- Yüz bin altın versen de göndermem.
Hiç böyle bir cevap beklemiyordu:
- Neden?
- Çünkü o, hidayetime sebep oldu benim.
Pâdişah merak etti:
- Nasıl oldu, anlatsana!
- Dün benden yardım istedi bu kadıncağız. Bütün ihtiyâcını temin ettim. O anda kalbim değişti, Müslüman oldum. Bu gece de rüyamda “Cennet köşkleri”ni ve “Resûlullah”ı gördüm ve;
- Bu köşkler kimlerin yâ Resûlallah? diye sordum.
- Müslümanların, buyurdular.
- Ben de Müslüman oldum. Benimki hangisi? dedim.
Padişah atıldı heyecanla:
- Vesîka sordular mı?
- Hayır, “Sana vesîkaya gerek yok. Şu köşk de senin!” buyurdular.
Bu, iyi bir ders olmuştu padişaha.
Ağlayarak geri döndü.
Abdullatif UYAN
|

16.03.2008, 16:22
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 7 üye:
|
|
|
Üye
Üyelik tarihi: 20.01.2008
Mesajlar: 81
Yarışma Puanı: 710
Teşekkür etti: 255
Teşekkür aldı: 75 konuda 295 kere
|
nefsi cezalandırmak
Mansur bin İbrahim (Kuddise Sırruh) şöyle anlatmıştır:
"Abidlerden birisi bir kadın ile konuşuyordu. Kendisini o kadar kaptırmıştıki, farkına varmadan elini kadının baldırına değdiriyordu. Sonra birden bire farkına vardı ve bu hareketinden dolayı çok pişman oldu.
Kadının baldırına dokunmuş olduğu elini ateşe soktu ve yaktı. O abidin eli kurudu.”
Bir zat, bir keresinde, gözleri kadına baktı. Buna çok pişman olan zat, O günden sonra ölene kadar bir daha soğuk su içmedi.
Hasan bin Ebu Sinan (Kuddise Sırruh) bir köşkün önünden geçerken kendi kendine;
-Bu ne zaman yapılmış acaba! diye sordu. Sonra yine kendi kendine;
-Sen neden üzerine lazım olmayan ve vazifen olmayan işlere karışıyorsun? dedi ve bunun için bir gün oruç tuttu.
Ashab-ı kiram Temim-i Dâri (Radıyallahu Anh): Bir gece teheccüd namazına kalkamadı. Bunun yüzünden bir yıl yatağa yatmadı.
Görüldüğü gibi, abidler, alimler, evliyalar ve sahabeler dahi nefislerini terbiye edebilmek ve onun esiri olmamak için türlü çareler aramış ve ona türlü türlü cezalar vermişler.
Onlar Allah'ın sevgili kulları oldukları halde nefislerinin işlediği küçücük bir hata yüzünden ne kadar ağır cezalar veriyor ve nefsini pişman ediyorlardı.
Biz ise işlediğimiz günahlar gözümüze küçük göründüğü için nefsimize ceza vermeyi büyük bir iş gibi görüyoruz. Eğer onlar bu kadar ceza vermişler ise; bizim herhalde onlarınkinin yüz katı ceza vermemiz gerekiyor.
Ey nefsim! Eğer günahlarda ısrar edersen, sana bu dünyada aklına gelmeyen cezalar verecek ve seni perişan edeceğim.
Çünkü sen, bu dünyada biraz perişan olmaz ve kendini sıkıntıya sokmaz isen senin yüzünden ahirette bin pişman, üzgün ve perişan olacağım, diye nefsimizi azarlamalı ve gerektiği zaman ceza vermeliyiz...
__________________
İnsan günahların içinde manen hasta olur. Bu hastalığı tedavi etmek için tevbeye kaçan ve kendisine verilen görevleri yerine getiren kimse, gün gün nasıl ilerlediğini kendisi de görebilir.''
|

17.03.2008, 21:14
|
|
#cahid# isimli üye'ye teşekkür eden 6 üye:
|
|
|
Mukallid
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.12.2007
Mesajlar: 1.193
Yarışma Puanı: 800
Teşekkür etti: 4.086
Teşekkür aldı: 1.138 konuda 4.967 kere
|
Birinci vazifemiz
İran’da yetişen Şirvânî es-Sagîr hazretleri, bir sohbetinde;
- Kardeşlerim, birinci vazîfemiz, dînimizi öğrenmek için bir “İslâm âlimi” aramak, veya “Ehl-i sünnet âlimleri”nin kitaplarını bulup okumaktır, buyurdu.
Ve ekledi:
- En büyük nîmet, “Sohbet”tir.
Sordular:
- Sohbet nedir efendim?
- Sohbet, bir “Ehl-i sünnet âlimi”nin, bir “Allah adamı”nın yanında bulunup, Onun söz ve nasîhatlarından istifâde etmektir.
Sordular yine:
- Yanında olmak şart mıdır efendim?
- Evet.
- Hikmeti ne efendim?
- Sohbet, birlikte bulunmak demektir. Hatta hiç konuşulmasa bile kalbten kalbe feyz akar.
Ve daha açıkladı:
- Veysel Karânî hazretleri, Resûlullah Efendimiz’i çok sevdiği hâlde, Onu görmediği için, Onu gören, yanında oturup sohbetiyle şereflenen “Eshâb-ı kirâm”ın derecesine yetişemedi.
Şaşırdılar:
- Hiçbirinin mi efendim?
- Evet. Çünkü derecesi en aşağıda olan bir “Sahâbî”, derecesi en yüksek olan bir “Evliyâ”dan çok daha üstün, yüksek ve kıymetlidir.
Şöyle bitirdi:
- Bir kimse, geçmiş Evliyâlardan birini çok severse, bu “Sevgi”si sebebiyle o Evliyânın kalbindeki feyiz ve nurlardan bu kimsenin kalbine de akar. Feyz, “Allah sevgisi” demektir.
Abdullatif UYAN
|

19.04.2008, 00:36
|
|
Dagistan isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
|
|
 |
|
Yetkileriniz
|
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge hochzuladen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
|