Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 73 (1 Kayıtlı ve 72 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Üye Albümlerinden
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
Ayaklarına tas bağlanmış bir kuş ne kadar uçabilir? Kendisi kadar bir taşı kaldırabilir mi?
Rabbimiz bizi sınamayı diledi. Bunun için de bizi dünyaya gönderdi. Dünyayı cazip kıldı. Bize de dünyadan gözünü ayıramayacak şehvetler
koydu. Etrafımızı her biri imtihan olan nesnelerle donattı. Ne yapacağımızı, hangimizin ‘daha güzel amel’ yapacağını görmek istedi. Kuş olup cennete uçmamız gerekiyor. Dünya ise, bir noktadan sonra uçmamıza engel... Ondan ihtiyacımız kadar yararlanıp gerisini
bırakmamız gerekiyor. Öyle bir imtihan ki o, terk edip, atsan kaybediyorsun. İlgilenip bağlansan yine kaybediyorsun.
ilaç gibi; gereği kadar alman şart. Aldığını da eritmen şart. Keskin bir çizgi üzerindeyiz: Dünya ve dünyalığa kendini kaptırmadan, ondan yararlanmanın
yollarını kullanmak gerekmektedir. Allah’ın dostları bu sırrı anladılar. Dünyayı
kendilerine esir ettiler. Tuzağa düşenler ise ona esir oldular. Zühd, bu sırrın adıdır. Kulluk için gerektiği kadarıyla dünya nimetlerinden
yararlanıp ona kul olmamak…
Uçsuz bucaksız bir hırsla yaşıyoruz. Gencimiz de yaşlımız da o hırsla yaşıyor. ‘Şu kadar yeter!’ sözü kimsenin ağzından çıkmıyor. Bir günlük harcamasına bile denk olmayan basit değerler için insanlar ömürlerinin tamamını
feda edebiliyorlar. Hani dünya bir kişiye çok, iki kişiye az derlerdi ya, adeta öyle. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, insanın bu hırsını şu sözüyle bize açıklamaktadır.
“Âdemoğlunun bir vadi malı olsa ikincisini
ister. İki vadisi olsa üçüncüsünü ister.
Âdemoğlunun ağzını topraktan başkası
doldurmaz. Allah, tevbe edenin tevbesini
kabul eder.” Buhari, 6439
Bu bizim insan olarak gerçeğimizdir. Bu gerçeğe takılmadan, kulluk yapmak durumundayız. En zirvedeki hedefimiz zühd içinde yaşayabilmektir.
Zühde eremeyenimiz de haramlardan kaçınarak ve israfa değmeden yaşayabilmelidir. Nihai hedefimiz zühddür. Örnek gördüğümüz kimselerin üzerinde en çok parlayan değer zühd değeridir.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Bir Müslüman’ın elindeki imkanlara rağmen
dünyayı üç günlük bir misafirhane gibi görüp,
debdebeye düşmemesine zühd, böyle bir Müslüman’a
da zahid denmektedir. Allah’ın salih kulları,
ellerine geçen dünyalık nimetleri, ahiret yatırımı
olarak infak edip dünyada bir misafir gibi
yasadılar. Evleri, sarayları, mücevherleri ahirete
giden bir yolcu için ağırlık olarak gördüler.
Ömer bin Abdülaziz de böyleydi. Yönettiği devlet dünyanın
en büyük imparatorluklarını çökertmiş,
hazinelerine el koymuş bir devletti. O devletin
başında yönetici olarak bulunurken bir maaş bile
almaya tenezzül etmedi.
Salih kulların bu tavrı, ‘Ben dünyayı istemem,
cenneti isterim.’ iddiasının hayata yansımış şeklidir.
Âlimlerden Ziyad, bir defasında yanına girdiğinde
onu ağlamaktan yüzü gözü şişmiş, yanaklarında
izler çıkmış haliyle gördü. Fakir bir dilenci
gibiydi. Elbisesi yamalı, üstü bası dağınıktı. Ona
dedi ki:
-Ya Emirelmüminin!
Nerede yaşadığın saraylar? Hani o elbiseler? Hani
o fors? Ömer şu cevabı verdi:
- Hey gidi Ziyad! Bir de beni kabre konduktan
üç gün sonra görsen! Kefenim yırtılmış, böcekler
yanaklarımda dolaşıyor, gözümü yemişler, ağzım
burnum toprak dolmuş… Asıl o zaman şaşarsın,
o zaman!
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Önce harama tenezzül etmemekle başlar süreç. Mümin harama ve harama götüren şeylere yanaşmaz. Bu zühdün farz olan bölümüdür. İmanın zedelenmeden canlı kalabilmesinin yolu budur. Daha sonra şüpheli şeylere tenezzül etmeme seviyesi gelir. Şüphenin ağırlığına göre
mümin şüpheden uzak kalmakla da mükelleftir. Yaygın bir şüpheden kaçmak farz, biraz düşüğünden vacip, daha aşağısından da müstahab olarak görülür. Mübah olan şeylerde zühd ise bir seviye meselesidir. Allah’ın mübah bıraktığı işlerde herhangi bir yasak elbette yoktur. Ancak her yük, kuşun uçmasını en azından zorlaştıran bir engel olduğuna göre, cennete uçuşu engelleyen
şeyleri en asgariye indirmek esas olmalıdır.
Allah’a koşulan yolda, yorulmayı çabuklaştırabilecek yüklerden kaçınmak esastır. Mübah, yasak değildir; ama yüktür. Gereği kadar ve zararsızı
alınmalıdır ki yolda sıkıntı oluşturmasın.
Boş söz ve boş gözlerde tenezzülsüzlük bir zühd türüdür. Soruda zühd en can alıcı noktalardandır. Mümini ilgilendirmeyen, her biri için yeni bir meşgale çıkacak olan sorular zühd çerçevesi içine alınmalıdır.
Övgüde zühd zorunlu olabilir. Överken ve övülmeyi beklerken zühd kuralını isletmek uhrevi kazanç kaynağıdır. Övülmeye tenezzül etmemek, överken çizgilere dikkat etmek, dünyaya ve dünya varlığına, izafi değerlere takılmamak işaretidir.
Ve en büyük zühd, zühdü gizleyebilmektir.
Ölçü:
Zühd, eli boş olanın hamd etmesi değildir. Bilakis, eli dolu olanın namazı cemaatle kılmayı ihmal etmemesi, sılayırahimi koparmaması, infak etmesidir.
Zühd sefaletin adı değildir. Tenezzülsüzlüğün, esir olmamanın adıdır. Zühd, bu kadarı yeter deyip, emekli olmanın da adı değildir. Daha çok kazanıp, daha çok infak etmek için çalısmanın adıdır. Ashab, bir günlük yiyecek bulunan, kimi zaman onun bile bulunmadığı mutfakların yanı başında gecelerken, dünyanın en zengin ülkelerini fethetmislerdi.
İran’ın hazineleri Medine’ye taşındığında da Ömer’in cübbesinde yamalar vardı.
Karınlarını doyurdular; ama obur olmadılar. Bulduklarına saldırmadılar. İhtiyaç için alış veriş yaptılar.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
1- Zühdün belirli bir yemek çeşidini yemek, muayyen bir kıyafeti giymek, belirli bir semtte oturmak, ucuz yerden alış veriş yapmak olarak anlaşılması yanlıştır. Asıl zühd, haramlardan ve şüphelilerden kaçınmak, helal ve mübah olanlarda boğulmamaktır.
İnsanî kimliğini eritmemek, işe ve aşa köle olmamaktır. Dünyada yaşamak; ama
ahirete yararı olmayan şeylerle uğraşmamaktır. Çalışıp kazanan ve kazandığıyla Allah yolunda harcayan, ailesini kimseye muhtaç olmadan yaşatan hayırlı olanı yapandır.
2- Sadece kaçınmak, şüpheliden uzak kalmak gibi bir anlayışla yetinip asıl kimliğini öne çıkarmamak da yanlıştır. Haram işlememekle yetinmeyip, farzların hakkın vermek esastır. Şüphelilerden kaçınırken sünnetleri de ihya etmek esastır. Mübahlara mesafeli durmakla yetinmeyip onları Allah yolunda kullanmak en güzelidir. Müslüman kuru bir kimlik iddiasında olan insan değildir; o, içi doldurulmus, güzel gösterilmiş bir davanın mensubudur. Bu çerçeveden bir kesit olarak, iş beğenmeyip, çalışmadan yaşamak,
buna da iş ortamlarının İslamî olmayışını gerekçe göstermek kabul edilebilir
bir zühd anlayışı olamaz.
3- Zühd cahilin işi değildir. Cahil kaş yaparken göz çıkarmaya mahkûmdur. İmama kızdığı için camiye gitmeyenin çelişkisi gibi bir çelişkiye düşmeden yaşanabilecek bir zühd hayatı, Kur’an ve sünnet bilgisi ile dolu
olmaya bağlıdır. Aksi durumda bir yapıp
iki bozan bir ise girisilmiş olur. Zühd, bizim
uygun gördüklerimiz değil, dinin istedikleri
etrafında olmalıdır.
4- Zühd, Allah rızası ve ahiret emeli ile olduğu
zaman bir değer ifade eder. Mesela, şehir
hayatından bıkan birinin köyüne dönerek,
orada şehir hayatına göre nisbeten daha mütevazı
bir hayat yaşamasının adı zühd olamaz.
Ama köye dönüş, gözü haramdan korumak
gibi bir maksada dayalı olsaydı ve
şehirdeki asil görevlerde bir boşluk doğurmasaydı
bu zühd olabilirdi.
5- Zühd bir sakınca doğurduğunda da zühd değildir.
Tedavi olmaya üşenen veya malını
tedavi için bile harcayamayacak kadar cimri
olan birinin, ‘zaten üç günlük dünya, bize
cennet lazım’ gibi bir söz sarf etmesi, yaptığının
zühd olduğunu göstermez. Zühd tembelliğe
ve cimriliğe kılıf olamaz.
En Büyük Zahid!
Zühdün ve tenezzülsüzlüğün en
büyüğü şüphesiz Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir.
Dağların altın ve gümüş
olarak önünde eritilebileceğini
bildiği halde dünyaya ve
dünya ziynetine tenezzül etmedi.
‘Bir ağacın gölgesinde gölgelenen
biri kadar’ kalacağı bir istasyon
olarak gördü dünyayı. Binlerce
Sahabi etrafında, ona hizmet
etmek, mallarını ve canlarını
ona feda etmek için adeta yarıştılar.
O ise, günlük yiyecekten fazlasını
mutfağında tutmadı. Bir
ay, iki ay hatta üç ay evinde sıcak
bir çorba pişmediği zamanlar
oldu. Eline geçeni de hemen infak
etti. O, insanlığın ve Müslümanlığın
en güzel örneği olduğu
gibi, zühdün de en güzel örneğidir
şüphesiz.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Zühd, Allah’ın kuluna bir lütfûdur süphesiz. O, dilediğine dilediğini verir. Ama kul da gayret eder ve üzerine düşeni yaparsa, Allah’ın vermesi kolaylaşır.
Özü, sağlam bir iman ve o imanı Kitap-Sünnet
bilgisiyle yoğurmaya dayalı olan üç şey, zühdü elde etmeye yardımcıdır:
- Dünyanın bir gölgeden ibaret olduğunu, en uzun kalanın bile ahiret hayatına göre ölçmeye değmeyecek kadar az kalıp gitmiş olacağına inanmak. Bu inanca destek olabilecek olaylardan, ölümlerden, servetlerini sayamadan çekip gidenlerden ibret alabilmek.
- Her şeyin tam olacağı tek yerin ahiret yurdu olacağını, orada bütün lezzetlerin tam ve sonsuz olacağına, oradakilere hiçbir şeyin feda edilemeyeceğine inanmak.
- Zühd yolunu tercih etmesi halinde hiçbir zararı olmayacağına, Allah’ın yazdığından bir fazla veya eksiğinin ona gelmeyeceğine inanmak.
Bu üç gerçeğe, dolu dolu inanabilmek, felsefesini değil özünü yaşamak. Zühd yoluna iyi bir adımla giriş yapmaktır. Bunun esası da, özlü bir Kur’an ve sünnet bilgisi ile donanmış olmaktır.
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Bütün Zamanlarda İbret Alınabilecek
Zühd Örnekleri
Bu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem!
Aişe radıyallahu anha diyor ki:
Ensardan bir kadın yanıma gelmisti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kaba yatağını gördü. Evine dönüp içi yün dolu bir yatak gönderdi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanıma geldiğinde yatağı gördü. ‘Bu nedir?’ dedi. ‘Ensardan filanca kadın senin yatağını gördü de bana bunu gönderdi.’ dedim. ‘Onu geri gönder.’ dedi. Evimde kalmasını istedim, onu göndermedim. Üç defa bu uyarıyı bana yaptı. Sonra dedi ki: “Aişe! Ben dilesem
Allah dağları bana altın ve gümüş olarak akıtır.” Ben de yatağı geri gönderdim.
Ahmed, Zühd
Bu Da İlk Halifesi!
Aişe radıyallahu anha anlatıyor:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiği zaman Ebu Bekir Halife olup Müslümanların başına geçti. Medine’nin mahallelerinden biri olan Sünh’te idi evi. Altı ay orada oturdu. Oradan yürüyerek Medine’ye gelirdi. Ara sıra da atına binerdi. Gelir namazları kıldırır, yatsıdan sonra da evine dönerdi. Onun gelmediği zamanlarda ise Ömer kıldırırdı. Cuma günleri, öğlen vaktinde evinde saçını sakalını düzeltir cumaya öyle gelirdi. Ticaretle meşgul oluyordu. Her gün çarşıya gider alış veriş yapardı. Biraz da koyunu vardı.
Bazen onları o güderdi. Sütü sağar mahallede satardı. Halife olduğu zaman, süt sattığı mahalleden bir kızcağız: ‘Artık mahallemizde süt satılmaz!’ dedi. Bu söz onun kulağına ulaştı. ‘Yemin olsun sütü satmaya devam edeceğim. Üzerime aldığım görevin beni değiştirmeyeceğini umuyorum.’ dedi. O kızcağıza da ‘Sütü köpüklü mü istersin, köpüksüz mü?’ diyerek takılırdı. Altı ay böyle yaşadı. Sonra Medine’ye yerleşti.
Ticaret yapması halinde hizmetinin aksayacağını söyledi. Kendisine bir maaş bağlandı. Ölüm anı yaklaşınca, o verilen maaştan kalanların maliyeye geri verilmesini emretti. Ona ait bir arazinin de aldığı maaşların bedeli olarak Müslümanlara vakfedilmesini istedi.
Evinde ne bulunduysa onlar, ölümünden sonra devlet malı olarak Ömer’e teslim edildi. O zaman Ömer dedi ki:
“Ah Ebu Bekir! Senden sonrakilerin işini zorlaştırdın.” İbni Sa’ 3/185
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
Baktım insanlar ellerinde taslarla dolaşıyorlar. O arada beni Ömer davet etti. Kuru bir ekmekle yağ çıkardı önüme. Ben de dedim ki: ‘Beni, ekmekle et yemekten alıkoydun da buna mı davet ettin?’ Dedi ki: ‘O, Müslümanların yemeğiydi. Ben ise seni kendi soframa davet ettim.’ Ahmed, Zühd, 121
Abdullah bin Ömer radıyallahu anhuma anlatıyor:
Ömer Şam’a gelmişti. Ebu Ubeyde’yi gördü.
Ona: ‘Beni evine götür.’ dedi.
Oda:’Evimde ne yapacaksın ki? Senin derdin
beni denetlemektir.’
Beraberce evine gittiler. Ömer bir eşya göremeyince: ‘Eşyan
nerede? Bir sergi ve kırbaçtan başka bir
şey göremiyorum. Sen buranın valisisin.
Yemeğin yok mu?’ dedi.
Ebu Ubeyde bir sepetten ekmek kırıntıları getirdi. Bu sefer
Ebu Ubeyde dedi ki: ‘Ben sana dedim. Sen
beni denetlemek istiyordun.’
Ömer şu cevabı verdi: ‘Ah Ebu Ubeyde! Dünya hepimizi
değiştirdi, sen hariç.” Siyer-u A’lamı’n-
Nübela, 1/17
Düsünmek ve
Ders Almak
Gerekmez Mi?
Sevban radıyallahu anh rivayet ediyor.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdular:
“Oburların sofraya üşüştüğü gibi,
milletlerin üzerinize üşüşmesi yakındır.”
Biri: “O gün biz az olacağımızdan
ötürü mü?” dedi. Buyurdu ki:
“Hayır! O gün siz bilakis çok olacaksınız.
Ama selin üzerindeki çöp
gibi. Allah düsmanlarınızın kalbinden
sizden korkuyu alacak. Sizin
kalbinize de ‘VEHN’ atacak.”
Biri: ‘VEHN’ nedir ya Resulellah?’
dedi. Buyurdu ki:
“Dünya sevgisi ve ölümden nefret!”
Ebu Davud, 4297
__________________ “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”