| Gast
Mesajlar: n/a
| Kim Hain? Hem dinler tarihinde hem de siyaset tarihinde, iki bin yıldır karşımıza çıkan ‘hain’ ve ‘hıyanet’ kavramlarını ele alınca, bunların kapsamının her dönemde çok farklı olduğunu görüyoruz: Hazreti İsa’nın Hıristiyanlığı öğretmeye giriştiği dönemde, 12 Havari arasından Yahuda’nın ‘hıyanet’ diye damgalanan davranışı, önemli bir dönüm noktası oluşturur.
Musevi dininden ayrılışı ihbar ederek İsa’nın çarmıha gerilmesine neden olduğu belirtilen Yahuda’yı Yahudiler de, Müslümanlar da hain saymazlar. Özellikle İslâm’da aksine -İsa’nın çarmıha gerildiği kabul edilmediğinden- hain değil, kahramandır: “Yalan söyleyip Yahudileri şaşırtmış ve İsa’nın yerine kendisi çarmıha gerilmiştir” denir. Oysa bu konu, Hıristiyanlarla Museviler arasındaki uzlaşmazlığın hâlâ temel noktalarından birini oluşturur.
Din çerçevesinde bile ihanetin tam netlik kazanmadığı çağlarda, tahta geçme kavgalarında, başarının hainliği sildiği, başarısızlığın damgayı pekiştirdiği dikkatlerden kaçmaz.
Bu durum, Hıristiyan dünya kadar İslâm dünyası için de geçerliydi. Babasını, amcasını yenip kafasını keserek tahta geçene, kimse ‘hain’ diye bakmıyordu.
Ağabeyi, II. Bayezid ile savaşıp yenilince Rodos Şövalyeleri’ne sığınan ve Osmanlı’nın yıllarca haraç ödemesine neden olan Cem Sultan örneği önümüzde...
Yine de ölümünden sonra cesedinin vatana getirilip Bursa’ya defnedilmesi -hainliği hakkında yazı yazmış olanlar bulunsa da- yaptığının doğal sayıldığını, ‘hıyanet’ sınıfına sokulmadığını kanıtlıyor. Halkın söz sahibi olmadığı, kararların en üstteki bir avuç kişi tarafından verildiği çağlarda, onları ‘hain’ saymak adet değildi.
Ünlü Fransız tarihçisi Raymond Aron, “İhanetin, kişisel bağın kopmasıyla tamamlandığı bir Avrupa”daki kavram değişikliğinin 16. Yüzyıl’da, dinde reform ile başladığını belirtir.
Katolik-Ortodoks çekişmesine Protestanlar da katılır ve bu da, zaten mevcut Engizisyon uygulamasının son derece şiddetlenmesine yol açar. Katolik Kilisesi, inancı kendi çizgisinde olmayan herkesi ‘hain’ sayar.
O kadar ki, zorla Hıristiyanlaştırılan Müslüman ve Museviler bile ‘ruhları yeterince temiz değil’ denilerek ateşe atılabiliyordu. Bunun sonucu olarak, kendisinden olmayandan yardım isteme eğilimi giderek arttı. Protestanlık da köklü şekilde kabul gördü ve ‘hıyanet’ listesinden çıkarıldı. Ama yüzyıllar süren savaşlardan sonra...
Hıyanet için temel ölçü olarak, iktidardakine bağlılığın dışlanmasını başlatan olay niteliğiyle, Fransız Devrimi gösterilir: Kraliçe Marie Antoinette, ayaklananlara karşı Fransa’nın düşmanlarından yardım istemekte, hatta onlara bilgiler ulaştırmaktadır.
Açıkça ülke yoktur, krallık vardır. Sadece ona bağlı ve sadık davrananları hain saymaz. Milliyetçi akımı başlatan devrimciler ise, Marie Antoinette’i hain sayıyorlardı ve krallığın simgesi kocası XVI. Louis ile birlikte, onu da giyotine gönderdiler.
Hıristiyanlığın, Museviliğin, Putperestliğin egemen olduğu bir dünyada İslâm’ın şaşırtıcı bir hızla kabul görmesi ‘hain’ ve ‘ihanet’ kavramlarının yoğun şekilde gündeme gelmesine neden olur.
Öncelikle, yandaşlarını bu yeni ve etkili dine kaptıranların kızgınlığı vardır. Oysa İslâm’ın bu konudaki anlayışı ılımlı olur. Kuranı Kerim’de sadece iki yerde ‘hain’ sözcüğü kullanılır (Nisa Suresi 107 ve Enfal 71). Bunlar da, hıyanet olaylarının hesaplaşmasının yeryüzünde değil, ahirette Allah nezdinde yapılacağına ilişkindir.
Kuran’da, İslâm’a katılmaların (ihtida) yanı sıra, İslâm’ı kabul ettikten sonra ayrılma ve geri dönme (irtidad) konusu da aynı nitelikte gündeme getirilir. Dininden dönüp kâfir olarak ölenle hesaplaşma sadece ahirette olacaktır (Bakara 2 ve 217). Yani irtidat şahsî ölçüde kalırsa, kararı yalnız Allah verecektir.
Buna karşılık, irtidat eden (yani mürted) İslâm’ı reddetmekle yetinmeyip başkalarını da dinden çıkarmaya çalışırsa öldürülmesine izin vardır (Nisa 4-19).
Hazreti Muhammed’in daha çok Hicaz bölgesinde kökleştirmeyi başardığı İslâm dini, asıl büyük ve hızlı yayılmasına Hulefayı Raşidin döneminde tanık olmuştur. Ancak bir yandan İslâm’ı henüz tam hazmetmemiş olanlardaki geri dönme eğilimi, diğer yandan ortaya peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin çıkması, yeni önlemler alınması ihtiyacını doğurmuştur.
Böylece ilk halife Ebubekir zamanında, İslâm hukukuna, ‘irtidad’a (ihanete) önlem olarak, öldürme kuralı getirilmiştir...
Osmanlı devleti 19. Yüzyıl’da ‘Hasta Adam’ durumuna gelip parçalanma emareleri göstermeye başlayınca, ‘hain’ deyiminin de daha geniş kapsamlı kullanılmaya başlandığı görülür...
Osmanlı devletinin son yüzyılında, şairlerimiz hain sevgililerden bahsetmeye devam ederler; ama hıyanetin odağında yine siyasî olaylar vardır.
Ancak 19. Yüzyıl’ın ikinci çeyreğinden itibaren, İslâm’ın üstünlüğü ilkesi tam terk edilmemekle birlikte, Osmanlılık yani ‘İttihadı Anasır’ daha açık deyimle, Müslümanlar ile gayrimüslimlerin eşitliği kabul edilir.
Aynı zamanda, İslâm’ı terk etmenin hıyanet sayılması ve idamı gerektirmesi ilkesinden de vazgeçilir.
İşte o andan itibaren, devlet ve hanedana bağlılıkla sınırlı bir hainlik anlayışı süreci başlar. Ancak özellikle gayrimüslimlerin ayrılıkçı-milliyetçi akımlarının bu değişmeden büyük ölçüde yararlanması, gündeme yeni sorunlar getirir. 1878 Berlin Anlaşması ile bütün varlığını Avrupa devletlerinin kontrolüne sokmuş olan Osmanlı, ayrılıkçılara bile hain damgası vurmayarak varlığını koruma çabasındadır.
Ayrıca Osmanlı saltanatının devamı için, II. Abdülhamid rejimi, Jöntürkler’e bile hain dedirtmez; onların etkilerini frenlemeye çalışır. Buna karşılık, Jön Türkler için Abdülhamid bir haindir.
1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra ise, Abdülhamid muhaliflerinin onun yerine birbirlerini hain diye suçlamakta yarıştıkları görülür.
II. Meşrutiyet çerçevesinde, özgürlüklerle sağlamak istedikleri Osmanlı birliğinin, aksine parçalanmayı artırdığını fark edince, İttihatçılar da, Türkçülük akımına sarılarak devleti kurtarma yoluna girerler.
Böylece, hanedana bağlılık kavramı da ikinci plana düşer.
1919-1922 dönemindeki karşılıklı ‘hain’ suçlamaları, çöküş psikolojisinin yarattığı bir ortamda değerlendirilmelidir. I. Dünya Savaşı’nda yenilince ülkeyi terk eden İttihatçılardan mirası devralanlar (Vahidettin, Damat Ferit, Ali Kemal ve diğerleri...) toplarını Dolmabahçe Sarayı’nın karşısına dizmiş galiplerle hesaplaşmak zorundaydılar.
Devleti, hanedanı ve İstanbul’u kaybetmemek için, galiplerin en güçlüsü İngiltere’yle uzlaşmaktan başka çare göremiyorlardı. 1830 ilâ 1840 arası Kavalalı Mehmet Ali’ye karşı, 1856’da ve 1878’de Rusya’ya karşı Osmanlı’yı destekleyen İngiltere’nin imparatorluğun ömrünün uzamasına yardımcı olduğunu biliyorlardı. Belki bir kere daha yardımcı olurlardı!..
Bırakınız askerî deneyimi, en basit devlet deneyimi bile bulunmayan bu Saray-Babıâli kadrolarına karşılık, Jöntürk-İttihatçı dinamizmine sahip yöneticilerle, Anadolu’nun hemen bütün halkı ise, bu sınırsız teslimiyetçiliğe direnme yanlısıydı.
Yetenekli bir lider de bulunca, dünyanın en büyük güçlerine karşı savaşı göze almaktan korkmadılar. Bu iki karşıt cephenin birbirlerini ‘hain’ ilan etmesi de kaçınılmazdı!
Orhan Koloğlu |