Bayrak
17 Recep 1429
20 Temmuz 2008, Pazar
17 Recep 1429
20 Temmuz 2008, Pazar
Ayet
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.
Hucurat-10
hadis
Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, cennete giremez.
Muslim

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 35 (11 Kayıtlı ve 24 Misafir) bulunmaktadır.

Online  aşkınsonhecesi, DuaLar, garib_yolcu, haqperest, Sakallı, sara, ta-ha, turab monaroza


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » GENEL » Tarih » Türk Tarihi » Muhaceret: Anadolu’ya ‘yeniden’ göç


Cevapla
 
Seçenekler
Üyeliği kapalı
 
Üyelik tarihi: 18.01.2008
Mesajlar: 190


 
Yarışma Puanı: 340
Teşekkür etti: 401
Teşekkür aldı: 191 konuda 811 kere
Muhaceret: Anadolu’ya ‘yeniden’ göç

1700’lerin son çeyreğinde, Rusya’nın Kırım’ı ele geçirmesinden başlayıp yine Rusya’nın Avrupa’nın büyük devletleriyle birlikte, Balkanlar’ı kendi ‘arka bahçeleri’ haline getirme mücadeleleriyle doruğa ulaşan bir süreçte, milyonlarca Türk ve Müslüman göçe zorlanacaktır. Böylece ‘muhaceret’ ve ‘muhacir’ kavramları, Osmanlı İmparatorluğu’na, ağır tarihî yükler getirecektir.

Muhaceret yani ‘göç’ ya da ‘göçme’ kavramı, iki ayrı durumu belirler: ‘Göçer’ ya da ‘göçebe’ denilen, sürekli yer değiştirerek yaşayanlar, birinci kategoriyi oluşturur. ‘Göçmen’ ya da ‘muhacir’ denilen ikinci kategori ise, bir başka yere devamlı yerleşmek için hareket edenler anlamındadır...

Birinciler, kendi tercihleri olan yaşam tarzı ve koşulların sonucu, uygarlığın gerekli kıldığı kültürü üretmede sınırlı kalırlar. İkincilerin hareketliliğinde ise, bazen daha iyi yerleşim koşullarına sahip bir yer ihtiyacı; bazen de ‘dışarıdan’ başka toplumlardan gelen zorlamalar sonucu, yurdunu terk etme mecburiyeti rol oynar...

Anadolu’nun tarih boyunca her iki grubun da gözdesi haline gelmesinde, aranılan farklı koşulların bu topraklarda bulunması, başlıca etkendir... Göçerler genellikle hayvan besleyip üreterek yaşarlar. Toprağı ekmez, aksine doğada var olan bitkilerle sürülerini besler ve ihtiyaca göre yeni otlaklara yönelirler. Yazın yaylalara çıkıp, kışın ovalara inmek ihtiyacıyla, sürekli yer değiştirirler…
İşte bu koşullara uygun yerlerinin bolluğuyla, Anadolu, göçerlerin gözdesidir.
Göçmen olmak zorunda kalanlar ise, genelde toprağı eken ve mahsulünü almak için başında bekleyen yerleşik topluluklardır.

Orta Asya’dan Moğol saldırıları sonucu göçe zorlanan Türklerin batıya yönelmeleri sırasında, aralarında hem göçerler hem de göçmenler vardı. Göçer kalmayı yeğleyenlerin daha çok İran bölgesinde yerleştikleri ve orada 15 ilâ 20. Yüzyıl arasında hüküm sürdükleri bilinir. İran’daki göçer Türklerin Anadolu’daki Türklerle sürekli savaşmasının kökeninde, en büyük etkenin Sünni-Şii çekişmesi olduğu ileri sürülmüştür. Oysa kanımızca, asıl karşıtlık, göçerlik-yerleşiklik ikileminden ileri geliyordu: Osmanlı kanunlarında, göçerliği engelleme çabasının ağırlık taşıdığı bilinir...

Selçuklu ve Osmanlı’yı oluşturan göçmen Türklerin, Hıristiyan nüfusu çoğunlukta olan Anadolu’ya girdiklerinde, azınlıkta olmalarına rağmen, yerli halkla uyuşum içinde kalmayı yeğlemeleri, yerleşikliği ilke kabul ettiklerini gösterir. Bunun simgesi Mevlâna olmuştur…

Ayrıca Osmanlı, Balkanlar’daki göçerleri de, Moğolların aksine, yerleşik olmaya yönlendirir: Balkan dillerinde ev içi yaşama ait sözcüklerin genellikle Türkçe kökenli olması, bunun bir kanıtı sayılabilir. Ayrıca, hiçbir zorlama olmadan gayrimüslim Balkan halklarının yüzde 40’ından fazlasının zaman içinde, Türk örneğine özenle Müslüman oldukları, bir tarihî gerçektir…
eski 27.02.2008, 21:39 sanevi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
sanevi isimli üye'ye teşekkür edenler
Üyeliği kapalı
(Konuyu Başlatan)
 
Üyelik tarihi: 18.01.2008
Mesajlar: 190


 
Yarışma Puanı: 340
Teşekkür etti: 401
Teşekkür aldı: 191 konuda 811 kere
Sonraki dönemlerde, 1700’lerin son çeyreğinde, Rusya’nın Kırım’ı ele geçirmesinden başlayıp yine Rusya’nın Avrupa’nın büyük devletleriyle birlikte, Balkanlar’ı kendi ‘arka bahçeleri’ haline getirme mücadeleleri sürecine, oradan da I. Dünya Savaşı’na uzanan yıllarda, Anadolu yeniden, ama bu kez, bir ‘eve dönüş’ olarak, göçmenlerin, muhacirlerin ‘gözdesi’ olur.

Böylece 18. Yüzyıl’ın son çeyreğinden başlayan bu süreçte, 10,5 milyon Türk ve Müslüman göçe zorlanacak; bunların yarısı da, terörist saldırılar ve göç koşullarının kötülüğü yüzünden yollarda ölecektir…
İmparatorluk, ilk muhacirleri 18. Yüzyıl sonunda tanır: 1774’teki yenilginin ardından 1783’te Rusya, Kırım’a el koyunca ilk muhacirler de İstanbul ve Anadolu’ya gelmeye başlarlar.

Çar ordularının Kafkasları işgale girişmesi de, Türklerin yanı sıra, Çerkez, Abaza ve Gürcülerin de Doğu Anadolu’daki en yakın bölgelere göç etmelerine neden olur.

İkinci bir ‘dalga’ 1821’de patlak veren Yunan Ayaklanması’nın ardından yaşanacaktır: Özellikle Mora Yarımadası ve Ege Adaları’nda, Türkleri korkutup kaçırmak, göçe zorlamak taktiğinin ilk örneklerinin uygulandığını görüyoruz.
Yunanlıların ayaklanması, sistemli bir direniş çabasına değil, daha çok bireysel ‘terörist’ eylemlere dayanır.

Dönemin gelişen olaylarının tanığı İngiliz tarihçi Georges Finley, ‘History of Greece’ adlı eserinde, 1821 Ayaklanması’nın ilk ayında, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 15 bin civarında Türk’ün katledildiğini anlatır.
İki ayın sonunda, Georges Finley’in verdiği bu rakam, 30 bine ulaşacaktır. Amacın önce talan, sonra da göçe zorlama olduğu bellidir.

1821’de, 23 yaşındayken Yunan Ayaklanması’na katılan, hatta kendisine generallik rütbesi verilen George Jarvis adlı Amerikalının günü gününe tuttuğu anılarında da -ki bu anılar Yunanistan’daki ‘Selanik Balkan Araştırmaları Enstitüsü’ tarafından 1965’te yayımlanmıştır- eylemlerin bir terörizm ve çapulculuk hareketinden ileri gitmediği açıkça belirtilmektedir.

Kitabın özgün baskısının 171. sayfasında şu satırlar göze çarpar: “Özellikle Yunanlı denizciler talana dalmışlardı. Kazanç az gelince, komşu adalara ve Anadolu sahillerine baskın yapıp Yunanlıları ve Türkleri soyuyor, Türk haremlerini basıp esir aldıkları kadınları köle olarak satıyor ya da fidye karşılığında serbest bırakıyorlardı.”

Ekim 1824’te olup bitenleri ise, yine ‘general’ Jarvis, kitabın 205. sayfasında şöyle anlatır:

“Her eyalette en az dört-beş iddialı lider var. Birbirlerine karşı duydukları şiddetli kin onları en acımasız davranışlara sürüklüyor; sonuçta, ülkeyi ve zavallı halkı hırpalıyorlardı. Kareli’nin bereketli ovalarında, Valtos, Xeromero ve benzeri yerlerin ekili topraklarında, ayakta bir tek ev kalmadığı gibi, bir zamanlar milyonlarca koyunun otladığı yerlerde, şimdi tek bir koyun görülmüyor.”

Bu aşırı yıkıcılıkları nedeniyle isyancıların, Osmanlı ordusunun bastırma hareketini engellemeleri de mümkün değildi. Dolayısıyla, öldürdüklerinden daha çok kurban vermek durumunda kaldılar.
eski 27.02.2008, 21:41 sanevi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
sanevi isimli üye'ye teşekkür edenler
Üyeliği kapalı
(Konuyu Başlatan)
 
Üyelik tarihi: 18.01.2008
Mesajlar: 190


 
Yarışma Puanı: 340
Teşekkür etti: 401
Teşekkür aldı: 191 konuda 811 kere
Asıl önemlisi, o çağda gerçek Rum gücünün Anadolu ve İstanbul’da olmasıydı. Onlar katılmadan başarı sağlanamazdı... 1798’de Napolyon Mısır’ı işgal edip Rumları ayaklandırmak istediğinde, buna karşı çıkan, Ortodoks Patrikliği oldu:
Kudüs Metropoliti Antimos tarafından hazırlanan ve Patrikhane tarafından yayımlanan ‘Didakhalia Patriki’ (Babaca Öğreti) kitabında, Osmanlı devletine bağlılık, şöyle ifade ediliyordu:

“Osmanlı sultanlarını, Ortodoks Kilisesi’ni korumaları için, Tanrı göndermiştir; Fransız Devrimi’nin şeytanî sistemini benimsemeyiz.”

Esasen, Yunan bağımsızlık hareketinin düşünce temelini oluşturmaya çalışanlar da, Avrupa’da yaşayan Yunanlılardı ve en büyük desteği de, Türk düşmanlığı yaparak, “Türk, geldiği yere, Asya’ya dönmelidir” sloganını durmadan tekrarlayan Avrupa basınından alıyorlardı.

O dönemde, 25 yıl süren Fransız Devrimi Savaşları ile kana bulanmış olan Avrupa, Napolyon’dan sonraki Avrupa haritası içine, Osmanlı’yı da dahil ederek ‘statükonun bozulmaması’ kararını almıştı.

Ancak Avrupa’daki hükümetlerin bu kararlarına karşılık, Avrupa basınının durmadan tahrik ettiği kamuoyları, sonunda galip geldiler: Önce 1827’de Osmanlı donanması Navarin’de yakıldı; ardından Ruslar, Balkanlar’a indiler. 1829’da Edirne’yi aldılar ve İstanbul’u ele geçirmeyi hesaplarken, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle, Yunanistan’ın bağımsızlığı kendisine kabul ettirilen Bâbıâli ile, barış masasına oturtuldular.

O andan itibaren, kurulan Yunan devletinin politikası, Balkanlar’da Rum çoğunluklu bölgelerdeki Türkleri göçe zorlamak için terörist eylemleri şiddetlendirmek olmuştur.

Hatta ‘Megali İdea’yı oluşturup, Bizans İmparatorluğu’nu canlandırma hayalini bile kurdular. Açıkçası, taktikleri şiddetlenerek devam etti…
Balkanlar’da, Osmanlı yönetimi altında yer alan etnik grupların sayısı, 60’ın üzerindedir ve bunların hiçbiri, Yunanlılardan aşağı kalmayacaktır!.. Ancak bunlardan hiçbirinin tek başına Osmanlı ile baş etmesi mümkün olamadığından, hepsi de, ‘Yunan örneğine’ bakarak, Avrupa’nın desteğini sağlamanın yollarını aradılar.

En kolay yol, tıpkı 1821’in 26 Mart’ında Yunanlıların başlattıkları Türk katliamına benzer şekilde, sivil halka saldırı düzenlemekti!

Avrupa’daki kamuoyu yaratıcılarının desteği sağlanarak, Osmanlı’ya karşı ayrılıkçı bir tavır takınan etnik gruplar ‘koruma’ altına alındı ve bu grupların silahlı eylemleri görmezden gelinerek, öldürülenlerin intikamını almaya kalkışan Türk ve Müslümanlar aleyhine, her seferinde yoğun kampanyalar sürdürüldü…
1830’da ise, Cezayir’e el koyan Fransa tarafından da, Cezayir Ocağı’nın 12-15 bin arasındaki Türk kadrosu, gemilere doldurup Anadolu’ya gönderildi...
Daha sonraları, Kırım Savaşı’nın (l853-56) ardından, Kafkasya’dan çok sayıda Müslüman da, yine Anadolu’ya geldi. Bunların uğradıkları saldırılara, çektikleri ıstıraplara Avrupalılar pek az ilgi gösterdiler…

Rusların Orta Asya, İngilizlerin Hindistan, Fransızların Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeleri sömürgeleştirdikleri bir dönemde, son Haçlı Seferi’nin Osmanlı’ya yöneltilmesinin mantığı, giderek kökleşiyordu…

1856’daki Islahat Fermanı ile Osmanlı’nın Müslim-gayrimüslim eşitliğini ilan etmesinin arkasından gelen haklar, ayrılıkçı eylemleri daha da artırdı. 1860’ta, Suriye’de İngiliz destekli Dürziler ile Fransız destekli Marunilerin kanlı çarpışmaları; Avusturya ve Rusya destekli Sırplar ile Karadağlıların saldırıları; Eflak ile Buğdan’ın (Memleketeyn) ‘Romanya’ adı altında birleşmesi; nihayet 1866’da Girit’in Yunanistan ile birleşme kararı alıp adadaki Türklere karşı terörist eylemleri artırmaları, ortalığı büsbütün karıştırdı.
Artık mücadele, Balkan Yarımadası’nda değil, Avrupa hükümetleriyle, tarihindeki en dinamik dönemi yaşayan Avrupa basını arasında cereyan ediyordu…

Kapitülasyon haklarıyla giderek daha önemli imtiyazlara kavuşan hükümetler, bağımsızlık kazanacak uluslara kapitülasyon hakkı vermenin, çıkarları aleyhinde olacağını görüyorlardı.
Osmanlı’nın yaşayıp kendi adlarına ‘jandarmalık’ yapması, daha çok işlerine geliyordu. Ayrıca Avrupa hükümetleri, teşvik edilecek terörist eylemlerin ülke ve sömürgelerinde de yankılanabileceğini düşünüyorlardı.
Dolayısıyla, Avrupa hükümetlerinin ihtiyatlılığını fark eden bağımsızlıkçı Balkan eylemcileri, çabalarını; Türk düşmanlığıyla yüklü Avrupa kamuoylarını kışkırtacak ve ırkçı üstünlük tezlerini yoğun şekilde kullanmağa başlamış olan basına malzeme sağlamağa yönelttiler.
Kendi yaptıklarını görmezden gelmeyi ilke edinmiş bu basının, Türk düşmanlığını körükleyeceğinden emindiler…
eski 27.02.2008, 21:42 sanevi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
sanevi isimli üye'ye teşekkür edenler
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler




Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:33 .